![]() |
Sağlık Ansiklopedisi
Ağrının tanımı Uluslararası Ağrı Araştırmaları Teşkilâtı tarafından 1979 yılında şu şekilde yapılmıştır: "Ağrı, vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, organik bir nedene bağlı olan veya olmayan insanın geçmişteki tüm deneyimlerini kapsayan, hoş olmayan bir duyudur". Günümüzde ağrı iki grupta incelenmektedir. Birincisi; çeşitli hastalıkların habercisi olarak karşımıza çıkan akut (iveğen) ağrıdır. Akut ağrı bir hastalık belirtisidir. Çoğu kez vücutta var olan bir doku hasarının habercisidir. Akut ağrı vücudun alarm sisteminin önemli bir parçasıdır. Varlığı ile vücutta bir bozukluk olduğuna işaret eder ve hastanın hekime başvurmasını sağlar. Bazen kas iskelet sistemindeki bir hasarın ya da mekanik bir problemin, bazen romatizmal bir hastalığın, bazen iltihabi bir durumun hatta bazen de kanserin habercisi olarak görülebilir. Bu durum ağrılı hastanın tıbbın tüm olanakları kullanılarak ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesini gerektirir. Doğru tanıya ulaşmak için öncelikle hasta çok ayrıntılı bir şekilde dinlenilmeli, ağrının tüm özellikleri ile ilgili bilgi alınmalı, ardından özenli bir şekilde muayene edilmelidir. Çeşitli laboratuar testleri ve radyolojik incelemeler de tanıya ulaşmada çok yardımcı olacaktır. Tüm bu yöntemlerle doğru tanı konulmalı, en uygun tedavi uygulanmalı ve geri dönülmesi mümkün olmayan sonuçların doğması önlenmelidir. İkinci grup ağrılar ise kronik (süreğen) ağrılardır. Kronik ağrılar 6 aydan (bazı durumlarda 3 aydan) uzun süren ve artık bir alarm sistemi olmaktan öteye geçen ağrılardır. Kronik ağrı bir hastalık habercisi değil, başlı başına sorunun ta kendisidir. Kronik ağrı çeken kişi bir kısır döngü içine girer. Hasta gücünü, etkinliğini yitirir. Toplum içindeki üretkenliğini, aktifliğini kaybeder. Bu durum çoğu kez hastanın içe kapanmasına ve depresyona girmesine yol açar. Depresyon kişiyi daha duyarlı hale getirir, ağrı eşiğini düşürür ve ağrıların daha da şiddetlenmesine neden olur. Bu durum tam bir ağrı kısır döngüsüdür. Kronik ağrı bir hastalık belirtisi değil, hastalığın ta kendisidir. Kronik ağrı, sadece ağrıyı çeken hastayı değil, aynı zamanda hastanın yakın çevresini de etkileyen ciddi bir sorundur. Kronik ağrıdan kaynaklanan sosyal ve ekonomik kayıp da göz ardı edilmemelidir. ABD'de yapılan bir araştırmada her yıl kronik ağrılara bağlı olarak 700 milyon iş günü kaybı ve 60 milyon dolar zarar meydana geldiği hesaplanmıştır. Hastaların en çok şikayetçi olduğu ağrılar şöyle sıralanabilir: * Bel ve bacak ağrıları * Boyun ağrıları * Baş ağrıları * Sırt ağrıları * Omuz-kol ağrıları * Yüz ağrıları-nevraljiler * Damar tıkanıklığına bağlı ağrılar * Kanser ağrıları * Nedeni belirlenemeyen ağrılar Ağrının tedavisi: Modern tıpta ağrı kesici ilaç kullanımı tedavide önemli bir yer tutar. Ancak burada önemli olan nokta ağrı kesici ilaçların kontrolsüz ve düzensiz bir şekilde kullanılmaması ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen Ağrı Kesici Kullanım İlkelerine uyulmasıdır. Bu ilkeler ağrı kesicilerin kullanım yolunu, dozunu, ağrı kesici ilaca başlama zamanını, ilaç kullanımı sırasında karşılaşılabilecek yan etkilerle başa çıkma yollarını belirler. Yapılan araştırmalarda tüm ağrı tiplerinin %90'ından fazlasının doğru ağrı kesici ilaç tedavisiyle kesilebileceği ortaya çıkarılmıştır. Ağrı kesici ilaçların etkili ve yeterli olmadığı durumlarda ise ağrının kaynağına göre fizik tedavi yöntemleri, cerrahi operasyonlar veya girişimsel ağrı tedavisi yöntemleri uygulanır. Bu noktada doğru yaklaşım hastaya en uygun tedavi yönteminin belirlenmesi ve zaman kaybetmeden hastanın doğru tedaviye ulaşmasının sağlanmasıdır. Ağrı kliniklerinde ağrı tedavisi için kullanılan başlıca yöntemler ilaç tedavileri ve girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Kronik ağrının ele alınması ve tedavisinin anesteziyoloji içindeki gelişiminin kaynağı girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Minimal invaziv yöntemler olarak tanımlanan bu girişimler tedavisi güç ağrılarda hastayı fazla bir zahmete sokmadan kolay ve etkin bir şekilde ağrının kesilmesini sağlamaya yöneliktir. Bu yöntemlerin başlıcaları sinir blokajlarıdır. Vücutta çeşitli tipte sinir lifleri bulunur. Bazı sinirler kasların hareketinden sorumluyken bazıları duyulardan bazıları ise ağrı iletiminden sorumludur. Ağrı hekiminin ilgi alanı bu ağrı sinirleridir. Örneğin, yüzde çok şiddetli elektrik çakması tarzında ağrı şikayetiyle kendini gösteren trigeminal nevraljide trigeminal sinire uygulanan blok işlemleri ile ağrının uzun süreli olarak (3-8 sene arası) ortadan kalkması sağlanır. Benzer şekilde bel ve boyun kireçlenmesine bağlı ağrılarda kireçlenen eklemlerin sinirlerine uygulanan blokla ağrı giderilir. Toplumda sık görülen bel ve boyun fıtıklarında uygulanan çeşitli enjeksiyonlar veya omurlar arasındaki diske uygulanan yöntemlerle fıtığın gerilemesi ve ağrının ortadan kalkması sağlanabilir. Bu girişimsel yöntemler yaklaşık 30'45 dakika sürer, lokal (bölgesel) anestezi altında ve hasta hafif uyutularak (sedasyon) uygulanır. Bu nedenle hastalar ağrı ya da başka bir rahatsızlık hissetmezler. Enfeksiyondan korunmak amacıyla tüm işlemler, steril ameliyathane koşullarında ve tek kullanımlık malzeme ile yapılır. Girişimsel ağrı tedavisinde uygulanan yöntemlerin tümü görüntüleme yöntemlerinin kılavuzluğunda gerçekleştirilir. Uz. Dr. Mehmet Çelik |
Sağlık Ansiklopedisi
Pulmoner kapak, sağ karıncık ile akciğer atardamarı arasındadır. Kalp kasıldıktan sonra açılarak kanın akciğerlere geçişini sağlar.
NEDİR? Pulmoner stenoz, bu kapağın kendisinde, öncesinde veya sonrasında (akciğer atardamarında) veya her üçünde birden darlık olması durumudur. Kanın dar bölgeden geçişini sağlamak için kalbin sağ karıncığı zorlanır ve sağ karıncıkta basınç yükselir. Darlığın derecesine, kulakçık ve karıncıklar arasında delik bulunup bulunmamasına bağlı olarak hastada belirtiler ortaya çıkar. BELİRTİLERİ NELERDİR? Darlık ileri düzeyde ise, bazen yaşamın ilk günlerinde müdahale gerekebilir. Daha az darlıklarda, morarma (siyanoz) vb. şikayetler oluşmayabilir, tek belirti kalbinde üfürüm duyulması olabilir. Sağ karıncıktaki kan basıncı yüksek ve darlık önemli ölçüde ise, hastanın herhangi bir şikayeti olmasa dahi sağ karıncığın zorlanmasını engellemek için tedavi edilmesi gereklidir. Sadece pulmoner kapakta olan darlıklarda, kateter yolu ile uygulanan balonla genişletme yöntemiyle (balon valvüloplasti) darlık giderilebilir. TEDAVİ Pulmoner kapakta veya arterdeki darlık ciddi olduğunda açık kalp ameliyatı gerekebilir. Ameliyatla, darlığa neden olan dokuların çıkarılması ve yama ile genişletme gibi yöntemler uygulanır. Ameliyat sonrasında dolaşım normale döner ve sağ karıncık basıncı düşer. Hastaların önemli bir kısmında zaten yapısal olarak bozuk olan pulmoner kapak, ameliyat sırasında yama ile genişletmeye bağlı olarak fonksiyonunu yitirebilir. Bu durum hastanın normal gelişimi için bir sorun oluşturmaz. Nadiren hayatın ileri dönemlerinde müdahale gerektirebilir. Hastalıkla kendini gösteren nefes alma zorluğu kalbi doğrudan etkiler. Oksijen yetmezliği yüzünden hemoglobin artarak kalbin kanı pompalamasını zorlaştırır. Bu nedenler, "kalp yetmezliğine" yol açabilir. Hastalık yerleşmişse tamamen düzeltilmesi olanaksızdır ve tedavinin yararı pek azdır. Bu, önlemin tedaviden daha geçerli olduğu bir hastalık örneğidir. Bu arada sigara içmenin etkisi de göz ardı edilemez Pulmoner stenozlu çocuklarda ameliyat öncesi ve sonrasında kapakta enfeksiyon (endokardit) gelişme riski bulunmaktadır. Endokardit gelişimini engellemek için ameliyat veya dişlerle ilgili bir girişim yapılmadan önce bir antibiyotik kullanılmalıdır. İyi bir ağız hijyeninin (temizlik, bakım) sağlanması da endokardit riskini azaltmaktadır. |
Sağlık Ansiklopedisi
Alzheimer Hastalığı nedir? Alzheimer Hastalığı, adını, 1906'da bir Alman Doktor olan Alois Alzheimer'den almıştır.
Aradan geçen yüzyıl hastalığın tanısı ve tedavisi hakkında büyük ilerlemeler getirmiş olsa da, yapılabilecek şeyler hala sınırlıdır ve çözümleyici değildir. Demans (bunama), hastanın günlük faaliyetlerini yapmasını ciddi bir şekilde etkileyen bir beyin hastalığıdır. Yaşlı insanlar arasında en yaygın demans türü, Alzheimer Hastalığıdır. Alzheimer Hastalığı, başlangıçta beynin hafıza, düşünce ve lisan yeteneği ile ilgili bölümlerini etkiler. 65 yaş üzeri insanların %5'i, 80 yaş üzerindekilerin %20'si ve 90 yaş üzerinde olanların ise % 30'unda Alzheimer Hastalığı bulunmaktadır. Bu kadar sık görülen bir hastalığın başlangıç bulguları önem kazanmaktadır. Alzheimer Hastalığının belirtileri nelerdir? Alzheimer Hastalığı ilerleyici bir hastalıktır. Hafıza kaybı, günlük işleri yapmada zorlanma ve davranış değişiklikleri gibi yakınmalarla ortaya çıkar. Bazı insanlar, bu tür bulguları normal yaşlanmanın bir sonucu olarak kabul ederler; bazıları da hastalık bulgusu diye düşünüp tıbbi yardım ararlar. Bu tür bulguların depresyon gibi diğer hastalıklara bağlı olup olmadığını değerlendirebilmek için doktor görüşü önemlidir. Hastalığın ikaz bulguları; 1. Hafıza kaybı: Yeni öğrenilen bilgilerin unutulması Alzheimer Hastalığının sık görülen erken bulgularındandır. Kişi daha sık unutmaya başlar ve daha sonra da hatırlayamaz. (Ara sıra randevuları ve isimleri unutmak normaldir.) 2. Bilinen işleri yapmada güçlük: Demanslı insanlar günlük işlerini yapma ve planlamada zorlanırlar. Yemek hazırlama, oyun oynama gibi faaliyetlerde etap ve aşamaları karıştırırlar. (Nadiren bir odaya niçin geldiğini veya ne söylemeyi planladığını unutmak normaldir.) 3. Konuşma ile ilgili problemler: Alzheimerli hastalar basit kelimeleri unutabilir ve uygun olmayan kelimelerle değiştirebilirler. Bunlar da konuştuklarının ve yazdıklarının anlaşılmasını zorlaştırabilir. Örneğin diş fırçası kelimesini bulamaz yerine "ağzım için olan şey" diyebilir. (Zaman zaman doğru kelimeyi bulmada zorluk olması normaldir.) 4. Zamana ve yere yönelik oryantasyonda bozulma: Alzheimerli hastalar kendi çevrelerinde semtlerinde kaybolmaya başlarlar. Nerede olduğunu, oraya nasıl geldiğini ve eve nasıl geri döneceğini unuturlar. (Haftanın gününü veya nereye gittiğini ara sıra unutmak normaldir.) 5. Karar verme yeteneğinde güçlük ve azalma: Alzheimerli hastalar uygun olmayan tarzda giyinebilirler. Sıcak bir günde birkaç kat veya soğukta ince giyinme gibi. Kara verme yetenekleri zayıflamıştır. (Zaman zaman şüpheli veya tartışmalı karar verme normaldir.) 6. Düşünceyle ilgili problemler: Alzheimer'liler karışık mental görevleri gerçekleştirmede zorlanabilirler. Rakamların nasıl ve niçin kullanılacağını unutmak gibi. (Ara sıra mali hesapları dengelemede zorlanmak normaldir.) 7. Eşyaları yanlış yerleştirme: Alzheimerli hastalar eşyaları alışılmadık yerlere koyabilirler. Ütüyü buzdolabına veya kol saatini şeker kutusuna gibi.. (Anahtarları veya cüzdanı geçici olarak yanlış yere koymak normaldir.) 8. Davranış ve mizaç değişiklikleri: Alzheimer'li hastalar hızlı mizaç oynamaları gösterebilirler. Belirgin bir neden yok iken, sakin bir halden kızgınlaşabilir veya ağlayabilirler. (Ara sıra karamsar ve üzgün olmak normaldir.) 9. Kişilik değişiklikleri: Demanslı hastaların kişilikleri, dramatik olarak değişebilir. Aşırı derecede korkulu, şüpheci veya aile üyelerine bağımlı olabilir. (Yaşlanma ile kişilik özelliklerinin biraz değişmesi normaldir.) 10. İnisiyatif kaybı: Alzheimerli hastalar çok pasif olabilirler, saatlerce televizyonun karşısında oturabilirler, olağandan daha fazla uyuyabilirler, günlük işlerini yapmak istemezler. (Bazen iş ve sosyal yükümlülüklerde yorgunluk hissi normaldir. Uz. Dr. Abdullah Özkardeş |
Sağlık Ansiklopedisi
Amipli dizanteri, "Entomoeba histolytica" ismi verilen amipin yol açtığı bir hastalıktır.
Her yaşta görülebilir. Amip yiyecek ve içeceklerle bulaşır. Sudaki amip kistleri klorlamaya duyarlıdır. Yüksek ısıda ölürler. Sinekler ve hamam böcekleri de amip kistlerinin taşınmasında rol oynar. Hasta, amipin bulaşıcı formunu (4 çekirdekli kist) ağız yoluyla alır. İnce bağırsaklarda kist çatlar ve ortaya 4 tane amipçik çıkar. Bunlar da ikiye bölünerek 8 amipçik oluşturur. Daha sonra kalın bağırsağa geçerek, hastalık yapıcı form olan trofozoid şekline dönüşürler ve olgunlaşırlar. Burada su kaybına uğrayan amip, tekrar 4 çekirdekli kist formuna dönüşür ve dışkı ile atılır. Dolayısı ile taşıyıcı olanların dışkısında bu kistler bulunur. Kistler toprak ve suda canlı kalabilirler. Amipler kalın bağırsağa yerleşerek yaralar oluştururlar. Kalın bağırsağın herhangi bir yerine yerleşebilirler, ancak kan akımının az olduğu yerleri tercih ederler. Kalın bağırsağa yerleşen her amip hastalık yapmaz. Belirti ve Bulgular Kuluçka süresi 4-5 günle 1-4 ay arasında olabilir. Su ile bulaşmış olan amipler daha şiddetli hastalık yapar. İştah azlığı, kilo kaybı, kusma ve kanlı ishal ile seyreder. Bazen hiç bir belirti gözlenmez. Kalın bağırsakta delinme nadiren olur. Ancak genelde kalın bağırsakta kitleler (ameboma) meydana getirirler. Hastalık oluşumu genelde vücut direncinin düşmesi ile ortaya çıkar, ileri derecedeki hastalarda amip kana karışarak yayılır ve karaciğer, dalak, akciğer, beyin, deri ve idrar yollarında apseler yaparlar. Karaciğer tutulduğunda; (hepatik amibiazis) ateş, terleme, karaciğerde hassasiyet ve karaciğer büyümesi görülür. 2-3 haftada tüm karaciğer tutulur. Hastalık diğer ishallerden özellikle kanlı dışkılama ile ayrılır. Bu türlü bir ishaliniz var ise acil olarak doktora başvurmalısınız Teşhis Erken tanı önemlidir. Laboratuvar tetkikinde taze dışkı kullanılır. Dışkıda ayağımsı uzantıları ile hareket eden amipler görülür. Dışkıdaki Charcot-Leyden kristalleri tanı koydurucu bir özelliktir. Taşıyıcılarda 2 çekirdekli kist, hastalarda 4 çekirdekli kist görülür. Ayrıca tutulan organa özgü tetkikler (röntgen, sintigrafi, ultrason gibi) gerekebilir. Tedavi ve Korunma Tedavide metranidazol ve terasiklin grubu ilaçlar kullanılır. Genelde 10 günlük tedavi yeterlidir. Diğer birçok ishal tipinde ilaç kullanılmazken özellikle bu tür de mutlaka antibiyotik kullanılmalıdır. Hastalıktan korunmak için temizlik, içme sularının 50 derecenin üzerine kadar ısıtılması yarar sağlar. Mide asidi kistlere etkisizdir. Dünya Sağlık Örgütü'nün amipli dizanteri ve benzer hastalıklardan korunmak için 10 altın önerisi: 1) Yiyecekleri alırken güvenilir yerleri tercih edin 2) Yiyecekleri tam olarak pişirin, az pişmiş yemeyin 3) Pişirdiğiniz yemekleri bekletmeden yiyin 4) Yiyecekleri saklarken aşırı özen gösterin 5) Buzdolabından çıkardığınız yemekleri kaynayana kadar ısıtın 6) Pişmiş ve pişmemiş yiyecekleri hiç bir zaman karıştırarak yemeyin 7) Ellerinizi tekrar tekrar yıkayın 8) Mutfağınızın temizliği konusunda son derece titiz olun 9) Yiyeceklerinizi tüm hayvanlardan (sinek, fare, böcek...) koruyun 10) Kesinlikle güvenilir su kullanın Uz. Dr. Soner Dileklen |
Sağlık Ansiklopedisi
ALS ilk kez 1869 yılında Fransız nörolog Jean-Martin Charcot tarafından tanımlandı. Bu nedenle, hastalık ilk zamanlarda Charcot Hastalığı olarak adlandırılmıştır.
