ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   İslami Genel Konular (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=324)
-   -   Herkes, Önce Îmân Etmelidir (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=10860)

[KAPLAN] 03-11-2007 10:29 AM

Herkes, Önce Îmân Etmelidir
 
Herkes, Önce Îmân Etmelidir

Allahü teâlâ, insanların dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamalarını, âhiretde de sonsuz se’âdete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, se’âdete sebeb olan fâideli şeyleri yapmayı emr etdi. Felâkete sebeb olan zarârlı şeyleri de yasak etdi. Allahü teâlânın birinci emri, îmân etmekdir. Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îmân zarûrîdir.

Îmân, lügatda, bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak demekdir. İslâmiyyetde îmân demek; Muhammed aleyhisselâmın, Allahın peygamberi olduğunu ve Onun tarafından seçilmiş, haber verici (Nebî) olduğunu doğru bilmek ve inanarak söylemek ve Onun, Allahü teâlâ tarafından kısaca bildirdiklerine kısaca inanmak ve geniş bildirdiklerine etraflıca inanmak ve gücü yetdikçe (Kelime-i şehâdet)i dil ile de söylemekdir. Kuvvetli îmân şöyledir ki, ateşin yakdığına, yılanın zehrleyip öldürdüğüne yakîn üzere inanıp kaçdığımız gibi, gönlünden tam olarak, Allahü teâlâyı ve sıfâtlarını büyük bilerek, Onun rızâsına ve cemâline koşmak ve gazâbından, celâletinden kaçmak ve îmânı, mermer üzerine yazılan yazı gibi sağlam olarak gönlüne yerleşdirmekdir.

Îmân, Muhammed aleyhisselâmın söylediklerinin hepsini beğenip, kalbin tasdîk etmesi, ya’nî inanmasıdır. Böylece inanan insanlara (Mü’min) ve (Müslimân) denir. Her müslimânın, Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olması, Onun gösterdiği yolda yürümesi lâzımdır. Onun yolu Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği yoldur.

Bu yola (İslâmiyyet) denir. Ona uymak için, önce îmân etmek, sonra (Ahkâm-ı islâmiyyeyi), ya’nî müslimânlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip, harâmlardan kaçınmak, dahâ sonra sünnetleri yapıp, mekrûhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubâhlarda da, Ona uymağa çalışmalıdır.

Dînimizin temeli îmândır. Îmânı olmayanların hiçbir ibâdetini ve iyiliğini, Allahü teâlâ beğenmez ve kabûl etmez. Müslimân olmak isteyen kimse, önce îmân etmeli, sonra guslü, abdesti, namâzı ve lâzım oldukça diğer farzları ve harâmları öğrenmelidir.

[KAPLAN] 03-11-2007 10:29 AM

Îmân Doğru Olmalıdır

Duygu organlarının ve aklın kavradıkları bilgiler, îmâna kavuşmağa yardımcıdır. Fen ilmleri, âlemdeki nizâmın, düzgünlüğün tesâdüfen olmadığını ve bir yaratıcının bulunduğunu anlamağa, bilmeğe ve îmâna kavuşmağa sebeb olur. Îmân demek, son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlâdan getirdiği bilgileri öğrenip, inanmak demekdir. İnanılması lâzım gelen bilgilere, akla uyarsa inanırım demek, Peygamberlere inanmamak demek olur. Din bilgileri, akl sâhiblerinin buluşları değildir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın haber verdiği husûsları, (Ehl-i sünnet âlimleri)nin kitâblarından öğrenip öyle inanmalıdır. Doğru ve makbûl bir îmân sâhibi olmak için, ayrıca şu şartlara da uymalıdır.

1- Îmân devâmlı ve sâbit olmalıdır. Bir an ayrılmayı düşünmemelidir. Üç sene sonra müslimânlıkdan çıkacağım diyen kimsenin, o andan i’tibâren îmânı gider, müslimânlıkdan çıkmış olur.

