ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   İslami Yazılar & Hikayeler (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=320)
-   -   Kalbin Manevi Hastalıklarından Kin Ve Hased (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=369029)

Prof. Dr. Sinsi 08-02-2012 01:42 AM

Kalbin Manevi Hastalıklarından Kin Ve Hased
 

KALBİN MANEVİ HASTALIKLARINDAN KİN VE HASED

Ülfet Görgülü
Din Görevlisi

İNSANIN öfkesini frenleyememesi, içine atıp biriktirmesi, yapılan hata ve kusurları af edememesi, kalbinde kin duygusunun oluşmasına neden olur. Kin gütme affetmenin zıddıdır. Kalbin güzelliklerini, letaifini kin hastalığı yer, bitirir. Sonunda hasedin doğmasına yol açar. O hâlde öfke, kin, hased birbirleriyle bağlantılı üç tehlikeli hastalıktır. Biri dizginlenirse diğerlerinin de önüne geçilmiş olur. Nitekim, hased kinin, kin de öfkenin neticesidir. O yüzden hased, öfkenin yavrusunun yavrusudur, denilmiştir.
Kin ve hased nedir?
Kin, intikam alma, öç alma duygusudur. Kötülüğe ya benzeri ya da daha fazla kötülükle karşılık verme hırsıdır. Hased ise öfke duyulan kişinin sahip olduğu imkanları çekememek ve onda olmayıp kendisinde olmasını istemek hâlidir. Muhatabın bir iyilik ve bolluğa ulaşması muarızını üzerken, bir sıkıntı veya felakate uğraması ise sevinmesine neden olur.
Hz. Peygamber, bu iki tehlikeli ve kötü hastalığa çok çarpıcı bir ifade ile dikkatimizi çekmektedir: “İki haslet vardır ki, sizden öncekilerden size miras kalmıştır: Hased ve kin. Bunlar ustra gibidir. Dikkat ediniz, bunlar saçınızı kökünden kazır demiyorum, dininizi kökünden kazır. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selamı yayın.” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 57) Bir diğer hadiste de: “Hasedden kaçının. Çünkü ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, hased de bütün iyilikleri yer, bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 52) buyurulmuştur.
Allah Teâlâ da: “Affetsinler, feragat göstersinler.” (Nur, 22) ayetiyle kini yasaklayıp, affı emretmektedir.
Hased ve kinin zararları
Hased ve kinin en büyük zararı kalpteki sevgiyi yok etmesidir. Sevginin olmadığı yerde daha çok kin ve hased dikenleri yetişir. Oysa insanın yeryüzündeki hayatı bir yönüyle “sevgi imtihanı”dır, diyebiliriz. Öncelikle sevmeye, kendisini yaratan ve sonsuz ikramda bulunan Rabbinden başlayacak olan insan, sonra da Allah için güneş misali o sevgisini uzanabildiği her yere uzatacaktır. Unutulmamalı ki sevgi, sağlıklı bir kalbin ürünüdür. Hased ise sevginin en büyük düşmanlarından biridir.
Hased eden kimse, Allah’ın kulları arasında yaptığı dağıtıma razı olmamış demektir. Nitekim ayette: ‘“Yoksa onlar, Allah’ın fazl ve kereminden insanlara verdiği şeylere hased mi ediyorlar?” (Nisa, 54) sorusuyla bu gerçeğin düşünülmesi istenmiştir.
Hased, insana her kötülüğü yaptırır. Doğru ve sağlıklı düşünmeye engel olur, olayların neticelerini öngörebilme yeteneğini, yani basireti yok eder ve manevî körlük durumuna sebep olur. Nitekim, kardeşleri Hz. Yusuf’a, babalarının duyduğu sevgiyi çekemedikleri için, onu kuyuya atmış ve yıllar süren baba-oğulun hasret ateşini, hasedleriyle tutuşturmuşlardı. (Yûsuf, 8-9) Yine aynı şekilde Hz. Adem’in oğullarından Kabil, hasedi yüzünden kardeşi Habil’i öldürmüş ve yeryüzünde ilk cinayeti işleyerek insanoğluna çok kötü bir miras bırakmıştır. (Maide, 27-31)
Hasedin doğuracağı tehlikelerden dolayı Allah, Felak suresinde kendisine sığınmanın yolunu öğretmiştir. (Felak, 5)
Hased pek çok noktalarda olabilir. Mesela; ev içinde kardeşler arasında ebeveyn sevgisi ve ilgisi yönünden çekememezlik, iş yerinde arkadaşının başarı ve performansını çekememek, başkalarının yaşam standartını, zenginlik ve servetini çekememe, bir makam ve mevkiye kendinden başkasını layık görememek gibi konularda kendisini gösterebilir.