Amyotrofik lateral skleroz (ALS), Motor Nöron Hastalığı olarak da bilinmektedir. Hastalığın adının anlamı omurilikte kaslara giden yan (lateral) taraftaki sinir hücrelerinin etkilenmesiyle kasların beslenememesi ve katılaşmasıdır. Amyotrofik lateral skleroz ilerleyici bir sinir sistemi hastalığıdır. Omurilik ve beyin sapındaki motor sinir hücrelerinin kaybından kaynaklanmaktadır. Bu kayıplar kaslarda kuvvet kaybı ve daha sonra erime ve incelmeye neden olmaktadır. ALS de piramidal yol adı verilen bölümde de hasar meydana gelmektedir. Hastanın entellektüel fonksiyonlarında (zihinsel fonksiyonlar ve bellek) azalma meydana gelmez, bunama hastaların sadece %5 inde görülür. Belirtiler: Hastalık ilerleyici ve yayılıcıdır. Başlangıç belirtileri çok hafif olduğundan çoğu kez fark edilmeyebilir. Hastaların %25'i konuşma, yutkunma gibi fonksiyonlarda zorlanmaya başlarken, %50'si kollarından, %20'si ise bacaklarından ilk belirtileri vermektedir. Kas zayıflığına duyu kaybı eşlik etmez. Kas zayıflığı genelde el, ayak, yutak veya dilde başlayabilir. Hastalarda konuşma ve yutma güçlüğü meydana gelebilir. Ağızda tükürük birikmesi de konuşmanın zorlaşmasına katkıda bulunur. İlerlemiş olgularda solunum güçlüğü meydana gelebilir. Hasta el ve ayaklarında seğirmeler tarif eder. Kontrol edilemeyen ağlama ve gülmeler olabilir. Hastalık vücudun bütün kaslarını etkilemez. Hasta bağırsaklarını ve idrarını kontrol edebilir. Cinsel fonksiyonları etkilenmez. Kalp kası zarar görmez. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olur, kimi zaman da hiç etkilenmez. Hastalık 3-5 yılda ölümle sonuçlanabilir. ALS'nin seyri her hasta da farklı şekilde olur. Hastalıkta hayatta kalma süresi genellikle üç ile beş yıl olarak verilse de, on yıl ve üzerinde yaşayan pek çok hasta vardır. İlerlemiş hastalarda solunum yetmezliği veya ağır bir zatüre ya da asfiksi sonucu ölüm meydana gelebilir. Genelde ileri yaşlarda (40-50) ve erkeklerde biraz daha fazla görülür. Ancak daha genç veya daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 100.000de 1-1,5 sıklıkta rastlanır. Hastaların % 5-10 unda ailevi geçiş görülür. Otozomal dominant (baskın) ve resesif (çekinik) geçiş gösterebilir. Otozomal dominant tipinde hastalığın başlangıç yaşı daha erkendir. Otozomal resesif tip ise çok daha nadirdir ve çok erken başlar (2-23 yaş), ve çok daha uzun sürelidir (15-20 yıl). Zayıf insanlarda daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir. Tanı ve tedavi: Hastalıktan şüphelenildiğinde bir an önce bir nöroloji uzmanına veya ilgili sağlık merkezine müracaat etmek yerinde olur. Tanı genelde muayeneye ve EMG adı verilen analize dayanılarak konur. ALS ile karışabilecek hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir, çünkü ALS ile karışabilen hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir hastalıklardır. Piramidal yol hasarının gelişmesini takiben, reflekslerde canlanma ve kaslarda sertlik meydana gelebilir. Hastalık ilerledikçe hareket zorluğu artar ve hasta yatalak hale gelebilir. Hastalığın oluşumuna etki eden faktörler çeşitlidir ve kesin olarak nedeni saptanamamıştır. Ancak hastalığın etkeni hastalığın ortaya çıkışından yıllarca önce olayı tetiklemiş olabilir. Yapılan deneysel araştırmalara göre Otoimmünite, Oksidatif stres, uzun yıllar ağır metallere maruz kalma, hücresel anormallikler gibi durumların hastalığa neden olabileceği iddia edilmektedir. Hastalığın kesin bir tedavisi henüz yoktur. İstenmeyen etkilerin önlenmesi, hastanın rahatlatılması ve mümkün olduğu kadar normal yaşamını sürdürmesi amaçlanır. Doğrudan bu hastalığa yönelik bir ilaç bulmak için araştırmalar sürmektedir. Hastalığın ilerlemesini etkileyen ilk ilaç olan riluzol 1995 yılında Amerika'da ruhsat aldı. İlacın hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı, hastanın ömrünü uzattığı, hastanın daha uzun süre iş görmesini sağladığı düşünülüyor. Ayrıca birçok ilaç bu hastalığın tedavisinde yardımcı olarak kullanılabilmektedir. Uz. Dr. Abdullah Özkardeş |
Sağlık Ansiklopedisi
Aort, kalpten çıkan ve vücudun tüm atardamar ağının kaynak aldığı ana arterdir. Aort anevrizması ise, vücudun en büyük atardamarı olan aortun duvar yapısının zayıflaması ve çapının genişlemesi anlamına gelir. Damar duvarı yapısındaki elastik liflerin dejenere olması, aort anevrizmalarında en sık rastlanan etkendir ve genetik bir eğilimle beraberdir. 65 yaşın üzerindeki hipertansiyon hastası erkeklerin yüzde 10'unda görülen aort anevrizması, ortaya çıktığında hastanın yaşamı ciddi şekilde tehdit eden bir sağlık sorunudur. Aort anevrizmasının yaklaşık yüzde 80'i hipertansiyona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Aortun çeşitli bölgelerinde görülebilen anevrizmalarda damar çapı, normalin iki katına ulaştığında damarın çatlaması, yırtılması ya da damar cidarındaki tabakaların ayrışması gibi tehlikelere sık rastlanır. Bu nedenle, anevrizma tespit edilen hastalar yakından takip edilmeli ve aort çapının iki kata çıktığı ya da 5 santimetreyi aştığı durumlarda aktif tedavi uygulanmalıdır. Aort anevrizmasının belirtileri nelerdir? Aort anevrizması, patlayıncaya kadar genellikle hiçbir belirti vermez. Patlamadan önce tesadüfen veya tarama yapılması sırasında tanı konur. Dolayısıyla belli yaşın üstünde ve risk faktörleri bulunan kişilerin hiçbir şikayetleri olmasa da taramadan geçmeleri çok önemlidir. Patlama riski yüksek bir anevrizmanın tespiti ve uygun zamanda yapılan ameliyat ile hayat kurtarmak mümkündür. Aort anevrizması patlamadan önce tespit edilen ve ameliyat gereken olgularda ameliyata bağlı ölüm oranı, tecrübeli damar cerrahlarının elinde yüzde 5'ten azdır. Aort anevrizması nasıl tedavi edilmektedir? Aort anevrizmalarının iki çeşit tedavisi vardır. Açık cerrahi tedavi ve damar içinden müdahale anlamına gelen " endovasküler tedavi". Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerinde yaklaşık 10 yıllık bir geçmişe sahip endovasküler tedavi yöntemleri önceleri açık cerrahi tedavi yöntemlerinin mümkün olmadığı yüksek riskli hastalarda deneme aşamasında kullanılırken, son beş yılda teknolojik olarak ileri bir noktaya gelmiş ve aort anevrizmalarında ilk tedavi seçeneği olarak yerini almıştır. Bu yöntemde büyük cerrahi kesiler ve derin anesteziye gerek yoktur. İşlem çoğu kez lokal anestezi ile sadece kasık atardamarı bölgesinde 3-4 santimetre uzunluğunda bir cerrahi kesi yoluyla yapılabilmektedir. Aort anevrizmalarının endovasküler tedavisi genellikle yaşlı ve beraberinde koroner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve çeşitli akciğer hastalıklarını da birlikte bulunduran yüksek riskli bu hasta grubunun iyileştirilmesinde yeni ufuklar açmıştır. Klasik açık cerrahi yöntemlerde en iyi ihtimalle hastanın kan kaybının yerine konması için 3-4 ünite kan verilmesi, hastanın birkaç gün yoğun bakım ünitesinde, 1 hafta da hastanede tutulması gerekmektedir. Diğer yandan hasta endovasküler yöntem ile tedavi edildiğinde, çoğu kez hiç kan ya da kan ürünü kullanımına gerek kalmaz, yoğun bakımda 4-6 saat tutulup 2 gün sonra da taburcu edilebilir. Ayrıca, endovasküler tedavi ile büyük bir cerrahi travmadan uzak kalan hastaların nekahat dönemi de son derece kısadır ve 1 hafta içinde normal yaşamlarına dönebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Harun Arbatlı |
Sağlık Ansiklopedisi
Astım, akciğerlere hava taşıyan hava yollarının yani bronşların aşırı duyarlı olması ve çevresel bir takım etkenlerle daralması şeklinde tanımlanabilecek, genellikle alerjik olan kronik bir hastalıktır.
Bu hastalığın en önemli özelliği hastanın nefes alıp verirken zorlanmasıdır. Astımın sebepleri nelerdir? Astımın ortaya çıkmasında hem kalıtsal hem de çevresel etkenlerin rolü vardır. Burada kişinin genetik olarak allerjiye yatkınlığı söz konusudur. Çevresel etkenler hastalığı ortaya çıkarmakta ve astım krizlerini başlatmaktadır. Bu etkenlere "tetiği çeken faktörler" denilmektedir. Bunlar arasında en önemlileri, bazı tüylü hayvanlar, solunum yolu enfeksiyonları, sigara dumanı, sisli-kirli hava, stres, ağır kokular, temizlik malzemeleri, stres ve soğuk-kuru havadır. Astımın belirtileri nelerdir? Öksürük, hırıltı, göğüste sıkışma hissi gibi şikayetler, haftada bir kereden daha sık tekrarlıyorsa, şikayetler, haftada bir kereden daha sık ortaya çıkıyorsa, şikayetler gece uykudan uyandırıyorsa, konuşmakta zorluk varsa, dudak ve tırnaklarda morarma varsa, yürümede zorluk varsa, kalpte çarpıntı, nabızda hızlanma varsa, soğuk algınlığı ile ortaya çıkan öksürükler kriz halinde, kuru öksürükler olarak 10 günden fazla sürüyor ve her üşütme göğse iniyorsa bunların dışında; nefes darlığı, göğüste tıkanıklık hissi ve hırıltı, nefes alıp verirken bir ıslık sesi hissedilmesi gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır. Astım tanısı nasıl konur? Astım tanısı açısından en önemlisi, hastanın şikayetleri ve muayene bulgusunun dikkatli değerlendirilmesidir. Tanıda en önemli testler; solunum fonksiyon testleri ve allerjinin tespiti açısından alerji testleridir. Erken tanı önemlidir. Çünkü allerjik hastalar gerekli önlemler alınmadıkça ve gereken tedavi yapılmadıkça artış gösterebilir. Astımın tedavisi nedir? Alerjik hastalıklar ve astımın mucizevi bir tedavi yöntemi yoktur. Çünkü bu hastalıklar genetik geçişlidir. Ancak erken tanı ve iyi bir tedavi ile tamamen kontrol altına alınabilen hastalıklardır. Tedavide en önemli olan, hasta-hekim ilişkisi ve hastanın, hastalığı hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Tedavinin amacı, hastaya, şikayetlerinin olmadığı veya en az düzeyde olduğu bir yaşam sağlamaktır. Tedavi uzun sürelidir. Tedavide birinci basamak kişinin duyarlı olduğu allerjilerden uzaklaşması ve sakınmasıdır. Tedavinin ikinci basamağı ilaçlardır. Öncelikle solunum yolu ile alınan, sprey ve ya toz şeklindeki ilaçlar tercih edilmelidir. Uz. Dr. Füsun Soysal |
Sağlık Ansiklopedisi
Atriyal fibrilasyon (AF), en sık görülen uzun süreli kalp ritm bozukluğudur. Kulakçıkların normalden 5-7 kat daha fazla kasılması olarak tanımlanabilir.
Atriyal fibrilasyon nedir? Ancak bu kasılmaların tümü karıncıklara ulaşmaz ve düzensiz bir ritm meydana gelir. Genel polülasyonda % 0.4 - %2 arasında görülmesine rağmen, bu oran 60 yaş üzerinde %10'a çıkmaktadır. Kalp cerrahisi açısından değerlendirilecek olursa, mitral kapak hastalığı nedeni ile cerrahi müdahale yapılacak olan hastalarda bu oran, %30 - %80 arasında, koroner bypass yapılacak hastalarda ise, %5 civarındadır. Atriyal fibrilasyonun belirtileri nelerdir? Atriyal fibrilasyon genellikle ölümcül bir ritim bozukluğu değildir. Ancak bu kadar yaygın görülmesine rağmen, korunma ve tedavi yöntemleri daha çok tıbbi tedavi ile kısıtlı kalmıştır. AF, birçok önemli komplikasyonları nedeni ile günümüzde daha çok ciddiye alınmaktadır. Hastalık; inme, tansiyon değişiklikleri, çarpıntı ve baygınlık hissi gibi akut fiziksel rahatsızlıklar yanında, uzun süreli ritm düzensizlikleri ve kan sulandırıcı kullanımına bağlı ciddi yan etkiler oluşmasına neden olabilir. Atriyal fibrilasyon olan kişileri inme geçirme olasılığı 5 kat daha fazladır. Tüm inmelerin %15 - 20'sini AF'li hastalar oluşturur. AP; çarpıntı, enerji kaybı ve yorgunluk, sersemlik hissi, bayılacak gibi olma, göğüste rahatsızlık hissi ( ağrı, basınç veya huzursuzluk) ile nefes darlığı şeklinde kendini belli eder. AF nasıl tedavi edilmektedir? Atriyal fibrilasyon ölümcül bir sorun olmasa da sebep olduğu bazı hastalıklar nedeniyle tedavisinin mutlaka yapılması gereken bir sağlık sorunudur. Medikal tedavinin genellikle AF tedavisinda yetersiz kalması sonucunda bu aritmiyi ortadan kaldırabilmek veya en azından ortaya çıkan komplikasyonları azaltabilmek için bir takım cerrahi girişimler geliştirilmiştir. Bunlar; sol kulakçık izolasyon işlemi, pulmoner düğme izolasyonu, kulakçık kompartıman, vs. olarak sıralanabilir. "Maze-III prosedürü" olarak adlandırılan teknik, günümüzde AF'nin cerrahi tedavisinde altın standardı oluşturmaktadır. Bu teknik ile tedavi oranı da % 95 - 99'a ulaşmıştır. AF'nin tedavisinde amaç, kulakçık ve karıncıkların uyumlu çalışması ve kulakçık ileti fonksiyonunun da sağlanmasıdır. Bunun için ameliyatsız yöntem olması itibariyle enerji kaynakları kullanılmaya başlandı. Bunlar; kriyoablasyon, mikrodalga, lazer, radyofrekans (RF), vs. olarak sıralanabilir. Ancak bunlar içinde dünyada en fazla kabul gören RF ablasyondur. Kaynak: Doç. Dr. Harun Arbatlı |
Sağlık Ansiklopedisi
Hepatit B virüsünün (HBV) yaptığı karaciğer iltihabıdır. HBV bulaştıktan sonra hastaların bir kısmında bildiğimiz sarılık ile karakterli akut hepatit oluşur.
Çoğu hasta ise ilk infeksiyonu sessiz veya sarılık olmaksızın gripal infeksiyon gibi geçirir. HBV, hepatotrop (karaciğeri seven!) bir virüstür. Karaciğere yerleşir, çoğalır ve zamanla karaciğeri harap ederek siroza-karaciğer yetersizliğine yol açar. Normalde akut infeksiyon sonrası altı ay içinde vücüttan atılır ve HBV antikorları (anti-HBs ) ortaya çıkar. Bu tam iyileşmeyi gösterir. HBV infeksiyonu (kandaHBsAg pozitifliği) altı aydan uzun sürerse "kronik hepatit B virusu infeksiyonu" baş gösterir. Erişkinlerde akut B hepatiti %95 iyileşme ile sonuçlanır. Kronikleşme %5 veya daha azdır. Bu kronikleşme ilk infeksiyonu sessiz geçirenlerde daha sıktır. Kronik infeksiyon klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerdeki durum "İnaktif Taşıyıcılık" veya daha doğru bir ifade ile "İnaktif Kronik HBV İnfeksiyonu" ya da kısaca "taşıyıcılık" olarak adlandırılır. Bu inaktif taşıyıcılık inatçı ve büyük çoğunlukla (>%90) ömür boyu süren ancak selim bir haldir. Hastaların uzun süreli takibinde çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur. Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. He ne kadar selim seyirli (iyi huylu) bir durum olarak tanımlansa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir. Kronik HBV infeksiyonu olanların daha az bir kısmında (%30) virus aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba sebep olur. HBV DNA'nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklik ile karakterli bu durum "kronik B hepatiti" olarak tanımlanır. Bu kronik B hepatitli kişilerin yaklaşık bir kısmında 10-40 yıl gibi çok uzun olabilen sürelerde siroz ve daha az bir kısmında da karaciğer kanseri gelişebilir. Hepatiti B neden farklı sonuçlara sebep oluyor? Herkeste aynı seyri mi gösteriyor? Aslında HBV ile infekte olununca, sonucun ne olacağını HBV ile vücüdumuzun immun sistemi arasındaki etkileşmeler belirtliyor. Virüs vücuda girdikten sonra, bağışıklık sistemi yabancı mikrobu tanıyarak cevap vermeye başlar. Bağışıklık cevabının normal ölçülerde olması durumunda sarılık ve diğer belirtilerle beraber iki-altı hafta süren bir hastalık tablosu oluşur. Bu tür vakalarda hastalık sıklıkla iyileşmeyle sonuçlanır. Ancak vücudun bağışıklık cevabı çok fazla olursa, karaciğerin çoğu hatta tamamı hasara uğrar ve bu defa 'fulminan hepatit' (akut karaciğer yetersizliği) gelişir. Bu durumda hastaların yüzde 70'i ölür ya da ancak karaciğer nakliyle hayata döner. Eğer vücut normalden zayıf bağışıklık cevabı veriyorsa, karaciğerde süregelen bir iltihaplanma, yani 'kronik hepatit', bunun sonucunda da bazılarında siroz ve ertesinde karaciğer kanseri gelişir. Hepatit B virusu nasıl bulaşır? Hepatit B, virüslü kan ve kan ürünlerinin alınması, cerrahi girişimler ve ciddi diş tedavileri, taşıyıcı ya da hasta birinin kullandığı iğnenin vücuda girmesi, virüslü kesici ve delici aletlerin batması, hepatit B olan hastanın diş fırçasının kullanılması, özellikle hastalığın vücutta aktif olduğu dönemde hastayla tükürük ve salya yoluyla yakın temas, cerrahi girişimler ve diş tedavilerinde virüslü kanın vücuda girmesi, doğum sırasında hepatit B'li anneden bebeğe taşıyıcılık, korunmasız riskli cinsel ilişki gibi yollarla bulaşmaktadır. Tıraş bıçağı, diş fırçası, tırnak makası gibi aletlerin ortak kullanımı da hastalığın bulaşmasında etken olabilir. Türkiye'de HBV enfeksiyonu bebeklerde ve ilk çocukluk yıllarında seyrekken, ilkokul ve ortaokul çağlarında belirgin artış göstermektedir. Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu yöresinde gerek hijyen koşullarının iyi olmaması, gerekse çok fazla sayıda çocuklu ailelerde çocuklar arası temas (yara, bere gibi) bulaşmadan sorumludur ve tüm ailenin HBV ile enfekte olması sık rastlanan bir durumdur. Aslında hassas testlerle yapılan taramalar sonucu, kan ve kan ürünleri ve cerrahi ile bulaşma yok denecek kadar azalmıştır. Bütün dünyada ve tabi ki Türkiye'de de giderek daha iyi belirlenmiş riskli gruplar ön plana çıkmaktadır. Damar içi uyuşturucu kullananlar, erkek homoseksüeller, hayat kadınları ve kronik alkolikler yüksek risk altındaki başlıca topluluklardır. B hepatiti hangi belirtilerle ortaya çıkar? Nasıl tanı konur? Akut B hepatiti: Mikrop alındıktan sonra ortalama 1-2 ay süren kuluçka dönemini takiben ateş, halsizlik, kırıklık veya bulantı, kusma, iştahsızlık, karın ağrısı, ishal veya deride döküntüler ile birlikte eklemlerde ağrı ve şişlik gibi değişik bulguların olabildiği ve 3-10 gün süren ön belirtiler (prodromal dönem) ve ardından sarılık (önce idrar rengi koyulaşır ve göz akları sararır) ortaya çıkar. Bu tipik tablo hastaların yarısından azında görülür. Çoğu kez sarılık olmaksızın, hepatiti B için tipik olmayan belirtilerle ve tanı konulmadan akut infeksiyon geçirilir. Henüz sarılık ortaya çıkmamış hastalara erken dönemde solunum yolu infeksiyonu veya gastroenterit veya romatolojik hastalık gibi tanılarla verilen ilaçlar hepatit tablosunun ağırlaşmasına ve tanı karışıklığına yol açabilir. Kronik B hepatiti: Henüz siroz aşamasına gelmemiş hastaların büyük çoğunluğunda klinik belirti veya hastalığa ait bir yakınma yoktur. Tanı hemen daima herhangi bir nedenle yapılan kan testlerinde HBsAg'nin pozitif bulunması ve/veya karaciğer enzimlarinin (ALT, AST) yüksek bulunması ile konulur. Daha sonra ayrıntılı incelemeler ve gerekirse karaciğer iğne biyopsisi yapılır. Hastalar sıklıkla hepatit B olduklarını öğrendikten sonra halsizlik ve karaciğer bölgesinde ağrı veya rahatsızlık hissinden yakınırlar. Bu çoğu kez psikolojik bir sorundur. Karaciğer ve/veya dalak büyümesi, cilt belirtileri, karın şişliği gibi belirtiler sirozlu hastalarda görülür. Klinik pratikte sık olarak siroz, hatta ilerlemiş siroz (karında su toplanması, kanama vb) aşamasına kadar tanı konulmamış hastalarla karşılaşmaktayız. B Hepatiti nasıl tedavi edilir? Akut B hepatiti (yeni ortaya çıkan, sarılık ve karaciğer testlerinde aşırı yükseklik ile kendini gösteren bir klinik tablo) sıklıkla kendiliğinden iyileşir. Ciddi seyirli veya fulminan hepatit dediğimiz çok ağır olan vakalar dışında özel bir ilaç tedavisi gerektirmez. İlaç tedavisi de uygulanan bu ağır vakaların önemli bir kısmında çözüm acil karaciğer naklidir. Bu tip fulminan hepatit dediğimiz çok ağır vakalar %1'den azdır. Yine de her yıl onlarca fulminan hepatit B hastasına karaciğer nakli gerekmektedir. Asıl sorun kronik B hepatiti hastalarının tedavisidir. Hangi hasta, ne zaman ve hangi ilaç veya ilaçlarla tedavi edilmelidir soruları yanı sıra, tedavinin başarı oranı, ilaç direnci, tedavi sonrası alevlenme gibi çok ciddi sorunlar söz konusudur. Bu nedenle kronik B hepatiti hastalığın tedavisi gerçekten mesaisini bu konuya ayırmış deneyimli uzman hekimleri gerektiren bir konudur. Bu hastalık için değişik tedavi seçenekleri söz konusudur. Her hasta kendi özel şartları ile değerlendirilmeli, ona göre karar verilmelidir. Zamanında tanı konmuş ve tedaviye başlanmış hastalarda siroz ve kanser gelişmesi önlenebilir, bazılarında ise hastalık tamamen ortadan kalkabilir. Türkiye'de aşı uygulaması yeterli mi? Toplum sağlığı ve koruyucu hekimlik adına en önemli uygulama yenidoğan her bebeğe yapılan hepatit B aşılamasıdır. Ayrıca ülkemizde ilkokul çağı çocukları da aşılanmaktadır. 1996 sonrası başlanan bu uygulama dev bir adımdır, her yıl daha iyi sonuçlar bildirilmektedir. Ancak dünyada 400 milyon, Türkiye'de de yaklaşık 3.5 milyon kronik hepatit B enfeksiyonlu kişi vardır ve bunların tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bu tedavi ile hem hastalar iyileşecek, hem de enfeksiyonu yaymaları önlenecektir. Risk gruplarında yer alan erişkinler (sağlık personeli, ailesinde hepatit B'li kişi veya kişiler bulunanlar, sık kan ve kan ürünleri transfüzyonu gerektiren hastalığı olanlar, diyaliz hastaları, organ nakli hastaları, hayat kadınları ve erkek homoseksüeller ile damar içi uyuşturucu kullananlar gibi) mutlaka aşılanmalıdırlar. Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu |
Sağlık Ansiklopedisi
Duyarlı kişilerde alerjik reaksiyonlara sebep olan maddelere "alerjen" denir. Alerjenler vücuda hava/solunum yoluyla (polenler, küfler, ev tozları gibi), ağız yoluyla (besinler, ilaçlar gibi) ve deri yoluyla (kimyasal maddeler, böcek ısırıkları gibi) girebilir.