2- Mü’minin îmânı, havf ve recâ arasında olmalıdır. Allahü teâlânın azâbından korkmalı, fekat rahmetinden bir an ümîd kesmemelidir. Her günâhı işlemekden çok sakınmalı, günâhı sebebiyle îmânının gitmesinden korkmalıdır. Bütün günâhları işlemiş olsa bile, Rabbimizin afv edeceğinden hiç ümîd kesmemelidir. Günâhları için tevbe etmelidir. Çünki tevbe eden, hiç günâh işlememiş gibi olur.

3- Can (rûh) buğaza gelmeden önce îmân etmiş olmalıdır. Can buğaza gelince, âhıretin bütün hâlleri gösterilir. O zemân bütün kâfirler îmân etmek isterler. Hâlbuki îmânın gaybî olması lâzımdır. Görmeden inanmalıdır. Görülen şeye îmân edilmiş olmaz. Fekat bu anda, mü’minlerin tevbesi kabûl olunur.

4- Güneş batıdan doğmadan önce îmân etmelidir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden birisi de, güneş garbdan (batıdan) doğacakdır. Bunu gören bütün insanlar, îmân edecekler. Fekat, bu îmânları kabûl olmayacakdır. Artık tevbe kapısı kapanmış olur.

5- Allahü teâlâdan başka kimsenin gaybı, gizli olan şeyleri bilmediğine inanmalıdır. Ya’nî gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir. Bir de, Onun bildirdikleri bilir. Melekler, cinnîler, şeytânlar ve hattâ Peygamberler de gaybı bilemez. Fekat, Peygamberlere ve sâlih kullara gaybdan bilgi verilebilir.

6- Dînin, îmâna ve ibâdetlere âid bir hükmünü zarûretsiz ve kasden red etmemelidir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi, ya’nî islâmiyyetin emr ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur’ân-ı kerîm ile, meleklerle ve peygamberlerden birisi ile alay etmek ve bunlar ile bildirilenleri, bir zorlama ve zarûret yok iken, dil ile inkâr etmek, küfr (inanmamak) olur. Allahü teâlânın varlığını, melekleri, guslün ve namâzın farz olduğunu, ölümle korkutulmak gibi bir zarûret ile red etdiğini söyleyen kâfir olmaz.

7- İslâm dîninin apaçık bildirdiği zarûrî bilgilerde şübhe ve tereddüd etmemelidir. Namâz kılmanın farz, şerâb ve diğer alkollü içkileri içmenin, kumar oynamanın, fâizin, rüşvetin harâm olduğunda şübhe etmek veyâ meşhûr olan bir harâma halâl demek ve halâl olan şeye harâm demek, îmândan çıkmaya sebeb olur.

8- Îmân, İslâm dîninin bildirdiği şeklde olmalıdır. Aklın anladıklarına, felsefecilerin ve fen taklîdcilerinin bildirdiklerine göre inanmak, îmân olmaz. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şeklde îmân etmek lâzımdır.

9- Îmân eden, yalnız Allah için sevmeli ve yalnız Allah için düşmanlık etmelidir. Allahü teâlânın dostları olan müslimânları sevmeli ve İslâmiyyete, eli ve kalemi ile düşmanlık yapanları sevmemelidir. Bu düşmanlığın yeri kalbdir.
[Müslimân olmayan, gayrimüslim vatandaşlara ve turistlere de güler yüzlü ve tatlı dilli davranmalıdır. Güzel ahlâkımız ile dînimizi onlara sevdirmeliyiz.]

10- Peygamberimizin ve Eshâbının gösterdiği doğru yoldan ayrılmayan hakîkî müslimânların îmân etdiği gibi inanmalıdır. Doğru inanmış olmak için, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdına uygun olarak îmân etmelidir. [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları, hakîkî din kitâblarına tâbi’ olanlara yüz şehîd sevâbı verilecekdir. Dört mezhebden herhangi birisinin âlimlerine (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin reîsi, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir. Bu âlimler, Eshâb-ı kirâmdan öğrendiklerini yazmışlar, Eshâb-ı kirâm da, bunlara Resûlullahdan işitdiklerini söylemişlerdir

