![]() |
Fas, Merrakech Şehri / Fas, Merrakech Şehri Hakkında Bilgiler...
CASABLANCA-MERRAKECH ARASINDAKİ ULAŞIM:
Casablanca ile Merrakech şehirleri arasındaki yol: otoban. Güzel bir yol ama sürücüler hızlı ve biraz çılgınca araç kullanıyor. Bu otoyol üzerinde, maalesef bir veya iki istasyondan başkaca, duracak yer yok. Zaten; bu istasyonda, öyle herşeyi bulabileceğiniz bir düzen yok. Yanlızca; tuvalet ihtiyacını karşılayabilirsiniz. Bunun yanında: bir kaç parça, yiyecek ve içecek bulmak da mümkün. Evet; daha öncede yazdığım gibi, yanınızda sürekli bozuk para bulundurmanız gerek. Çünkü; tuvaletler tüm ülkede ücretli ama bunun yanında pis. Neyse, uçaktan inince, o yorgunluğun üzerine, üç saat karayolu inanın çekilmiyor. Aslında; Casablanca ile Merrakech arasında, iç hatlar ile de uçuş yapılabilir. Ama; fiyatlar yüksek. Tur firmaları, bu aradaki mesafeyi karayolu ile geçmeyi tercih ediyorlar. Özellikle; karanlıkta bu yolu gitmek, inanın çok zor çekiliyor, çünkü hiçbir yeri yani çevreyi görme şansınız da yok. http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg MERRAKECH ŞEHRİ HAKKINDA GENEL: Bu şehrin kelime anlamı: ” kalma git”. Ayrıca: ” güneyin incisi ve mücevheri ” gibi isimlerde, buraya yakıştırılmış. Kızıl şehir diye de anılıyor. Yapıların, bir kısmı ve özellikle surlar; kızıl renk ve tonlarında. Meraklıları için; şehirde iki tane casino yani kumarhane var. Sadi otel ve Revamunya otelde. Şehrin ana bulvarı üzerindeki yaya kaldırımlarında; bol miktarda turunç ağacı ve meyvası görebilirsiniz. Bunlar; mandalina değil, portakal değil. İkisinin de anası. Şehir süslemelerinin bir parçası olarak dikilmiş. Koparmamak gerek, çünkü: yenmesi mümkün değil. Tadı; ekşi ve acımtırak. Bunlardan yanlızca reçel yapılıyor. Reçel yaparken bile, acı ve ekşimsi tadı dengelemek için normal reçele göre, üç kat şeker ilave etmek gerekiyor.Şehrin, bugünkü nüfusu: 1.5 milyon civarında. Bu şehir: aynı zamanda, hem karmaşayı ve hem de sakinliği bir arada yaşayabileceğiniz ortamlar sunuyor. Atlas dağlarının eteğinde, verimli bir vahada kurulmuş. Bu dağlar; bir sıra şeklinde, ufukta sürekli görülmekte. Şehirdeki ısı, 30 derece civarında bile olsa, bu dağların üzerinde karlı zirveler görmek mümkün. Ama, çoğunlukla, havanın kötü olması ve sis, bu muhteşem görüntüyü engelliyor, umarım kaldığınız sürede, bu dağları izleme fırsatınız olur, uzaktan da olsa görebilmek, muhteşem. Şehir; eski ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Bu, eski ve yeninin büyüleyici ortamından dolayı, şehire, “Ağa Han” uluslararası mimarlık ödülü verilmiş. Eski şehirde: büyüleyici yapılar, camiler, saraylar, dar sokaklar ve bu dar sokaklarda bulunan küçük el işi atölyeleri var. Yeni şehirde ise; modern yapılar, yüksek binalar, lüks cafeteryalar var. Zaten; Avrupa sosyetesinin çok sevdiği bir şehir. İnanılmaz evler, malikhaneler görmeniz mümkün. Bu şehirde gezmenin en güzel yolu: kendinizi dar