ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Tarih / Coğrafya (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=656)
-   -   Osmanlıca - Türkçe Sözlük (C-D) (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=1059149)

Prof. Dr. Sinsi 11-25-2012 05:59 PM

Osmanlıca - Türkçe Sözlük (C-D)
 
CÂFÎ: Cefâ çektiren, eziyet eden.
C

CÂH: İtibar, makam, mevki.

CÂHİLİYYE: Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.

CAHÎM: Cehennem.

CÂİL: “Ceale” kökünden yaratıcı, yapıcı.

CÂİLU’N-NÛR: Nûr’un yaratıcısı.

CÂİZE: Armağan, övücü şiirleri için eskiden şairlere devlet büyükleri veya aşiret büyükleri tarafından verilen para veya mal.

CA’L: Yapma, meydana getirme, yaratma.

CA’LÎ: Sahte, yapmacıklı, düzme.

CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çekici.

CÂMİ: 1. Toplayan, derleyen. 2. İçerisinde namaz kılınan ve mescidden büyük olan ibadethane.

CÂMİD: 1. Donmuş, hareketsiz. 2. Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.

CÂNİB: Cihet, yön, taraf, yan.

CÂRİYE: 1. Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar. 2.
Hizmetçi kız.

CÂY-İ İŞKÂL: Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.

CÂZİBE: Cezbeden, çeken, yer çekimi.

CÂZİBE-İ FÂNİYE: Geçici güzellik, fânî güzellik.

CÂZİBE-İ MUTLAKA: 1. Mutlak çekici kuvvet. 2. Yegane çekici kuvvet. 3. Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

CÂZİBE-İ UMÛMİYYE KANUNU: Yerçekimi kanunu.

CEBÂBİRE: Cebredenler, zorbalar, zâlimler.

CEBBÂR: 1. İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah. 2. Zalim, müstebit kişi. 3. Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.

CEBBÂRÂNE: Cebbârcasına, zorbalıkla.

CEBEL: Dağ.

CEBR U İKRAH: Zorlama ve baskı yapma.

CEBR-İ MAHZ: Sırf cebir, mutlak cebir.

CEBRİYYE: Cüz’î iradeyi inkâr eden mezhep.

CEDİD: Yeni.

CEHD: Çalışma, çabalama.

CEHELE: Cahiller.

CEHL U DALÂLET: Cehalet ve sapıklık.

CEHL: Bilmezlik, cehalet.

CEHR: Açıktan söyleme, açık olarak okuma.

CELÂDET: Kahramanlık, yiğitlik.

CELÂL: Büyüklük, ululuk. Zü’l-celâl: Celâl sahibi Allah.

CELÂL-İ KİBRİYÂ: Allah‘ın büyüklüğü.

CELB-İ MASLAHAT: İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

CELB-İ MENFAAT: Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.

CELDE: Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah)

CELÎ: Aşikar, belli, parlak, açık.

CEM U TEVFİK: Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.

CEMAAT: Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.

CEMAAT-I NÂCİYE: 1. Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı. 2. Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.

CEMÂDÂT: Cansızlar.

CEMÂL: 1. Allah‘ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi. 2. Yüz güzelliği.

CEMÂL-İ HAK: Allah‘ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.

CEMÂLULLAH: 1. Allah‘ın cemâlı, Allah‘ın güzelliği. 2. Allah‘ın lütfu ihsaniyle tecellisi.

CEMEL: Deve.

CEM’-İ KILLET: Arapça’da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.

CEM’İ MAHLUKÂT: Bütün yaratıklar.

CEMM-İ GAFÎR: Büyük cemaat, insan kalabalığı.

CENÂBET: 1. Gusül abdesti almayı gerektiren durum. 2. Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.

CENAH: 1. Yan taraf, cihet. 2. Kol, pazu. 3. Kanat, kuş kanadı.

CENNATU’N-NAÎM: Naîm Cennetleri, nimetlerle dolu olan cennetler.

CERAD: “Cerâde”nin çoğulu. 1. Çekirgeler. 2. Yağmacılar.

CERH: Yaralama, yaralatma, çürütme.

CERİME: “Cürm”ün çoğulu. Suçlar, günahlar.

CESTE CESTE: Bölüm bölüm, yavaş yavaş.

CEVAD-I MUTLAK: Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.

CEVAHİR: Cevherler, çok değerli olan şeyler.