[KAPLAN] 03-11-2007 10:29 AM

EHL-İ SÜNNET İ’TİKÂDI

Müslimân olmanın ilk şartı, îmân etmekdir. Doğru îmân ise, Ehl-i Sünnet i’tikâdına uygun olarak inanmağa bağlıdır. Akllı olan ve bülûğ çağına giren erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitâblarında yazdıkları îmân bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmakdır. Kıyâmetde Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. Onların yolunda gidenlere (Sünnî) veyâ (Ehl-i Sünnet) denir. (İslâm Ahlâkı) sahîfe 553 de 46.cı mektûba bakınız!
Bir hadîs-i şerîfde, (Benim ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yalnız bir fırka Cehennem azâbından kurtulacak, diğerleri ise helâk olacaklar, Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Bu yetmişüç fırkadan herbiri, islâmiyyete uyduğunu iddia etmekde ve Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırkanın, kendi fırkası olduğunu söylemekdedir. Mü’minûn sûresi 54.cü ve Rûm sûresi 32.ci âyet-i kerîmelerinde meâlen: (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak sevinmekdedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu çeşidli fırkalar arasında, kurtulucu olan birinin alâmetini, işâretini, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle bildirmekdedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshâbımın gitdiği yolda bulunanlardır). Eshâb-ı kirâmdan birini dahî sevmiyen, Ehl-i Sünnetden ayrılmış olur. Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayan da, kâfir veyâ (Bid’at ehli) sapık olur.
Ehl-i Sünnet İ’tikâdında Olmanın Alâmetleri:
Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet i’tikâdına uygun îmân eden müslimânlardan râzıdır. Böyle inanmış olmanın birçok şartları vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, bunları şöyle açıklamakdadır:

1- Îmânın altı şartına, ya’nî Allahü teâlânın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına, Meleklerine, Kitâblarına, Peygamberlerine, Âhıret hayâtına, hayr ve şerrin, iyilik ve kötülüğün Allahü teâlâ tarafından yaratıldığına inanmalıdır. (Bunlar (Âmentü)de bildirilmişdir.)

2- Allahü teâlânın son kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğuna inanmalıdır

3- Mü’min, kendi îmânından hiç şübhe etmemelidir.

4- Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” îmân edip, hayâtda iken Onu görmekle şereflenen Eshâb-ı kirâmın hepsini çok sevmelidir. Dört halîfesine, yakın akrabâları olan ehl-i beytine ve muhterem hanımlarından hiçbirine dil uzatmamalıdır.

5- İbâdetleri, îmândan bir parça bilmemelidir. Allahü teâlânın emr ve yasaklarına inanıp, tembellikle yapmayan mü’minleri kâfir bilmemelidir. Harâmlara ehemmiyyet vermeyenlerin, hafîfe alanların, islâmiyyetle alay edenlerin îmânı gider.

6- Ehl-i kıble olduklarını söyleyen, Allahü teâlâya ve Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inandım dediği hâlde, yanlış i’tikâtda olanları tekfîr etmemeli, kâfir olduklarını söylememelidir.

7- Açıkca günâh işlediği bilinmeyen her imâmın arkasında namâz kılmalıdır. Bu hükm, cum’a ve bayram namâzlarını kıldıran emîrlere, vâlîlere de şâmildir.

8- Müslimânlar, başındaki âmirlerine, idârecilerine isyân etmemelidir. Hurûc, ya’nî isyân etmek, fitne çıkarmak olur ve çeşidli felâketlere yol açar. Onların hayrlı iş yapmalarına düâ etmeli ve fısk, günâh işlerinden vazgeçmeleri için tatlı dil ile nasîhat etmelidir.

9- Abdest alırken ayakları yıkamak yerine, hiç özr ve zarûret olmasa bile, yaş el ile bir kerre, mest üzerine mesh edilmesi, erkek için de, kadın için de câizdir. Çıplak ayak ve çorap üzerine mesh edilmez.

10- Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Mi’râcının, hem rûh ve hem de beden ile olduğuna inanmalıdır. (Mi’râc, bir hâldir, ya’nî rü’yâda olmuşdur) diyenler, Ehl-i sünnetden ayrılmış olur.
Cennetde mü’minler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Kıyâmet gününde, Peygamberler ve sâlih, iyi zâtlar şefâ’at edeceklerdir. Kabr süâli vardır. Kabrde azâb, rûh ve bedene olacakdır. Evliyânın kerâmeti hakdır. Kerâmet, Allahın sevgili kullarında meydâna gelen hârikulâde hâller olup, Allahü teâlânın âdeti dışında, ya’nî fizik, kimyâ ve biyoloji kanûnları dışında ikrâm ve ihsân etdiği şeylerdir ve inkâr edilemiyecek kadar çokdur. Kabrde rûhlar, diri kimselerin yapdıklarını ve söylediklerini işitirler. Kur’ân-ı kerîm okumak, sadaka vermek ve hattâ bütün ibâdetlerimizin sevâblarını, ölenlerin rûhlarına göndermek, onlara fâide vermekde, azâblarının hafîfletilmesine veyâ kaldırılmasına sebeb olmakdadır. Bunların hepsine inanmak, Ehl-i Sünnet i’tikâdında olmanın alâmetlerindendir.

[KAPLAN] 03-11-2007 10:29 AM

ÎMÂNIN ŞARTLARI

Îmânın şartı, altıdır. Bunlar, (Âmentü)de açıklanmışdır. Îmânın, belli altı şeye inanmak olduğunu, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirmişdir. Bunun için her müslimân, çocuğuna önce (Âmentü)yü ezberletmeli ve ma’nâsını da iyice öğretmelidir.
ÂMENTÜ: (Âmentü billâhi ve Melâiketihi ve Kütübihi ve Rüsülihi vel-yevmil-âhıri ve bil kaderi, hayrihi ve şerrihi min Allahi teâlâ vel-ba’sü ba’del-mevti hakkun, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû).
Birinci Şart
ALLAHÜ TEÂLÂYA İNANMAK

(Âmentü billâhi) demek, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân etdim, kalbimle tasdîk, dilimle ikrâr etdim demekdir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bir sözünün, lügatda iki çeşid ma’nâsı vardır. Birincisi, sayı bakımından, ikinin yarısı olup, sayıların evvelidir. Diğeri, ortağı ve benzeri olmamak bakımından birdir. İşte Allahü teâlâ sayı bakımından değil, ortağı ve benzeri olmamak bakımından birdir. Ya’nî zâtında ve sıfâtlarında hiçbir şeklde Ona ortak yokdur. Bütün mahlûkâtın zât ve sıfâtları, kendilerini yaratanın zât ve sıfâtlarına benzemediği gibi, yaratanın zât ve sıfâtları da, yaratdıklarından hiçbirinin zât ve sıfâtlarına benzemez.

Bütün mahlûkâtın her uzvunun, her hücresinin yaratıcısı, yokdan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın zâtının hakîkatını hiçbir kimse bilemez. Akla ve hayâle gelenlerin hepsinden münezzehdir, berîdir. Zâtını akla, hayâle getirmek câiz değildir. Ancak, Kur’ân-ı kerîmde beyân buyurulan sıfâtlarını, ismlerini ezberleyip, ülûhiyyetini bunlarla tasdîk ve ikrâr etmelidir. Bütün sıfâtları ve ismleri ezelîdir, ebedîdir. Zâtı, hiç bir yerde durmadığı gibi, bilinen altı cihetden de münezzehdir. Ya’nî önde, arkada, sağda, solda, üstde, altda değildir. Onun için ancak (Her yerde hâzır ve nâzırdır) söylenebilir.
Allahü teâlânın sıfâtları ondörtdür. Altısına Sıfât-ı zâtiyye, sekizine de Sıfât-ı sübûtiyye denir. Bunların ma’nâlarını bilmek ve ezberlemek çok lüzûmludur:

SIFÂT-I ZÂTİYYE
1– Vücûd: Allahü teâlâ vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcib-ül vücûddür, ya’nî varlığı lâzımdır.

