ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Şiirler (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=402)
-   -   Nazım Hikmet Ran Şiirleri (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=565583)

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:14 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
SALKIMSÖĞÜT


Akıyordu su

gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!

Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!

Birden

bire kuş gibi

vurulmuş gibi

kanadından

yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

Bağırmadı,

gidenleri geri çağırmadı,

baktı yalnız dolu gözlerle

uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!


Ah ne yazık!

Ne yazık ki ona

dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,

beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!


Nal sesleri sönüyor perde perde,

atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!


Atlılar atlılar kızıl atlılar,

atları rüzgâr kanatlılar!

Atları rüzgâr kanat...

Atları rüzgâr...

Atları...

At...


Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!


Akar suyun sesi dindi.

Gölgeler gölgelendi

renkler silindi.

Siyah örtüler indi

mavi gözlerine,

sarktı salkımsöğütler

sarı saçlarının

üzerine!


Ağlama salkımsöğüt

ağlama,

Kara suyun aynasında el bağlama!

el bağlama!

ağlama!

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:14 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
BAHRİ HAZER


Ufuklardan ufuklara

ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;

Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,

konuşup coşuyordu!

Kim demiş "çört vazmi!"

Hazer ölü bir göle benzer!

Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!

Hazerde dost gezer, e.....y!..

düşman gezer!


Dalga bir dağdır

kayık bir geyik!

Dalga bir kuyu

kayık bir kova!

Çıkıyor kayık

iniyor kayık,

devrilen

bir atın

sırtından inip,

şahlanan

bir ata

biniyor kayık!


Ve Türkmen kayıkçı

dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.

Başında kocaman kara bir papak;

bu papak değil :

tüylü bir koyunu karnından yarıp

geçirmiş başına!

Koyunun tüyleri düşmüş kaşına

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:14 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN

VE HANIMELLERİ


O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

bahçesinde ebruliii

hanımeli

açan bir ev.


Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan evin.


O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan eve.


Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :

bahçesinde ebruliiiii

hanımeli

açan ev..

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
ŞEYH BEDREDDİN DESTANI'NDAN


1.


Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,

duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,

gümüş ibriklerde şarap,

bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.

Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup

yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak

Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.

Çelebi hünkâr idi amma

Âl Osman ülkesinde esen

bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.

Köylünün göz nuru zeamet

alın teri timar idi.

Kırık testiler susuz

su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.

Yolcu, yollarda topraksız insanın

ve insansız toprağın feryadını duyar idi.

Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar

köpüklü atlar kişner iken

çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi

tarumar idi.

Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,

ahüzar idi.


2.


Bu göl İznik gölüdür.

Durgundur.

Karanlıktır.

Derindir.

Bir kuyu suyu gibi

içindedir dağların.


Bizim burada göller

dumanlıdırlar.

Balıklarının eti yavan olur,

sazlıklarından ısıtma gelir,

ve göl insanı

sakalına ak düşmeden ölür.


Bu göl İznik gölüdür.

Yanında İznik kasabası.

İznik kasabasında

kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.

Çocuklar açtır.

Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.

Ve delikanlılar türkü söylemez.


Bu kasaba İznik kasabası.

Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.

Bu evde

bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.

Boyu küçük

sakalı büyük

sakalı ak.

Çekik çocuk gözleri kurnaz

ve sarı parmakları saz gibi.


Bedreddin

ak bir koyun postu üstüne

oturmuş.

Hattı talik ile yazıyor

"Teshil"i.

Karşısında diz çökmüşler

ve karşıdan

bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.

Bakıyor :

Başı tıraşlı

kalın kaşlı

ince uzun boylu Börklüce Mustafa.

Bakıyor :

Kartal gagalı Torlak Kemâl..

Bakmaktan bıkıp usanmayıp

bakmağa doymı*****

İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


9.


(...)

En yumuşak, en sert,

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın :

TOPRAK

nerdeyse doğuracak

doğuracaktı.

Sıcaktı.

Bulutlar doluydular.

Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.

Birden-

-bire

kayalardan dökülür

gökten yağar

yerden biter gibi,

bu toprağın verdiği en son eser gibi

Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına

çıktılar.

Dikişsiz ak libaslı

baş açık

yalnayak ve yalın kılıçtılar.


Mübalâğa cenk olundu.


Aydının Türk köylüleri,

Sakızlı Rum gemiciler,

Yahudi esnafları,

on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın

düşman ormanına on bin balta gibi daldı.


Bayrakları al, yeşil,

kalkanları kakma, tolgası tunç

saflar

pâre pâre edildi ama,

boşanan yağmur içinde gün inerken akşama

on binler iki bin kaldı.


Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep beraber sulardan çekmek ağı,

demiri oya gibi işleyip hep beraber,

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yârin yanağından gayrı her şeyde

her yerde

hep beraber!

diyebilmek

için

on binler verdi sekiz binini..


Yenildiler.


Yenenler, yenilenlerin

dikişsiz, ak gömleğinde sildiler

kılıçlarının kanını.

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi

hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak

Edirne sarayında damızlanmış atların

eşildi nallarıyla.


Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

zarurî neticesi bu!

deme, bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

o, bu dilden anlamaz pek.

O, "hey gidi kambur felek,

hey gidi kahbe devran hey,"

der.

Ve teker teker,

bir an içinde,

omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,

yüzleri kan içinde

geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak

geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..


10.


Karanlıkta durdular.