Alerjik hastalıklar arasında astım, saman nezlesi, egzama, ürtiker (kurdeşen), göz nezlesi sayılabilir.. Bahar alerjilerini ortaya çıkaran nedenler nelerdir? Alerjik kişilerin güzel bahar günlerini kabusa çeviren polenler ya da diğer adıyla çiçek tozları, bitkilerin erkek tohumlarıdır. Küçük polenler, rüzgarla taşındıklarından bitkiden kilometrelerce uzaktaki kişide bile alerjiye neden olabilir. Alerjik bireylerin polen alerjileri farklılık gösterir. Ağaç polenleri daha çok Şubat-Mayıs, ot polenleri Mayıs-Haziran aylarında, yabani ot polenleri ise yaz ortasından sonbahara dek yakınmalara neden olur. Sabah saatlerinde havadaki polen miktarı genellikle daha fazladır. Yağmurlu günlerde havada uçuşan polen miktarı azaldığından polen alerjisi olan kişiler rahat eder. Tam tersine sıcak ve rüzgarlı günlerde polen yayılımı artar. Bazı kişilerde alerjik oldukları polenle benzer aileden olan bitkilere karşı da alerji görülebilir. Buna "çapraz alerji" adı verilmektedir. Örneğin, huş ağacı polenine alerjisi olan kişiler, elma, armut, havuç, kereviz ve domates yediklerinde dudaklarında ve damaklarında kaşıntı olabilir. Polenler alerjik hastalıkları nasıl tetikler? Polenler, saman nezlesi (alerjik nezle) ve astım belirtilerini tetikleyebilirler. Saman nezlesi aslında "mevsimsel alerjik rinit" olarak bilinen hastalığın halk arasındaki adıdır. Çoğunlukla ilk belirtiler çocuklukta ve gençlikte ortaya çıkar. Burunda ve genizde akıntı ve kaşıntı, hapşırık, gözlerde sulanma/yaşarma/kızarıklık, gözaltlarında morarma gibi yakınmalara neden olur. Çocuklarda burnun elle yukarı doğru sürekli itilmesiyle ("alerjik selam") burun üzerinde çizgi şeklinde iz görülebilir. Hayat kalitesini oldukça bozan bu rahatsızlık, polenlerin solunmasıyla ve gözlere temas etmesiyle ortaya çıkar. Nefes darlığı, hava açlığı, öksürük, balgam çıkarma, göğüste tıkanma hissi gibi belirtilerle seyreden astım, bahar aylarında polenlerin yayılmasıyla kötüleşebilir. Polen alerjisi olan astımlı hastaların alerjik oldukları polenlerin yayıldığı haftalar/aylar boyunca şikayetleri artabilir. Bu dönemde hastanın ilaç tedavisinin yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Diğer alerjenlere göre polenlerden kaçınmak biraz daha zordur. Bunun için alınacak bazı tedbirlerle kişinin maruz kaldığı polen miktarı azaltılabilir. İdeal olan kişinin alerjisinin olduğu bitkinin yetiştiği bölgeden başka bir yere taşınması gibi görünse de bir polene alerjisi olan kişi, yeni bir bölgeye taşındığında zaman içinde maruz kaldığı yeni polenlere karşı alerji geliştirebilmektedir. - Astım hastaları polen mevsiminde nelere dikkat etmeli? " Araba ve evlerin pencereleri kapalı tutulmalıdır. Polenler daha çok sabah saat 05.00-10.00 arasında yayıldıklarından ev öğleden sonra havalandırılmalıdır. " Hasta mümkün olduğunca sokağa çıkmamalıdır. Dışarı çıktığında yapabiliyorsa polen maskesi kullanmalıdır. " Polen mevsiminde açık havada spor yapmak doğru değildir. " Dışarı çıkarken gözlerin yanını da örten güneş gözlüklerinin faydası olabilir. " Dışarıdan eve gelindiğinde hemen giysiler değiştirilerek yıkanmalı, mümkünse burun içini dahi yıkayarak banyo yapılmalıdır. Saçların yıkanması da buraya yapışan polenlerin temizlenmesi açısından yarar sağlar. " Çamaşırlar dışarıda kurutulmamalıdır, üstlerine polen yapışabilir. Mümkünse polen mevsiminde çamaşır kurutma makinesi kullanılmalıdır. " Evde ve arabadaki klimaların polen filtreleri sık sık değiştirilmelidir. " Ev içi hava temizleyiciler eve giren polenlerin ortadan kaldırılmasında faydalı olabilir. " Polen mevsiminde toz, sigara dumanı, boya kokusu, parfüm gibi irritanlardan uzak durmak, polen alerjisi olan kişinin şikayetlerinin ağırlaşmasını engeller. Alerjik hastalıklarının tedavisi nedir? Allerjik nezlesi olan bazı hastalar, mikrobik bir solunum yolu enfeksiyonu geçirdiklerini düşünebilirler. 1-2 haftayı geçen şikayetleri olan hastalar, mutlaka bir hekime başvurmalıdır. Saman nezlesinden korunmada ilk adım, hastanın hangi polene karşı alerjisinin olduğunun saptanmasıdır. Bu amaçla hızlı ve kolay uygulanan deri testlerinden, kimi zaman da kan testlerinden yararlanılır. Alerji yapan etken saptandığında, kişi bundan olabildiğince uzaklaşmalıdır. Tedavide alerji önleyici ilaçlardan yararlanılır. Uygun kişilerde aşı tedavisi de belirtilerin giderilmesine yardımcı olabilir. Uz. Dr. Füsun Soysal |
Sağlık Ansiklopedisi
Behçet Hastalığı, başlangıç aşamasında ağız içi ve cinsel bölgede yaralarla ortaya çıkan ancak bütün sistemleri tutabilen ve hastanın yaşam kalitesini ciddi bir şekilde etkileyebilen, hatta hastanın ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. 1937 yılında bir cilt hastalıkları uzmanı olan Hulusi Behçet tarafından tanımlanmıştır. Hastalığın tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, otoimmün (bağışıklık sistemini ilgilendiren )bir hastalık olarak tanımlamaktadır. Otoimmün hastalıklarda bağışıklık sistemi vücuttaki dokulara karşı savaşa geçer. Hastalığın gelişiminde bakteri ve virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği de düşünülmektedir. Genetik geçiş şekli tam olarak bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında kalıtımsal faktörlerinde rol oynadığı bilinmektedir. Behçet hastalığının belirtileri nelerdir? Ağızda oluşan aftlar Behçet hastalarının hemen hepsinde vardır. Bu belirti, hastalığın diğer belirtileri ortaya çıkmadan yıllarca önce tek başına görülebilir. Yaralar; yanak içi, dil, dudaklar, yumuşak damakta tek ya da çok sayıda ortaya çıkabilir. Yaraların ortası kirli beyaz, etrafı kızarık ve ağrılıdır. Genellikle 7 ile 14 gün içinde iyileşirler. Bu ağız yaralarının en önemli özelliği, yıl içinde tekrar tekrar ortaya çıkmasıdır ancak; tekrarlama sıklığı hastadan hastaya değişir. Genital bölgede görülen yaralar ağızdaki aftlara benzer şekilde genital bölgede de yaralar çıkabilir. Diğer Deri Belirtileri: ---Ağız ve genital bölgede görülen aftlar dışında deride görülen belirtiler, hastalığın başlangıcında veya seyri esnasında sık görülür. Genelde bacakların ön yüzünde 1-5 santimetre çapında, kırmızı ve ağrılı sertlikler görülür. Bunlar nadiren gövdede düzensiz ve dağınık olarak ortaya çıkabilirler. Bu lezyonlar bir hafta-on gün içinde, yara haline dönmeden, çoğunlukla yerlerinde hafif bir leke bırakarak iyileşirler. ---Sivilce benzeri belirtiler, sırt, yüz, göğüs, kasıklar, kalçalar, cinsel bölge, kol ve bacaklarda ortaya çıkan, mikropsuz; ancak iltihaplı görünümde lezyonlardır. Görünüm açısından sivilceden farklı değildirler. Bu nedenle hastalığın diğer belirtileri ile birlikte değerlendirmek bir anlam taşır. ---Vücudun genellikle; koltuk altı, meme, ayak parmak araları ve cinsel bölge haricinde, ağız içindeki aftlara benzeyen yaralar görülebilir. Bunlar diğer belirtilere göre daha az ortaya çıkar. Behçet Hastalığı Tüm organ sistemlerini tutabilen ve ciddi sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır. Göz tutulumum bu, hastalığın en ciddi tablolarından biridir. Tutulum genellikle iki taraflıdır. Gözler hastalığın başlangıcından sonraki ilk 3 yıl içinde tutulabilir. Bu tutulum alevlenmelerle giden, tekrarlayıcı bir seyir gösterir. Gözün hem ön hem arka kamaraları tutulur. Her alevlenmeden sonra, giderek körlüğe neden olacak bazı yapısal hasarlar oluşturabilir. Eklem tutulumu: Genellikle, ayak bileği, diz, el bileği ve dirsek eklemleri etkilenir. Monoartiküler (tek eklem tutulumu ) ya da oligoartiküler (4 ya da daha az eklem tutulumu) gözlenir. Bu iltihap genellikle birkaç hafta sürer ve eklemde hasar bırakmadan düzelir. Nörolojik tutulum: Sara nöbetleri, artmış kafa içi basıncıyla ilişkili baş ağrısı ve beyin bulguları karakteristiktir. En ağır biçimi, erkeklerde görülür. Bazı hastalar, psikiyatrik problemler geliştirebilir. Gastrointestinal tutulum: Mide- bağırsak sisteminde de ülserler (yaralar) görülebilir. Behçet hastalığının tanısı nasıl konulur? Behçet hastalığı bir vaskülittir yani bir damar duvarı iltihabıdır. En önemli ve diğer belirtiler henüz ortaya çıkmadan kendini gösteren ilk bulgu: ağızda tekrar eden yaralardır. (aftlar) Behçet hastalığında bütün bulgular bir arada olmadığında tanı koymak zor olabilir. Eğer hastada ağızda, cinsel bölgede, göz ve deride bulgular varsa tanı kolaylaşır. Hastalığın tanısı aşağıdaki kriterlere göre konulur: Yılda en az 3 kez ağızda tekrar eden aft ile birlikte aşağıdaki kriterlerden iki veya daha fazlasının bulunması: Cinsel bölgede yaralar Göz tutulumu (Üveit ve retinada hasar) Deri bulguları Pozitif paterji testi (Behçet hastalığını tanımak için yapılan bir test) Paterji(Derinin Özgün Olmayan Reaksiyonu) derinin aşırı duyarlılığını ortaya koyan bir testtir. Paterji testi, hastanın önkol derisine steril bir iğne batırılarak yapılır. Reaksiyon 24 saatte belirginleşip 48 saatte maksimum seviyeye ulaşır. Önce kırmızı 1-2 milimetrelik bir kabarıklık iken steril cerahatli sivilce haline de dönebilir. Paterji testinin pozitif olması Behçet hastalarında pozitif tanı kriteri olarak kabul edilir. Behçet hastalığının tedavisi nedir? Tedavinin seçimi hastanın klinik belirtilerine bağlıdır. Alevlenmeler ve düzelmelerle seyreden bu hastalık zaman içinde belirtilerinin hafiflediği veya kaybolduğu devreler gösterebilir. Tedavi lokal(haricen) ve sistemik olmak üzere iki kısımdan oluşur. Lokal tedavi deri, ağız içi ve cinsel bölge belirtilerinde uygulanır. Sistemik tedavi ise organ tutulumlarında kullanılır. Behçet hastalığı bütün organları tutabilen bir hastalık olduğu ve sonuçları tutulan sisteme bağlı olarak (Örneğin göz tutulumu körlük ile sonuçlanabilir) hastanın yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemesinin yanı sıra hastanın ölümüne dahi neden olabilir. Bu nedenle hastalığın erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. Hastalık tekrarlayıcı olması sebebiyle bir uzman tarafından düzenli takip gerektirir. Uz. Dr. Ayfer Aydın |
Sağlık Ansiklopedisi
Erişkinlerin %80'i hayatlarının bir döneminde en az bir kez bel bölgesindeki ağrıdan yakınmaktadır. Bel fıtığı, genelde 30- 60 yaş arasındaki erişkin grupta sık görülmesine rağmen, hemen her yaşta ortaya çıkabilir.
