![]() |
Türk Kadınının Bilinçlenmesine Destek Olan Ayşe Özgün İle Annelik Üzerine Konuştuk
İlk anne olduğunuzda neler hissediyordunuz? Annelik nasıl bir duygu? Önce anneliğe hazırlanmak gerekiyor. Kitaplara saldırıyorsun. Türk pedagoglarının, Türk doğum uzmanlarının kitaplarını almıştık.. Kitaplar korkutuyor aslında, mesela; çocuğunuzun başı ağrıyorsa çok tehlikeli olabilir, hatta ölebilir. Gibi bir bilgi yazıyor. Ben daha doğurmamışım, hazırlıyorum kendimi. Böyle tıbbi olarak doktorlar bizi korkutuyordu. Yine böyle korka korka Doktor Spok'u keşfettim. Doktor Spok'un kitabı başucu kitabım oldu. Adam kitaba ne mutlu sana şu anda hamilesin diye başlıyor, pozitif yaklaşım. O bana çok büyük bir güç verdi. İleriki zamanlarda kendi deneyimlerimden 0-6 yaş grubunun ne kadar önemli olduğunun farkına vardım. Anne olmanın kutsiyetiyle bu işi bağlamamın gerekliliğini bilerek bir kitap yazdım. Otuz iki yaşında üç çocuğum var; araları da bir yaş, üçüz gibiler. Ben kahkahayla üç çocuk büyüttüm. İkizlerim olduğu zaman arkadaşlarım yandın, annem; dört yıl ara ver, ne yapıyorsun sen? dedi. Hayır dedim, Ben anne olmak için yaratılmışım. İlk gün güldük, hâlâ gülüyoruz. Çocuk çok kutsal ve çok müthiş güzel bir iş, insanı zenginleştiriyor. Hayata anlam katıyor ve tıbben çocuğu olmayanların da (tıp ilerledi gene de olamayanların) katiyetle çocuk edinmelerini ve annesi babası olmayan çocuklara yuva vermelerini, şefkat kucaklarını açmalarını öneriyorum. Hayatımda şöyle geriye baktığımda, en mutlu anlarımı hatırlamak istediğimde ilk çocuğum Ali'nin doğduğu anı hatırlarım. Sabaha karşı doğum yaptığımda gökyüzü kırmızıydı. Yani ev almak, fabrika açmak, dünya seyahatine gitmek, yat sahibi olmak hepsi sıfır bunun yanında. Büyük bir keyifle çocuğumu kucağıma aldım ve bir senfoni başladı zaten. Onun için zaten akabinde hemen hamile kaldım. Ben şölen kutladım ne mutluyum diye Allah ikiz verdi. O biliyor kime ne vereceğini... Onlar da doğduğu anda aynı şekilde, aynı duygularla, hep gülerek, hep kahkahayla, hep mutlulukla bugünü kadar geldik. Çocuk çok önemli bir hediyedir, kutsaldır. Allah'ın hediyesidir. Çok güzel anlattınız mükemmel tanımladınız. Allah'ın misafirleridir onlar ve kendi kendilerine uçuncaya kadar biz, onları en iyi şekilde hayata hazırlayıp yetiştirmekle mükellefiz. Bu bir sorumluluk. Onların hiç biri doğmak için benim karnıma girmiyor. Hiçbirinin böyle bir talebi yok. O sorumluluk benim omuzlarımda ve bu omuzlar, bu sorumluluğu taşıyabilecek durumda. Ne diyor Kuran'ı Kerim; taşıyamayacağın yükü sana vermem. Ben Amerika'da üniversiteye hayatımın sonbaharında gittim. Tabi bütün bu deneyimlerden sonra Amerika'da çocuk yetiştirmek üzerine bir kâğıt hazırladım ve profesöre verdim. Sen bunları kitaba yazmalısın dedi. Çünkü özellikle bakıyorsun kırlangıçta, çitada, maymunda her şeyde doğa kadına daha çok yük vermiş. Hep böyle ve bu yükü kahkaha ile geçiştirmek zorundasın. Uykusuz geceler, gaz dönemi, kucağında onu uyutmaya, avutmaya çalışıyorsun. Diş ağrıları, kulağı ağrıyor söyleyemiyor, ifade edemiyor. Onu koruyan, onu yediren her bir şeyi anneye bağlıyor. Hem bunu gülerek yapmak zorundasın, yapmadığın anda geçinemeyen bir kadın, kavga atmosferi yaratıyor ve bu durum