![]() |
Hekimoğlu İsmail,
Ölümden dönen Ömer Okçu, nam-ı diğer Hekimoğlu İsmail, konferanslara koşacağı günlerin özlemini duyuyor: Leylâmız İslâm’dır “İslâmiyet yoksa ben de yokum’ diyebilecek adam lazım. Aslı olacak ki Ferhat yansın. Bizim ‘Aslı’mız ya da ‘Leyla’mız İslâmiyettir. O olmadıktan sonra ha yaşamışsın, ha yaşamamışsın ne önemi var? ‘Böyle Mecnun gezenin elbet bir Leyla’sı var. Leyla’sı İslâm olan büyük insanlar yaşadı Türkiye’de. Herkesin bir Leyla’sı var ama başka başka. Felaket orada.” “Eyüpsultan Camii’ndeydim. Beyin kanaması geçirdim. Şuurum daha yerindeydi. Hayal meyal hatırlıyorum. Düştüm. ‘İyi’ dedim. ‘Galiba ölüyorum ama tam zamanı.’ ‘Konferansa giderken, Eyüpsultan’da sabah namazı kılarken ölmek çok güzel’ diye düşündüm. Allah’ım Sana şükürler olsun. Hayat verirsen devam ederim, vermesen can Senin en iyiyi bilen Sensin! İçimden şu mısraı okudum: ‘Canan canı dilemiş vermemek olmaz ey dil/Ne nisa eyleyelim kul ne senindir ne benim’ Allah canandır. Canımı istemiş vermemek olmaz” dedi. “Ağlayarak yazmayan okuyucuyu ağlatamaz. Yüreği yanmayan, başkasının yüreğini yakamaz. Bir işe talip olan insan yanacak, kavrulacak ki bir tesir bıraksın. Dinim, imanım, milletim vatanım diye feryat edecek. Eğer bu aşk ve şevkle bir kitap yazılmışsa okunur.” ADEM DEMİR “Pazar sohbetimizin” bu haftaki konuğu, davası uğruna canını seve seve vermeye hazır büyük mücadele adamı Ömer Okçu... Nam-ı diğer Hekimoğlu İsmail. Minyeli Abdullah başta olmak üzere 30’u aşkın kitabın yazarı. Ömer Okçu’yla görüştük ama daha çok Hekimoğlu İsmail’i konuştuk. Ömer Okçu, 1932 Erzincan doğumlu. Astsubay emeklisi olan yazar, 3 Şubat 2002 tarihinde bir konferansa giderken Eyüpsultan Camii’nde sabah namazını eda etmeye çalışırken beyin kanaması geçirdi. O tarihten bu yana geçirdiği ciddi rahatsızlığı yenmeğe çalışıyor. Komadan kurtulup evine getirilen Ömer Okçu, 1 Mart 2002 tarihinde ikinci defa beyin kanaması geçirdi. Türkiye Diyanet Vakfı 29 Mayıs Hastanesi’nde kendisine müdahale eden doktorlar yüzde 5 yaşama şansı veriyorlardı. 60 yıllık ömrü boyunca İslâm için çalışan ve bu yolda hapishanelere girip çıkan Ömer Okçu’dan Allah-û Teâlâ yardımını esirgemedi. Müslümanların dualarıyla Okçu bir defa daha ölümden döndü. Hem de doktorları hayrette bırakan bir hızlılıkla... Aylar sonra kendisine gelen Ömer Okçu ile konuştuk. Görüşme sırasında Okçu’nun üçüncü defa ölümle burun buruna geldiğini öğreniyoruz. “TAM BANA GÖRE BİR ÖLÜM ŞEKLİ” Birincisinde 7-8 yaşlarında iken 1941 yılında Erzincan’ı yerle bir eden ve yaklaşık 40 bin kişinin ölümüne sebep olan depremden sağ kurtuluyor. Ağabeyi ve ablasını depremde kaybeden Okçu, ikinci ölüm tehlikesini de Atlas Okyanusu’nun üzerinde geçerken atlatıyor. Ömer Okçu’nun içinde bulunduğu dört motorlu uçağın üç matoru çalışmıyor ve düşme tehlikesi yaşanıyor. Herkes panik halinde iken o “büyük adamın mezarı da büyük olur” gibisinden espiriler yapıyor. Üçüncü ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalınca seviniyor. “Tam bana göre bir ölüm şekli” diyor. 