ara sokaklara atıp kaybolmak. İnsanlar; fevri değil. Güvenlik problemi yaşanmıyor. Buranın insanı, paraya değer veriyor ama kesinlikle fevri ve kavgacı yapılı değil. Evet, bazı sokaklar o kadar dar ki, üç kişi bile yan yana yürümesi mümkün olmuyor. Ama kendinizi kuytuda veya sıkıntıda hissetmiyorsunuz, çünkü: çevredeki yapılar yüksek değil, yani bu dar sokaklar havadar. Tek sıkıntı; bir eşek, bir at arabası geldiğinde veya bir motorsiklet geldiğinde (bunlar çok miktarda, sık sık geliyor) kendinizi en yakın duvar dibine veya dükkana atmanız gerekmesi. Aksi halde; çarpmamaları mümkün değil diye düşünüyorsunuz, ama bir yandan da, bu insanlar, buranın kalabalığına, sokakların darlığına ve kullandıkları at olsun, eşek olsun, motorsiklet olsun, iyice alışmışlar ve çevik, atik bir şekilde kullanıyorlar, asla çarpmıyorlar. TARİHSEL SÜREÇ: Kuzey Afrika; oldum olası, büyük güçlerin hep dikkatini çekmiş. Çünkü: ister istemez, Akdenize sahil şeridi olan bir kıta. Romalılar, bunun belli bir tarafını tüketmişler. Araplar ise, başka bir kısmını tüketmiş. Akdenizin en büyük doğal limanı; Tunus’taki Kartaca. Kartaca; MÖ.146 yılında, Romalılar tarafından yok edilmiş. Güney Akdenizde; Kartaca benzeri, başkaca bir doğal liman yok. Ama: Fas, Cebelitarık boğazı üzerinden İspanya ile o kadar yakın ki (14 km.); Tanca şehri taraflarında, zamanla yeni liman noktaları oluşturulmuş. Binlerce yıl sonra, Osmanlının, Fas ile ilgilenmesinin sebebi de, bu liman noktaları. Hem ticaret, hem askeri açıdan önemli. Her ne kadar, bölgeye Romalılar geldi ise de, bunlar pek fazla aşağılara inmemişler. Hatırlarsanız; “Simyacı” isimli bir roman vardı. Bu romanı okuyanlar; bu romanda yazılı bir kısım bölümü, belkide anlayamamışlardı. Örneğin; orada “morlardan” sözedilir. Buraları gördükten sonra; bu romanda yazılı ve muallakta kalan bölümleri anlamak, daha bir kolay oluyor. Morlar, bugün Fas’ın güneyinde, bugünkü Moritanya’da yazayan insanlar. Ama; bir zamanlar, buralarda bulunmuşlar. Bugün; her ne kadar arap ülkesi olsa da, o zamanki yerli nüfus, bugünkü bütün Fas’a hakim imiş ve Romalılar ile çok sıkı ilişkiler kurmuşlar. Zaten; Romanın ezici askeri üstünlüğü karşısında hiç kimsenin dayanması mümkün değil. Romalılarda, buraları ele geçirince, vali bırakıp, yerel halktan aldıkları kendi yandaşları yöneticiler ile ülkeyi yönetmişler. Daha sonra, Roma, doğu ve batı olarak ikiye ayrılınca, Tunus’taki askeri güçler Bizansa kalmış. Sonra; İslamiyet doğunca, Araplar, çok kısa bir sürede (5 yıl) kuzey Afrikanın Tunus’a kadar olan bölümlerini ele geçirmişler. Tunusta; Bizans direnişi olmuş. Tunusun araplar tarafından alınması, İstanbul’un Türkler tarafından alınmasına benzer. Ancak; sekizinci kuşatmada ve 35 yıllık sürenin bitiminde, Tunus, araplar tarafından ele geçirilir. Orası düştükten sonra, bugünkü Cezayir ve Fas’ta düşer. Araplar, o arazileri ele geçirirler ve Okyonusa gelirler ve okyanus kıyısına