CEVÂMİU’L-KELİM: Kelimeler topluluğu.

CEVÂRİH: “Cerh”den yaralayanlar, yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar.

CEVAZ: İzin, müsaade, caiz olma.

CEVELAN: Dolaşma, gezme.

CEVF: 1. Boşluk, oyuk, çukur. 2. Orta yarı.

CEVHER: 1. Varlığı için başkasına muhtaç olmayan. 2. Bir şeyin özü.

CEVR Ü ZULM: Ezâ ve zulüm.

CEVR: Ezâ, eziyet, haksızlık, sitem.

CEYB: Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.

CEYŞ-İ USRET: Güçlük ordusu.

CEYYİD: İyi, güzel, hoş.

CEZÂLET: Rekaketsizlik, peltek kekeme veya pepe olmayış.

CEZÎRETÜ’L-ARAB: Arap yarımadası.

CEZM: 1. Kesin karar, niyet. 2. Kesme, katı.

CİBAYET: Câbîlik, vergi, gelir toplama.

CİBİLLİYET: Huy, yaratılış.

CİBRİL: Dört büyük melekten biri, vahiy meleği olan Cebrail.

CİBT VE TAGUT: Haç ve put. Allah‘tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.

CÎD: Boyun.

CİDD: 1. Bir işi gerçekten çalışıp işleme. 2. Ciddilik.

CÎFE: Lâşe, leş.

CİHAD: 1. İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş. 2. Nefisle yapılan her türlü mücadele.

CİHAD-I EKBER: 1. Büyük savaş. 2. Benlikle savaş.

CİHANŞÜMÛL: Cihânı içine alan.

CİHAZ: 1. Çeyiz ve avadanlık. 2. Cenazenin kaldırılması için gerekli olan eşya.

CİHET: Yön, taraf.

CİM SECÂVENDİ: Kur’ân-ı Kerim’deki durma yerlerinden biri. Bu secâvendde durmak veya geçmek caizdir.

CİMA: İnsanların cinsî münasebetleri.

CİNÂS: Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.

CİNNET: Delilik, çılgınlık.

CİNS-İ KARÎB: Yakın cins.

CİRM: 1. Cisim. 2. Büyüklük, hacim cirmi ne kadardır?

CİSR: Köprü.

CİSR-İ Cehennem: Cehennem köprüsü.

CİZYE: Müslüman olmayan teb’a-dan alınan vergi.

CÛD: Cömertlik. Karşılık beklemeden yapılan cömertlik.

CÛDİ: Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.

CUHÛD: Çıfıt, yahudi.

CUMHÛR-İ MÜFESSİRÎN: Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu.

CUMHÛR-İ UKALÂ: Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.

CÜDERÎ: Çiçek hastalığı.

CÜMLE-İ İSMİYYE: İsim cümlesi.

CÜMLE-İ MU’TARIZA: Parantez içinde bulunan cümle, açıklayıcı mahiyetteki cümle. Ara cümlecik.

CÜMLE-İ VECÎZE: Kısa ve öz söz.

CÜNAH: Günah.

CÜND: Asker, asker topluluğu.

CÜNÛD: Askerler.

CÜNÜB: Gusül abdesti gerekmiş kimse.

CÜZ-İ MAKSÛM: Bölünmüş parça.

CÜZ’İ: Az miktar, bir parça.

ÇÂK: 1. Yarık, yırtık. 2. Yırtmaç.

D

DÂB: 1. Adalet, doğruluk, 2. İhsan, vergi.

DÂBBE: Yük ve binek hayvanı.

DÂBBETÜ’L-ARZ: Kıyâmet alametlerinden olup topraktan çıkan varlık.

DÂD-I HAKK: 1. Allah vergisi. 2. Veriş, satış.

DÂFİ’: 1. Def’ eden, savan, savuşturan, iten. 2. Cenab-ı Hak.

DÂĞ-DÂR: 1. Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış. 2. Pek müteessir, çok üzgün.

DÂİN (DÂYİN): Borç veren, alacaklı.

DAKİK: 1. İnce, ufak, nâzik. 2. Toz haline getirilmiş şey, un. 3. Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.

DALÂLÂT-I BEŞERİYYE: İnsanlığın sapıklığı, beşerî sapıklık.

DALÂLET: Hak yoldan sapma, sapıklık, azgınlık.