2– Kıdem: Allahü teâlânın varlığının evveli yokdur.

3– Bekâ: Allahü teâlânın varlığının sonu yokdur. Hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhâl olduğu gibi, zât ve sıfâtları için de yokluk muhâldir.

4– Vahdâniyyet: Allahü teâlânın zâtında, sıfâtlarında ve işlerinde ortağı, benzeri yokdur.

5– Muhâlefetün-lilhavâdis: Allahü teâlâ, zâtında ve sıfâtlarında hiçbir mahlûkun zât ve sıfâtlarına benzemez.

6– Kıyâm bi-nefsihi: Allahü teâlâ zâtı ile kâimdir. Mekâna muhtâc değildir. Madde ve mekân yok iken O var idi. Zîrâ her ihtiyâcdan münezzehdir. Bu kâinâtı yoklukdan varlığa getirmeden önce, zâtı nasıl idi ise, sonsuz olarak, hep öyledir.

SIFÂT-I SÜBÛTİYYE

1– Hayât: Allahü teâlâ diridir. Hayâtı, mahlûkların hayâtına benzemeyip, zâtına lâyık ve mahsûs olan hayât, ezelî ve ebedîdir.

2– İlm: Allahü teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi mahlûkâtın bilmesi gibi değildir. Karanlık gecede, karıncanın, kara taş üzerinde yürüdüğünü görür ve bilir. İnsanların kalbinden geçen düşüncelerini, niyyetlerini bilir. Bilmesinde değişiklik olmaz. Ezelî ve ebedîdir.

3– Sem’: Allahü teâlâ işitir. Vâsıtasız, cihetsiz işitir. İşitmesi, kulların işitmesine benzemez. Bu sıfâtı da, her sıfâtı gibi ezelî ve ebedîdir.

4– Basar: Allahü teâlâ görür. Âletsiz ve şartsız görür. Görmesi göz ile değildir.

5– İrâdet: Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey Onun dilemesi ile var olur. İrâdesine engel olacak hiç bir kuvvet yokdur.

6– Kudret: Allahü teâlâ, herşeye gücü yeticidir. Hiçbirşey Ona güç gelmez.

7– Kelâm: Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, harfler, sesler ve dil ile değildir.

8– Tekvîn: Allahü teâlâ yaratıcıdır. Ondan başka yaratıcı yokdur. Her şeyi O yaratır. Allahü teâlâdan başkası için yaratıcı dememelidir.

Allahü teâlânın sıfâtlarının hakîkatlerini anlamak da muhâldir. Hiçbir kimse ve hiçbirşey Allahü teâlânın sıfatlarına ortak ve benzer olamaz

[KAPLAN] 03-11-2007 10:30 AM

İkinci Şart
MELEKLERE İNANMAK


Ve melâiketihi: Allahü teâlânın meleklerine inandım, demekdir. Allahü teâlânın kullarıdırlar. Hepsi Allahü teâlânın emrlerine itâat ederler. Günâh işlemezler. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler. Diridirler. Yimezler, içmezler, uyumazlar. Nûrânî cismdirler, akllıdırlar. En üstünleri dört tânedir.
1– Cebrâil aleyhisselâm: Vazîfesi, Peygamberlere vahy getirmek, emr ve yasakları bildirmekdir.
2– İsrâfil aleyhisselâm: Sûr’a üfürmekle vazîfelidir. Birinci üfürmesinde hâsıl olan sesi işiten, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek, ikincisinde hepsi tekrâr dirilecekdir.
3– Mikâil aleyhisselâm: Rızk gönderilmek, ucuzluk, bolluk, kıtlık, pahalılık ve her maddeyi hareket etdirmekle vazîfelidir.
4– Azrâil aleyhisselâm: İnsanların rûhunu almakla vazîfelidir.
Bunlardan sonra dört sınıf melek vardır. Hamele-i Arş denen melekler dört tânedir. Huzûr-i ilâhîde bulunan meleklere, Mukarrebîn denir. Azâb meleklerinin büyüklerine Kerûbiyân, rahmet meleklerine Rûhânîyân denir. Cennet meleklerinin büyüğünün adı Rıdvân, Cehennem meleklerinin büyüğünün adı Mâlikdir. Cehennem meleklerine Zebânî denir. Sayısı en çok olan mahlûk meleklerdir. Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri boş bir yer yokdur.