1987 yılından beri bizzatihi tandığım Ömer Okçu’nun en çok dikkat çeken yönü Müslümanlar arasında hiçbir ayrım yapmamasıdır. Müslüman olduktan sonra kim çağırdıysa koşarak davetlerine icabet etti. Konferanslar, paneller derken koca bir ömrü koşuşturma ile geride bırakan Okçu, yine Müslümanların konferans teklifine olumlu cevap vermek için hareket ederken camide beyin kanaması geçirmişti. Aylar sonra görüştüğümüz Okçu, eski aşk ve şevkinden hiçbir şey kaybetmeden bu defa da bize konuştu. Söyleşi sırasında bir an önce ayağa kalkıp kendi işlerini kendi görmeyi ve konferanstan konferansa koşmayı çok özlediğini ifade etti. 1.5 saat süren sohbetimiz boyunca nam-ı diğer Hekimoğlu İsmail, bir çağlayan gibi çoştu. Günümüz Müslümanlarının durumunu anlattı. Hatıralarını bizlerle paylaştı. Onun o çoşkusu sebebiyle biz de sorularımızla konuşmalarını bölmek istemedik kendisi ile gerçekleştirdiğimiz sohbeti soru-cevap formatının dışında size sunmak istedik. “AZİZ NESİN HİÇ DURMADI BEN NİYE DURACAKMIŞIM?” Şu anda sol bacağını ve sol elini kullanmakta zorluk çeken Yazar Ömer Okçu: “Her şey zıddıyla bilinir. Aziz Nesin konferansa gittiği yerde öldü. Dava adamı budur. Aziz Nesin davasının adamıydı. Ateist bir adamdı ama dava adamı yönüyle onu severim. Adam hiçbir yere ‘hayır’ demedi, koştu devamlı. Aziz Nesin gibi örnekler dururken ben nasıl rahat otururum? Hayır durmak yok. Davamız için çalışacağız. Ben bir beyin kanaması geçirdim ve hastaneye düştüm. Doktorlar, ‘Bir daha kanama olursa gittin. Müdahale edemeyiz bu çok tehlikeli olur’ dediler. Ama hemen konferanslara gitmek istedim. Çünkü yolda ölmek istiyorum. Zaten bir konferansa gitmek için yola çıkmıştım. Eyüpsultan Camii’ndeydim. Beyin kanaması geçirdim. Şuurum daha yerindeydi. Hayal-meyal hatırlıyorum. Düştüm. ‘İyi’ dedim. ‘Galiba ölüyorum ama tam zamanı.’ ‘Konferansa giderken Eyüpsultan’da sabah namazı kılarken ölmek çok güzel’ diye düşündüm. Allah’ım Sana şükürler olsun. Hayat verirsen devam ederim, vermesen can Senin en iyiyi bilen Sensin! İçimden şu mısraı okudum: ‘Canan canı dilemiş vermemek olmaz ey dil/Ne nisa eyleyelim kul ne senindir ne benim’ Allah canandır. Canımı istemiş vermemek olmaz” dedi. “İYİ TOHUM ATILDI MEYVELERİ DE İYİ Şu anki İslâmî bilincin iyi olduğunu belirten Okçu, Bir gün Bediüzzaman Said-i Nursi’nin; “Kardeşlerim küfrün belini kırdık” dediğini ancak o günün şartları altında buna bir anlam vermedeğini ifade etti. Şimdi Bediüzzaman’ın bu sözüne haklılığına inandığını vurgulayan Okçu, “Üstadın bu sözünden yıllar sonra anladım ki büyük bir nesil yetişmiş. Bizler bir söylerken şimdikiler on söylüyorlar. Üstad Hazretleri haklıymış. Toprağa iyi tohum atılmış çok iyi meyveler alınıyor.” “Şimdikilerin sanki sizin kadar mücadele etmediği gözleniyor. Mesela başörtüsü takan öğrenciler okuyamıyor. İslâmî duyarlılığı olan partiler kapatılıyor. İmam Hatip liselerinin kapısına kilit vurulmak isteniyor fakat ciddi tepkiler verilmiyor gibi yanılıyor muyum?” şeklindeki sorumuza Okçu: “Düşmanımız bizim hızımızdır. Başörtüsü düşmanları olduğu müddetçe ben hapsi göze alarak yürüyeceğim. Eğer bu tür engellemeler olmazsa rahatımıza bakarız. Kanuni Sultan Süleyman döneminde dünyaya gelmiş olsaydım, hasta yatağından bir an