Bel fıtığının özellikle görüldüğü bir gruptan ziyade, bel fıtığına yol açabilecek risk faktörlerinden söz edilmelidir. Bel ağrılarının ancak %3'ü ameliyat edilmesi gereken bel fıtıklarından kaynaklanır. Bu nedenle hekim muayenesi ve yapılacak incelemelerin sonuçlarına göre, ilk önerilen yatak istirahatı, ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçların kullanılmasıdır. Alınan bu önlemlere karşın ağrı, bacaklarda uyuşukluk ve kas güçsüzlükleri geçmezse çözüm ameliyattır. Risk grubundaki meslekler: " Ağır fiziksel aktivite ve ağır kaldırma gerektiren meslekler (İnşaatlarda çalışanlar vs.) " Devamlı öne eğilme, eğilerek dönme gerektiren meslekler " Araba, otobüs, kamyon kullanma gibi vücudu sürekli vibrasyona maruz bırakan meslekler " Uzun süre ayakta durma veya oturma gerektiren meslekler, Futbol, halter, kürek ve güreş sporlarıyla uğraşan kişilerde bel ağrısı ve bel fıtığı sıklığı artmaktadır. Bel fıtığının nedenleri nelerdir? Aşırı şişmanlık bel fıtığının en sık nedenidir. Vücudumuzun ağırlığını omurgamız taşır. Omurganın esnekliğini sağlayan ve bir tür destek yastığı olarak görev yapan disklerin aşırı baskıya maruz kalması, deformasyona ve şeklin bozulmasına neden olur. Normal şeklini kaybederek dışarıya doğru kabaran, fıtıklaşan disk, baskı yaptığı sinirin fonksiyonlarını etkileyerek değişik belirti ve bulgulara neden olur. " Vücudumuzun yükünü taşıyan sadece omurgamız değildir. Omurga boyunca uzanan tüm boyun, sırt ve bel kasları, karın kaslarının da fonksiyonu çok önemlidir. Hareketsiz yaşam, düzenli egzersiz yapmama gibi durumlarda kaslar yeterince güçlü olmadığından, kasların taşıması gereken vücut ağırlığı da omurganın üzerine ek yük getirir. Bu yük, disklerin üzerine binerek fıtıklaşmalarına neden olur. Günlük yaşantımızda farkında olmadan yük kaldırma, nesneleri itme, çekme gibi yaptığımız bir dizi harekette, omurga fizyolojisine uygun davranılmalıdır. Yerden bir yük kaldırılırken mutlaka dizler kırılarak çömelmeli, yük sonra kaldırılmalıdır. Omuz üstüne yük kaldırılırken ( Çamaşır asma, dolap yerleştirme gibi) dikkat edilmeli, varsa bir merdiven, sandalye gibi bir yükseklik üzerinden bu işler yapılmalı, yukarı doğru uzanılmamalıdır. Günlük çalışma sırasında özellikle masa başında, tam dik pozisyonda oturmalı ve sandalye bel girintisini destekleyecek biçimde seçilmelidir. Sandalyenin uygun olmadığı durumlarda, bel girintisini destekleyecek ilave bir yastık aynı işi görecektir. Yataktan kalkarken aniden bele yük bindirerek doğrulmaktan kaçınılmalıdır. Önce yan dönmeli, sonra ayakları yatak kenarından aşağı sarkıtıp dirseklerden destek alınarak doğrulanmalıdır. Bel fıtığının belirtileri nelerdir? Tek veya her iki bacağa vuran ağrılar, ayaklarda uyuşmalar, hareket kısıtlılıkları, yürüme ve oturmada güçlük bel fıtığının belirtileridir. Bel fıtığı ilerlerse iktidarsızlık, çabuk yorulma, idrarını tutamama, yürüyememe gibi belirtiler de eklenebilir. Bel fıtığının tedavisi nedir? Bel fıtığı başlangıç aşamasındaysa…Bel fıtığın tedavisi fıtıklaşmanın, yani disk dediğimiz elastiki maddenin bacağa giden sinirlere yaptığı basının derecesine bağlıdır. Eğer sadece bel ve bacak ağrısı mevcut, herhangi bir uyuşukluk, güç kaybı, hareket kısıtlılığı yoksa bel fıtığı başlangıç safhasında demektir. Bu halde hastaya kas gevşetici ilaçların verilmesi, yatak istirahatı ve belini zorlayacak hareketlerden kaçınması önerilir. Ayrıca; kesinlikle iki kiloyu aşan ağırlıkları kaldırmamaları, eğer yerden bir şey alınacaksa çömelerek alması söylenir, otururken belinin arkasına bel boşluğunu yok edecek şekilde bir yastık koymaları ve yirmi dakikadan fazla oturmamaları (Eğer mesleği gereği uzun süre oturması gerekiyorsa her yirmi dakikada bir yürümesi), stresten kaçınmaları önerilir. Çok sert zeminler sanıldığının aksine yararlı değil zararlıdır. Kaliteli bir yaylı yatakta ve hastanın kendince en rahat edebildiği pozisyonda yatması daha uygundur. Bel fıtığı ilerlediyse…Eğer yukarıdaki önerilere, istirahata ve kas gevşetici ilaçlara rağmen hastanın şikayetleri devam ediyorsa fizik tedavi uygulanabilir. Fizik tedavi mutlaka bir uzmanın denetiminde olmalıdır. Fizik tedavi sırasında ilk bir kaç gün ağrılarda artma olabilir, ama hasta fizik tedavi uzmanının önerdiği sürece tedaviye devam etmelidir. Eğer yapılan tüm tedavilere rağmen hastanın ağrıları geçmemiş ise nükleoplasti metodu uygulanabilir. Nükleoplasti ileri dereceye ulaşmamış bel fıtıklarında, fıtıklaşmış diske röntgen altında bir iğne ile girilerek radyofrekans dalgalarıyla diskin ısıtılması, diskin içindeki sinirlerin harap edilmesi ve diskin içinde boşluklar açarak fıtığın çökmesi esasına dayanır. Nükleoplasti, tek seans olarak, lokal anestezi altında hasta uyumadan ameliyathane şartlarında yapılır ve hastanede yatma gerektirmeden uygulanan bir metottur. Fıtığı tamamen yok etmesinin garantisi yoktur ve başarı yüzdesi çok yüksek değildir (%60-80). Ameliyat gerekirse…Fizik tedaviye rağmen hastanın ağrıları devam ediyorsa veya geriletilmeyen bir güç kaybı, bacakta incelme, idrar tutamama, dayanılmaz ağrılar mevcutsa veya MR filmlerinde diskten bir parça koptuğu tespit edilirse çözüm cerrahi müdahaledir (Mikrodiskektomi). Ameliyatla omurilikten çıkan sinirlere olan mekanik bası giderilmelidir. Eğer cerrahi müdahale yapılmaz ve sinire bası devam ederse hastada idrarını tutamama, seksüel gücün kaybı, ayaklarda kuvvetsizlik gibi sorunlar gelişebilir. Mikrodiskektomi veya Mikrocerrahi tedavi yönteminde başarı şansı %95-97'dir İstirahatta tabu haline gelen bir öneri sert yatak önerisidir. "Sert yatak " olarak kastedilen, üzerine yatmakla şekli bozulmayan, vücudun şeklini alabilen yatakların kullanılmasıdır. Günümüzde ticari piyasada üretilen birçok yatak markası bu ihtiyacı karşılamaktadır. Bu nedenle özellikle sert bir zeminin istirahat amacıyla yaratılması gerekli değildir. Hastanın rahat ettiği pozisyon en iyi yatma pozisyonudur, özellikle dizlerin kırılması ve araya bir yastık konması da ağrıyı azaltabilir. Bel fıtığından korunmak için neler yapılmalı? Yerdeki cisimleri dizleri kırmadan eğilerek kaldırmak, dizleri kırmadan ağır nesneleri itmek ve çekmek, omuz üstüne yük kaldırmak ve yukarı doğru uzanmak, masa başında uzun süre bel desteği olmaksızın çalışmak, elde uzun mesafelerde ağır yük taşımak bel fıtığını davet edici olaylardır. Düzenli egzersiz yapmak da bel fıtığının önlenmesinde son derece yararlıdır. Tüm önlemlere karşın bel fıtığı gelişebilir. Bu durumda başvurulacak bir beyin ve sinir cerrahının önerilerine dikkat edilmelidir. Op. Dr. Emre Oran |
Sağlık Ansiklopedisi
Blefarit, göz kapağının kenarında, kirpiklerin dışa doğru uzadığı ve arkasında da yağ bezlerinin olduğu bölümde görülen bir hastalıktır.
Bu, çok yaygın bir sorundur ve genellikle; cildi yağlı olan, kepek sorunu ya da gözleri kuru olan kişilerde görülür. Bu duruma tahriş, ya da enfeksiyon neden olabilir. Blefarit çoğu zaman, tedavi edilmesi güç olan, kronik bir rahatsızlıktır. Bu şikayet, görme yetisinde kalıcı bir tahribata neden olmaz ancak yine de rahatsızlık vericidir ve önemsenmesi gerekir. Belirtileri nelerdir? En sık rastlanan blefarit türünde; göz kapaklarında kızarıklık ve şişlik; kirpik diplerinde ise kabuklanma görülür. Bu kabuklar kalınlaştıkça çapak oluşur ve sabahları gözkapaklarının birbirine yapışmasına neden olur. Eğer tedavi edilmezse bu durum daha da kötüye gider ve gözün diğer bölümlerine de yayılarak daha ciddi bir durumun ortaya çıkmasına neden olur. Bakteri gözkapağını enfekte edebilir ve küçük kabuklu yaralar oluşabilir, bu da kirpiklerin dökülmesine neden olur. Blefaritin tedavisi Blefarit oldukça inatçı bir göz hastalığıdır. Bazı türleri tamamen tedavi edilemez fakat büyük çoğunlukla kontrol altına alınabilir. Bu sorunun kontrol edilebilme oranı hem blefarit türüne hem durumun ne derece ciddi olduğuna hem de doktorunuzun önerilerine ne kadar uyduğunuza bağlıdır. Göz sağlığı için Blefaritli kısmı temiz tutmak ve kişisel hijyen çok önemlidir. Özenli ve dikkatli davranılmadığı takdirde hafif vakaları bile tam olarak tedavi etmek son derece güçleşebilir veya tedavi bittikten sonra aynı şikayetler baş gösterebilir. Gözkapakları düzenli olarak temizlenmelidir. Ilık ve ıslak kompresle kabuklar yumuşatılırsa daha iyi sonuç alınır. Küçük ve temiz bir havlunun sıcak suyla ıslatılıp sıkıldıktan sonra 5-10 dakika göz kapaklarının üzerinde tutulması faydalıdır. Havlu soğudukça sıcak suyla tekrar ıslatılarak sıcak kalması sağlanabilir. Sıcak tedavisinin ardından havluya az miktarda göz yakmayan bir bebek şampuanı dökülüp yatay hareketlere kaşların, gözkapaklarının ve kirpik diplerinin temizlenmesi gerekir. Oluşmuş tüm kabuklar temizlendikten sonra şampuan uygulanan bölge durulanmalıdır. Bu işlemin özellikle sabah kalkar kalkmaz yapılması ve günde birkaç kez tekrarlanması önemlidir. Bazı durumlarda sıcak kompresin ardından, şampuan uygulamasından önce parmak uçlarıyla kirpik diplerine dairesel hareketlerle masaj yapılması da yararlıdır. Op. Dr. Mustafa Temel |
Sağlık Ansiklopedisi
Mide, kendisine gelen yiyecekleri sindirebilmek için asit salgılar. Mide içeriğinin ve sıvısının mide dışına çıkmaması için var olan kapakçık sistemi mide sıvısının mideden dışarı kaçağını önlemeye çalışır.
Mide ile yemek borusu arasındaki kapakçık (alt özofagus sfinkteri) uygun çalışmadığı zaman, midenin asitli içeriği yukarıya yemek borusuna doğru kaçar. Buna "Gastroözofageal reflü (GÖR)" denir. Yemek borusu ile boğaz arasındaki kapakçık (üst özofagus sfinkteri) çalışmadığı zaman ise, mide içeriği aside, mide içeriğine ve safraya karşı çok daha hassas olan boğaza ve larinkse yani ses tellerine kadar ulaşır. Bu duruma ise, "Laringofaringeal reflü (LFR)" adı verilir. Bu reflü yaygın olarak bilinen mide reflüsundan farklıdır. Boğazda olan üst reflü gün içinde ve ayakta daha fazla iken, mide reflüsü yatarken daha sık ve rahatsız edicidir. LFR gelişiminde gırtlak ve yutak dokularının hassas yapısı ve bazı sinirsel refleksler, yemek borusu hareketleri de önemli role sahiptirler. Reflüye bağlı ses problemleri ya asidin doğrudan irritatif etkisiyle ya da boğaz, gırtlak ve boyun kaslarının aside karşı refleks olarak kasılması ve sertleşmesiyle ortaya çıkar. Avrupa popülasyonunun yaklaşık %30'unun reflü şikayeti olduğu bilinmektedir. Boğazda olan bu reflü nadir değildir ve KBB Polikliniklerine başvuran her 10 hastadan birinde görülmektedir. Ayrıca ses problemleri nedeniyle KBB Hastalıkları uzmanına başvuran hastaların en az %50'sinde LFR'nin ses probleminin ana veya yardımcı nedeni olduğu belirtilmektedir. Hastalıkta sıklıkla karşılaşılan problemler; -Ses kısıklığı, seste kabalaşma, ses problemleri -Kronik öksürük, inatçı öksürük -Geniz akıntısı -Boğaz temizleme -Boğazda takıntı hissi, yabancı cisim hissi -Yutma problemleri -Ağızda acı/ kötü tat -Nefes almada zorluklar -Ağız kokusu -Kulağa yansıyan ağrı -Ağza acı su gelmesi, göğüs ağrısı, mideden asit gelmesi, hazımsızlıktır. TANI VE TEDAVİ: Tanı koymak her zaman kolay değildir. Çünkü hastaların şikayetleri bu hastalığa spesifik olmamaktadır. Öncelikle hastalardan ayrıntılı bir hikaye alınmalı, beslenme biçimleri, hayat tarzları, vücut kitle indeksleri, sigara, alkol, çay, kahve alışkanlıkları, mideye dokunan ilaç kullanımları, akşam yemeği ile yatış arası süre, çikolata, kuruyemişler, acı, sirke, acılı soslar, yağlı, şekerli beslenme alışkanlıkları, stres ve stresle baş edebilme durumları ve hatta dar kemer ve giysi kullanımları sorgulanmalıdır. Hastalarımızın daha önceki mide hastalıkları, bu hastalıklara yönelik kullandıkları ilaçlar ve geçirdikleri cerrahi operasyonlar da yine bilmemiz gereken noktalardır. Videolarengoskopi bize reflü hakkında en çok bilgi veren görüntülü endoskopi sistemidir. Bunlar fiberoptik endoskopi veya videolarengoskopi ile üst solunum ve sindirim yollarının görüntülenerek değerlendirilmesidir. Bu sistem mide endoskopisine benzemez. Kameralı endoskoplarla boğazdan, gırtlaktan ve ses telleri ile yemek borusu başlangıç yerinden kayıtlı görüntüler elde edilir Kesin tanıda iki problu asit ölçüm çalışmalarına da başvurulmaktadır. Maalesef LFR zor tanı konulan, düzenli tedavi alamayan bir hastalık olma özelliği taşımaktadır. Son yıllardaki tıptaki baş döndürücü gelişmelere teknolojik dönüşümün de eşlik etmesi sonrası LFR, önümüzdeki yıllarda ismini çok daha fazla duyuracak bir hastalık olacaktır. Hatalı beslenme tarzları ve yaşam şekillerine eklenen yoğun stres sonucu bu hastalık da görülme sıklığını artıracaktır. LFR birçok hastalığın oluşumunda suçlanmaktadır: Bunlardan en önemlileri; -Astım, -Mikroaspirasyonlar (solunum yollarına asit ve mide içeriğin kaçışı), -Akciğer hastalıkları, -Hava yolu daralması (larengeal stenoz), -Uykuda solunumun durması ile kendini gösteren tıkayıcı uyku apnesi, -Ataklarla seyreden larengospazm, -Gırtlak kanseri, -Ani bebek ölüm sendromu, -Kronik sinüzit, -Kronik farenjit olarak sıralanabilir. Kronik farenjiti tedavisi olmayan bir hastalık olarak sayılmamalı, mutlaka bu hastalarda reflü varlığı sorgulanmalıdır. Diyetin düzenlenmesi bu hastalığın sadece tedavisinde değil, aynı zamanda tekrarlamamasında da çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzün modern yaşam biçiminde artık geçici, haftalık, aylık, mevsimlik dietler yerine doğru beslenme biçimini kendi hayat tarzımız olarak benimsememiz gereklidir. Bu öneriler ise; -Yatmadan 3 saat önce herhangi bir gıda yememek/ içmemek (su dışında), -Aşırı yemekten kaçınmak ve yemeklerden sonra hemen yatmamak, -Kızartılmış gıdalardan uzak durmak, -Alkol, kahve, çay, çikolata ve asitli içeceklerden kaçınmak, -Rahatsız ettiği bilinen yiyecekleri tüketmemek olarak özetlenebilir. Yatarken yatak başın 10-15 cm yükseltilmesi gerekir. Burada çift yastıkta yatmak değil, yatak başının yükseltilmesi amaçlanmaktadır. Dar giysilerden ve sıkı kemerden kaçınmalıdır. Sigara, alkol kullanılmamalı; ideal kilo korunmalıdır. Ayrıca karın bölgesini aşırı sıkan kıyafetlerden kaçınılmalıdır. Ek olarak: -Yemeklerden hemen sonra yatmaktan ve eğilmekten kaçınmak, -Aspirin gibi mideye dokunan ilaçları zorunluluk yoksa kullanmamak, -Yoğun stresden kaçınmak veya stresle başa çıkma sanatını öğrenmek, -Karın solunumu yapmak, -Sık ve az miktarda öğünlerle beslenmek, -Kafein ve nikotinden uzak durmak, -Domates ve domates sosu içeren yiyecekler, acılı yiyecekler, ananas, sirke ve turunçgilleri ölçülü tüketmek, -Çikolata, kuruyemişler, mentol ve alkollü içecekler alt yemek borusu kapakçığını bozar, bunlardan da uzak durmak, -Yağlı yiyeceklerden kaçınmak, -Tam yağlı süt yerine yağı azaltılmış veya yağsız süt ve süt ürünlerini tercih etmek sayılabilir. Doç. Dr. Erkan Tarhan |
Sağlık Ansiklopedisi
Çölyak hastalığı bağırsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar; buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan 'gluten' e karşı hassasiyet gösterirler.
Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince bağırsaklarında oluşan immunolojik reaksiyonlar sonucu hücrelerde iltihap ve hasar oluşturur. Oluşan bu hasar sonrasında besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bazı maddelerin eksikliği ortaya çıkar. Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır ve hastaların yüzde10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler vardır. Çift yumurta ikizlerinde yüzde30 oranında görülürken, tek yumurta ikizlerinde görülme oranı yüzde70'tir. Bazı viral enfeksiyonlar ve stres durumları hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Her yaşta ortaya çıkarsa da 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sıktır. İleri yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. "Latent" veya "sessiz çölyak" hastalığı ise, bu hastalığa ait tipik bulguların olmadığı fakat kalıtsal yatkınlığı olan hastalar için kullanılan bir terimdir. Bu hastalarda zamanla çölyak hastalığı yerleşir. Belirtileri nelerdir? Emilim ve sindirim bozukluğunun derecesine bağlı olarak Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, uyuklama, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsa da daha ileri yaşlarda da görülebilir. Hastalıklı kişilerde belirtiler iki şekilde kendini gösterir: Emilim bozukluğuna bağlı olanlar Besin, mineral ve vitamin eksikliğine bağlı olanlardır. Hastalarda temel besin kaynakları olan; protein, karbonhidrat ve yağ emilimi bozulmuştur ve en ciddi emilimi bozulan ise yağlardır. Yağ emiliminin bozulması sonucu hastalarda ishal ve şişkinlik şikayetleri ortaya çıkabilir. Karbon hidrat emilim bozukluğu sonucu ise hastalarda laktoz intoleransı ortaya çıkar, bu durum sütlü yiyecekler sonrası hastalarda karın ağrısı ve şişkinlik gibi şikayetlere neden olabilir. Hastalarda beslenme bozukluğu, vitamin ve mineral yetersizliğine bağlı olarak; Zayıflama ve ödem Kansızlık (demir ve B12 vitamin eksikliği) Kemik erimesi (osteoporoz) Kolay çürüme (K vitamin eksikliği) Sinir hasarı =periferik nöropati (B12 ve B1 vitamin eksikliği) Kısırlık (adet bozukluğu, düşükler) Kas güçsüzlüğü (potasyum, magnezyum yetersizliği) Saç dökülmesi İştahsızlıktır. Teşhis ve tedavisi Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde, ayrıntılı bir muayeneden sonra bazı kan ve dışkı testleri istenir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein, kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında; çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı testlerin de yapılması gerekir. Çölyak hastalığının tanısında mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme, ince bağırsak mukoza biyopsisidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terlemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir. Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri veya ailesinde çölyak hastalığı öyküsü olanların bir iç hastalıkları uzmanı veya gastroenteroloji uzmanına başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı olanların yüzde10 kadarında; anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir. Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri (buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur. Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin tanı konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez. Bu hastalarda laktoz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması önerilir. Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamıyla ortadan kalkmasına rağmen bağırsak mukozasının tamam olarak iyileşmesi bazen 2 yıl kadar sürebilirse de bağırsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir. Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde (20-30 yıl) ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalıklar arasında; ince bağırsak lenfoması, ince bağırsak ülserleri ve kollajenöz çölyak hastalığı sayılabilir. Sıkı diyet ile kansere dönüşüm engellenebilir. Prof. Dr. Yavuz Baykal |
Sağlık Ansiklopedisi
Tiroid bezi rahatsızlıkları ya da daha bilinen adıyla "guatr", ülkemizde sık görülen bir rahatsızlıktır. Özellikle Karadeniz Bölgesi'nde su ve toprakta iyot tuzu eksikliği görülebilmesi nedeniyle sıkça karşılaşılır. İyot, tiroid hormonunun yapıtaşı olup eksikliğinde tiroid bezi TSH hormonu etkisiyle gittikçe büyür ve nodüler bir yapı kazanır hatta dışarıdan gözle görülebilir hale de gelebilir. Önceleri yeterli hormon salgılayabilirken daha sonra büyük boyutta nodüler ancak yetersiz hormon salgılar hale gelir. Erken tanı konulamazsa hastalarda gittikçe ağırlaşan klinik bulgular görülmeye başlar, Tiroid bezi, insan boynunda gırtlak önünde bulunur, insan metabolizmasının hızını ayarlayan T3 ve T4 hormonlarını salgılar. Bu hormonlar vücut ısımızdan, sindirim sisteminin çalışmasına; kalp atım sayımızdan terleme miktarımıza kadar birçok yaşamsal fonksiyonu yönetir. Tiroid bezinin çalışması, beyindeki "hipofiz bezi" dediğimiz organdan salgılanan TSH ile kontrol edilir. Tiroid bezinin az ya da çok çalışması guatr dediğimiz tiroid bezi rahatsızlıklarına yol açar. TİROİD BEZİNİN YETERLİ HORMON ÜRETEMEMESİNE "HİPOTİRİDİ" DENİR. Belirtiler: " Yorgunluk " Kabızlık " Kalpte yavaşlama " Üşüme, soğuğa tahmmülsüzlük " Hareketlerde ve zihinsel hızda yavaşlama " Adet düzensizliği ve kısırlık " Cilt ve cilt altında ödem ile kilo alma " Metabolizma hızında yavaşlama " İştah azalması " Ses kalınlaşması " Uykuya eğilim ve uyku apne sendromu " Gözlerde şişme " İleri dönemde koma hali ve solunum durması Hipotiroidi yani tiroid bezinin az çalışması tanısı, kanda T3, T4 ve TSH hormonlarının düzeyi bakılarak konulur. Özellikle T4 hormonunun düşmesi tüm hipotiroidilerde yani tiroidi az çalışan kişilerde görülür. Hipotiroidi ( Az çalışan tiroid) tedavisi: Hastaya ağızdan hap olarak olarak T3 hormonu ya da T3- T4 mixt hormon tedavisi yapılır, günlük 25 mikrogramla başlayan doz gittikçe artırılır. TİROİD BEZİNİN FAZLA MİKTARDA HORMON ÜRETMESİNE VE SALGILAMASINA "HİPERTİROİDİ" DENİR. Belirtiler: " Terleme, sıcak basması " Kilo kaybı " Ayak bileğinde ödem " Aşırı derecede güçsüzlük " Çarpıntı " İshal " Artmış iştaha karşın kilo kaybı " Gözlerde ileri derecede büyüme ve öne doğru ilerleme (Egzoftalmi) " Ellerde titreme " Saç dökülmesi " Sinirlilik hali Hipertiroidi nedenleri, hipofizden fazla TSH salgılanması ya da bağışıklık sisteminin etkisiyle tiroid bezinin fazla çalışması ile olabilir. Ayrıca hormon salgılayan tek ya da çok sayıda tiroid nodülü de gözlenebilir. Hipertiroidi tedavisi: Tedavinin amacı üretilen hormon düzeyinin azaltılmasıdır. Hastalarda ilaç tedavisi sonuç vermediği zaman radyoaktif iyot tedavisi ya da cerrahi tedavi uygulanabilir. HASTA ÖTİROİD SENDROMU (NORMAL TİROİD FONKSİYONU İLE GİDEN HASTALIK HALİ) Ağır hastalık ya da ağır egzersiz, fiziksel travma tiroid hormonunun etrafta tutulmasını ve TSH salınımını etkileyebilir. Herhengi bir guatr rahatsızlığı olmadığı halde kişilerde vücutta oluşan diğer anormal durumlar nedeniyle hormon yetersizliği görülür. En belirgin özellik, T3 değerinin kanda düşük olarak tespit edilmesidir. T4 değerleri değişiklik gösterebilir. Ötiroidik durumun tespiti için TSH değerlerinin normal olması önemlidir. TİROİDİT (Tiroid iltihabı) Genellikle üst solunum yolları enfeksiyonlarını takiben, virüslere bağlı olarak ortaya çıkar. Boğazda ağrı, yanma, hassasiyet, sıcaklık artışı olur, ağrı çene altına kadar vurabilir. Boyun bölgesinde lenf bezi büyümesi de gözlenebilir. Ani ateş, ağrı, sedimentasyon yükselmesi gözlenebilir. Tiroid fonksiyonlarına göre tedavi düzenlenir. HASHİMOTO TİROİDİTİ Bağışıklık sistemine bağlı (otoimmün) gelişen kronik gidişli iltihabi bir hastalıktır. Guatr bezi genellikle asimetrik olarak büyür ve zamanla hormon yetersizliği gelişir. Hastalarda başlangıçta; boğazda ve boyunda ağrı, halsizlik, çarpıntı, boyun bölgesinde ateşlenme ve hassasiyet görülür. Önceleri sıcaklık basması, terleme, çarpıntı gibi bulgular oluştuğu halde, zamanla tiroid bezinde harabiyet geliştiği için; hastada kilo alma, üşüme, kalpte yavaşlama gibi bulgular oluşabilir. Başlangıçta kanda TSH hormon düzeyi artar, serum T4 düzeyleri düşer ve hipotiridi bulguları gelişir. Hipotiroidi durumu geliştikten sonra tamamlayıcı tedavi uygulanır. TİROİD BEZİ RAHATSIZLIKLARININ ÖNLENMESİ Özellikle iyot eksikliği olduğu bilinen bölgelerde iyotlu tuz kullanımının önerilmesi, hastalığın sık görüldüğü bölgelerde sularda iyot analizi yapılması da önemlidir. Ayrıca tiroid fonksiyon testlerinin tarama testi olarak kullanılması ve erken tanı konulması hastalığa bağlı birçok malüliyeti engelleyecektir. Gebelerde ilk haftalarda tiroid hormonunda eksiklik ya da fazlalığın tespit edilmesi, hem annenin sağlıklı bir gebelik geçirmesi açısından hem de bebekte oluşabilecek sakatlıkların önlenmesi açısından çok önemlidir. Uz. Dr. Murat Görgülü |
Sağlık Ansiklopedisi
Halk arasında damar sertliği olarak bilinen "ateroskleroz", atardamarların esnekliğini kaybedip kalınlaşması ile oluşan bir damar hastalığıdır.
NEDEN OLUŞUR? Atardamarlar, vücudun canlılığını devam ettirmesi için şart olan kanı organlara taşırlar. Atardamarların 3 tabakası vardır. Bazı faktörlerin etkisiyle en içteki tabaka (intima) tahrip olur ve bu tahrip olan bölgeye kandaki kolesterol, pıhtılaşma faktörleri vb. maddeler birikmeye başlar. Kolesterolün damar duvarında birikmesi ile damar kalınlaşır, damar iç hacmi daralır ve kan geçişi azalır. Ayrıca pıhtılardan kopan parçalar vücudun başka bölgelerinde daha küçük damarların tıkanmasına yol açabilir. Damar sertliği sadece kalp damarlarını değil; beyin, böbrek ve çevre damarlarını da ilgilendirir. Türkiye de kalp ve damar hastalıklarından ölümler, tüm ölümlerin % 34'ünü oluşturmaktadır. DAMAR SERTLİĞİ HANGİ KALP HASTALIKLARINA NEDEN OLUR? Kalbin kasılmasını sağlayan miyokard adı verilen kas tabakasının beslenmesi (oksijenlenmesi), ''koroner'' denen (kalbe özel) damarlar vasıtasıyla gerçekleştirilir. Ateroskleroz veya başka bir nedenle miyokard'a gelen kan miktarı azalırsa, myokard yeterli seviyede oksijenlenemez ve ''iskemi'' (dokunun kanlanamaması) meydana gelir. İskemi, koroner kalp hastalığına neden olur. Kalbin myokard kas tabakası, tam beslenemediği için yeterli kasılamaz, bu da hastada kendini ''angina pectoris'' (göğüs ağrısı) şeklinde gösterir. Koroner kalp hastalığında en çok korkulan olay; koroner damarlardan hiçbirinin, kalp kasının kanlanmasını (dolayısıyla oksijenlenmesini) yeterince sağlayamamasıdır. Böylece kalp kasılamaz ve vücuda kan gönderemez. Bu olay halk arasında kalp krizi olarak bilinen "myokard infarktüsü"dür. DAMAR KİREÇLENMESİ ( ARTERİO SKLEROZ) Vücuttaki kan damarlarının bir kısmının veya tamamının sertleşmesi sonucu, esnekliklerini kaybetmesine; halk arasında damar kireçlenmesi tıp dilinde ise Arterio Skleroz veya Atheroma denir. Nedeni, kan damarlarının iç kısımlardaki hücrelerin esnekliğini kaybedip, zayıflaması veya kandaki yağlı maddelerin birikinti yaparak, damarı darlaştırmasıdır. Özellikle diyabet (şeker hastalığı) gibi bir diğer damar hastalığı ile birlikte olduğunda bu hastalık çok daha hızlı ve şiddetli seyredebilir. Belirtileri baş dönmesi, baş ağrısı, titreme, yürürken sendeleme, düşünme ve öğrenme gücünde zayıflama, sinirlilik veya damarın sertleştiği bölgelerde ağrılar görülür. İlk belirtiler görüldüğünde önlem alınacak olursa, korkulacak bir şey yoktur. Hastanın neşe ve cesaretini kaybetmemesi ve doktorun tavsiyelerini yerine getirmesi iyileşmede atılacak ilk önemli adımdır. Damar sertliği teşhisi konan kimse, perhiz yapmalı, alkol ve sigara gibi keyif verici maddeleri bırakmalı, yumurta, tereyağı ve benzeri yiyecekleri terk etmeli, tuzu da azaltmalıdır. Ayak damarlarında meydana gelebilecek herhangi bir hastalığı önlemek için de dar ayakkabı giymekten kaçınmalıdır. |
Sağlık Ansiklopedisi
Hemoglobin, kırmızı kan hücrelerine (eritrosit) rengini veren ve oksijenin kanda taşınmasını sağlayan bir proteindir. Demir ise hemoglobinin temel yapısına giren bir elementtir.
Akciğerlerden alınan oksijenin hemoglobine bağlanarak dokulara aktarılmasında büyük önem taşır. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre hemoglobin değerlerinin erkeklerde 14 gr/dl, hamile olmayan kadınlarda 12 gr/dl'nin altına düşmesi "anemi" olarak tanımlanır. Demir eksikliği ve buna bağlı olarak oluşan anemi ise "demir eksikliği anemisi" olarak adlandırılır. Tüm dünyada erkeklerin % 20'sinde, kadınların % 35'inde ve hamilelerin % 50'sinde görülür. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha az, ülkemiz gibi az gelişmiş ülkelerde ise çok daha yüksektir. Belirtiler? Halsizlik, iştahsızlık, çabuk yorulma, başağrısı, başdönmesi, çarpıntı, nefes darlığı, huzursuzluk gibi genel; tırnaklarda kolay kırılma, tırnaklarda uzunlamasına kabarık çizgiler, düzleşme ve çukurlaşma, dil papillalarında düzleşme, dilde yanma, ağız köşelerinde ülserasyon ve fissurlar ve yutma güçlüğü gibi özel belirtileri vardır. NEDENLERİ: 1) Demir ihtiyacının artması: Gebelik, emzirme, büyüme çağındaki çocuklar, düşük doğum tartılı ve erken doğan bebeklerde ihtiyaç artar. Diyetle alınan demir ihtiyacı karşılamaya yetmez. 2) Demirin yetersiz alımı: Çocukların anne sütü yerine demir desteği olmayan mamalarla beslenmesi, inek sütüne 1 yaşından önce geçilmesi, çocuğun günde yarım litreden fazla süt içmesi ve daha büyük çocuklarda hazır gıdalarla beslenme, sosyo-ekonomik durum bozukluğu nedeniyle hayvansal gıdaların yeterince alınamaması buna yol açar. Erişkinlerde çay, kahve tüketiminin fazla olması, diyetle fazla miktarda kalsiyum alınması, etin kavrularak ya da fırında fazla pişirilmesi ve sosis, salam gibi hazır besinlerin tüketimi demirin biyoyararlanımını azaltır. Sakatat, dana eti, koyun eti, tavuk eti, kuru baklagil, kuru meyve ( kayısı-üzüm ), pekmez, yeşil sebze, fındık, fıstık, susam, tahin gibi demirden zengin besinlerin tüketilmesi önerilir. 3) Demirin yetersiz emilimi: Bazı kişilerde demir bağırsaklardan yeterince emilemez. 4) Kan kaybı: Özellikle mide - bağırsak sistemindeki iyi ya da kötü huylu tümörler, kadınlarda aşırı adet kanaması, sık ve fazla sayıda doğum, düşük ve küretajlar buna yol açabilir. TANI VE TEDAVİ: Aneminin nedenlerinin iyi araştırılması gerekir. Altta yatan neden bulmadan rastgele demir ya da vitamin vermek, kan transfüzyonu yapmak, teşhisin gecikmesine, hastanın probleminin ilerlemesine yol açabilir. Demir eksikliği olan bebek ve çocuklarda zeka gelişimi ve koordinasyon bozulur, dikkat ve algılama azalır, büyümede gerilik olur. Demir eksikliğinde enfeksiyonlara duyarlılık artar, tırnak-deri-mukoza değişiklikleri ortaya çıkar. Gebelerde morbidite ve mortalite, bebek ölümleri oranı, düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme ve enfeksiyonlara yakalanma riski artar. Bağışıklık sistemi bozulur. Demir eksikliği anemisi olan bireylerde hava kirliliğine bağlı olan kurşun zehirlenmelerine duyarlılık artar. Demirin bağırsaktan emilimindemi artırmak için… " C vitamini demirin emilimini artırır. Bu nedenle yumurtayı portakal suyu veya domatesle, köftenin yeşil salata ile tüketilmesi demirim emilimin artırmak açısından önemlidir. " Mayalı ekmekteki demir mayasız ekmeğe göre daha çok emilir. " İyi pişmemiş kuru baklagiller ya da kepek ekmeği demirin emilimin azaltır. " Posalı gıdalarla beslenme demirin emilimini azaltır. " Gıdaları saklamakta kullandığımız alüminyum, paslanmaz çelik ve teneke de demirin emilimin azaltır. Uz. Dr. Deniz Şahin Şimşek |
Sağlık Ansiklopedisi
Gözün görmeyi sağlayan sinir tabakası olan retinadaki kılcal damarların etkilenmesiyle ortaya çıkan tablodur.
Bu küçük kılcal damarlarda, kırmızı kan hücreleri ve pıhtılaşma hücrelerinde oluşan değişiklikler sonucu retina beslenemez ve oksijensiz kalır. Damar cidarlarında bozulmalar oluşur, damar geçirgenliğinde artış olur. Bu da damar dışında yani retina içinde kanamalar ve serum sızıntısına neden olur. Düşük oksijen seviyesi anormal yeni damarların oluşumuna yolaçabilir. Oluşan bu damarlar retinanın kendi damarları kadar sağlam olamazlar ve taşıdıkları kanı kolayca duvarlarından sızdırmaya başlarlar. Bu safhadan sonra Proliferatif Diyabetik Retinopati (PDR) dönemi başlar. Görmeyi tehdit eden ciddi komplikasyonlardan bazıları: 1. Yeni ve acil oluşmuş olan damarların kanamalı sebep olduğu göz jeli içi vitreus kanamaları 2. Oluşan anormal damar ve zarların çekintisine bağlı retina dekolmanı/yırtılması 3. Opak membranların oluşması sonucu görme keskinliğinin azalması 4. Rubeozis iridis 5. Göz tansiyonun yükselmesi ve son olarak 6. Sönmüş göz evresi (burnt-out stage) Hem Tip 1 hem Tip 2 diabeti olan hastalar için bu risk vardır. Bu sebepten dolayı diyabeti olan herkes en azından 6 ay ile 1 yılda bir kere olmak üzere kapsamlı (damla ile) göz ve göz dibi muayenesi yaptırmalıdır. Özellikle 10-15 yılın üzerinde diyabet hikayesi olan hastalar için bu kontroller çok daha önemlidir. Bu hastalıktan dolayı kan damarı duvarlarında meydana gelen bozulmalar ve yeni oluşan damarlardan kolaylıkla damar dışına sızan kan göz içine dolar ve görmemizi bulanıklaştırır. Eğer bu kanamalar görme merkezini de etkilerse (makula = sarı noktayı) görme keskinliği çok azalır. Bu durum mukala ödemi olarak adlandırılır ve PDR dediğimiz yeni damar oluşum savhasına gelmiş hastaların yaklaşık yarısında bu gözlenmektedir. Nasıl Tespit Edilir? Öncelikle görme keskinliği ölçülür ve ardından hastanın göz bebekleri damla ile genişletilerek retina (göz dibi) detaylı bir şekilde taranır. Etkilenen alanlar tespit edilirse gerekli görüldüğü takdirde FFA denilen test yapılır. Bu test damarınızdan verilen boyalı bir madde sayesinde göz dibinizin fotoğrafı çekilir ve sızdıran damarlar ve beslenemeyen bölgeler tespit edilir. Bu yöntem sayesinde tedavi kararı daha kolay alınır. Tedavi Yöntemleri Görme kaybı riskini yüzde 50 oranında azaltması sebebiyle, klinik önem taşıyan maküler ödemlerde bütün gözlere, görme keskinliğine bakılmaksızın LFK (Lazer fotokoajulasyon) tedavisi yapılmaktadır. Tedavideki esas gaye kanayan ve sızdıran damarları kapayıp, hastanın görme seviyesini korumaktır. Lazer tedavileri ile yetersiz kalan gözlerde veya kontrol altına alınamayan hastalarda ileriye dönük daha ciddi komplikasyonlar ortaya çıkar. Bunlar arasında : 1. Ağır Persistan vitre içi hemarojiler (en sık konulan indikasyon) 2. Makulayı (görme noktasını) tutan traksiyonel retina dekolmanı 3. Ağır, ilerleme gösteren (agresif) fibrovasküler proliferasyonlar 4. Yoğun IVH (intra vitreal hemoraji) ile birlikte bulunan Rubeosis İridis (iriste yeni damarlanmaların oluşumu) 5. Yoğun persistan (tekrarlayan) subhialoid hemorojiler Yukarıda sayılan bu 5 durumda PPV (Pars Plana Vitvektomi) yapılması zorunluluğu vardır. Vitrektomi, göz içine girilerek kanın temizlenme şeklidir. Bu yüzden, son aşamalara gelmeden hastalarımız bilinçli olarak periyodik göz dibi kontrollerini yaptırmalılar. İyi bir kan şekeri düzeyi ve sürekli takip altında olmalarında fayda vardır. Unutmayalım ki Diyabetik Retinopati hiçbir semptom (belirti) vermez. Eğer belirtiler ortaya çıkmış ise hastalık ileri safhalara gelmiş demektir ki bu da tedavilerini zorlaştırır ve görme kaybı açısından riskleri yüksektir. |
Sağlık Ansiklopedisi
Kalbin normal atışlarına, fazladan atış eklenmesine "Ekstrasistol" bir başka deyişle "fazladan atış" denir. Kalbin bir atışı, vaktinden önce olur.