boşanmalara neden oluyor. Bugün boşananların çoğunu ele aldığınızda, neden çocuk olmuştur. İki çocuklu, bir çocuklu vs... Küçük yaşta stres çok biniyor. Bu duyguyu stres olarak görmeyeceksin. Bu bir tünel, ben bunu geçeceğim, hayat çok uzun, ilerisi güneşli ve çok renkli diyeceksin. Çocuğunun boyayacağı renklerle dolu bir hayat… Benim boyayamayacağım. O olmasa boyayamazsın siyah beyaz kalır. O kadar güzel bir şey ki. Az önce söylediğiniz de çok önemli bir nokta var. Anne baba olmadan anne babalığı siz zaten öğrenmişsiniz. İşte o zaman gelelim yukarıya bağlantıya. O uyanış nerede oluyor? Zaman içerisinde çocuklarınız yuvaya başladı. O zaman bir uzaklaşma mı başlıyor? Her geçen gün çocuk daha mı uzaklaşıyor? Tabi tabi, yani o bir git-geller var. Bakın doğumdan 6 ay sonra onun senin bir parçan olmadığını yani; elin, kulağın, saçın gibi değil de bir birey olarak senden ayrı olduğunu keşfetmeye başlıyorsun. 6. aya kadar büyük bir aşk, bağlılık, bağımlılık söz konusu. 6. aydan sonra ben de varım, ben bir bireyim, ben sana mahkum değilim başlıyor. Savaş başlıyor. Aşkla savaş yan yana geliyor ve anne bu savaşı büyük insanla yapıyor gibi yapıyor. Çocuk zavallı o bireyselliğini ifade etmeye çalışırken, annesi sen söylediğimi yapmadın, ben sana demedim mi onları topla, topla dediysem toplayacaksın diyor. Çocuksa toplamak istemiyor. O da bir birey, o da diretiyor. Savaş böyle başlıyor. Bu evreleri çok yumuşak bir biçimde ve olgunlukla geçirmek lazım. O olgunluk büyükten gelecek, bunu çocuktan bekleyemezsin. Kafası gelişmiş, nöronları sinapsları her şeyi yerindeyken olgun düşüneceksin. Biraz verecek, biraz alacaksın. Biraz vererek, biraz alarak en sonunda kanatlarıyla uçmaya başlıyor. Çocuklarınızın eğitim hayatları başladığında neler yaşadınız, onlar adına karar verirken nelere dikkat ettiniz? Eğitim hayatları şöyle başladı. Herkesin bindiği kervana bindik. Dediler ki; o şu okul, bu okul... O okullardan birine verdik ve çocukluktan çıktılar. Ne kadar sert, ne kadar çok ders veren, ne kadar çok ezen bir öğretmen varsa onu bize tavsiye ediyorlar. O öğretmenin dersine, sınıfına girsin diye. Yani çocuğu böyle kahredecek anlıyor musunuz? Neredeyse aptal gibi yaptık çocuğu. Bize dediler ki; bu öğretmenin sınıfına sokacaksın. Öğretmen bir gün beni veli toplantısına çağırdı ve şöyle dedi: Anneler, bugün sınıfta öğrencilerime annenizin resmini çizin. Bakın, sizi ne şekilde çiziyorlar. Boynu yok, kulağınızı küçük yapmış, saçınızı kırmızı yapmış. Sizi sevmiyor, siz bu çocuğa ne yapıyorsunuz? Bir dakika dedim ve oğlum Ali'yi çağırdı. Ali'de itiraf etmiyor ama anlayamadığım bir şey var. Öğretmen, bana Ali'yi şikayet etmeye başladı. Hayret bir şey, Ali sizi bana hiç şikayet etmedi. diyebildim. Ali benim gözümde öğretmeni ile eş. Yani ben saygıyla çocuk doğurdum. Bir ara veli toplantısı için okula gittiğimde sınıfa erken gitmişim. Sınıf kapısı da açık, yaz mevsimiydi koridora gittim baktım öğretmen sınıfta oturuyor, öğrenciler geliyor, bir şeylere bırakıyorlar. Sonra benim oğlum geldi, beni görmüyor. Birden öğretmen oğluma sert bir ifade takındı. O an; hangi ormana kaçabilirim, üçünü de alıp uygarlıktan nasıl kaçabilirim diye geçirdim içimden. Çünkü bütün yetiştirdiğim değerlerin