[KAPLAN] 03-11-2007 10:30 AM

Üçüncü Şart
KİTÂBLARA İNANMAK

Ve kütübihi: Allahü teâlânın indirdiği kitâblara inandım, demekdir. Allahü teâlâ bu kitâbları, ba’zı Peygamberlere Cebrâil ismindeki melekle vahy ederek, ya’nî okutarak, ba’zılarına ise, levhâ üzerine yazılı olarak, ba’zılarına da, meleksiz işitdirerek, indirdi. Hepsi Allahü teâlânın kelâmıdır. Ezelî ve ebedîdirler. Mahlûk değildirler. Hepsi hakdır. Semâvî kitâblardan bize bildirdikleri yüzdörtdür. Bunlardan on suhûf, Âdem aleyhisselâma, elli suhûf, Şît aleyhisselâma, otuz suhûf, İdris aleyhisselâma, on suhûf, İbrâhim aleyhisselâma, Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma, Zebûr, Dâvüd aleyhisselâma, İncîl, Îsâ aleyhisselâma, Kur’ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma inmişdir.
Allahü teâlâ, insanların dünyâda huzûr içinde yaşamaları, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmaları için, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâmdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar, birçok Peygamber vâsıtası ile kitâblar göndermişdir. Bu kitâblarda, îmân ve ibâdet esâslarını açıklamış, insanların muhtâc oldukları her husûsda bilgi verilmişdir.
Bunlardan Kur’ân-ı kerîm, son ilâhî kitâbdır. Kur’ân-ı kerîmin gönderilmesinden sonra, diğer bütün ilâhî kitâbların hükmleri yürürlükden kaldırılmışdır. Cebrâil aleyhisselâm, Kur’ân-ı kerîmi, Muhammed aleyhisselâma yirmiüç senede getirmişdir. Kur’ân-ı kerîm, 114 sûre, 6236 âyetdir. Bu rakamın ba’zı kitâblarda değişik yazılması, bir uzun âyetin birkaç âyet sayılmasındandır. Çünki, Kur’ân-ı kerîm indirildiğinden beri hiçbir değişikliğe uğramamış, bundan sonra da uğramıyacakdır. Kur’ân-ı kerîm, Allah kelâmıdır. Böyle bir kitâbın insanlar tarafından yapılması mümkin değildir. Bir âyeti gibi bile söylemek mümkin olamamışdır.
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” âhırete teşrîflerinden sonra, birinci halîfesi olan hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, Kur’ân-ı kerîmin âyetlerini bir araya toplatdı. Böylece bir (Mushaf) meydâna geldi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu mushafın Allah kelâmı olduğunu sözbirliği ile bildirdiler. Üçüncü halîfe Osmân “radıyallahü anh”, bu mushafdan altı tâne dahâ yazdırdı. Ba’zı vilâyetlere gönderdi.
Kur’ân-ı kerîmi aslı üzere okumak lâzımdır. Başka harflerle yazılmış olanlara Kur’ân-ı kerîm denmez.
a) Mushafı eline alırken, abdestli olmalı, kıbleye karşı oturup, dikkat ile okumalıdır.
b) Ağır ağır, huşû’ ile okumalıdır.
c) Mushafa bakarak, her âyetin hakkını vererek okumalıdır.
d) Tecvîd kâidelerine göre okumalıdır.
e) Okuduğunun Allah kelâmı olduğunu düşünmelidir.
f) Kur’ân-ı kerîmin emr ve yasaklarına uymalıdır.