önce ayağa kalkmak için kendimi yiyip bitirmezdim. Doktorlar ‘aman dikkat et’ diyorlar. Ama umurumda değil. Çünkü ben ölümüne konuşuyorum ve gidiyorum. Anlayış değişikliği oldu. Önceleri kızı açık giyinen bir baba evladına, ‘Beni evlat katili yapma başını ört yoksa vururum seni’ derdi. Nasihat edemiyorlardı çünkü ilim yoktu. Şimdi ise ilim var. Sokaktaki sıradan insan dini biliyor. Din yaygınlaştı, umuma mal oldu. Şu zamandaki dini mücadele ve anlayış daha makbul gibi. Toplumun isyan ettiği gazeteler bile ‘Allah’ diyor. Bir zamanlar ‘Allah’ demek yasaktı. Biz o dönemlerden geçtik de geldik. Osman Yüksel Serdengeçti; ‘Kula kul olmak için atılmadık meydana’ diyordu. Lafa bakın! Yani bazı kullar vardı ki vatandaşları kendilerine kul yapmak istiyorlardı. Neredeyse ‘Rabb’ olduklarını ilan edeceklerdi. Sümme haşa ilahlık iddiasında bulunanlara karşı ‘Kula kul olmak için atılmadık meydana/Biz yalnız hakikat-ı Hakk’a secde ederiz/Nasıl girdiyse dava adamları zindana/Bilsin ki kahpe devir biz öyle gireriz...’ İşte biz böyle çıktık meydana. Efendim lokantada döner, evde çikolata yemek için yola çıkmadık. İdamı göze alarak yolumuza devam ettik. Ağabeylerimiz bize şöyle söylerlerdi: ‘Sofraya gider gibi sehpaya gitmeyen dava adamı değildir’. “ HERKESİN BİR “LEYLA’SI” VAR AMA BAŞKA BAŞKA Okçu engellemelerin Müslümanların direncini arttırması gerektiğini hatırlatıyor ve şu örneği veriyor: “Aziz Nesin’e Bu Nurcular çok çalışıyorlar önlerine geçmek için ne yapmak lazım?” diye sormuşlar. Nesin de; “Onları zengin edin zengin. Çünkü o zaman davaları biter” şeklinde cevap vermiş. Hakikaten öyle zengin adamın dava adamı olması çok zor. Günümüz Müslümanları zengin oldular. Ama davayı da bir ölçüde bıraktılar. “Aman hapse girerim. Malımdan mülkümden olurum” diye korkmaya başladılar. “Ben İslâm için varım... İslâmiyet yoksa ben de yokum” diyebilecek adam lazım. Aslı olacak ki Ferhat yansın. Bizim ‘Aslı’mız ya da ‘Leyla’mız İslâmiyettir. O olmadıktan sonra yaşamışsın, yaşamamışsın ne önemi var? Böyle Mecnun gezenin elbet bir Leyla’sı var. Leyla’sı İslâm olan büyük insanlar yaşadı Türkiye’de. Herkesin bir Leyla’sı var ama başka başka. Felaket orada. Geçenlerden biri gelmiş bana “Aşk hakkında birkaç söz söyler misiniz?” diyor. “Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek ve Allah’ı sevenleri sevmek aşktır” dedim. Bana: “Peki bir hanımı sevmek nedir?” diye soruyor. İsyan ettim. “Hekimoğlu İsmail günümüz Türkiyesi’nde şimdiki şartları altında yeniden Minyeli Abdullah’ı yazabilir mi?” sorumuza “Bir daha yazamam. O günün şartları altında yazıldı ve bitti. Hekimoğlu İsmail’in hayatı Minyeli’nin yanında solda sıfır kalır. ‘Yeryüzünde yalnız benim serseri/Yeryüzünde yalnız ben derbederim/Bu dünyada varsa herkesin bir yeri/Ben de bu dünya benimdir derim’ diyor büyük şair Necip Fazıl. Yeniden halkın üzerinde tesir edecek kitap yazabilmek için büyük şair gibi yanmak lazım. Bir gün bir yerde oturuyor. Gençler ‘İyice uyuşuklaştık. Üstadım neden bir şeyler yapamıyoruz?’ diye soruyorlar. Üstad ‘Yıkılası hanede evlad-ı yal var’ diyor. Evdir, barktır, çoluktur çocuktur, mevkidir, makamdır bittik tükendik. Davamızı unuttuk. Emekli askerliğin yanı sıra kitapları çok satan Ömer Okçu, dünya malına hiçbir zaman tamah etmemiş. Çok sıradan bir evi ve arabası bulunuyor. Cerrahpaşa’daki evinde ise hiçbir lüks eşyası yok. Neden zengin bir insan gibi yaşamadığını soruduğumuzda şu cevabı veriyor: ‘1962 yılında Ümraniye’de oturuyorum. Karar çıkmış evimi arayacaklar. Osman da sünnet olacak. Tam onun düğününde evimi arayacaklar. Beni ise kesinlikle tevkif edecekler bunu çok iyi biliyorum. Bir savcı, yüzbaşı ve birkaç er evime geliyorlar. Hanım evi aranmasını istememiş. Savcı istesen de, istemesen de evini arayacağız deyince hanım kenara çıkmış. Savcı arama yapmak için yola çıkarken, ‘Bir yazarın evine gidiyorum. Mobilyalar, koltuklar, kristallar, radyolar, televizyonlar, çamaşır ve bulaşık makinelerinin olması lazım’ diye düşünmüş. Tabi o arada Türkiye’nin en büyük gazetelerinde dergilerinde yazdığım için adamın kafasında muhteşem bir ev var. Bir içeri giriyor ve şok oluyor. Birkaç kırık sandalye ve bir halı. Büfe, çamaşır makinesi, televizyon, radyo yok. Tam takır bir ev. Savcı ve yüzbaşı dönmüş eşime ‘Sizin misafir odanız hangisi’ diye sormuşlar. O da ‘işte burası’ diye cevap verince Savcı, ‘Benim aramam bitti. Buyurun siz arayın!’ demiş. Bunun üzerine askerlerde aramaktan vazgeçip çıkmış gitmişler. Raporlarında ise ‘Suç unsuruna rastlanılmadı’ diye yazmışlar oysa Risale-i Nurlar meydandaydı. Kaldı ki o zamanlar Risale-i Nurlar tevkif edilmeye yeterdi. Kendime pay çıkarmak için söylemiyorum. Dava adamı mala mülke tamah etmez. Üstadımız bizim gibi aç, susuz ve evsiz barksızdı. Hasırın üstünde yatıyor ve davasının çilesini çekiyordu. Biz neden onun gibi olmayalım düşüncesine sahiptik.” Ömer Okçu’nun başka özellikleri de var. Toplumun tüm kesimleri onu gerçek ismiyle değil Hekimoğlu İsmail müstearıyla tanıyor. Minyeli Abdullah romanı başta olmak üzere “Müslüman ve Para”, “Maznun”, “Derdimi Seviyorum(5 çilt)”, “Menan Cinleri” gibi 30’u aşkın eserinde hep Hekimoğlu İsmail’in imzası bulunuyor. “Ömer Okçu’yu kimse tanımıyor. Niçin müstearla yazmayı tercih ettiğiniz?” sorumuza Ömer Okçu: “Hekimoğlu İsmail, dedemin ismidir. Kazım Karabekir’in yanında 4 yıl askerlik yapmış bir insandır. Eğer Ömer Okçu imzasını kullanmış olsaydım ordudan atılır, ömrümü de her halde cezaevlerinde geçirirdim. Hekimoğlu İsmail’i tercih etmekle hem kendimi gizledim, hem de kitaplarımı korudum. Sonunda bütün kitapların bana ait olduğunu tespit ettiler. Olayı öğrenir öğrenmez de 5 sene hapis verdiler. 1994 yılında savcı 15 yıl ağır hapsimi istedi fakat delil yetersizliğinden beraat ettim. Savcı bana ‘Sen Hekimoğlu İsmail’sin diyor’ ben de değilim. Minyeli Abdullah benim eserim değil’ diye cevap veriyorum. Ağır şekilde cezalandırmak istiyorlar beni. Peki ne yapmışım sadece kitap yazmışım. Dünyanın neresinde görülmüş. Karl Marks, ateist bir adamdı. Dünyanın altını üstüne getirdiği halde kimse ceza vermedi. Türkiye baskılar yüzünden geri kaldı. Düşünceye şok cezalar verildi ve verilmeye devam ediyor. Bu korkuları bir yana bırakmanın vakti geçti. Herkes, her düşüncedeki adam serbestçe konuşmalı ve