dayanınca; ” Bu deniz olmasaydı,bu dini bütün dünyaya yayardık” derler. Daha batıya gidemedikleri için, kuzeye çıkarlar. İspanya’da meşhur endülüs akımı, kültürü doğar. Medeniyet denilemez, sonuçta arap kökenlidir, özellikle Fas kökenle. Tabii bu durum, kısa sürede olan bir olgu değil. Fas’ı ele geçirmek, Fas’tan çıkıp endülüsü kurmak, aradan 500 sene geçer. Araplar, buraya gelince, yerli toplumlar ile kaynaşırlar. Yerli toplamlarda: berberi denen toplum. Roma döneminde burada yaşayan morlar ise, güneye çekilirler. Buralarda, dağlık bölgelerde, belli noktalarda berberiler kalır. Berberiler kimdir? Bunların kim olduklarını söylemek çok zor. Bunlar; tarihte, adı konmuş ilk insan topluluğudur. Anadolu’da, örneğin Karain mağarasına gidersiniz, MÖ.10 binli yıllardan kalma bu bölgede, Karain denilen bir yer adı vardır. Ama orada yaşayan insanların adı yoktur. Onlara; genel anlamı ile, neolitik denir. Orda kalır. Ama, berberi denen toplum yapısı; MÖ.10 lere dayanır ve bir adı vardır; onlara berberi denir. Adı konmuş bir toplumdur bunlar. Berberiler bu bölgeye Yemen’den gelirler. Ama, Yemen’e nereden geldikleri meçhul. Göçebe hayatı sürdürmüşlerdir. Göçebe; sürekli göçmüş, belli bir şehir kurmamıştır ki, o şehir veya o bölge bugün kazılsın ve onların geçmiş kültürlerini ifade edebilecek herhangi bir kalıntı çıkarılabilsin. Göçebe yaşam sürdürdükleri için, böyle bir olanak yok. Berberiler ile birlikte, bölgeye hiristiyanlar gelir. Yahudilik gelir ama pek itibar görmez. Zaten, araplar topyekün bütün bölge halkını müslümanlaştırır. Ancak; 789 yılında; Peygamber torunu, I.İdris bölgeye gelir. İdrisin, buraya gelmesinin nedeni; onunla beraber doğan dini mezhebin varlığıdır. Bunlar; harici mezhebi. Bunun anlamı ise: çıkanlar, gidenler. Bunları; Şiilik veya Alevilik ile karıştırmamak gerek. Neden? Çünkü; halifelik kavgasında, 1 nci İdris kaybeder ve oralardan, Bağdat şehrinden kalkıp, buralara gelir. Burada ise; dönemin en büyük kabilesinin reisinin kızı ile evlenir. Bir süre sonra ise ölür. Eşi hamile. Doğan çocuğa; 2 nci İdris adı verilir. Baba, 1 nci İdris, 789 yılında ülkeyi kurar. Oğul, 2 nci İdris ise, 809 yılında Fes Şehrini kurar. Ulaşabildiği tüm kabileleri müslümanlaştırır. Bir süre sonra; müslümanlaştırılan kabileler, Fes şehrine yerleşmiş arapların, öğrettikleri din ile yaşadıkları hayat arasında büyük uçurumlar olduğunu görürler. Bunların yaptıkları tek şeyin; vergi almak olduğunu düşünürler. Bunun üzerine; göçebeler arasında ayaklanmalar başlar. Bunlar; her ayaklanmada; Sahra Çölünü (2000 km.) geçerek, başkente, yani Fes şehrine ulaşmak durumunda kalırlar. Başkente ulaşmak, orada çatışmak, yöneticileri değiştirmek, tüm bunlar zor gelir. Bunun üzerine; başka bir başkent kurma fikri ağır basar ve 1062 yılında, Merrakech şehrini kurarlar. İkinci başkent kurulduktan sonra; yabancı devletler tarafından da, Merrakech şehri muhatap alınmaya başlanır. Bu dönemde; Merrakech