[KAPLAN] 03-11-2007 10:30 AM

Dördüncü Şart
PEYGAMBERLERE İNANMAK

Ve Rüsülihi: Allahü teâlânın Peygamberlerine inandım, demekdir. Peygamberler, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşdurmak, doğru yolu göstermek için seçilmişlerdir. Bütün Peygamberler hep aynı îmânı söylemişdir. Peygamberlerde “aleyhimüsselâm” yedi sıfât bulunduğuna inanmak lâzımdır.
1- İsmet: Günâh işlememek. Peygamberler, herhangi bir dinde harâm olmuş ve olacak küçük ve büyük hiçbir günâh işlemezler.
2– Emânet: Peygamberler her bakımdan güvenilir kimselerdir. Aslâ emânete hıyânet yapmazlar.
3– Sıdk: Peygamberler sözlerinde, işlerinde ve her türlü davranışlarında doğru ve dürüst insanlardır. Aslâ yalan söylemezler.
4– Fetânet: Peygamberler çok akllı ve çok anlayışlı kimselerdir. Körlük, sağırlık gibi kusûrları bulunan kimselerden ve kadınlardan Peygamber gelmemişdir.
5– Teblîg: Peygamberler, insanlara bildirip açıkladıklarının hepsini Allahü teâlâdan gelen vahy ile öğrenmişlerdir. Bildirdikleri emr ve yasakların hiçbiri kendi düşünceleri değildir. Emr olunan şeylerin hepsini bildirmişlerdir.
6– Adâlet: Peygamberler hiç zulm ve haksızlık yapmazlar. Kimsenin hâtırı için adâletden ayrılmazlar.
7– Emnül-azl: Peygamberlikden atılmazlar. Dünyâda ve âhıretde hep Peygamberdirler.
Yeni din ve ahkâm getiren Peygamberlere Resûl denir. Yeni bir din getirmeyip, insanları, önceki dîne da’vet eden Peygamberlere Nebî denir. Peygamberlere îmân etmek, aralarında hiçbir fark görmiyerek, hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sâdık, doğru sözlü olduklarına inanmak demekdir. Onlardan birine inanmıyan kimse, hiçbirine inanmamış olur.
Peygamberlik, çalışmakla, çok ibâdet yapmakla, açlık ve sıkıntı çekmekle ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsânı, seçmesi ile olur. Sayıları belli değildir. Yüzyirmidört binden çok oldukları meşhûrdur. Bunlardan üçyüzonüçü Resûldür. İçlerinden altısı dahâ yüksekdir. Bunlara Ülül’azm Peygamberler denir. Bunlar: Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâ aleyhimüsselâmdır. Peygamberlerin otuzüçünün ismleri meşhûrdur. Bunlar: Âdem, İdris, Şît, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, İsmâil, İshak, Ya’kûb, Yûsüf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Hıdır, Yûşa’ bin Nûn, İlyas, Elyesa’, Zülkifl, Şem’ûn, İşmoil, Yûnus bin Metâ, Dâvüd, Süleymân, Lokmân, Zekeriyyâ, Yahyâ, Üzeyir, Îsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed “aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm”dır.
Bunlardan yalnız yirmisekizinin ismi, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmişdir. Zülkarneyn, Lokmân, Üzeyir ve Hıdırın, Peygamber olup olmadıklarında ihtilâf vardır. Muhammed Ma’sûm hazretleri 2.ci cild, 36.cı mektûbda, Hıdır aleyhisselâmın Peygamber olduğunu bildiren haberin kuvvetli olduğunu yazmakdadır. 182.ci mektûbda, Hıdır aleyhisselâmın insan şeklinde görülmesi ve ba’zı işleri yapması, Onun hayâtda olduğunu göstermez. Allahü teâlâ, Onun ve birçok Peygamberlerin ve velîlerin rûhlarının insan şeklinde görülmesine izn vermişdir. Onları görmek, hayâtda olduklarını göstermez, demekdedir