Sözü O aldı, dedi :

"- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular.

Yine kimin dostlar

yine kimin boynun vurdular?"


Yağmur

yağıyordu boyuna.

Sözü onlar alıp

dediler ona :

"- Daha pazar

kurulmadı

kurulacak.

Esen rüzgâr

durulmadı

durulacak.

Boynu daha

vurulmadı

vurulacak."


Karanlık ıslanırken perde perde

belirdim onların olduğu yerde

sözü ben aldım, dedim :

"- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?

Göster geçeyim!

Kalesi var mı?

Söyle yıkayım!

Baç alırlar mı?

De ki vermeyim!"


Sözü O aldı, dedi :

"- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.

Girip çıkılmaz.

Kalesi vardır,

kolay yıkılmaz.

Var git al atlı yiğit

var git işine!.."


Dedim : "- Girip çıkarım!"

Dedim : "- Yakıp yıkarım!"

Dedi : "- Yağış kesildi

gün ağarıyor.

Cellât Ali,

Mustafayı

çağırıyor!

Var git al atlı yiğit

var git işine!..."


(...)


14.


Yağmur çiseliyor,

korkarak

yavaş sesle

bir ihanet konuşması gibi.


Yağmur çiseliyor,

beyaz ve çıplak mürted ayaklarının

ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.


Yağmur çiseliyor,

Serezin esnaf çarşısında,

bir bakırcı dükkânının karşısında

Bedreddinim bir ağaca asılı.


Yağmur çiseliyor.

Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

Ve yağmurda ıslanan

yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin

çırılçıplak etidir.


Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz,

Serez çarşısı kör.

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.


Yağmur çiseliyor.

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
KARAYILAN HİKÂYESİ


Antepliler silâhşor olur,

uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

ve arap kısrağının üstünde

taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.


Antep sıcak,

Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir.


Karayılan

Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı.

Belki rahatsızdı, belki rahattı,

bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,

onun atı, silâhı, toprağı yoktu.

Boynu yine böyle çöp gibi ince

ve böyle kocaman kafalıydı

Karayılan

Karayılan olmazdan önce.


Düşman Antep'e girince

Antepliler onu

korkusunu saklayan

bir fıstık ağacından

alıp indirdiler.


Altına bir at çekip

eline bir mavzer

verdiler.

Antep çetin yerdir.

Kırmızı kayalarda

yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

ileri geri...


Düşman tutmuştu tepeleri,

düşmanın topu vardı.

Antepliler düz ovada

sıkışmışlardı.

Düşman şarapnel döküyordu,

toprağı kökünden söküyordu.

Düşman tutmuştu tepeleri.

Akan : Antep'in kanıydı.


Düz ovada bir gül fidanıydı

Karayılan'ın

Karayılan olmazdan önceki siperi.

Bu fidan öyle küçük,

korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,

namlıya tek fişek sürmeden

yatıyordu yüzükoyun.


Antep sıcak,

Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir.

Fakat düşmanın topu vardı.

Ve ne çare, kader,

düz ovayı Antepliler

düşmana bırakacaklardı.


"Karayılan" olmazdan önce

umurunda değildi Karayılan'ın

kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.

Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,

korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun,

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

çıkardı kafasını.

Derisi ışıl ışıl,

gözleri ateşten al,

dili çataldı.

Birden bir kurşun gelip

kafasını aldı.

Hayvan devrildi kaldı.


Karayılan

Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encâmını görünce

haykırdı avaz avaz

ömrünün ilk düşüncesini :

"İbret al, deli gönlüm,

demir sandıkta saklansan bulur seni,

ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm."


Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan,

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet aldı Anteplileri,

seğirttiler peşince.

Düşmanı tepelerde yediler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana :

KARAYILAN dediler.


"Karayılan der ki : Harbe oturak,

Kilis yollarından kelle getirek,

nerde düşman varsa orda bitirek,

vurun ha yiğitler namus günüdür..."


(Kuvâyi Milliye'den)

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
ÖLÜME DAİR


Buyrun, oturun dostlar,

hoş gelip sefalar getirdiniz.

Biliyorum, ben uyurken

hücreme pencereden girdiniz.

Ne ince boyunlu ilâç şişesini

ne kırmızı kutuyu devirdiniz.

Yüzünüzde yıldızların aydınlığı

başucumda durup el ele verdiniz.

Buyrun oturun dostlar

hoş gelip sefalar getirdiniz.


Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?

Osman oğlu Hâşim.

Ne tuhaf şey,

hani siz ölmüştünüz kardeşim.

İstanbul limanında

kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,

kömür küfesiyle beraber

ambarın dibine...


Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı

ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız

simsiyah başınızı.

Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...

Ayakta durmayın, oturun,

ben sizi ölmüş zannediyordum,

hücreme pencereden girdiniz.

Yüzünüzde yıldızların aydınlığı

hoş gelip sefalar getirdiniz...


Yayalar-köylü Yakup,

iki gözüm,

merhaba.

Siz de ölmediniz miydi?

Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp

çok sıcak bir yaz günü

yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?

Demek ölmemişsiniz?


Ya siz?

Muharrir Ahmet Cemil?

Gözümle gördüm

tabutunuzun

toprağa indiğini.


Hem galiba

tabut biraz kısaydı boyunuzdan.

Onu bırakın Ahmet Cemil,

vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,

o ilâç şişesidir

rakı şişesi değil.