yazmalıdır.” “DERDİMİ YAZDIM” “Minyeli Abdullah’la birlikte İslâmî kesimde 1970’li yıllarda bir roman furyası başladı. Konularının benzerlik arzetmesi üzerine bunlara ‘Hidayet Romanları’ denildi. Her ne kadar kitaplarınız konuları farklı da olsa İslâmî kesimde romanın yaygınlaşmasına yol açtınız” şeklindeki hatırlatmamıza Ömer Okçu biraz içerlenerek cevap veriyor: “Ben roman yazmadım. Derdimi yazdım. Ağlayarak yazmayan okuyucuyu ağlatamaz. Yüreği yanmayan başkasının yüreğini yakamaz. Sırça köşklerde ayak ayak üstüne atarak roman yazılmaz. Bir işe talip olan insan yanacak, kavrulacak ki bir tesir bıraksın. Dinim, imanım, milletim vatanım diye feryat edecek. Eğer bu aşk ve şevkle bir kitap yazılmışsa okunur. Bugün niye kıymetli kitap yazamıyorum? Çünkü rahatım iyi. Evim, arabam, işim ve param var. Ben roman yazamam artık. ‘Geldim, gittim, yedim içtim’ diye yazılan kitapların hiçbiri tutuldu mu? Hayır. Ben Minyeli’yi yazdığım zaman Nurcular ‘Sen deli misin?’ diye soruyorlardı. Ne oldu? Minyeli yürüdü gitti. Çünkü ben ağlıyordum Minyeli’yi okuyan ağlıyor. Ben hâlâ ağlıyorum.” MÜSLÜMAN “DİNİM, İMANIM” DEYİP YANMALI “Müslüman yanmalı. ‘dinim’ deyip yanmalı. İmanım deyip haykırmalı ki hanım ‘Bu adam deli’ desin. Çocukları ‘Babamız çıldırdı’ gözüyle baksınlar” diyor Ömer Okçu. Niye böyle dediğine gelince Ömer Okçu’ya gerçekten ailesi bir aralar deli gözüyle bakmış. Eşi birkaç defa boşanmak istemiş. Sohbetimiz sırasında Okçu, çağlayan gibi coşuyor. Sık sık Necip Fazıl’dan şiirler okuyor. Kendisi de aynı zamanda bir şair. İki şiir kitabı bulunuyor Ömer Okçu’nun. Hekimoğlu İsmail orduda görev yapmasına rağmen büyük tehlikeleri göze alarak İslâm’a hizmet etmeyi sonuna kadar sürdürüyor. O dönemlerde potansiyel tehlike olarak görülen Risale-i Nur hareketinin içinde yer alıyor. Bediüzzaman Said-i Nursi’nin talebesi olmayı tercih ederken Necip Fazıl Kısakürek’in yanında da yer alarak mücadeleyi farklı boyutlarda sürdürüyor. Gerek büyük âlim Bediüzzaman Said-i Nursi, gerekse Necip Fazıl Kısakürek’le birçok ilginç anıları var: “Bediüzzaman Said-i Nursi hayatıyla bizleri fethetti” diyen Ömer Okçu’nun Bediüzzaman’la tanışması da ilginç oluyor. Bediüzzaman’ın önce eserlerini tanıma imkânı bulan Okçu, onun ömrünün hapislerde geçmesine isyan ediyor. Kalkıp otobüsle hemen Emirdağ’a gidiyor. Anlatılanlara göre Bediüzzaman ‘Arkanda ağlayan kimse olmayacaksa gel’ diyor. Ömer Okçu da eline bavulunu alıyor ve il il dolaşmaya başlıyor. ‘Nefer’ olduktan sonra ise yurtdışına Risale-i Nur taşıyor. Okçu, tevkif edilmeyi göze alarak bir bavul dolusu Risale-i Nur’u ABD’ye götürüyor. Onun hikâyesini ise şöyle anlatıyor: “Tevkif olacağımı yüzde yüz biliyorum. Cezaevine girmek için götürdüm. Üstadı okuyan, irtibat kuran cezaevine atılıyordu. Şehzade Camii’nin orada geçen herkesi tevkif ediyorlardı. Üstadım emredince kitapları bavula koydum ve Amerika’ya götürdüm. Ne Atatürk Havaalanı’nda ne de Amerika’da kitap dolu bavulum aranmadı. Böylece ben de tevkif edilmedim. Benim Amerika’ya götürdüğüm Risale-i Nurlar Kongre Kütüphanesi’nde duruyor.” HEKİMOĞLU İSMAİL |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.