tam tersi yapılıyor orada. Orada kaçamadım ama ülkeden kaçtım.Birazda bundan bahsedelim dilerseniz. Türkiye'den kaçtım. Bu yüzden kaçtım. Öbür çocuklarımı devlet okuluna verdim. Çünkü Türkiye'de yaşayacak insanın o kalabalık sınıflardaki tebeşir kokusunu, o sıkıntıyı yaşaması lazım. Mesela tembeller sırası vardır arkada... Dersi yapamazsanız tembeller sırasına atarlar çocuğunuzu. Bu, bana göre bir taciz. Yani böyle normlar, gelişmiş ülkelerde yok. Yurtdışında çocuklar saygıyla okutuluyor. Bizde tembeller tehditleriyle... Mesela, veli yanımdaki sosyal bilimler dersi veren öğretmene soruyordu; Niye bir verdiniz? Öğretmen yanıtlıyor; Asıl hakkı sıfırdı da bir verdim. Çocuğu yok edip mahvedip ne yapabilirim diyen bir eğitim sistemi var. Yurtdışında eğitim hayatları nasıldı? Hepsi iftihar talebesiydi. Hepsinin sosyal etkinlikleri bir taraftan, spor etkinlikleri diğer taraftan... Ahmet Londra'da ilkokullar arası yüzme yarışmasında birinci oldu, hepsi başarıdan başarıya koştu. Ayşe Özgün'ün anne kimliği yurtdışında daha mı rahat etti? Ezilmeyi hissetmek çok kötü ama Türkiye'ye geliş sebebim de bu. Yani bu kadınları bu haleti zihniyetten çıkartmam gerekliliğini hissettiğim için geldim ben TRT'de o programları yapmaya başladım. Çok çaba sarf ettiniz insanları bilinçlendirmek için. Yeterli olmadı. Sizin gibi çaba sarf eden kişi az olduğu için mi? Hayır. Bakıp görmüyorlar, bakıp ders almıyorlar. Beynini çalıştırıp onu analiz etmiyor, sentez yapmıyor, netice çıkartmıyorlar. Dolayısıyla yetersiz. Çok dersler var almıyorlar...Sonra Türkiye'ye geldiniz. Çocuklarınız üniversite öğrenimlerini tamamlamışlar mıydı? Onlar gelmedi.Onlar orada mı kaldılar? Ne zaman geldiler? Onlar sonradan geldiler, bitirdikten sonra.Peki, Türkiye'ye gelince adaptasyonda zorlandılar mı? Hâlâ, ama uyumlu oldukları için pozitifler. Peki, anne kimliğine gelelim biraz, siz bu konuda çok hassasınız. Anneliğin teolojik boyutu da var ki çok çok önemli. Teolojik boyutunu kadın erkek olarak bile ayırmam yani o noktada biz bir aracız. Doğum için bir rahim gerekiyor biz bir aracız. Ama insanoğlunu bu dünyaya getirmekle beraber onun topluma üretken ve faydalı bir kişi olmasına çabalamak gerekiyor. Üretken ama kime üretken biliyor musun? İnsanın insana üretkenliğini istiyor Allah. Bu nedenle çocuğu olumlu bir şekilde yetiştirip hamuru yoğurup, kendi kanadıyla uçsun, üretsin, durmadan üretsin diye çabalamalı insan. Hedef bu; o ürettiği, başardığı müddetçe anne-baba olarak ne kadar göklere uçuyor. Diğer taraftan her üretmediği, her hata yaptığı her çamura saplandığı durumda anne-baba iki misli üzülüyor. Hayatın manası bu, başka bir şey değil. Ben bunu genç fark ettim. Babam emekli oldu, biz ekmeğimizi elimize alınca baktık; roller değişti. Bana tepeden bakanlar; aşağıdan bakmaya başladı. Hayatta böyle bir rol değişikliği oluyor ve mezara kadar o çocuk olayı götürüyor. Bunu erken fark ettim. Yani benim her başarımda gökyüzüne uçtular. Üzüntümde de beş misli üzüldüler. Hayatın manası bu oldu. Çoğu aile için de bu böyle. Dolayısıyla az hatayla, olumlu yaklaşımla çocuklarına doğru yapmaya çalış, elinden gelenin en iyisini yap sonra onun başarısında da mutlu ol. Anne ve babalar kendilerine hobiler edinmeli