Günde elli kuruşu tutabilmek için,

yapyalnız

dünyayı unutabilmek için

ne kadar çok içerdiniz...

Ben sizi ölmüş zannediyordum.

Başucumda durup el ele verdiniz,

buyrun, oturun dostlar,

hoş gelip sefalar getirdiniz...


Bir eski Acem şairi :

"Ölüm âdildir" - diyor, -

"aynı haşmetle vurur şahı fakiri."


Hâşim,

neden şaşıyorsunuz?

Hiç duymadınız mıydı kardeşim,

herhangi bir şahın bir gemi ambarında

bir kömür küfesiyle öldüğünü?...


Bir eski Acem şairi :

"Ölüm âdildir" - diyor.

Yakup,

ne güzel güldünüz, iki gözüm.

Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...

Fakat bekleyin, bitsin sözüm.

Bir eski Acem şairi :

"Ölüm âdil..."

Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.

Boşuna hiddet ediyorsunuz.

Biliyorum,

ölümün âdil olması için

hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...


Bir eski Acem şairi...

Dostlar beni bırakıp,

dostlar, böyle hışımla

nereye gidiyorsunuz?

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
KIZÇOCUĞU


Kapıları çalan benim

kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem

göze görünmez ölüler.


Hiroşima'da öleli

oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

büyümez ölü çocuklar.


Saçlarım tutuştu önce,

gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

külüm havaya savruldu.


Benim sizden kendim için

hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki

kâat gibi yanan çocuk.


Çalıyorum kapınızı,

teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsinler

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
19 Yaşım


Benim ilk çocuğum ilk hocam ilk yoldaşım

19 yaşım

Sana anam gibi hürmet ediyorum

edeceğim

Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum

gideceğim

Benim ilk çocuğum ilk hocam ilk yoldaşım

19 yaşım

*

Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım

Oturuyor 19 yaşım

yatağımın başucunda

ellerimin avucunda

bana diyor ki;

-- kafamızda getirelim geri

o delikanlı günleri cancazım

o dehşetli güzel günleri...

*

Köpüklü şahlanışların dönüm yeri..

Dünyanın altıda biri;

kan içinde doğuran ana..

İstasyondan istasyona

yalınayak

tankları kovala*****

açlıkla yarış...

Şarkıların boyu kilometre

ölümün boyu bir karış...

*

Kafkas;

güneş

Sibirya;

kar

Seslenebildiğiniz kadar ses-

-lenin

24 saatte 24 saat Lenin

24 saat Marks

24 saat Engels

Yüz dirhem kara ekmek

20 ton kitap

ve 20 dakika şey! ..

*

Ne günlerdi heheheeey

onlar ne günlerdi ahbap! ! ..

Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım

Duruyor karanlıkta 19 yaşım

Lambayı yakıyorum

ona hayretle

muhabbetle

hürmetle

ve daha bilmem neyle bakıyorum

bakışıyoruz

*

Yılların arkasında çırptı kanadını

'Strasroy Ploşaat' ın saat kulesi

Yaşıyor herhangi bir 24 saatini

Vatandaş kavgasının darülfünun talebesi;

Balık çorbası tüfek talimi tiyatro balet

KİTAP..

Patetes kamyonu başında süngü tak bekle nöbet

KİTAP... KİTAP...

Madde şuur istismar fazla kıymet

KİTAP... KİTAP... KİTAP...

Manikür;

hayır

Diş fırçası;

evet.

KİTAP... KİTAP... KİTAP...

Bu ne 24 saat

bu ne 24 saattir ahbap! !

*

Aşk;

yoldaş

Profesör;

yoldaş

Zenci;

coni

Alman;

Telman

Çinli;

Li

Ve 19 yaşım

yoldaş da yoldaş yoldaş da yoldaş

yoldaşım...

Yılların arkasında yuvarlanıyor başım

başım yuvarlanıyor

Uzun saçlarından tutuştu yıllar

yıllar yanıyor

yanıyor da yanıyor...

*

Oku

Yaz

Boz

Bağır

Çağır!

Bütün kuvvetinle nefes al...

KaFanda kalbinde

etinde

iskeletinde ihtilal...

İhtilal;

gündüz-gece

Gece ormanda çam dalları yakarak

bembeyaz

yusyuvarlak aya bakarak

hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor..

Ve bu anda

kuvvetli dinç

bir ağrıdan gelen deli bir sevinç

sıçrar atlar köpüklenir çatlar

kafanda...

*

Haaayydaa

beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan

bir kızıl süvarisin

bir kızıl süvariyim

bir kızıl süvariyiz

bir kızıl

Geçti üç yıl

Ey benim 19 yaşım

Ormanda çam dalları yaktığımız

hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız

gecelerin üstünden........

Ben yine söylüyorum aynı şarkıları

Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa

ben kattım önüme rüzgarı...

Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin

gözüme bakabilir

elimi sıkabilirsin...

Ve sen ki...

Sen

BENİM İLK ÇOCUĞUM İLK HOCAM İLK YOLDAŞIM

19 YAŞIM

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:15 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
21 – 1 – 924


Lambayı yakma bırak

sarı bir insan başı

düşmesin pencereden kara.

Kar yağıyor

karanlıklara.

Kar yağıyor

ve ben hatırlıyorum.


Kar…

Üflenen bir mum gibi söndü

koskocaman ışıklar..

Ve şehir

kör bir insan gibi kaldı

altında yağan karın.


Lambayı yakma bırak!


Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların

dilsiz olduklarını anlıyorum.

Kar yağıyor

ve ben hatırlıyorum.

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
23 Sentlik Asker


23 Sentlik asker

Mister Dalles

sizden saklamak olmaz

hayat pahalı biraz bizim memlekette.

Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz

koyun eti

Ankara'da 23 sente


yahut iki kilo kuru soğan

yahut bir kilodan biraz fazla mercimek

elli santim kefen bezi yahut

yahut da bir aylığına

yirmi yaşlarında bir tane insan.


erkek

ağzı burnu eli ayağı yerinde

üniforması otomatiği üzerinde

yani öldürmeğe öldürülmeğe hazır

belki tavşan gibi korkak

belki toprak gibi akıllı

belki gençlik gibi cesur

belki su gibi kurnaz

(her kaba uymak meselesi)

belki ömründe ilk defa denizi görecek

belki ava meraklı belki sevdalıdır.

Yahut da aynı hesapla Mister Dalles

(tanesi 23 sentten yani)

satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden

İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına

¤¤¤¤en beş onda altısını yahut

bir çift iskarpin parasına.

Yalnız bir mesele var Mister Dalles

herhalde bunu sizden gizlediler:

Size tanesini 23 sente sattıkları asker

mevcuttu üniformanızı giymeden önce de

mevcuttu otomatiksiz filan

mevcuttu sadece insan olarak

mevcuttu tuhafınıza gidecek

mevcuttu hem de çoktan mı çoktan

daha sizin devletinizin adı bile konmadan.

Mevcuttu işiyle gücüyle uğraşıyordu

mesela Mister Dalles

yeller eserken yerinde sizin New-York'un

kurşun kubbeler kurdu o

gökkubbe gibi yüksek

haşmetli derin.

Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.

Halı dokur gibi yonttu mermeri

ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına

ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.

Dahası var Mister Dalles

sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz

zulüm gibi

hürriyet gibi

kardeşlik gibi sözlerin

dövüştü zulme karşı o

ve istiklal ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek

ve yarin yanağından gayrı her yerde

her şeyde

hep beraber

diyebilmek için

yürüdü peşince Bedreddin'in

O tornacı Hasan köylü Mehmet öğretmen Ali'dir.

kaya gibi yumruğunun son ustalığı:

922 yılı 9 eylülüdür.

Dedim ya Mister Dalles

Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.

ucuzdur vardır illeti.

Hani şaşmayın

yarın çok pahalıya mal olursa size

bu 23 sentlik asker

yani benim fakir cesur çalışkan milletim

her millet gibi büyük Türk milleti.

(1953)

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
28 Kânunusani


-Ta ata aa ta ta Ha ta tta ta

Tarih


sınıf-ların

mücadelesidir

1921


Kânunusani 28

Karadeniz

Burjuvazi

Biz


On beş kassap çengelinde sallanan

On beş kesik baş

Yoldaş


Bunların sen


isimlerini aklında tutma

fakat


28 kânunusaniyi unutma!

"Siyah gece

"Beyaz kar

"Rüzgar

"Rüzgar".


Trabzondan bir motor açılıyor

Sa-hil-de-ka-la-ba-lık!

Motoru taşlıyorlar

Son perdeye başlıyorlar!

Burjuva Kemal'in omuzuna binmiş

Kemal kumandanın kordonuna

Kumandan kahyanın cebine inmiş

Kahya adamlarının donuna

Uluyorlar


Hav... hav... hak... tü

Yoldaş unutma bunu Burjuvazi


ne zaman aldatsa bizi

böyle haykırır:


- Hav...hav...hak...tü


- Gördün mü ikinci motörü?


- içinde kim var?


- Arkalarından gidiyorlar.


- İkinci motör birinciye yetişti


- Bordoları bitişti


- Motörler sarsılıyor


- Dalgalar sallıyor Sallıyor dalgalar.


- Hayır


İki motörde iki sınıf çarpışıyor


- Biz Onlar!


- Biz silahsız Onlar kamalı


- tırnaklarımız


- Kavga son nefese kadar


- Kavga


- Dişlerimiz ellerini kemiriyor

Kamanın ucu giriyor


- girdi...


- Yoldaşlar ey!


artık lüzum yok fazla söze:


Bakın göz göze


- Karadeniz


On beş kere açtı göğsünü

On beş kere örtüldü.

Onbeşlerin hepsi

Bir komünist gibi öldü

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
8 eylül 1960


Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı

durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda birakıp yazımı

durup dururken rüya görüyorum bir oteldeholdeayakta

durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç

durup dururken bir kurt uluyor aya karşıbahtsız öfkeliaç

durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçedesalıncakta

durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan

durup dururken kafamda güneşli bir duman

durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne

ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
895 Numaralı Katar!


895 numaralı katar!

895 numaralı katarın üçüncü mevki vagonunda

Üç yolcu var!Sefalet Felaket Ve Mehmet!

Tren düdükleri öter Mehmet'in üstünden

Medeeeet!.. Medeeeet!

Uzanır raylar uzanır Memleket memleket...

Yok mu raylarda merhamet

Mehmetçik Mehmet; Mehmetçik Mehmet!...

Dağ taş Mehmet dolu Kiminin pantolonu

Kiminin donu!