şehrinde: sıra ile dört hanedan yaşar. İlk üç hanedan: 150 şer yıl ve toplamda 450 yıl hüküm sürerler. Bu süre, çok güzel geçer. Ancak; zamanla, endülüsün kaybedilmesi ve oradaki nüfusun buralara göçmesi sonucu; belli bir dağınıklık yaşanır. Sıradan insanlar bölgeye gelip yerleşirler. Bunlar gelirken, yanlarında veba hastalığını da getirirler. Veba; her girdiği toplumda, orada yaşayanların, genç-yaşlı, kadın-erkek ayırımı yapmadan yarısını yani yüzde ellisini öldürür. Veba sonucu; Merrakech şehrinde, Saadi Hanedanlığından, tahta geçecek varis dahi kalmaz. 1650 li yıllarda; Suudi Arabistan’dan, güney Sahrayı takip ederek, Fas’In güney bölgesine bir kabile gelir. Geldikleri dönem, Fas’ın anarşi içinde bulunduğu bir dönem. Veba, ülkeye girmiş ve insanları telef etmiş. Kabileler toplanıp, bu yeni gelen kabileye teklifte bulunurlar, çünkü bunların peygamber torunu soyundan olduklarına inanılır. ” Siz peygamber torunusunuz, bizim başımıza geçin, bizi toparlayın”. Yeni gelen kabile, yaklaşık 13 yıl, bu tekliflere direnir ve kabul etmez. “Bizim devlet işi ile ilgimiz olmaz”, derler. Ancak, bir süre sonra baskılara dayanamazlar ve teklifleri kabul edip, tahta geçmek zorunda kalırlar. O günden, bu güne tahtta en fazla kalan (400 yıl) aile, bunlardır. Bilindiği gibi; taht babadan oğula, oğul yoksa kardeşe geçer. Bazen kardeş bulunmaz ise, yeğene geçer. Osmanlılar; Fas’ta tam bir egemenlik kurmuşlar denilemez. Yerel yöneticilerin istekleri üzerine, birkaç kez Osmanlı güçleri, Fas’a girmiş, ancak liman ve para yani yeni vergiler üzerine yapılan andlaşmalardan sonra, Fas’tan ayrılmışlar. Yoksa; uzun süreli bir egemenlik sözkonusu değil. Neden? Bilinmez. Devlet; 1912 yılına kadar, başarılı şekilde yönetilir. Bu dönemde; Osmanlı Fas’a hiç gelmez. Niye? Çünkü: dönemin galip devletleri olan İngiliz ve Fransızlar, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi, bu bölgeyi de paylaşırlar. Fransa, 1912 yılında, Fas’a el koyar, ama ” sizin korunmaya ihtiyacınız var” diyerek el koyar ve bu doğrultuda bir andlaşma imzalanır. Yani: işin adı, himaye olur, sömürgecilik değil. 44 sene süren bir himaye. Sonuçta, Fransızların; burdan giderken, yaka silkerek gittikleri rivayet edilir. Özellikle; Cezayir’den çıkarken, geride 1.5 milyon ölü insan bırakan Fransa, Fas’ı terk ederken, tek bir kurşun dahi atılmamış. ŞEHİR GEZİ PLANI: Araç ile; otelinizden ayrılıp; sağlı-sollu otellerin bulunduğu yollardan bir süre ilerledikten sonra, Kral 6 ncı Muhammed ( günümüz Fas kralıdır) bulvarından geçip, bir meydana geleceksiniz. Yol boyunca; havuzlar ve bulvar ortasındaki bölümdeki güllerin yoğunluğu, sizdeki, bir çöl ülkesinde bulunduğunuz fikrini zedeleyecek görüntüler. Bulvar boyunca; silme gül var. Sol yanınızda, ufuk çizgisinde, Atlas Dağlarını görmek mümkün. Aslında; hava şartları ve genelde sis nedeniyle, bu dağları pek net görmek mümkün olmuyor, şansınız varsa, hava sıcaklığı