Hased aynı zamanda gurur, kibir ve cimrilik gibi diğer kalbi hastalıkların doğmasına da yol açar. Kin de, içten içe sahibini kemirerek sonunda pişmanlık duyacağı çok tehlikeli noktalara sürükleyebilir. İnsanı ne yapıp ettiğini bilmez hale getirir.
Hased ve kinden kurtulmanın yolu
İnsan öncelikle hased ve kinin başkalarından çok kendisine dünya ve ahireti adına çok büyük zararlar verdiğini bilmelidir. Hased edip, kin güden, intikam duygusu besleyen kişi, şeytanını sevindirirken, dostalarını üzüp, incittiğini ve Rabbini kızdırıp cezalandırılmayı hak ettiğini düşünmelidir. Ateşin üstüne bile bile gidilmeyeceği, uzak durup, tedbirli olunacağı gibi, ateşten daha tehlikeli bu kötü ahlâka karşı da korunma çareleri aranmalıdır.
Mü’min, hased etmeyi bir yana bırakıp, öyle bir ruh hâline bürünebilmelidir ki, Haşr suresi 9’da yüceltilenlerden olabilsin: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunanlar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 9) Cennete ancak öfkelerini yenip, hased ve kin hastalıklarını tedavi edebilenler girecektir. (Hicr, 47).
Bizlerin asıl görevi ahiretten önce dünyamızı cennet hâline getirebilmektir. Evimiz, sokağımız, semtimiz, yurdumuz ve tüm dünyayı cennetteki gibi bir huzur ve barışa kavuşturabilmek hepimizin sorumluluğundadır. Cennette hased, kin, kavga, kötülük olmayacağına ve orası tam bir huzur ortamı olduğuna göre cenneti dünyada inşa etmeye başlamak gerekmez mi? Bu büyük sorumluluğu, görevi burada gerçekleştirmeyenlerin, en azından evlerinin içini cennet edemeyenlerin ahiretteki cennete girebileceklerini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır.
Kibir-Gurur
Kibir; büyüklenme, kendini beğenip, müstağni görme anlamlarına gelir. Kur’an’ı dikkatli okuduğumuzda inkarcılığın altında yatan en önemli sebebin kibir olduğu görülecektir. İşlenen ilk büyük günah şeytanın, Rabbinin emrini dinlemeyip, Hz. Adem’e secde etmemesi idi. “Beni ateşten, onu topraktan yarattın.” (A’raf, 12) derken şeytan, kibirini ortaya koyuyordu. Kibir, böylece şeytanın bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Yine kibir sebebiyle pek çoklarının Allah’a iman edemedikleri vurgulanıyor ayetlerde. (Lokman, 7; A’raf, 146)
Kibirin zararları
Kibir, kalbin mühürlenmesine sebep olur. Ayette bu gerçek: “Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah ‘ın ayetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” (Mü’min, 35) şeklinde anlatılmıştır.
Kibir, Allah’a hakkıyla kulluk yapmaya engel olur. ayette: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60) buyurulmuştur. Aynı zamanda kibir cennete girmeye engeldir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan insan cennete giremez.” (Ebu Dâvûd, Libas, 26; İbn Mace, Zühd, 16) buyurmuştur.
Aslında insanın hiçbir şekilde kendini beğenip, kibir ve gurura kapılmaya hakkı yoktur. İlk inen ayetlere dikkat edersek, daha vahyin en başında insan, yaratılışını hatırlamaya yöneltilmektedir. Kendisini yokluktan varlık âlemine getiren Rabbinin ismiyle okuması ve bu okuyuşa önce kendisinden başlamasına dikkat çekilmektedir.
Kimlere karşı kibir?