Bu uzun rayların sonu

Varır kışlasına Selimiye' nin

Selimiye'nin avlusu Mehmetçik dolu

Hepsinin dirseklerine kadar sıvanmış kolu

Mehmetçiğin kolu bitle dolu

Bit Mehmet'i yer Mehmetçik biti...

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Açlık Ordusu Yürüyor


Açlık ordusu yürüyor

yürüyor ekmeğe doymak için

ete doymak için

kitaba doymak için

hürriyete doymak için.


Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin

yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak

yürüyor ayakları kan içinde.


Açlık ordusu yürüyor

adımları gök gürültüsü

türküleri ateşten

bayrağında umut

umutların umudu bayrağında.


Açlık ordusu yürüyor

şehirleri omuzlarında taşıyıp

daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri

fabrika bacalarını

paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşı*****.


Açlık ordusu yürüyor

ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp

ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.


Açlık ordusu yürüyor

yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için

hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor

yürüyor ayakları kan içinde.


9 Ağustos 1962

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:16 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Adsız Şiirler


Baba!

her yılbaşında

sana söyleyecek

bir tek

sözüm var :

"Seni ne kadar çok seversem

o kadar

çok olsun ömründen geçen yıllar..."


Baba!


--------------------------------------------------



Hasretini yokluğunu sensizliği

bir ateş yanığı gibi öyle acıyla duydum ki yüreğimin etinde

gitgide çoğalarak

gitgide derinden işleyerek

öyle dayanılmaz oldu ki bu

seni boğabilirdim senden kurtulmak için

çünkü seni o kadar seviyorum.


25 Şubat 1943




--------------------------------------------------



Denizin üstünde ala bulut

yüzünde gümüş gemi

içinde sarı balık

dibinde mavi yosun

kıyıda bir çıplak adam

durmuş düşünür.


Bulut mu olsam

gemi mi yoksa

balık mı olsam

yosun mu yoksa?..

Ne o ne o ne o.

Deniz olunmalı oğlum

bulutuyla gemisiyle balığıyla yosunuyla.



15 Eylül 1958




--------------------------------------------------



İşte geldik gidiyoruz

hoşça kal kardeşim deniz

biraz çakılından aldık

biraz da masmavi tuzundan

sonsuzluğundan da biraz

ışığından da birazcık

birazcık da kederinden

bir şeyler anlattın bize

denizliğin kaderinden

biraz daha umutluyuz

biraz daha adam olduk

işte geldik gidiyoruz

hoşça kal kardeşim deniz



27 Eylül 1958




--------------------------------------------------



Seni düşünürüm

anamın kokusu gelir burnuma

dünya güzeli anamın.


Binmişin atlıkarıncasına içimdeki bayramın

fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur

bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü.


Sebebi ne

seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın

sen böyle uzakken senin sesini duyup

yerimden fırlamamın sebebi ne?


Diz çöküp bakarım ellerine

ellerine dokunmak isterim

dokunamam

arkasındasın camın.

Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm

alacakaranlığımda oynadığım dramın.


7 Ağustos 1959




--------------------------------------------------



Gülüm iki gözümün bebeği

ölmekten korkmuyorum

ölmek arıma gidiyor

onuruma yediremiyorum ölmeği.


15 Ağustos 1959




--------------------------------------------------



Aya gidilecek

daha da ötelere

teleskopların bile görmediği yere.

Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç

kalmayacak

korkmayacak kimse kimseden

emretmeyecek kimse kimseye

yermeyecek kimse kimseyi

umudunu çalmayacak kimse kimsenin?


İşte ben komünistim bu soruya karşılık

verdiğim için.

26 Ağustos 1959




--------------------------------------------------



Merih'e giden kosmos gemisinde turistler

yeryüzüyce yazılmış şiirler okuyacak.

Her sözü beste beste renk renk kat kat açarak

en sırlı çekirdeğe ulaşabilecekler.


Aralık 1959




--------------------------------------------------



Ak bir karanfil gibi çatlayıp da çekirdek

atom bahçelerine yürüyünce aydınlık

yalnız meraklıları değil bütün insanlık

şiirin aynasında kendini seyredecek.


Aralık 1959




--------------------------------------------------



hoş geldin bebek

yaşama sırası sende

senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma

ince hastalık yürek enfarktı kanser filan

işsizlik açlık filan

tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını

kuraklık falan

karasevda ayyaşlık filan

polis copu hapisane kapısı falan

senin yolunu gözlüyor atom bombası falan

hoş geldin bebek

yaşama sırası sende

senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.



10 Eylül 1961




--------------------------------------------------




Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı

Kırdılar kitap tutan ellerimizi

Kanına girdiler çocuklarımızın.


Nisan 1960




--------------------------------------------------




Laypzig'de bir yağmur yağıyor incecikten

yağıyoruz vitrinler ağaçlar insanlar

bir de otomobillerin hızı

bir de geçmiş zamanlar

bir de saman sarısı

bir de ben

yağıyoruz yağan yağmurla beraber incecikten.


18 Eylül 1960



--------------------------------------------------



İnsanların türküleri kendilerinden güzel

kendilerinden umutlu

kendilerinden kederli

daha uzun ömürlü kendilerinden.

Sevdim insanlardan çok türkülerini.

İnsansız yaşayabildim

türküsüz hiçbir zaman.

Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.


Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.


Bu dünyada yiyip içtiklerimin

gezip tozduklarımın

görüp işittiklerimin

dokunduklarımın anladıklarımın

hiçbiri hiçbiri

beni bahtiyar etmedi türküler kadar...