Sonra, bir süre atış olmaz. Bu atışlar, tek tek veya arka arkaya meydana gelir. Kalp hastalıklarında görüldüğü gibi; fazla sigara, aşırı alkol tüketmek, heyecan ve hazmı güç yemeklerden sonra da görülebilir. Kalbin çalışması bir düzen ve ahenk içindedir. Öyle programlanmıştır ki istirahat halinde bir dakikada 50 ile 100 atım yapar. 50'nin altındaki atımlar bradikardi 100'ün üzerindeki atımlar da taşikardi olarak adlandırılır. Ekstra atımlar içermeseler de bradikardi ve taşikardi halleri de bir ritim bozukluğudur. Aktif spor yapanlarda görülen bradikardi, çok aşağı değerlerde olmamak kaydıyla masum kabul edilebilir. İstirahat halindeki taşikardiler ise kalp yetmezliğinin dışında kansızlık, gebelik, KOAH (müzmin tıkayıcı akciğer hastalığı), tiroit hormonlarının aşırı salgılandığı guatr durumlarında görülebilir. Ekstrasistoller ise normal atım sayısı içinde görülebilecekleri gibi taşikardik veya bradikardik konumlarda da ortaya çıkabilir. Ekstrasistol nasıl teşhis edilir? Kalbe ait ani ölümlerin en başta gelen nedenlerinden biri ekstrasistol'dür. Bu yüzden ekstrasistollerin masum ya da tehlikeli oluşlarını tespit etmek hayati bir önem taşımaktadır. "Ben onunla yaşamaya alıştım" diyerek kesinlikle hafife alınmamalıdır. İzlenmesi gereken doğru yol öncelikle kardiyoloji kontrolünden geçerek teşhis konmasını sağlamak, koruyucu ve tedavi edici bir strateji oluşturmaktır. Elle nabız kontrolünde düzensizlik saptanması en tipik bulgusudur. Tansiyon ölçümü sırasında nabız atımındaki düzensizlikleri işitmek de mümkündür. EKG (elektro kardiyografi) ile mevcut ekstrasistol net olarak tanımlanabilir. Gelişi güzel zamanlarda ortaya çıkan ya da sürekli olmayan ekstrasistolleri yakalayabilmek için 24 saat taşınabilir Holter EKG kullanılır. Ekstrasistol sorunu olanlar nelere dikkat etmelidir? * Sigara içmeyin. * Alkol kullanmayın. * Çay - kahve tiryakiliğiniz var ise buna son verin * Ağır spor yapmayın. * Düzenli ve dengeli beslenmeye özen gösterin, ağır yiyeceklerden kaçının. * Doktorunuza danışmadan içeriğini bilmediğiniz ilaçları kullanmayın. * Stresten uzak kalmak için yüreğinizdeki hoşgörü reçetesini uygulayın. Ekstrasistol nasıl tedavi edilir? Bunun için tam bir sistemik muayeneden geçmek gerekir. Doktorunuz öncelikle ekstrasistolun masum (iyi huylu) ve riskli (kötü huylu) ayrımını yapar. Riski arttıran uyarıcı etkenlerden uzaklaştırılır: Sigara, stres, alkol, çay, kahve ve kalbi tetikleyen ilaçlar. Risk oluşturan hallerde kabul edilmiş tıbbi kriterlerle sebebe yönelik tedavi stratejileri oluşturulur. Gerek duyulan ilaçlar ancak uzman doktor denetiminde ve kontrollü olarak kullanılır. İnatçı ve ilaçlara yanıt vermeyen durumlar elektro fizyolojik yöntemle ablasyon, deri altına yerleştirilen kalp pili, defibilatör ve nadiren ameliyat edilerek tedavi edilir. Doç. Dr. Kani Gemici |
Sağlık Ansiklopedisi
Kalp krizi, kalbi besleyen koroner atardamarların ciddi ölçüde tıkanmasına bağlı olarak kalp kasının bir bölümünün hasara uğraması veya ölmesiyle (miyokard enfarktüsü) ortaya çıkar. Kalbi besleyen koroner kan damarlarındaki tıkanma, damar çeperlerinde plak oluşmasına ('damar sertliği', ateroskleroz) ya da pıhtı oluşmasına (koroner tromboz) bağlı olabilir. Göğsün ortasında, ani olarak ortaya çıkan ve sıkışma şeklinde ağrı ile çok büyük bir ızdırap arasında değişen şiddetlerde olabilen, 30 dakika ya da daha uzun süren ve istirahat ile geçmeyen ağrı ortaya çıkar. Ağrı bazen omuzlara, boyna ya da kollara yayılır. Göğüste, nefes darlığının eşlik ettiği rahatsızlık hissi ya da ağrı, huzursuzluk, soğuk ve nemli deri, bulantı ya da kusma ya da bilinç kaybı oluşabilir. Bu durum, zaman zaman mide yanması ile de karışabilir. Enfarktüs sırasında ne yapılmalıdır? Enfarktüs krizi geçiren hasta; kalp bölgesinde ani bir ağrı hisseder. Bütün benliğini ölüm korkusu sarar. Nefes almakta zorluk çeker. Yapılacak ilk iş, hastanın 45 derece bir meyille oturmasını sağlamaktır. Sonra; vakit geçirmeden doktor çağrılır. Acil olarak en yakın hastaneye başvurmak gerekir. Enfarktüse neden olan risk etmenleri: Değiştirilemeyen etmenler: Ailede kalp krizi geçiren kişi bulunması, 45 yaşın üzerinde ve erkek olma, değiştirilmesi mümkün olmayan risk etmenleridir. Değiştirilebilecek etmenler: Sigara içme, yüksek kolesterol, yüksek kan basıncı, şeker hastalığı, şişmanlık, çok yağlı beslenme ve hareketsizlik. Tedavi seçenekleri nelerdir? İlk tedavi önlemleri oksijen, nitrogliserin, düşük doz aspirin ya da ağrı tedavisi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarını giderici antiaritmik ilaçlar ve kalp kasındaki hasarın ilerlemesini önlemek için beta-blokerler verilebilir. Hasta krizden sonraki ilk birkaç saat içinde hastaneye yatırılırsa pıhtıları eritmek için trombolitik ilaçlar verilebilir. Ancak günümüzde eğer ulaşılabiliyorsa ilk önce anjiyo-plasti (daralan kalp damarlarının genişletilmesi) tercih edilmelidir. Hastanın diğer kalp damarlarında da tıkanmalar varsa koroner arter köprüleme (bypass) ameliyatı yapılabilir. Uz. Dr. Özlem Esen |
Sağlık Ansiklopedisi
Faset sendromu bel ağrısının üzerinde yeterince durulmayan ancak sık görülen bir nedenidir. Halk arasında bel omurlarında kireçlenme olarak bilinen bu durum çoğu kez bel ve boyun fıtığı ile birlikte bulunabilir ve bu nedenle bir ağrı kaynağı olarak göz ardı edilebilir.
Faset eklemler omurganın arka tarafında yer alan omurları birbirine bağlayan ve omurganın hareketinde önemli rol oynayan küçük eklemlerdir. Bu eklemlerin çok karmaşık bir sinir ileti sistemleri mevcuttur. Bu nedenle de ağrıya oldukça duyarlı oldukları açıktır. Yaşlanmaya, darbelere, travmalara bağlı olarak faset eklemlerde oluşan bozulmalar şiddetli boyun, sırt ve bel ağrılarına sebep olabilir. Omurganın boyun ve bel bölgesi sırt bölgesine kıyasla çok daha hareketli olduğundan faset eklem bozukluklarına bağlı ağrılar daha çok bel ve boyun bölgesinde görülür. Faset eklemlerde bozulmalar, yaşlanmanın sonucu olarak ortaya çıkabileceği gibi ağır işlerde çalışan gençlerde, sert spor yapanlarda da görülebilir. Ayrıca dengesiz yük taşıma da faset sendromuna yatkınlığı artırır. Belirtileri nelerdir? Faset eklem bozulmalarına bağlı ağrılar belin yan tarafında hissedilir. Ağrı, kalçaya ve bacağın üst kısmına yayılabilir. Bel fıtığı ağrısı öne eğilmekle artış gösterirken, faset sendromu ağrısı daha çok geriye yaslanmak ve yana dönmekle şiddetlenir. Faset eklemlerde ortaya çıkan kireçlenmelerin çok artması durumunda omurilikten çıkan sinirler bası altında kalabilir. Bunun sonucunda da bel ya da boyun fıtığı ağrısına benzeyen bir ağrı ortaya çıkabilir. Bu durumda olay boyundaysa omuza ve kola yayılan boyun ağrısı, beldeyse kalçaya ve bacağa yayılan bel ağrısı karşımıza çıkar. Tedavi: Faset sendromunun neden olduğu ağrıların tedavisinde faset eklem enjeksiyonu ve faset eklem denervasyonu gibi girişimsel yöntemleri uygulamaktayız. Bu yöntemler özel girişim odasında ve "Floroskopi" adı verilen radyolojik görüntüleme yöntemi kılavuzluğunda gerçekleştirilir. İşlem için genel anesteziye yani narkoza gerek yoktur. Hastaya uygun pozisyon verildikten sonra damardan sakinleştirici ilaçlar verilir ve lokal anestezi (mevzi uyuşturucu) ilaçları uygulanır. Ardından, floroskopi cihazıyla ilgili eklemler ve eklemlerin sinirlerinin geçtiği yerler görüntülenir. Eklem içine özel iğnelerle girilerek ilaç enjeksiyonu yapılır. Bel ve boyun fıtığı ile faset sendromu birlikte sık görüldüğünden bu enjeksiyonlar bel ve boyun fıtığı için uygulanan epidural ve transforaminal enjeksiyonlarla aynı seansta da yapılabilir. Faset sendromu için uygulanan bir diğer girişimsel tedavi yöntemi ise faset eklem denervasyonudur. Bu işlemde faset eklemlerin ağrısını ileten sinirler bloke edilir yani ağrıyı iletmeleri engellenir. Bu sinirler hareket ya da duyuyla ilgili sinirler değildir. Sadece ağrı iletiminden sorumludur. Bu nedenle bu sinirlerin duyarsızlaştırılması sonucunda herhangi bir fonksiyon ya da his kaybı oluşmaz. Sadece ağrı ortadan kalkar. Faset eklem denervasyonu için kullanılan en modern yöntem radyofrekans termokoagülasyon yöntemidir. Bu yöntemde sinire yüksek frekanslı radyo dalgaları ile oluşturulan kontrollü ısı uygulanır ve sinirin ağrıyı iletimi kesilir. Tüm bu girişimsel tedavi yöntemleri uzun seanslar boyunca değil, tek bir seans olarak uygulanır. Girişimden sonra hastalar 3-4 saat ya da en fazla 1 gece gözlem altında tutulup evlerine gönderilirler. Ardından hastalara yapmaları gereken egzersizler ve vücutlarını doğru kullanmak için dikkat edilmesi gereken noktalar anlatılır. Bu şekilde uygulanan sistematik bir tedaviyle faset sendromu ağrıları dindirilebilmektedir. Uz. Dr. Mehmet Çelik, |
Sağlık Ansiklopedisi
Bacaktaki toplardamarların iltihabı demek olan flebit, oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. "Flebit" bacaktaki yüzeysel toplardamarların ya da bacak ve leğen kaslarındaki derin toplardamarların iltihabı anlamına gelir.
İltihap çoğunlukla damar içi pıhtılaşmaya, yani tromboza yol açar, iltihapla sonuçlanan damar içi pıhtılaşmaya ise "tromboflebit" denir. Flebit'in belirtileri nelerdir? Yüzeysel tromboflebitte derialtında görülen toplardamarlar iltihaplanarak şişer, kızarır ve duyarlı bir hale gelirler. İltihap, genellikle damarın bir bölümünde başlar, sonra yukarıya doğru ağrılı, kırmızı bir çizgi biçiminde yayılır. İltihaplı damar, derinin hemen altında sert bir kordon gibi ele gelebilir. Hastayı gece uyutmayan belirgin bölgesel bir ağrı vardır. Tedavi edilmezse, iltihap alanı genişler ve ağrı artar. Bazen çok ağrılı, uzun bir iltihap çizgisi de görülebilir; hastanın ateşi yükselebilir, bacağı şişebilir. Yüzeysel tromboflebit daha çok bacağın alt yarısında oluşur. Genellikle genişlemiş (varisli) damarlarda görülür. Ender rastlanılmakla birlikte koldaki toplardamarlarda da olabilir. Derin toplardamar tromboflebitinde ağrı baldırda hissedilir ve bilek hareketleriyle artar. Bilek çevresindeki dokular şişebilir. Ancak, ağrılı bir kızarıklıkla kendini belli eden yüzeysel tromboflebitin tersine, derin flebitin dıştan görünen hiçbir belirtisi olmayabilir. Genellikle bacakta şişlikler ortaya çıkar. Flebit'in sebepleri nelerdir? Yüzeysel tromboflebitin başlıca nedeni varisli damarlardır. Aileden geçen ve kadınlarda daha yaygın olan bu durum, genç erişkinlik çağında ortaya çıkar ve yıllar geçtikçe ilerler. Bacak yüzeysel toplardamarları genişleyince çeperleri incelir ve kıvrımlar yapar. Genişlemiş damarlarda kan akımı yavaşlar ve kandaki plazma ve hücreler çökmeye yüz tutar. Böylece kanın akışı iyice yavaşlar ve flebitin ilk aşaması olan kan pıhtılaşmasına yol açar. Pıhtılaşmadan sonra damar çeperi pıhtıyı çözmek için iltihap oluşturur. Bu dönemde hasta ağrı, duyarlılık ve kızarıklık gibi belirtilerin farkına varır. Bazen bir darbeden sonra da flebit oluşur. Derinin hemen altındaki ince çeperli toplardamar, sözgelimi bir sehpaya çarpma sonucu yaralanabilir. Normalde damarın içi, kaygan bir yüzey oluşturarak pıhtılaşmayı önleyen bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Darbe sonucu bu tabaka zedelenince, düzensiz yüzeye değen kan, pıhtılaşmaya başlar. Toplardamarlardaki varis genellikle gebelik sırasında ağırlaşır. Bunun iki nedeni vardır: Rahmin leğen toplardamarlarına baskı yaparak bacak toplardamarlarını şişirmesi; gebelikte bedendeki bütün destek dokularını gevşeten hormonların salgılanması (çeperleri gevşeyen damarlar genişler). Damar içine enjeksiyon yapılması da yüzeysel tromboflebite neden olabilir. Herhangi bir nedenle hastanede yatan hastaya uzun süre damardan sıvı verilmesi, yani serum takılması gerekebilir. Bu durumda iğne damarı tahriş edebilir ve sonuçta pıhtılaşma, ardından da iltihap ortaya çıkar. diğer nedenler arasında ise; kanın pıhtılaşmaya yatkın olduğu bazı kan hastalıkları ile büyük ameliyatlar sonrası ya da hastanın uzun süre hareketsiz kaldığı durumlar sayılabilir. Bazı kanser türlerinde, özellikle pankreans kanserinde, daha önce hiçbir varis ya da flebit yakınması olmayan kişinin bacaklarında apansızın yüzeysel flebit oluşabilir. Bu tür flebitin bir özelliği 'gezici' olmasıdır. Bir gün bir bacağın alt kesiminde ortaya çıkan flebitin birkaç gün sonra öteki bacağın üst kesiminde oluştuğu görülür. Flebit ciddiye alınmalıdır, ama başka belirtiler olmadan, kanserin ilk belirtisi olarak yorumlanması yanlıştır. Derin toplardamar tromboflebitinde, kaslar içinde, bacak boyunca uzanan geniş toplardamar tıkanır ve iltihaplanır. Varisli damarlar dışında, derin toplardamar tromboflebitinin nedenleri, yüzeysel tromboflebitinkilerle aynıdır: Kan dolaşımında yavaşlama, kanın yapısında bir değişiklik ve damar çeperinde zedelenme. Flebit'in tedavisi nedir? Yüzeysel tromboflebitin ciddi bir tehlikesi yoktur. Hasta toplardamar, içinde kan barındırmayan, bağ dokusundan bir bant, haline gelebilir; ama yeni damarlar açılacağından bu durum belirti vermez. Ayrıca yineleme eğilimi göstermesine karşılık, ciddi bir tehlike yaratmaz. Buna karşılık, derin toplardamar tromboflebiti oldukça ciddi tehlikeler yaratabilir. Öncelikle, toplardamardaki pıhtı büyüyerek önemli bir uzunluğa ulaşır. Sonra bir parça kopar ve ana dolaşıma katılır. Alt ana toplardamardan (bedenin alt kesiminden gelen bütün kanı toplayan, karnın arka tarafındaki geniş toplardamar) geçerek kalbe girer. Oradan da akciğerlere kan götüren atardamara pompalanır. Büyüklüğüne göre, bu atardamarın akciğere dağılan dallarından birini ya da birkaçını tıkar. Eğer pıhtı yeterince büyükse tam tıkanma bile yapabilir ve oluşan akciğer enfarktüsü ani ölümle sonuçlanır. Küçük bir pıhtı ise akciğerin uç kısmına ulaşır ve daha az zarar verir. Derin toplardamar tromboflebitinin ikinci bir etkisi de bacak damarlarının içindeki küçük kapakçıkların hasar görmesidir. Bu durum bazen bacağın sürekli şiş kalmasına ya da yara (ülser) açılmalarıyla sonuçlanan deri sorunlarına yol açar. Ciddi bir tehlike yaratmadığından yüzeysel tromboflebitin tedavisinde belirtilerin hafifletilmesiyle yetinilir. İlk yapılacak şey; bir hastaneye başvurmaktır. Hastaya genellikle yatırılarak, kanın pıhtılaşmasını geciktiren bir tedavi uygulanır. Hastaneye gidene kadar ise bacağın yukarı kaldırılması ( kalp seviyesinin üzerinde tutulması) yararlı olur. Derin tromboflebitin tedavisi genellikle pıhtı oluşmasının önlenmesine yöneliktir. Kanın pıhtılaşma hızını azaltan antikoagulan (pıhtılaşmayı önleyici) ilaçlar kullanılır. Bunların uygun bir dozda alınması, bacaktaki pıhtıların büyümesini önler. Günümüzde iki tür antikoagulan madde kullanılmaktadır: Enjeksiyonla verilen ve hemen etki eden heparin ve hap biçiminde de alınan, iki üç gün içinde etkisini gösteren warfarin. Önce heparin uygulanır, birkaç gün sonra warfarin'e başlanır ve en az 6 ay boyunca sürekli kullanılır. Yüzeysel tromboflebitte tek sorun, özellikle varis varsa iltihabın yinelenmesidir. Bir nöbet genellikle bir hafta ya da daha uzun sürer. Sonra ağrı ve duyarlılık hafifler ama bazen duyarlılık haftalarca sürebilir. Akut dönem geçtikten sonra bölgedeki deride kahverengi bir leke kalır. Bunun yok edilmesi olanaklı değildir. Derin toplardamar trombozu tedavisine zaman geçirmeden başlanırsa, bir sorun çıkmaz. Ancak tedaviye karşın "flebit sonrası bacak" ( past tromboflebitik sendromu) denilen durum ortaya çıkabilir. Bilek gölgesi sürekli şiş kalır ve daha sonra yaralar oluşabilir. Bu durumun tedavisinde varis çorabı giyilir, bedendeki fazla suyu azaltan ilaçlara ve belki de yaraların iyileşmesi için cerrahiye başvurulur. Bazı vakalarda flebit sonucu bacağın altındaki toplardamarların kapakçıkları hasar görür ve sonuç olarak yüzeysel toplardamarları derin sistemle birleştiren geniş damarlar oluşur. Bu damarların bağlanmasıyla yaralar tedavi edilebilir. "Flebit sonrası bacak" oluşmasa da, bir derin toplardamar trombozunu izleyen ağrı ve şişlik haftalarca kalabilir. Bazen şişlik geçer, ama hasta bacakta günün sonuna doğru hafifçe şişme izlenebilir. Varis çorabı giymenin, ayağı yükseğe kaldırmanın ve egzersizin yararı açıktır. Ama erken dönemde uzun yürüyüşler hastayı zorlar. Sigaranın uzun dönümde derin flebit olasılığını artırdığı öne sürülmektedir. Yüksek dozda doğum kontrol hapı kullanan kadınların (özellikle 35 yaşın üstünde, şişman ve sigara içenlerde) damar hastalıklarına yakalanma olasılığı oldukça yüksektir. Bu yüzden söz konusu özellikleri taşıyan kadınların gebeliği önleme konusunda başka yöntemlere başvurmaları yerinde olur. Flebitin en büyük tehlikesi toplardamarlarda oluşan bir pıhtının koparak kan dolaşımında sürüklenip akciğerlere taşınması ve bu organlarda enfarktüse yol açmasıdır. Söz konusu durum daha çok derin toplardamar tromboflebitinde görülse de, flebitin her türü dikkatli bakım ve tedavi gerektirir. Bu yüzden belirtiler önemsiz bile görünse, üzerinde durulmalı, mutlaka bir doktora danışılmalıdır. Op. Dr. Naci Yağan |
Sağlık Ansiklopedisi
Kadınlarda gebelik ve çocuğa süt verdiği dönemin dışında memelerden süt gelmesi durumuna "galaktore" adı verilmektedir.