Ne ile ve kime karşı olursa olsun, her çeşidiyle kabul edilemez bir davranış biçimi ve ahlâk bozukluğu olan kibir, özellikle Allah’a ve Resûlüne karşı olursa tam anlamıyla çirkinlik ve haddi aşmaktır. Allah’a karşı kibir, kopkoyu bir cehaletten başka bir şey değildir. Bu Firavunvâri, Nemrutvâri bir kibirdir. Bu yol şeytanla açılmıştır. Kendisi, Allah’ın Hz. Adem’e secde emrine itiraz ederek huzurundan kovulan, rahmetten uzaklaştırılan şeytan, (A’raf, 11-13) kendisine yoldaşlar bulabilmek için çok çalışacağını ve insanları doğru yoldan uzaklaştıracağını bizzat itiraf etmiştir. (A’raf, 16-17) Bunun için durmaksızın insanları inkara, ibadetleri hafife almaya, Allah’a secdeden alıkoymaya çalışmış ve çalışmaktadır:
“Onlara, ‘Rahman’a secde edin, dendiği zaman, Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?’ derler ve bu emir onların nefretini arttırır.” (Furkan, 60)
“(Allah tarafından şöyle buyurulur): Evet, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, kibirlenmeye kalkışmış ve inkarcılardan olmuştun.” (Zümer, 59)
Gerçekte büyüklenme (kibriya) tamamen Allah’a aittir. Bu konuda O’na ortak olduğunu zannedenler sadece şirk koşmuş olurlar. Allah ise şirki asla affetmeyeceğini bildirmiştir:
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşmuşsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa, 48, 116)
Peygamber’e karşı kibirlenmenin geri planında, nefsine esir olmuş insanın kendisi gibi bir beşere teslim olmaya tenezzül etmemesi yer almaktadır. Bu tarz bir kibir, insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Hak Resûlün ağzından çıkan gerçekleri işitmez. Allah’ın varlığının apaçık delillerini göremez. Ebû Cehil, Ebû Leheb vb’nin Hz. Peygamber’i fiziksel olarak görüp, manasını göremedikleri gibi.
Yine Kur’an’da, hayat hikayelerinden bahsedilen pek çok peygamberin kavminin ileri gelenlerinin kendileri iman etmedikleri gibi, iman edecek olanları da: “O da sizin gibi bir insandır” diyerek caydırmaya çalıştıklarından sözedilmektedir.
Kibirlenmeye sebep olan konular
a) Mal ve servet
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o, Hutameye (alevli ateşe) atılacaktır.” (Hümeze, 1-5)
Aslında mülkün tamamı Allah’ındır. (Al-i İmran, 189) İnsan, zenginliğin gerçek sahibi değildir. Sadece Allah’ın emaneti olarak geçici bir süre elinde bulundurmakta ve bu servet insan için imtihan sebebi kılınmaktadır. Rızkı genişleten de daraltan da Allahtır.
Kur’an-ı Kerim’de malın insanı nasıl bir kendini beğenmişliğe sürüklediği ve böyle bir kibirin insana nasıl bir son hazırladığı ile ilgili çarpıcı örnekler yer almaktadır. (Kehf, 32-43; Kasas, 76-82). Diyebiliriz ki, insan nefsini dinleyip de sahip olduğu maddî imkanları kibir ve gurur vesilesi yaparak dünya ve ahiretini mahvetmek yerine, Rabb’ini dinleyerek bunları Allah’ın rızası yönünde kullanıp, cenneti kazanabilir: “Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111)
b) Giyim, kuşam ve güzellik
“Güvenme güzelliğine bir sivilce yeter, güvenme malına bir kıvılcım yeter” demiş atalarımız. Giyinmek, vücudu örtmek, sıcak ve soğuğa karşı korunmak amacıyla gerçekleştirilen insan hayatının olmazsa olmazlarından birisidir. Ancak bunu bir üstünlük ve kibir vesilesi olarak görüp de insanlara karşı kullanmak, kişinin sadece kavrama ve algılama yetisinin zaafiyetini gösterir. Dolayısıyla insanlar yanındaki saygınlığının zedelenmesine sebeb olurken, Allahın da sevgi ve rahmetini yitirmesine yol açar. Nitekim ayette: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman, 18) denirken, bir başka ayette de: “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsra, 37) ikazı yapılmaktadır.
Hz. Peygamber de giyimleriyle insanlar arasında üstünlük kurmaya çalışanları feci sonlarını şu ifadeyle haber vermektedir: “Üç zümre vardır ki, Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlara can yakıcı bir azap vardır. Elbiselerini sürüyerek yürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve malına yalan yeminle revaç verip satmaya çalışan.” (Müslim, İman, 171-174)
c) İlim
İlim, Allah’ın sıfatlarından birisi olup, gerçek anlamda âlim de sadece O’dur. Allah’ın, dilediği kadar kendisine bilgi ve ilim verdiği insana düşen, bu bilgisiyle gurura kapılmak değil, bilakis ilmi arttıkça Allah’a karşı takva ve haşyetinin de artmasıdır. “...Kulları içinde ancak alimler Allah’tan (gereğince) korkar...” (Fatır, 28)
Hz. Ali (r.a.), kürsüde vaaz ederken kendisine bir soru yönelten ve sorusuna cevap alamayınca: “Bilmiyorsan o kürsüye niye çıktın? “ diyerek tepki gösteren bir şahsa: “Beni bildiklerim buraya çıkardı. Bilmediklerim ayağımın altına konulsa başım göğe değerdi.” diyerek tevazuun en güzel örneklerinden birini göstermiştir.