ya da hareket edecekleri, meşgul olacakları başka bir şey... Çocuklarımız bizi aramadı, aradı gibi şeylerle uğraşmamalı. Tüm yaşamları onlara bağlanıyor. Ama siz bu bilinçli anne kimliğinizle başka insanların iyiliği için çok çaba sarf ediyorsunuz. Mecburum. Yani Türkiye'den başka daha önemli bir şey mi var? Bir çocuk tabi o özel bir durum. Ülkemiz çok önemli. Mustafa Kemal gelmiş. Bize Mustafa Kemal'in hediye ettiği çağdaş Türkiye'yi yüceltmek zorundayız. Bu bir sorumluluk... Bu konuda kadınlarımıza çok iş düşüyor. Üstelik biz % 51'iyiz bu ülkenin. Daha fazlayız. Dolayısıyla biz vazifemizi çok iyi yapmak zorundayız. Peki kültür bazen annelerimizi bahsettiğimiz konularda kısıtlıyor mu? Kadınlar biraz geride mi kalıyor istemeden de olsa? Kadın çok zor durumda, geneli konuşuyorum. Genelde kadın çukurun çok derinlerinde... Onu oradan çıkartmak için kim çubuk uzatırsa ona yapışıyor. O çubuk nedir biliyor musun? İmam nikahı, kuma vs.... Neden çiftlik kültürü, kağnılarla öküzlerle tarlada çalışmak için işgücü olarak çocuk görülmüş, halen de görülen yöreler var mekanizasyona geçilmedi. Halbuki en fazla üretkenidir kadın, tarladan başını kaldıramaz ama ona rağmen kadını küçük görüyorlar. Kadını küçük görme, kadını çukura daha çok itiyor. Oradan çıkmak için ne çubuk gelirse atlıyor. Çukurun derininde karanlıkta… Kadının konumu bu… Geneli konuşuyorum. Büyük kentlerde eğitim almış kadınlardan bahsetmiyorum. Genel çok önemli.Anlattıklarınız çocuklarınıza yönelik anne kimliğinizin ötesinde toplumun geneline yönelik bir anne kimliğinizin de olduğunu gösteriyor. İnşallah, çünkü onu yapmaya çalıştım. Nasıl oldu? Bu konuda televizyon çok önemli. Bugün mağaralarda yaşayan fakat anten kullanan insanlar var. O benim muhtaç olduğum alet; bunu eğitimle yapamıyorum, ben televizyonu kullanmak zorundayım. Ben öyle başladım. İnsanların bilinçlenmesinde televizyonun kitle iletişim aracı kimliğine dikkat çektiniz. Ülkemizde özellikle annelerimizin çocuk eğitimi konusunda bilinçlenmesine yönelik yayınlar yeterli mi, yurt dışında durum nedir? Yurtdışında da tuhaflıklar var. Onlar da reyting için çok saçma sapan şeyler yapıyorlar. Fakat bizim onu yapabilme lüksümüz olmadığına inanıyorum. O kalkınmış kardeşim. Onun için o yapabilir bu düşüncesizliği. Biz yapamayız diye düşünüyorum. Ben belki hatalıyım. Netice de konuşuyorlar eğlence aleti, eğlence aleti diye. Ben muhtaçsam eğlence aletinden öte bir şey olması lazım. Ama eğlence aleti diyorlar, dolayısıyla ben yapabileceğimi yaptım, başka ne yapabilirim? İşte yapıyorum. Şimdi birazda gelininin annesi Ayşe Özgün ve torununun büyükannesi Ayşe Özgün kimliklerinizden bahsedelim. Gelinim var. Kendi öz çocuğun kadar yakın değil tabi ki yani onlarında anneleri babaları var. Birisi İngiliz ötekisi Türk... Onların da kendi çocuklarıma yakın olduğum gibi anneleri ve babaları var. Ama hep olumluyuz, çok iç içe değiliz. Haftada bir gün benim evimde yemek olur. En önemlisi budur. Eğer hastalık falan varsa mesela benim haftalık çorbam vardır, tavuklu özel bir çorba. O çorba muhakkak bende pişer hastanın evine gider. Torunlar çok farklı oluyor değil mi? Çok şekerler. Çocuklarımın yerini aldı diyorlar ya, bende öyle olmadı. Yani oldurtmam da. Yani