Gebelikte ve çocuğun emdirildiği dönemde süt gelmesi normal bir durumdur. Genç kızlarda memelerden süt gelmesi beraberinde adet görememe tablosu mevcutsa bu önemli bir durumu işaret etmektedir. Kadınlarda gebelikte ve emzirme dönemlerinde kandaki prolaktin ve oksitosin hormonları artışı olmaktadır. Halbuki patolojik olan bu durumda kanda sadece prolaktin artışı bulunmaktadır. Prolaktin hormonu hipofiz bezinin ön tarafından salınan bir hormon olup normalde düşük düzeylerdedir. Prolaktin salgılayan hücrelerde artış veya bu hücrelerin fonksiyonlarının artışına bağlı prolaktin düzeyleri yüksekliği görülebilmektedir. Belirtileri nelerdir? Kadınlarda adet görememe ve göğüslerden süt gelmesi (galaktore) belirtileri veren bir tablodur. Bir genç kız veya kadın gebe olmadığı halde adet göremiyor ve göğüslerinden süt geliyor ise hipofizde anormalliğin olabileceği düşünülmelidir. Normalde çok düşük olan prolaktin hormonu çok yükselmiş ve adeti engellemektedir. Ayrıca sakinleştirici ilaçların uzun süreli kullanımında, meme başlarının aşırı uyarılmasında da memelerden süt gelmesi görülebilmektedir. Bu durumlarda adet görememe yakınması yoktur. Hipofiz bezinden kaynaklanan tümoral bir oluşuma bağlı ise mikroadenom adını alır. Daha da büyürse görme sinirlerine baskı yaparak her iki gözde veya tek gözde görmede azalma hatta körlük seviyesine bile gelebilirler. Erkeklerde ise kısırlık veya iktidarsızlık ortaya çıkabilir. Teşhis ve tedavi: Teşhis için yapılan muayene sonrasında herhangibir ilaç kullanıp kullanmadığı, memelerini aşırı uyaran durumların olup olmadığı, gebe olup olmadığı gözden geçirilir. Kandaki prolaktin seviyesini 20ng/ml üstünde olması, çekilen beyin manyetik rezonans (mr) görüntülemede hipofizde yer kaplayan bir oluşumun tespit edilmesi ile tanı kesinleştirilir. Memelerden süt gelmesi ve adet görememe kitlenin büyümeden teşhis edilmesini sağlar. Genellikle bu dönemde kitleler 10 mm in altındadır ve tedavileri daha yüz güldürücüdür. Tedavide kesin sonuca gitmek için mikrocerrahi ile burundan hipofiz bezine ulaşılır ve tümöral bölüm çıkarılır. Kötü huylu kitleler değildir. İlaç tedavisinde bromokriptin ve cabergolin kullanılmaktadır. Prof. Dr. Kadir Tahta |
Sağlık Ansiklopedisi
Tekrarlayan düşükler; genetik, rahime ait anomaliler, endokrin sisteme ait hastalıklar, immunolojik ve hematolojik faktörler, enfeksiyon veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişmektedir.
Ancak bu önemli sorunu yaşayan çiftlerin hala ortalama % 50'sinde neden açıklanamamaktadır. - Tekrarlayan gebelik kayıpları nasıl tanımlanır? Üç veya daha fazla sayıda gebeliğin ardışık olarak erken dönemde( 20 haftada ya da daha öncesinde) kaybedilmesi, 'tekrarlayan gebelik kayıpları' olarak adlandırılır. Üreme çağındaki fertil çiftlerde tekrarlayan düşük sıklığı, %0.5-1 oranındadır. Düşük nedeninin bulunmasına yönelik ileri ailelerde de başlanmaktadır. Tekrarlayan gebelik kayıpları birçok disiplinin birlikte çalışmasını gerektiren kompleks bir sorundur (Jinekoloji, Genetik, Epidemiyoloji, İmmünoloji, Hematoloji ve Endokrinoloji). - Tekrarlayan gebelik kayıplarının sebepleri nelerdir? Genetik nedenler Tüm nedenlerin % 4,7'si genetik olup, resiprokal veya robertsonian translokasyon ile inversiyonlar en sık görülen yapısal kromozom anomalileridir. Sorun, kadın ve erkeğe kromozom analizi yapılarak değerlendirilmeli, genetik bir sorun varlığında tüp bebek yöntemi uygulanarak 'Preimplantasyon Genetik Tanı' (PGT) yapılmalıdır. Böylece hasta embriyoların ayrılarak, sadece normal embriyoların anne rahmine yerleştirilmesi ile sağlıklı bebekler dünyaya gelebilmektedir. Ayrıca bazı tekrarlayan düşük olgularında kadın ve erkekte genetik bir sorun olmamasına rağmen embriyolarda kromozomal anomali sıklığında artış olabilmektedir. PGT yöntemi böyle durumlardaki düşüklerde embriyoların etkisini belirlemede önemli bir 'tanı yöntemi'olarak da kullanılmaktadır. Rahime ait anatomik nedenler Septum adı verilen ve rahim içini daraltan doğumsal şekil bozuklukları, myomlar, kürtaj sonrası gelişebilen rahim içi yapışıklıklar bu nedenler arasında sayılabilir. Böyle durumlarda yeni bir gebelik öncesi yapılacak 'histeroskopi' ve 'laparoskopi' gibi endoskopik yöntemlerle sorun giderilmelidir. Hormonal nedenler Tiroid hastalıkları, iyi kontrol edilmemiş diyabet ve prolaktin yüksekliğinin uygulanacak laboratuvar tetkikleri ile saptanarak tedavi edilmesi, başarı şansını artırmaktadır. Ayrıca tekrarlayan düşüklerde yüksek androjen düzeyleri ve polikistik yumurtalık sendromu (PCOS) sıklığında artış da bildirilmekte; metformin tedavisinin ise PCOS olan kadınlarda insülin direncini azaltarak tedaviyi olumlu etkilediği gözlenmektedir. Pıhtılaşmaya ilişkin sorunlar 'Antifosfolipid Sendromu' kadının kendi pıhtılaşma faktörlerine veya bazı hücrelerine karşı antikor üreterek, bebeği besleyen damarlarda tıkaç oluşumuna yol açması olarak tanımlanabilir. 'Trombofili' yani pıhtılaşma eğiliminin artması da, tekrarlayan düşüklerde önem taşımaktadır. Doğumsal veya edinsel şekilleri mevcuttur. Protein C ve protein S ile antitrombin III aktiviteleri, Faktör V Leiden ve Factor II gen mutasyonları, açlık plazma homosistein düzeyleri araştırılmalıdır. Pıhtılaşma defekti saptanan kadınlara aspirin ve heparin gibi kanı sulandıran ilaçlar kullanılmaktadır. İmmunolojik nedenler Gebelikte annenin bağışıklık sisteminde bazı değişiklikler oluşmakta, gelişen bebekteki babaya ait antijenler tanınarak, bebeğin yabancı bir madde gibi görülmesi ve reddedilmesi önlenmektedir. Ancak bazı durumlarda bu koruyucu mekanizmada oluşan defektler, tekrarlayan düşüklere neden olabilmektedir. Natural Killer (NK) (öldürücü hücreler) ve Th1/Th2 Sitokin oranın değişmesi olası nedenler arasında araştırılmaktadır. Tekrarlayan düşüklerde eşler arasındaki HLA doku grubu benzerlik veya farklılıklarının da rol oynayabileceği düşünülmektedir. İleri araştırmalar yapılarak seçilen belirli bir hasta grubunda bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek, embriyonun yabancı bir madde olarak algılanmasını ve reddedilmesini önlemek için intravenöz immunoglobulin (IVIG) tedavisi yapılabilir. Tüp bebek yöntemi ile birlikte planlandığında tedavinin başlangıcında uygulanmaya başlanmakta, gebelik süresince de belli aralıklarla tekrarlanmaktadır. Öneriler: Gebelik öncesinde yaşam koşullarının düzenlenmesi de önem taşımaktadır. Mümkün olduğunca stresten uzak bir yaşam, sağlıklı beslenme, yüksek kafein ve sigara tüketiminden kaçınılması gerekmektedir. Obezite mevcutsa diyet önerilerek boy/kilo indeksinin uygun düzeye gelmesi sağlanmalıdır. Op. Dr. Hale Karagözoğlı |
Sağlık Ansiklopedisi
Enuresis nocturna (Gece idrar kaçırma) çocuk sağlığı ve hastalıklarında çok sık rastlanılan bir durumdur. Anne babalar, bu durumda genellikle çocuklarının ruhsal bir sıkıntılarının olabileceğinden endişe ederler. Aslında çoğu zaman, durumun bununla hiçbir ilgisi yoktur. Birçok anne ve baba, çocukları beş yaşına gelene kadar bu sorunun artık ortadan kalkmış olması gerektiğini ve geçmediği takdirde bir hastalığın söz konusu olduğunu düşünürler. Oysaki bu inanış doğru değildir. İKİ ÇEŞİT GECE ALT ISLATMA VARDIR: ***Birincil:*** Çocuk, doğduğundan beri en az ayda iki kez yatağını geceleri ıslatmaktadır. ***İkincil : *** Çocuk, son 6 aydır tamamen kuru olmasına rağmen tekrar altını ıslatmaya başlamıştır. İkincil gece alt ıslatmanın arkasında genelde bir neden vardır ve bu neden ortadan kaldırıldığında sonuç alınabilir. Bu sebepler arasında; başka bir eve taşınma, boşanma veya okul sorunları gibi ruhsal durumlar olabilir. Bunların yanı sıra; idrar yolu infeksiyonu veya şeker hastalığı gibi fiziksel hastalıklar da söz konusu olabilir. Bir de çocuğun yaşantısı içinde düzen değişiklikleri olabilir, örneğin; çok su içmeye başlama, uyku saatlerinin kayması gibi. Neticede doktorunuza başvurduğunuzda, olası değişiklikleri onunla paylaşırsınız ve hep birlikte sorunun üstesinden gelmeye çalışırsınız. Çoğu zaman birincil alt ıslatma ile karşı karşıya kalınır. Burada stres veya davranışsal sorunlar söz konusu değildir. Araştırmalara göre; birincil gece alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsaldır. Eğer tek ebeveyn, çocukken aynı durumu yaşadıysa çocuğunda olma olasılığı % 44; her iki ebeveyn de bu durumu yaşadıysa, çocukta olma olasılığı % 77 olarak saptanmıştır. Yani çocuğunuz altını bu şekilde ıslatıyorsa ona kızmayın; çünkü bu büyük ihtimalle sizin ona verdiğiniz genlerle ilgilidir. Bu durumu ilgilendiren iki gen tespit edilmiştir: ENUR1 ve ENUR2 ENUR1, 13. kromozomda; ENUR2 de 12. kromozomda bulunmaktadır. Bu genleri taşıyan çocuklarda gece alt ıslatma olasılığını yaşama, bu genleri taşımayanlara kıyasla daha çoktur. Anne veya baba çocukken gece altını ıslatmadıysa, çocuklarında bunu yaşama olasılıkları %15'dir. ÇOCUKLARDA ALT ISLATMANIN NEDENLERİ: " İdrar kesesi kasları arasında dengesizlik vardır. Yani idrarın dışarı çıkmasını engelleyen kas, mesanenin kasılmasını sağlayan kaslardan daha zayıf olabilir. " Mesane küçük olabilir ve normal miktarda idrar için yetersiz olabilir. " Normal boyuttaki mesanelerinin tutabileceği idrardan daha fazlası üretilebilmektedir. Bunun nedenleri: - Çocuk yatmadan 2 saat önceki süre içinde çok sıvı tüketiyor olabilir. - Başka bir hastalığı nedeniyle idrar sökücü kullanıyor olabilir. - İdrar yolu infeksiyonu veya şeker hastalığı olabilir. - Hormonal dengesizlik olabilir. Bazı ebeveynler, ısrarla çocuklarının çok zor uyandığını ve gece uyandırıp tuvalete götürmek istediklerinde bile uyandıramadıklarını ifade ederler. Bunun gerçeklik payının olduğunu gösteren tıbbi yayınlar var. Genellikle çocuklar, anne babalarının geceleri altını ıslatmayı durdurduğu yaşa kadar altlarını ıslatmaya devam ederler. Bu durumun önüne geçmek için bazı yöntemler vardır ve bunlar hakkında doktorunuza başvurmanız gerekmektedir. Uz. Dr. Gökhan N. Mamur |
Sağlık Ansiklopedisi
Glokom görme sinirinde ilerleyici tahribat yapan, sinsi karakterde yıllarca sessiz sedasız ilerleyen ve körlüğe kadar götürebilen, genellikle göz içi basıncı yüksekliğiyle seyreden kronik bir hastalıktır.
Göz içi basıncı bazen normal dediğimiz sınırlar içinde olmasına rağmen kişi yine de "glokom hastası" olabilir. Glokom, çoğu kez hiçbir belirti vermez, sadece az sayıdaki bazı hastalarda şiddetli ağrı, kusma, kızarıklık ve görme azalması tablosuyla acil bir hastalık olarak karşımıza çıkabilir. Glokom hastalığında oluşmuş hasar düzeltilemez; ancak zamanında tedavi ile gelecekteki hasarları önlemek mümkün olabilir. Gözün içinde "hümör aköz" denilen bir sıvı vardır. Bu sıvı sürekli olarak salgılanır, göz içindeki damarsız yapılar olan lens ve korneanın beslenmesini ve metabolizmasını sağlar ve "trabekülüm" denilen bölgeden göz dışına çıkarak tekrar kan akımına karışır. Hümör aközün salgılanması ve boşaltılası hep bir denge içindedir ve gözde gün boyu hafif değişkenlikler gösteren bir basınç sağlar. Hümör aközün salgılanamaması gözün sönmesine, göz dışına yeterince veya hiç çıkamaması ise göz içinde birikime ve basınç artışına yol açar. Normal göz içi basıncı genellikle 6-21 mmHg arasıdır ve gün boyu değişkenlik gösterir. Gün içinde 5 mmHg veya daha fazla basınç farkı olması glokom şüphesi uyandırır. Gözün göz içi basıncına dayanıklılığı kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bazı gözlerde normal sayılan değerler bile glokom hasarı yapabilirken -ki bunlara normal tansiyonlu glokom diyoruz-, bazı kişilerde ise yüksek sayılan 22-26mmHg göz içi basınçları bile göze hiç zarar vermeyebilir ki bunlara da "oküler hipertansiyon" denir. Glokom teşhisi ve tedavisi: Teşhis koyabilmek için detaylı göz muayeneleri, göz tansiyonu ölçümleri, kornea kalınlığı ölçümü (pakimetri), OCT, HRT gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri, görme alanı incelemeleri gibi testlerden yararlanılır. Ayrıca hastaların takibi sırasında da zaman zaman bu testlerden istifade edilir.Glokomda; yaşa göre, hangi nedenden olduğuna göre ya da oluşum mekanizmasına göre çeşitli sınıflamalar mevcuttur. Ortalama 10 bin doğumda bir görülür. Glokomlu bebeklerde göz içi basıncı yükselince kornea saydamlığını yitirip buğulanır, göz yaşarmaya başlar. Bu belirtiler anne babanın ilgisini çeker, çekmelidir. 3 yaşından önce göz içi basıncı artmış ve bu durum fark edilmemişse göz büyümeye başlar. Bu durum tek taraflıysa rahatça tanınır, çift taraflıysa tanı gecikebilir. Bu tip glokomlarda tedavi hemen her zaman cerrahidir. Açık açılı olarak adlandırılan glokomlar yüksek basınçlı ya da normal basınçlı olabilir. En sık görülen tipi yüksek göz içi basınçlı olanıdır. Toplumda yaklaşık %2-2,5 oranında görülür ve hastaların yarısından çoğu durumunun farkında değildir. Tedavisiz bırakıldığında yıllar içinde sinsi bir şekilde retinanın sinir liflerini tahrip etmeye başlar ve zamanla gözü kör edebilir. Sinir lifi tahribatı çeşitli görüntüleme yöntemleri ve görme alanı incelemeleriyle takip edilir. Ailede glokom olması, miyopluk, diyabet ve hipertansiyon bu tip glokom için risk faktörüdür. Normal basınçlı açık açılı glokomda ise göz içi basıncı genel olarak normal kabul edilen sınırlar içindedir, yani 22 mmHg'yı aşmaz. Bu gözlerin görme siniri lifleri normal sayılan göz içi basınçlarına dahi dayanamamaktadır. Migren ve Reynaud fenomeni (soğukta parmakları çok üşüyüp moraranlar), tansiyonu gece çok düşen kişiler normal tansiyonlu glokom için risk faktörü taşırlar. Asya ırkında bu tip glokom daha sık gözlenir. Özellikle yaşlılıkta sıktır. Kortizon kullanımı, travma, inflamasyon ve bazı özel göz durumları ise ikincil etkiyle açık açılı glokoma neden olabilir. Açık açılı glokomda amaç göz içi basıncını azaltarak sinir lifleri tahribatını engellemektir. Tıbbi tedaviye görme sinirindeki tahribat durdurulabildiği sürece devam edilir. Tedaviye rağmen hasar artıyorsa cerrahi müdahale yapılır. Ayrıca takip güçlüğü olan, ilaç kullanımında veya kontrole gelişte ihmalkar davranan kişilerde göz uzmanı erkenden glokom ameliyatı yapmak gereğini duyabilir. Açık açılı glokomların ameliyatında hümör aközkün gözü rahatça terk etmesini sağlayacak bir kanal açılır. Lazer uygulanması da glokom tedavi seçenekleri içindedir. Seçilecek yöntem hastadan hastaya değişebilir. Kaynak: Op. Dr. Mustafa Temel |
Sağlık Ansiklopedisi
Zatürre, çeşitli mikroplar veya kimyasallar nedeniyle akciğerlerin iltihaplanması anlamına gelir. Zatürrede akciğer içindeki hava keseciklerinde iltihabi bir sıvı toplanır.