20 Eylül 1960




--------------------------------------------------




günde kaç milyon insan ölür yeryüzünde

doğar kaç milyon

kaçı yaşadım diyebilirdi

kaçı yaşadım diyebilecek

kaçı günde üç öğün yemek yiyebilirdi

kaçı yiyebilecek


13 Ağustos 1961




--------------------------------------------------



Yaşım altmış

on dokuzumdan beri bir düş görürüm

yağmur çamur yaz kış

uykuda uyanık

takılmış düşümün peşine yürürüm.

Neleri alıp götürmedi benden ayrılık;

kilometrelerle umut tonlarla keder

taradığım saçlar sıktığım eller.

Bir düşümle ayrılmadık.

Avrupa'yı Asya'yı Afrika'yı düşümle dolaştım

bir Amerikanlar vize vermediler

denizlerden dağlardan çöllerden çok adamları sevdim

adamlara şaştım.

Mapusanelerde ışığıydı hürriyetimin

ekmeğimin katığıydı sürgünde

her biten akşamdaydı her başlayan günde :

ulu kurtuluş düşü memleketimin.

1962



Babam ağabeyim kardeşim arkadaşım!

Ne zulüm ne ölüm ne korku

başımı eğemez!

Yalnız senin elini öpmek için

eğilir başım.

Babam ağabeyim kardeşim arkadaşım...


1 Ocak 1932

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Af Af


Bin bir gece kitabını bıraktım. Bir cıgara yaktım. Bıktım demirlerin arasından: Sihirli bir ayna gibi ışıldamakta yıldızların her bir tanesi. Gece. Bursa mahpushanesi.. Kuş uçmaz kervan geçmez karanlık bir gölün dalgalandı suyu. Heyecanda alt kat «Birinci Cinayet» malta boyu; sivri siyah külâhlılar heyecanda. Dudaklar bembeyaz alınlar kırışık. Bir duvar çatlağından sızdı bir damla ışık. Körlerin şehri homurtularla ileri! Körler karanlıklarındaki rüyaya gidiyorlar! «Af var!» diyorlar «Çıkacağız şapkayı yana yıkacağız. Toprak güneş kadın hava.. Vapura bin tirene bin bin tramvaya! Kelepçesiz jandarmasız tek başına yapayalnız gezin dolaş! Ormanda yat dağları aş! Dolaş dolaşabildiğin kadar!» Heyecanda sivri siyah külâhlılar! Hapislik olmuyor dalga geçmeden… Halbuki ben.... Baktım ki elimde bitmiş cıgaram bîr nefes içmeden.

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Ahmed'in Hikayesi


Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım. Dedemle Rumelinde bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi gözlü ve

bakır sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı Rumelinin kuru çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin

kışlarından biri.


Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız yola kadar bizimle gelen jandarma bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı

en vergi vermez en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı.


Jandarmaya göre bunlar ne müslüman ne gâvurdular. Belki kızılbaştılar. Ama tam da kızılbaş değil.


Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı

su birikintilerinde kızıltılar.


Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. İri alacakaranlık içinde kendi

kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havlıyordu.


Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor.


Ben «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle

yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu sırada kalın bir ses

duydum:


- Hey. Vurduğunu köylü kendini kaymakam mı sandın?


Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı

mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti.


Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış

kimisine şaşmış kimisine gülmüş kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir

konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır.


Dedemin yumuşak çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu.


Onun kalın sesi diyordu ki:


— Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde çarşıda yapraksız bir ağaç dalına asılan

Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adam belirdi.

Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler.

Soldaki pabuçlarını çıkardı. Ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler.

Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak

sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı.

Kan çıkmadı. İpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. Sonra eğildi yarayı öptü doğruldu. Bıçağı attı ve

yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi

Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular.

Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi.

Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar.

Atlılar gidince delikanlı ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar

diye. Bir daha da dönmedi.


Dedem soruyor:


— Bunun böyle olduğuna emin misin?


— Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle gider...


Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar.

Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri yüzlerinin bir parçası

omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.


Bakır sakallının sesini duyuyorum:


— O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.


Dedem gülüyor:


— Sizin bu itikadınız diyor hırıstiyanların itikadına benziyor. Onlar da İsa peygamber tekrar dünyaya

gelecektir derler. Hattâ müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine

inananlar vardır.


Dedemin bu sözlerine O birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta doğruluyor.

Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var.

Kavga eder gibi konuşuyor:


— İsa peygamberin ölüsü etiyle kemiğiyle sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü kemiksiz

sakalsız bıyıksız gözün bakışı dilin sözü göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte..

Biz Bedreddinin kuluyuz ahrete kıyamete inanmayız ki dağılan fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp

dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak sözü bakışı soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir

diyoruz.