[KAPLAN] 03-11-2007 10:31 AM

Beşinci Şart
ÂHİRETE İNANMAK


Vel yevmil âhıri: Âhiret gününe inandım, demekdir. Bu zemânın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyâmetin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği içindir. Yâhud dünyâdan sonra geldiği içindir. Kıyâmetin ne zemân kopacağı bildirilmedi. Fekat, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” birçok alâmetlerini haber verdi. Hazreti Mehdî gelecek. Îsâ aleyhisselâm gökden Şâma inecek. Deccâl çıkacak. Ye’cüc ve Me’cüc denilen kimseler her yeri karışdıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Harâmlar her yerde işlenecek. Yemenden ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak... gibi.
Kabr süâli vardır. Kabrde, Münker ve Nekîr meleklerine cevâb olarak şunları ezberlemelidir ve çocuklara da ezberletmelidir: (Rabbim, Allahü teâlâ, Peygamberim, Muhammed aleyhisselâm, dînim, islâm dîni, kitâbım, Kur’ân-ı kerîm, kıblem, Kâ’be-i şerîf, i’tikâdda mezhebim, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at, amelde mezhebim, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe mezhebi). Kıyâmet günü herkes dirilecek. Mahşer yerinde toplanacak. Sâlihlerin amel defterleri sağından, kötülerin arka veyâ sol tarafından verilecek. Şirkden, küfrden başka her günâhı, Allahü teâlâ dilerse afv edecek, dilerse küçük günâh için de azâb edecekdir.
Amellerin dartılması için (Mizân) vardır. (Sırât köprüsü), Allahü teâlânın emri ile Cehennem üzerine kurulur. Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize mahsûs olan (Kevser havuzu) vardır.
(Şefâ’at) hakdır. Tevbesiz ölen mü’minlerin küçük ve büyük günâhlarının afv edilmesi için Peygamberler, Velîler, sâlihler, âlimler, melekler, şehîdler ve Allahü teâlânın izn verdikleri şefâ’at edecek ve kabûl edilecekdir.
(Cennet ve Cehennem) şimdi vardır. Cennet, yedi kat göklerin üstündedir. Cehennem, herşeyin altındadır. Cennetin sekiz kapısı vardır. Her kapıdan bir Cennete girilir. Cehennem yedi tabakadır. Birinci tabakadan yedinci tabakaya doğru azâblar şiddetlenir.

[KAPLAN] 03-11-2007 10:31 AM

Altıncı Şart
KADERE İNANMAK


Ve bil-kaderi, hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ: Kadere, hayr ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inandım, demekdir. İnsanlara gelen hayr ve şer, fâide ve zarar, kazanç ve ziyânların hepsi, Allahü teâlânın takdîr etmesi iledir.
Allahü teâlânın bir şeyin varlığını dilemesine kader denilmişdir. Kaderin, ya’nî varlığı takdîr edilmiş olan şeyin var edilmesine (kazâ) denir. Kader ve kazâ kelimeleri birbirinin yerine de kullanılır.
Allahü teâlâ kullarına (İrâde) vermiş, bu irâdelerini, dilemelerini, işleri yaratmasına sebeb kılmışdır. Bir kul, bir şey yapmak isteyince, Allahü teâlâ da dilerse, o işi yaratır. Kul dilemezse, Allahü teâlâ da dilemez ve o şeyi yaratmaz.

Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emr eylemişdir. (Tevekkül îmânın şartıdır) meâlindeki âyet-i kerîme, bu emrlerden biridir. Sûre-i Mâidede, (Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!), sûre-i Âl-i İmrânda, (Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever), sûre-i Talâkda, (Bir kimse, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ, ona kâfîdir), sûre-i Zümerde, (Allahü teâlâ, kuluna kâfî değil midir?) meâllerinde dahâ nice âyet-i kerîme vardır.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaşdım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmişbin adedi hesâbsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihr, büyü, dağlamak, fal karışdırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve i’timâd etmiyenlerdir buyuruldu). Dinliyenler arasında Ukâşe “radıyallahü anh”, ayağa kalkıp, (Yâ Resûlallah! Düâ buyur da, onlardan olayım) deyince, (Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!) buyurdu. Biri kalkıp, aynı düâyı isteyince, (Ukâşe senden çabuk davrandı) buyurdu.
Tevekkül, sebeblere yapışıp, ilerisi için zihni yormamakdır.

Se_Ez 08-28-2007 12:38 AM

tşk ederim paylaşım için


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.