d) Makam, mevki ve güç
İnsanı, kibire sürükleyen sebeplerin en çok karşılaşılanlarından birisi de budur. Kur’an’da, Firavunun, makam ve saltanatının ihtişamına kapılarak, kendinden daha güçlü ve kuvvetli bir varlık tanımamasının ve halkı kendisine secde ettirmesinin anlatılması, bu konuda ibretli bir örnektir.
Oysa insan, bugünkü kuvvet ve gücüne aldanıp kibirlenmek yerine, yarın, bir sineğe yenik düşen Nemrut misali, belki bir hastalık mikrobuna yenik düşüp, vucudunun tüm mekanizmalarının yerine göre zarar görebileceğini ve buna karşılık hiçbir şey yapamadığını idrak edebilmelidir.
e) Soy, sop ve neseb
Mensup olduğu aile ve soyla övünmenin Mekkelilere, yıllarca süren kabile savaşları ve akan kan ile ne kadar pahalıya mal olduğunu İslâm tarihi kaynaklarından görmek mümkündür. Bu gerçeğe dikkat çeken Tekasür suresinden, insana iyi bir aile ve temiz bir soy verilmesinin de şükredilmeyi gerektiren Allah’ın bir nimeti olduğu dersini çıkarmaktayız: “Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz! Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür, 1-8)
Yine Rabbimiz, dünya hayatında bir ihtiyacın giderilmesi, hayatın süs ve zineti olarak verdiği mal ve evladın ahirette, hesap gününde ise kişiye hiç bir fayda vermeyeceğini hatırlatmaktadır, bizlere:
“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur). (Şuarâ, 88-89)
Kibirin tedavisi ve tevâzu
Kibirin zıddı olan tevâzu alçak gönüllülük demektir. Kibir ve gurur kişiyi Allah katında alçaltırken, tevâzu ise yükselmesine sebep olur.
“Sadaka malı eksiltmez. Allah suç bağışlayan kimsenin ancak izzet ve şerefini arttırır. Allah tevâzu gösterenleri yüceltir.” (Müslim, Birr, 69; Tirmizî, Birr, 82) buyuran Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, yaşantısıyla da bunun en güzel örneklerini sergilemiştir. Kendisiyle tanışıp, İslâm hakkında bilgi edinmek üzere uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen ve Resûlullah’ın mescitte arkadaşlarıyla beraber olduğunu öğrenip, Mescid-i Nebevi’den içeri giren şahıs, yerde halka olup oturan bir gruba, ayakta bir kişinin su dağıttığını görerek, “Bu topluluğun efendisi hanginiz?” diye soruyor Resûlullah’ı tanıyabilmek amacıyla. Ayakta su dağıtan şahıs yani Allah Resûlü (s.a.s.) soru sahibine dönerek: “Bu topluluğun efendisi onlara hizmet etmekte olandır” (el-Hindî, Kenzu’l-Ummaı, Beyrut 1985, VI, 710) cevabıyla unutulmaz bir tevazu dersi veriyor.
Ancak çok dikkatli olmalı, tevazu edeyim derken kibire düşmemelidir. O yüzden terki terk kabilinden kişi, tevazudan nefsine bir pay çıkarmamalıdır.
Öte yandan Allah’ın azamet ve büyüklüğünü düşünüp, insanın da ne kadar âciz, zayıf ve muhtaç olduğunu farketmek, kişiyi kibire karşı korur. Allah’ın sevgi ve rızasını kazanmanın, ahlâkı güzelleştirmekten geçtiğini unutmamak gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de ashabına her fırsatta güzel ahlâk sohbeti yapmış ve gönüller tabibi olarak, manevî hastalıklara karşı koruyucu hekimlik kabilinden, uyarı ve nasihatlarda bulunmuştur.
Güzel ahlâkın tamamlayıcısı olarak gönderilen Yüce Resûlün bir müjdesiyle bu konuyu noktalayalım: “Kim şu üç şeyden uzak durarak ruhu cesedinden ayrılırsa cennete girer: Kibir, borç ve başkasını aldatmak.” (et-Terğib ve’t-Terhib, V, 181)


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.