Sustu. Yerine oturdu. Dedem Bedreddinin geleceğine inandı mı inanmadı mı bilmiyorum. Ben dokuz yaşımda buna

inandım otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Akşam Gezintisi


Hapisten çıkmışın

Çıkar çıkmaz da

Gebe koymuşun karını

Takmışın koluna

Geziyorsun akşamüstü mahallede

Karnı burnunda hatunun

Nazlı nazlı taşıyor mukaddes yükünü

Sen saygılı ve kibirlisin

Hava serin

Üşümüş bebek elleri gibi bir serinlik

Avuçlarına alıp onu ısıtasın gelir

Mahallenin kedileri kasabın kapısında

Ve üst katta kıvırcık karısı

Yerleştirmiş pencerenin pervazına memelerini

Akşamı seyrediyor

Alaca aydınlık tertemiz gökyüzü

Duruyor ortada Çobanyıldızı

Bir bardak su gibi pırıl pırıl

Bu yıl uzunca sürdü pastırma yazı

Dut ağaçları sarardıysa da

İncirler hâlâ yeşil

Mürettip Refik’le Sütçü Yorgi’nin

Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına

Parmakları birbirine dolanmış

Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış

Affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini

Fakat seviyor seni çünkü sen de

Affetmedin

Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına

Mahallenin veremlileri

Yataklara düşenler

Bakıyor camların arkasından

Çamaşırcı Huriye’nin işsiz oğlu

Omuzlarında keder kahveye gidiyor

Ajans haberlerini okuyor

Radyosu Rahmi Beylerin

Uzak Asya’da bir memleket

Sarı ay yüzlü insanlar

Beyaz bir ejderha ile dövüşmekteler

Oraya gönderildi seninkilerden

Dört bin beş yüz tane Memet

Kardeşlerini katletmeye

Kızarıyor yüzün öfkeden ve utançtan

Ve umumiyetle filan değil sırf sana ait

Ve eli kolu bağlı bir hüzün

Karını arkadan itip yere

Yuvarlamışlar da

Düşürmüş gibi çocuğunu

Yahut gene hapisteymişin de karakolda

Gene dövülüyormuş gibi

Köylü jandarmalara köylüler

Ansızın bastırdı gece

Bitti akşam gezintisi

Bir polis jipi saptı sizin sokağa

Karın fısıldadı

Bizim eve mi?

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Aldığım Bir Mektup (Yeni) Aldığım Bir Mektup (Yeni)


1337 Mart Ankara Dün gece mektup aldım bir felakete dair Siyah satırlarında şöyle yazılı: "Şair! Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze Kara bir hançer gibi zavallı gönlümüze Saplanan son acıyı sen de duyuyor musun? Yoksa hülyalarınla hálá uyuyor musun? Boşluklara atılan ruhumuza bu bir sır: Bilmiyoruz gönüller bu kadar yakın mıdır? Dileriz derdimizi avutmasın seneler Bize son vazifeni yapmış olursun eğer Zavallı gönlümüzde bu derin mátemi sen Rüba Beyin sesiyle ebedileştirirsen... Ah bir hale düştük ki duysa káinat ağlar Hem bir kardeş kaybettik hem çok sevgili bir yár Biz gurbette ağlarken o da gurbette öldü Biz gurbete gömüldük o toprağa gömüldü... Şimdi o uzaklarda çok uzaklarda bizden! Hayaline ağlayan yorgun gözlerimizden Yüzü rüyalardaki yüzler gibi kayboldu. Zaten o bir çiçekti bir çiçek gibi soldu Bir bahçeye gitti ki açılmaz çiçekleri Kahpe felek kendini bildiği günden beri Gökler zulümleriyle bu kadar alçalmadı. Artık güzelliklere imanımız kalmadı. Hiçbir ümidimiz yok hiçbir gayemiz de Şair? Fani neşeyi artık arama bizde Şimdi biz bir hayale ağlarız için için Tesellisi olmayan gönüllerimiz için Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz

__________________

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Angina Pektoris


Yarısı burdaysa kalbimin

yarısı Çin'dedir doktor.

Sarınehre doğru akan

ordunun içindedir.


Sonra her şafak vakti doktor

her şafak vakti kalbim

Yunanistan'da kurşuna diziliyor.


Sonra bizim burda mahkûmlar uykuya varıp

revirden el ayak çekilince

kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır

her gece

doktor.


Sonra şu on yıldan bu yana

benim fakir milletime ikrâm edebildiğim

bir tek elmam var elimde doktor

bir kırmızı elma :

kalbim...


Ne arteryo skleroz ne nikotin ne hapis

işte bu yüzden doktorcuğum bu yüzden

bende bu angina pektoris...


Bakıyorum geceye demirlerden

ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen

kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...


Nisan 1948

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:17 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Arhaveli İsmail’in Hikayesi


Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.

Akhisar Karacabey

Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu

çarpışarak çekildik...

920'nin

29 Ağustos'u :

Uşak düştü.

Yaralı

ve dehşetli kızgın

fakat toprağımızdan emin

Dumlupınar sırtlarındayız.

Nazilli düştü.

Ateşi ve ihaneti gördük.

Dayandık

dayanmaktayız.

1920 Şubat Nisan Mayıs

Bolu Düzce Geyve Adapazarı :

İçimizde Hilâfet Ordusu

Anzavur isyanları.

Ve aynı sıradan

3 Ekim Konya.

Sabah.

500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş

girdi şehre.

Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.

Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp

ölümlerine giderken

terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya :

4 top

ve 1800 atlı bir ihanet

yani Çerkez Ethem

bir gece vakti

kilim ve halı yüklü katırları

koyun ve sığır sürülerini önüne katıp

düşmana geçti.

Yürekleri karanlık

kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü

atları ve kendileri semizdiler...

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ruhumuz fırtınalı etimiz mütehammil.

Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil

inanılmaz zaafları korkunç kuvvetleriyle

silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.

Beygirler çirkindiler

bakımsızdılar

hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.

Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden

sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.

İnsanlar uzun asker kaputluydu

yalnayaktı insanlar.