benim çocuklarıma olan sevgi ve saygım daha torunlarıma nüksetmedi. Çok şekerler ama herkesin dediği gibi torun bir başka duygusu bende yok. Çocuklar evlendikten sonra her iki tarafın anne ve babalarıyla çoğu kez sürtüşmeler yaşanabilmekte. Çocukların ayrı bir hayatları olduğu ve rahat bırakılmaları gerektiği bilinci yetersiz mi? Bırakın hata yapsın. Aman bu yok mu bu, hata yapmasın diye söylüyorum lafı. Yapsın, niye yapmasın? Tecrübe en büyük öğretmendir. Tecrübeyle kendi burunları sürtülüyorsa sürtülsün. Onun için haberim bile olmaz. Yani neler yaşıyorlar gelip de danışmıyorlar bile, söylemiyorlar. Biz gülüp geçiyor, yemeklerimizi yiyoruz. Annelere ve hatta anne adaylarına tavsiyeleriniz neler? Bir kere Ayşe Özgün Annelik Deneyimlerim kitabımı almalarını öneriyorum. Bir cumhurbaşkanına, bir generale, köyde ise bir muhtara nasıl bir saygı duyuluyorsa çocuk doğduğu saniyeden itibaren, o çocuğa saygıyla bakmak lazım. Bir kere altyapı saygıdır. Sevgi, sevgi, sevgi… Çocuğumu seveceğim tabi. Biliyor musunuz çocukları büyütmek için oyuncağa para vermeye hiç gerek yok. Ben hiç almadım. Çocuklarıma oyuncak almadım, para harcamadım oraya. Tahta kaşıklar, plastik maşrapalar onları vurarak, battaniyeden çadır, iki iskemle içine gir ama onla beraber gir. Çoraptan bebek, yani böyle şeylerle oynanabilir. Ondan sonra onun her dediğini dinleyeceksin, öncelik çocuğun arzusu sorusu. Evde muhakkak ansiklopedi olması lazım... Bilmediği şey çıkacaktır. Bilmediğini oradan araştıracak. Bulamadığın zaman çocuğa bunu araştıracağım, ben bilmiyorum diyebilmek lazım. Açık açık söyle bunu araştırdım, bu böyleymiş. Anne uçak neden uçuyor? Vapur niye batmıyor? Biz biliyoruz ama bilmeyenler var. Dolayısıyla her konuyu aç çünkü o kuru bir sünger. O emip bilgiyi özümseyip, benden fazla büyümek istiyor. O bağımsız olmak ayakta durmak istiyor. Bana muhtaç olmamak istiyor, ben ona yardımcı olmalıyım. Yani saygıyla çocuğa yaklaşacaksın. Bilim adamları, iki yaşına kadar ne verirsen verirsin diyor. Bir başkası altı yaşına kadar, birisi de yedi yaşına kadar diyor. Bana sorarsan on dört, on beş. Arkadaş grupları oluyor. Arkadaşların yaptığı şeyleri görüyor. Muhakeme yapıyor ve bütün bunlar onun karakterini yönlendiriyor. Ama on dörtten sonra taş çatlasa da bir damla bile veremezsin. İlkokul dönemi çok önemli… Bir çocuğun ilkokul, ortaokul dönemi önemli. Çünkü, arkadaş alışverişlerinde deneyimsizler. İlkokulda değişik kültürlerden çocuklarla karşılaşıyorlar. Onlarla karşılaşınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bu şekilde büyütmezsen yaptığın hatalar nasıl başına geliyor biliyor musunuz? Anti sosyallikle, içkiyle, *****lar, **********yla, eşiyle dostuyla anlaşamama haliyle, aldatmalarla, parayı har vurup harman savurmakla, kötü babalıkla her bir şekilde o hatalardır sonradan gelen. Dolayısıyla hamuru doğru yoğurmak zorundayız. Onu yoğurmadığımız zaman bedelini çok ağır ödüyoruz. Sayın Ayşe Özgün, değerli paylaşımlarınızdan dolayı size çok teşekkür ederiz. Dikkat: Bu röportajın tüm hakları Anneyiz.Biz'e aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. [/b] ? Diğer röportajları okumak için tıklayınız. Kaynak: Anneyiz |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.