ne olursa olsun, zirveleri sürekli karlı, bu sıra sıra dağları görmeniz mümkün olur. Evet, solunuzda, muhteşem bir görüntü, ufuk çizgisinde,, zirveleri karlı Atlas dağları. Meydana varınca, araçtan iniyorsunuz. MANERA BAHÇELERİ: Meydanda bir kapıdan giriş ve sonra yaklaşık 300 metrelik bir yol. Bu yolda ilerlerken, sağ ve solunuzda zeytin ağaçları. Arkanızda; caddenin tam ortasında yükselen bir minare, koutubiye camiinin minaresi. Sol yanınızda, ufuk çizgisinde atlas dağları. Yolda ilerledikten sonra, önünüze büyükçe bir havuz geliyor. Bulanık suları olan, sularına ekmek atıldığında görülen balıkların bulunduğu bir havuz. Sağ yanında, boş tirübünler. Sol yanında, küçük bir mermer yapı. Diğer yanlar, boş. Fas’lı; ne yaparsa yapsın, çoğu konularda başarılı olmuş. Başarısız oldukları tek ve başlıca örnek ise; işte, tam burada. Bu havuzun bulunduğu bölümde, akşamları, bir zamanlar ses ve ışık gösterisi yapılıyormuş. Derinliği yaklaşık, 3 metre olan havuzun suyu üzerinde, iskeleler varmış. Ama, bu gösteri; izleyenler tarafından hiç tutulmamış. İptal edilmiş, tirübünler de zamanla bulundukları yerden kaldırılacakmış. Bu havuz; eski dönemlerde ise, aynı zamanda, denizle pek ilgisi olmayan göçebe çöl toplumu olan Fas’lının, suya yatkınlığını sağlamak amacı ile kullanılmış. Yani; yöre halkına: yüzme, denizcilik gibi alışkanlıklar kazandırılmaya çalışılmış. Bahçenin tamamı; 440 dönüm. Zeytin ağaçları, yaklaşık 200 yıllık. Bahçeye dikkat ettiğinizde; zeytin ağaçlarının, bahçe düzeninde dikildiğini göreceksiniz. Yani; 200 yıl önce, Fas’lı, bahçe düzenine göre zeytin ağacı dikmiş. Bu ağaçlar arasında, traktör ile dolaşmak mümkün. Ege bölgemizdeki, gelişigüzel dikilmiş zeytin ağaçlarını ve zeytinliklerini düşünmemek elde değil. Evet; gezimize devam ediyoruz. Surların içine giricez. İstanbul ile bir paralellik düşünülürse, sur içi, tarihi yarımada gibi. Surlar; kerpiçten ve akşamları çok güzel ışıklandırılıyor. Tamamen, kızıl bir renk hakim. Delikler; kerpiçin, sıcak ve kuru havada çatlamaması için yapılmış. İlerlerken, sağ yanınızda, bir şantiye göreceksiniz. Burası; Fas’ın en meşhur oteli. Revamunya otel. Dünya sıralamasında, halen dünyanın en muhteşem beşinci oteli. Ama; yine de, bu derece yeterli gelmemiş, en iyi ilk dörde girmek için otel tadilatta. ” Fas, ucuz turist isteyen bir ülke değil, paralı ve lüks tüketime yönelik turizmi tercih etmiş bir ülke” Bu sözleri umarım duyacaksınız. Ama duyduğunuz andaki hislerinize sakın kapılmayın, birde Fas’ı yaşadıktan sonra, bu sözleri değerlendirin. Açlıktan, adım başı dilenciler tarafından yolunuz kesilen bir ülkede, nasıl lüks tüketim, nasıl zengin turist. Kesinlikle; bu sözleri sizlere söyleyenlerin, bazı şeyleri daha mantıklı düşünmeleri gerektiği kesin. Evet; Koutobıa camiinin önünde, araçtan iniyoruz. Yaklaşık; araçla 5 dakika, yürüyerek yarım saatlik bir mesafe |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.