İnsanların başında kalpak

yüreklerinde keder

yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.

İnsanlar devrilmişti kedersiz ve ümitsizdiler.

İnsanlar etlerinde kurşun yaralarıyla

köy odalarında unutulmuştular.

Ve orda sargı

deri

ve asker postalları halinde

yan yana sırtüstü yatıyorlardı.

Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden

eğrilip bükülmüştü

ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları

korkuları mavzerleri çıplak ölü ayaklarıyla

karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.

Acıkmıştılar

merhametsizdiler

bedbahttılar.

Şosenin ıssız beyazlığına inip

nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor

ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için

deviriyorlardı uçurumlara :

şayak cıgara kâadı tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Ve çok uzak

çok uzaklardaki İstanbul limanında

gecenin bu geç vakitlerinde

kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :

hürriyet ve ümit

su ve rüzgârdılar.

Onlar suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

Tekneleri kestane ağacındandı

üç tondan on tona kadardılar

ve lâkin yelkenlerinin altında

fındık ve tütün getirip

şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.

Şimdi büyük sırlarını götürüyorlardı.

Şimdi denizde bir insan sesinin

ve demirli şileplerin kederlerini

ve Kabataş açıklarında sallanan

saman kayıklarının fenerlerini

peşlerinde bırakıp

ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp

küçük

kurnaz

ve mağrur

gidiyorlardı Karadeniz'e.

Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki

bunlar

uzun eğri burunlu

ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki

sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin

zaferi için

hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin

bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan

baltabaş gemi

İngiliz torpitosudur.

Ve dalgaların üstünde sallanarak

alev alev

yanan :

Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında

gecenin karanlığında

dalgalar minare boyundaydılar

ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.

Rüzgar :

yıldız - poyraz.

Esirlerini bordasına alıp

kayboldu İngiliz torpitosu.

Şaban Reisin teknesi

ateşten diregiyle gömüldü suya.

Arheveli İsmail

bu ölen teknedendi.

Ve şimdi

Kerempe Fenerinin açığında

batan teknenin kayığında

emanetiyle tek başınadır

fakat yalnız değil :

rüzgârın

bulutların

ve dalgaların kalabalığı

İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail

kendi kendine sordu :

«Emanetimizle varabilecek miyiz?»

Kendine cevap verdi :

«Varmamış olmaz.»

Gece Tophane rıhtımında

Kamacı ustası Bekir Usta ona :

«Evlâdım İsmail» dedi

«hiç kimseye değil» dedi

«bu sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde

düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde

İsmail reisinden izin isteyip

«Şaban Reis» deyip

«emaneti yerine götürmeliyiz» deyip

atladı takanın patalyasına

açıldı.

«Allah büyük

ama kayık küçük» demiş Yahudi.

İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi

bir sağnak daha

peşinden üç-kardeşler.

Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer

alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.

Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :

Sıvastopol'a giden bir geminin

sancak feneri.

Elleri kana*****

çekiyor İsmail kürekleri.

İsmail rahattır.

Kavgadan

ve emanetinden başka her şeyin haricinde

İsmail unsurunun içinde.

Emanet :

bir ağır makinalı tüfektir.

Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini

ta Ankara'ya kadar gidip

onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.

Belki karayel gösterecek.

En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.

Fakat İsmail

ellerine güvenir.

O eller ekmeği küreklerin sapını dümenin yekesini

ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini

aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.

Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr

bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi

düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.

Dalgalar bir müddet daha

yuvarlandılar teknenin altında

sonra deniz dümdüz

ve simsiyah

durdu.

İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.

Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.

Bir ürperme geldi İsmail'in içine.

Ve bir balık gibi ürkerek

bir sandal

bir çift kürek

ve durgun

ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.

Ve birdenbire

öyle kahrolup duydu ki insansızlığı

yıldı elleri

yüklendi küreklere

kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.

Artık hiçbir şey mümkün değil.

Kaldı ölü bir denizin ortasında

kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.

İlkönce küfretti.

Sonra «elham» okumak geldi içinden.

Sonra güldü

eğilip okşadı mübarek emaneti.

Sonra...

Sonra malûm olmadı insanlara

Arhaveli İsmail'in âkıbeti

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:18 PM

Nazım Hikmet Ran Şiirleri
 
Asya-Afrika yazarlarına


Kardeşlerim

bakmayın sarı saçlı olduğuma

ben Asyalıyım

bakmayın mavi gözlü olduğuma

ben Afrikalıyım

ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda

sizin ordakiler gibi tıpkı

benim orda arslanın ağzındadır ekmek

ejderler yatar başında çeşmelerin

ve ölünür benim orda ellisine basılmadan

sizin ordaki gibi tıpkı

bakmayın sarı saçlı olduğuma

ben Asyalıyım

bakmayın mavi gözlü olduğuma

ben Afrikalıyım

okuyup yazma bilmez yüzde ¤¤¤¤eni benimkilerin

şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek

şiirler bayraklaşabilir benim orda

sizin ordaki gibi

kardeşlerim

sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz

toprağı sürebilmeli

pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli

dizlerine kadar

bütün soruları sorabilmeli

bütün ışıkları derebilmeli

yol başlarında durabilmeli

kilometre taşları gibi şiirlerimiz

yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli

cengelde tamtamlara vurabilmeli

ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan

gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar

malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli

büyük hürriyete şiirlerimiz


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.