DALÂL-İ MUBÎN: Apaçık sapıklık.

DÂLL Bİ’L-İŞÂRE: İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.

DÂLL U MUDILLE : Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.

DÂLLÎN GÜRÛHU: Sapıklar, azgınlar topluluğu.

DÂLLİN: Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.

DÂR: Ev, yer, yurt, dünya.

DARBE-İ AZÂB: Azap darbesi, azap verici vuruş.

DARB-I MESEL: Ata sözü.

DÂREYN: İki dünya: Dünya ve ahiret.

DÂR-I DÜNYA: Dünya.

DÂR-I HARP: Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.

DÂR-I İSLÂM: İslâm ülkesi.

DÂR-I KÜFÜR: Gayr-i müslimlerin ülkesi.

DÂR-I SAADET: Mutluluk yeri.

DÂR-I UHRA: Ahiret yurdu.

DARÎRU’L-BASAR: Kör, âmâ.

DÂRU’N-NEDVE: Mekke şehir meclisi.

DÂRU’S-SELÂM: 1.Selamet yurdu, cennet. 2. Bağdat şehrinin ünvanı.

DÂRÜ’L-HİLAFET: İstanbul.

DE’B-İ KADÎM: Eski gelenek, eski usûl, eski âdet.

DEBÛR: Batı rüzgarı, batı taraftan esen yel.

DECCÂL: Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.

DEF’: Öteye itme, savma, savulma.

DEF-İ İHTİYAÇ: İhtiyacın giderilmesi, ihtiyacın karşılanması.

DEF-İ MAZARRAT: Zararı giderme.

DEF-İ MEFSEDET: Fesadı ortadan kaldırma.

DEFTER-İ A’MÂL: Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.

DEHA: 1. Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti. 2. Olağanüstü zeka sahibi kimse.

DEHLİZ: Hol, koridor.

DEHRİ: Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.

DELÂLET: Yol gösterme, kılavuzluk etme.

DELÂLET-İ AKLİYYE VE MANTIKIYYE: Akıl ve mantık yardımıyla, akıl ve mantığın yola göstermesiyle.

DELİL: 1. Kılavuz, yol gösterme. 2. Kanıt.

DELİL-İ NAKLÎ: Naklî delil, Kitabî delil. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflere istinad eden delil.

DELÎL-İ ŞUÛDÎ: Görgüye dayanan delil.

DEM: 1. Kan, 2. Soluk, nefes. 3. Zaman, an.

DEM’: Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.

DEM-İ MESFUH: Dökülmüş kan.

DENÂNET: Alçaklık, zillet.

DENÎ: Alçak.

DERMİYÂN: Ortada.

DERPİŞ: Göz önünde, en önde.

DERS-İ İNTİBAH: Uyandırma dersi.

DERÛN: İç taraf, dahil, kalp.

DEVR-İ CÂHİLİYYE: Cahiliyye devri, İslâm’dan önceki devir.

DEVR-İ SABAVET: Çocukluk çağı.

DEYN: Borç.

DEYYÂN: Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.

DEYYÂR: 1. Manastır sahibi. 2. Biri, bir kimse, fert.

DÎBÂCE: Başlangıç, önsöz, mukaddime.

DİĞERGÂM: Başkalarını düşünen, bencil olmayan.

DİL-ÂVÎZ: Gönül çeken, câzip.

DİL-NİŞÎN: Hoşa giden, kalpte yerleşen.

DÎN U DİYÂNET: Din dindarlık, din ve din duygusu.

DÎNÂR: Bir altın liranın dörtte bir değerinde olan eski bir para.

DÎN-İ HAK: Hak din İslâmiyet.

DİRAYET: Zekâ, iktidar, beceriklilik. Akıl ve ilim yoluyla yapılan çözüm.

DİRHEM: 1. Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü. 2. Gümüş para.

DİVAN: Arap şiiri, Divan-ı Arab, Arab’ın şiir külliyatı.

DÛN: 1. Alçak, aşağılık. 2. Aşağı. 3. Altta.

DÜBB-İ ASGAR: Küçük ayı (yedili yıldız grubu).

DÜBB-İ EKBER: Büyük ayı (yedili yıldız grubu).

DÜLDÜL: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ali’ye verdiği beyaz at.

DÜSTÛR: Kânun, kaide, kural, esas.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.