Yaşlılar, altta yatan kalp veya solunum yolu hastalığı olanlar (kronik bronşit gibi), diyabetliler, böbrek yetmezliği olanlar, bağışıklık yetmezliği bulunanlar (AIDS hastaları, doğumsal bağışıklık bozukluğu olanlar gibi) ve alkolikler özellikle risk altındadır. Zatürre, gripten sonra da gelişebilir. Zatürre, genellikle, mikrop içeren damlacıkların hasta kişinin öksürmesi veya hapşırmasıyla havaya karışması ve kişinin bunu soluması ile bulaşır. Ayrıca, kişinin ağız, burun ya da boğazında hastalık yapmadan bulunabilen bazı mikroplar, vücut direncinin düşmesiyle hastalık yapar hale gelebilir. Belirtiler: Zatürrenin belirtileri arasında öksürük, balgam (genellikle koyu renkli), ateş, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve kimi zaman kan tükürme bulunur. Bazen "tipik olmayan zatürre" söz konusudur. Bu durumda ateş fazla ön planda değildir. Baş, vücut ve eklem ağrıları, hatta karın ağrısı olabilir. Öksürük ya kurudur ya da az miktarda balgam çıkarılır. Tanı ve tedavi: Zatürre tanısında, akciğer filmi, kan tahlili ve balgam incelemelerinden yararlanılır. Tümöral olaylar da bazen bronşları tıkayarak zatürreye zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, özellikle ileri yaşta, sigara içme öyküsü olan hastaların mutlaka bu yönden de araştırılmaları uygun olacaktır. Antibiyotiklerin keşfinden önce son derece öldürücü olan zatürre, günümüzde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Başka bir hastalığı bulunmayan, genç ve genel durumu iyi olan hastalarda zatürre ayaktan tedavi edilebilir, ancak 65 yaşın üzerindekilerin, altta yatan başka hastalığı olanların, solunum yetmezliği bulunanların ya da ağır zatürresi olanların hastanede yatırılarak tedavi edilmeleri uygun olur. Tedaviye başlandıktan sonra genellikle birkaç gün içinde ateş düşer ve kişi kendini daha iyi hissetmeye başlar. Muayene bulgularının ve akciğer filminin düzelmesi daha uzun zaman alır. Zatürreden korunmada genel sağlık tedbirlerine uyulmasının yararı olacaktır. İyi beslenme, sigaradan uzak durulması da önerilebilir. Özellikle kış aylarında, kapalı kalabalık ortamlar enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırabilir. Zatürreye neden olan mikroplar hava yoluyla yayılabileceğinden bu tür yerlerde mümkünse bulunmamak önerilebilir. Bunların dışında, zatürrenin sık sebeplerinden biri olan "pnömokok" isimli mikroplara karşı aşı da, risk grubundaki kişilere uygulanabilir. Pnömokok aşısı, bu mikrobun 23 tipini içerir. Bağışıklık yetmezliği olanlar, altta yatan kronik bir hastalığı bulunanlar (akciğer, kalp, böbrek, bazı kan hastalıkları ve diabet gibi), 65 yaşın üzerindekiler ve dalağı alınmış olanlar, zatürre gelişimi açısından daha büyük risk taşımaktadır. Aşının yan etkileri genellikle hafiftir. Aşı yapılan yerde küçük bir kızarıklık, şişlik ve ağrı görülebilir. Aşı sonrası ilk bir gün içinde hafif bir ateş olabilir. Nadiren de olsa alerjik reaksiyon gelişebilir. Aşı, ateşli hastalıklar, enfeksiyonlar gibi aktif başka bir hastalık sırasında uygulanmamalıdır. Yılın herhangi bir zamanında yapılabilir. Aşı, ölü bir aşıdır ve aşıya bağlı zatürre hastalığı geçirilmez. Genellikle tek doz aşı yeterlidir, ancak özellikle 65 yaş üzerindekilerde ve bağışıklık yetmezliği olanlarda ilkinden 5 yıl sonra ikinci bir aşı gerekebilir. Uz. Dr. İlkay Keskinel |
Sağlık Ansiklopedisi
Gözlerimiz her ne kadar küçük birer organsa da çok çeşitli dokulardan oluşan, oldukça kompleks yapılardır. Bu nedenle çok çeşitli tümörleri de olabilmektedir.
Diğer organların tümörleri gibi göz tümörleri de iyi ya da kötü huylu olabilir. İyi huylu olmakla birlikte bazı tümörler bulunduğu yer itibariyle organın önemli bir parçasına baskı yapmak suretiyle oldukça zarar verici olabilir. Ya da bazen iyi huylu giden bir tümör kötüleşebilir. İyi huylu olanlar arasında dermoid kistler, kan kistleri, v.s gibi çeşitli türde kistler, şalazyon, molluscum contagiosum, çeşitli yerlerde yerleşebilen ben'ler, keratoakantoma, skuamoz hücreli papillom, başta konjonktiva olmak üzere gözün çeşitli dokularının melanizisi, mukosel sayılabilir. Dermoid kistlerin yüzeyel olanları çoğu kez göz çukurunun üst-dış yada üst-iç kısmında yerleşir, derin olanları ise göz çukurunun derinlerinde yerleşir. Mukosel normal sinüs sekresyonunun drenajının burun veya çevre dokuların enfeksiyonu, tümör yada başka nedenlerle bozulmasıyla oluşur. Genellikle frontal (alın) yada etmoid (burun kökü arkası) sinüslerden kaynaklanır. Kötü huylu göz tümörleri arasında ise kapaklarda cilt dokusundan kaynaklanan bazal hücreli karsinom ve skuamöz hücreli karsinom, göz yaşı bezlerinden kaynaklanan sebase bez karsinomu, pigment hücrelerinden kaynaklanan malign melanom, damar dokusundan kaynaklanan ve sıklıkla AİDS'le birlikte görülen Kaposi sarkomu, ayrıca hemainjiomlar, rhabdomiyosarkomlar, göz sinirinden kaynaklanan tümörler, ve başka yerlerdeki tümörlerden göze atlayan tümörler sayılabilir. Malign melanom yetişkinlerde doğrudan gözden başlayan en yaygın tümördür. Gözün iris dediğimiz renkli kısmından, hemen arkasında merceğin asılı olduğu kısmından, yada daha sıklıkla damar tabakadaki hücrelerden başlayabilir. En sık 60'lı yaşlarda görülür. 30 yaşından önce görülme oranı %4 civarındadır. Rhabdomiyosarkomlar çoğu kez çocuklukta görülür ve gözün hızlı ilerleyen öne doğru çıkması ile kendini gösterir. Retinoblastomlar çocukluk çağının en yaygın tümörüdür, büyük çoğunluğu 3 yaşından önce belirgin olur. 20.000 canlı doğumda 1 görülür. Hastaların 1/3 'inde diğer gözde de olur. Ailesel geçişin etkisi vardır. Başka yerlerden göze atlayan tümörlerden çocuklukta görülenler arasında sinir dokusundan kaynaklanan ve genellikle göğüs ya da karında başlayan nöroblastomlar, bir kemik tümörü olan Ewing sarkomu, akut miyeloid lösemi sayılabilir. Erişkinlerde başka yerden göze atlayan tümörler ise daha çeşitlidir ve başka yerlerdeki tümörlerin ilk belirtisi olarak %25 vakada gözde ortaya çıkmaktadırlar. Belirtiler: Tümör eğer gözün açık kısımlarında ise zaten kendisi görülebilir. Bunun dışında, süregelen ve bir türlü kapanmayan yaralar, gözün öne doğru çıkması yada bir yana yer değiştirmesi, kapak düşüklüğü, çift görme, göz yaşarması, özellikle çocuklarda olmak üzere göz bebeğinde beyazlık görülmesi, gözde kızarıklık, büyüme gibi belirtiler olabilir. Teşhis: Bazen rutin göz muayenesi ile tümör teşhis edilebilir. -İhtiyaç duyulduğunda- rutin muayeneye ek olarak fundus floresan anjiyografi, göz ultrasonu, renkli dopler ultrason, tomoğrafi, MR (magnetik rezonans görüntüleme), biyopsi,… gibi testlerden bir yada birkaçını da uygulamak gerekebilir. Tomoğrafi ve MR hem gözdeki yaygınlığı hem de başka organlara yayılma gösterip göstermediğini anlamada çok yararlı olmaktadır. Tedavi: Tedavide tümörün cinsine ve yerine göre, lazer, röntgen ışınları, radyoaktif plaklar, hormonlar, ilaçlar, dondurma, dar yada geniş kapsamlı çeşitli türde rezeksiyon ameliyatları kullanılmaktadır. Hastanın geleceği hakkında söz söylemede tümörün cinsi, tipi, büyüklüğü, yerleştiği yer, yaygınlığı, göz yuvarlağı dışında olup olmadığı, hastanın yaşı, başka organlara yayılım,… gibi pek çok faktör etkilidir. Özellikle son zamanlarda transpupillertermoterapi, kombine tedaviler değer kazanmıştır. Transpupiller termoplasti+radyoaktif plak buna bir örnektir. Ayrıca bir kerede yüksek doz ışın tedavisi ile yine son zamanlarda özellikle başka yerden atlayan küçük tümörlere fotodinamik tedavi uygulamaları da yapılmaktadır. Op. Dr. Mustafa Temel |
Sağlık Ansiklopedisi
Guatr, tiroid bezinin iltihabi veya tümoral olmayan büyümesidir. Büyüme ultrasondaki görünüme göre 2 yönlü olabilir.
1. Yaygın olarak bezin büyümesine Diffüz Guatr denir. 2. Nodül adı verilen farklılaşmış yapılar içeren bez büyümesine ise Nodüler Guatr denir. Nodül miktarı birden fazla ise buna Multinodüler Guatr denir. Tiroid hastalığında testlerin sonucuna göre de 3 farklı durumla karşılaşılır: 1. Eutiroid: Ultrasonda tiroid bezinde patoloji saptanmasına rağmen tiroid hormonu kanda normaldir. 2. Hipertiroidi: Tiroid hormonunun kanda artması sonucu ortaya çıkan durumdur. 3. Hipotiroidi: Kandaki hormon miktarının azalması durumudur. Yukarıda söz ettiğimiz 2 ayrı tiroid bezi sınıflaması da birbiri ile iç içe görülmektedir. Genel olarak guatr yapan etkenler ise; İyot eksikliği, tiroid hormonunun yapımında bozukluk yapan besinlerin çok yanması ( Lahana, fasulye türleri, karnabahar, brokoli, patates vb), kimyasal maddeler, ilaçlar, bazı mikrobik enfeksiyonlar (E. Coli enf), gebelik ve hormonal değişiklikler olarak sıralanabilir. Guatr doğumdan ölüme kadar her yaşta görülen bir hastalıktır. Doğumsal olarak daha çok hipotiroidi tiplerini, 50- 60 yaşta kronik troidit hastalığını, 20-30 yaşlarında nodüler ne hipertiroidi tiplerini, 60-70 yaşlarında ise tiroid kanserlerini daha fazla görülmektedir. Belirtiler: Guatr hastalığında hormon düzeyleri değişmemiş ise bulgu hiç olmayabilir. Fakat bezin büyümesine bağlı olarak; boğazda şişlik, gerginlik ve sıkışma hissi, nefes darlığı, yutma güçlüğü, boyun damar genişlemesi ve boyunda ağrı ve hassasiyet olabilmektedir. Tiroid hormon miktarı değiştiği zaman esas belirtiler ortaya çıkar. Bunu 2 ayrı grupta inceleyebiliriz: 1- Hipotiroidi (Tiroid bezinin az çalışması); yorgunluk, halsizlik, uyuşukluk ve uyku hali, konsantrasyon bozukluğu, sersemlik hissi, depresyon, saç dökülmesi, ciltte kuruma ve soğukluk hissi, kabızlık, kilo alma, göz kapakları ve bacaklarda şişlik, terlemede azalma, balmumu gibi cilt, soğuğa tahammülsüzlük, üşüme, ses kalınlaşması, ses kısılması, konuşmada ağırlaşma, reflekslerde azalma, tansiyon, kolesterol yüksekliği ve nabız düşüklüğü, adet düzensizliği, hamile kalmada zorluk, çocuklarda boy kısalığı ve gelişme geriliği gibi belirtilerle kendini gösterir. 2. Hipertiroidi (Tiroid bezinin çok çalışması) ise; sinirlilik, aşırı heyecan, duygusallık, kilo kaybı, terleme ve vücut sıcaklığında artma, ellerde titreme, nabız sayısında ve tansiyonda artış, cilt terleme ve nemlilik hissi, saç dökülmesi, sıcağa tahammülsüzlük, bağırsak hareketlerinde artma, adet düzensizliği, gözde canlı bakış, bazen tek gözde büyüme, bazen çift görme şeklinde ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü verileri, günlük bir toplu iğne başı kadar iyot almadığı için dünya nüfusunun % 54' ünün iyot eksikliğine bağlı tiroid hastalıkları ile karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. İyot, insan vücudunda az miktarda bulunan normal büyüme ve gelişme için gerekli bir elementtir. İyot, vücutta beyin ve sinir sistemi gelişimi ile vücudun ısı ve enerjisinin oluşumunda gerekli olan tiroid hormonunun yapımında kullanılır. Dünya Sağlık Örgütü verileri, günlük bir toplu iğne başı kadar iyot almadığı için dünya nüfusunun % 54' ünün iyot eksikliğine bağlı tiroid hastalıkları ile karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Dünyada bugün 40 milyon çocuk yeterli iyot alamadığı için zeka geriliği ile karşı karşıyadır. Ülkemizde özellikle Karadeniz Bölgesi' nde sıklıkla rastladığımız iyot eksikliğini önleme adına bir düzenleme yapılmış ve tuzlara iyot konulması zorunlu hale getirilmiştir. Ülkemizde guatr oranının % 30 civarında olduğu dikkate alınırsa; halkımızın bu konuda çok özenli olması gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Tiroid hastalığı için ilk planda T3, T4 ve TSH adı verilen 3 farklı hormonun kan analizi incelenmelidir. Buradan alınan sonuç paralelinde tiroidin ultrasonu yapılmalı ve tek nodul çıktı ise tiroid sintigrafisi çekilmelidir. Bu tetkikler bize tedavi ve takipte neler yapmamız gerektiğini gösterecektir. Hastada kronik tirodit yani kronik tiroid iltihabı düşünülürse ya da Graves adı verilen hipertroidi tipi düşünülüyor ise tiroid antikoru bakılmalıdır. Tiroid hastalığında hem hipertroidi hem de hipotroidi durumunda psikolojik birçok sorun ile karşılaşmamız mümkündür. Çoğunlukla depresyon konsantrasyon zorluğu, sıkıntı hissi sık görülmektedir. Tiroid hastalıkları özellikle hormon miktarında düşüklükle seyreden hipotiroidi durumunda sperm sayı ve kalitesi etkilenebilir. Spermler daha yavaş ve düzensiz hareket ettiği için çocuk yapabilme yetisi kaybolabilir. Graves ve Hashimoto tiroiditi adı verilen Otoimmun (Vücudun kendi dokusunu yabancı kabul edip reaksiyon göstermesi) tiroid hastalıkları; Tip 1 Şeker hastalığı, Addison hastalığı, Vitiligo (Cilt pigment kaybı), Pernisyöz anemi (Kansızlık), Romotoid artrit, Sistemik Lupus Eritamatozus, Kronık aktif hepatit ve Safra yolları sirozu gibi hastalıklarla beraber bulunabilirler. Gebelik tiroid hormonu üzerinde yükselme etkisi yapar. Ancak gebelik bitiminde ilk bir yıl içinde gebelik sonu tiroidi adı verilen bir problemle karşılaşılabilir. Bu hastalarda gebelikten sonra 1- 1. 5 ay sonra çarpıntı, halsizlik zayıflama, sinirlilik, terleme, titreme gibi şikayetleri başlar. Haftalar veya aylar sonra hasta hipotroidi fazına girebilir. Bu fazda da uyku hali, kilo alma, halsizlik, vücutta şişlik gibi bulgular oluşur. Tiroid problemi olan annelerin bebeklerinde sorun yaşanabilir. Bu nedenle her yeni doğan bebeğe topuktan TSH testi zorunlu yapılmaktadır. Özellikle tiroid ilaçları kullanması zorunlu annelerin bebekleri çok daha özenli bir takipte tutulmalıdırlar. Tedavisi: 1. İlaç tedavisi: Bu hasta hipertiroidi hastası ise tiroid hormon miktarını düşürmek maksatlı ilaçlar kullanılır. Tiroid hormonu kanda azalmış ise bu durumda hormon ilacı başlanır. 2. Cerrahi tedavi: Hastalarda yapılan incelemede kanserleşme eğilimi olan kişilerde daha çok ameliyat önerilmektedir. Ayrıca rahatsız edecek kadar büyüme oluşan tiroid yapılarının da ameliyat ile alınması önerilmektedir. 3. Radyoaktif iyot tedavisi: Daha çok yaşlı, tiroid hormonu fazla ve genel bir büyümesi olan hastalarda bu yöntem kullanılabilmektedir. Tiroid hastalığında tedavi zamanında yapılmadığı takdirde hastanın hem yaşam kalitesi düşmekte hem de ileriki dönemde daha ciddi hastalıklarla karşılaşma ihtimali artmaktadır. Tiroid hastalarında, özellikle tek ve soğuk nodül bulunan vakalarda kanser oluşma riskinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle bu hastalık gurubunda takip ve tedavinin çok dikkatli ve özenli yapılmasını önerilir. Uz. Dr. Soner Dileklen |
Sağlık Ansiklopedisi
Daha çok ruhsal sıkıntılar, stres sebebiyle ortaya çıkan, sık görülen bir deri hastalığıdır. Kırmızı yuvarlak güle benzeyen üzeri hafif beyaz kabuklu döküntülerle seyreder. Bazen tek büyük bir lezyonla başlar. Bu; öncü, haberci plaka madalyon denir,hastalık bazen "madalyon hastalığı "olarak da anılır.Döküntüler en çok gövde, sırtta ve kollarda görülür. Sırtta çam ağacının dallarını andıran bir görünüm oluşur; bu görünüme "noel çamı deseni" denir. Gençlerde daha çok olmakla birlikte her yaşta görülebilir. Bahar aylarında sık rastlanır. Virüslere karşı(HHV-7) alerjik bir reaksiyon olduğu üzerinde durulmaktadır. Hastalık genellikle kalıcı bir iz bırakmaz; fakat esmer kişilerde zaman içinde gerileyen kahve renkli lekeler kalabilir. Herkes hayatında bir kere ya da daha fazla gül hastalığı geçirebilir; ancak hastalık kronik değildir. Hastalığın seyrinde kaşıntı görülebilir. Hastalık bazen tek bir madalyonla seyredebildiği gibi; bazen çok şiddetli bir seyirle vücudun %80'ini tutabilir. Tanı ve tedavisi: Hastalık bulaşıcı değildir. Tanı, dermatolojik muayene ile konulur. Pitriasis rosea genellikle sırtı, boynu, göğsü, karnı ve kol ve bacakların üst bölümünü etkiler. Döküntü herkeste farklı seyredebileceği için tanıda bazen zorluk çekilebilir. Döküntünün sayısı ve boyutları kişiden kişiye değişir, ara sıra döküntü vücudun farklı alanlarında, örneğin vücudun alt kısmı ve yüzde görülebilir. Gövdedeki mantar enfeksiyonu, sedef hastalığı ile karışabilir. Bazı ilaç reaksiyonlarında görülen döküntüler de "pitriasis rosea"ya benzeyebilir. Bu durumlarda dermatoloji uzmanı tarafından alınan deri biyopsisi ile tanı konulabilir. Tedavide; döküntüleri ve kaşıntıyı gidermek için ağızdan alınan veya sürülebilen bir takım ilaçlar kullanılabilir. Nemlendirici losyonlar,antihistaminikler ve kortizonlu kremler sık kullanılan ilaçlardır. Uz. Dr. Ayfer Aydın |
Sağlık Ansiklopedisi
Yüksek tansiyon (hipertansiyon), tüm dünyada ciddi olarak insan ve toplum sağlığını tehdit eden, kalp krizi, felç ve böbrek yetmezliği gibi ölümcül sonuçlara yol açan, tehlikeli ve yaygın bir hastalıktır.
Kan basıncı ile kalp damar hastalıkları arasında yakın ilişki vardır. Kan basıncı ne kadar yüksekse kalp krizi, kalp yetmezliği, felç, göz ve böbrek hastalıkları gelişme riski de o kadar yüksektir. Oluşturduğu şikayetler silik, oldukça az veya hiç yoktur. Bu yüzden "sessiz katil" olarak adlandırılır. Hipertansiyonu olanların yalnızca yarısı hastalıklarının farkındadır, farkında olanların ancak yarısı ilaç kullanmakta, ilaç kullananların ise ancak yarısının tansiyonu kontrol altındadır. Türkiye'de her 3-5 kişiden biri yüksek tansiyon hastasıdır. Oysa yüksek tansiyon, tanı ve tedavisi kolay bir hastalıktır. Yüksek tansiyonun yol açtığı birçok ölüm, erken tanı ve tedavi ile önlenebilir. Önemli olan hastalığın çok önemli olduğunu kabul etmek ve yapılması gerekenleri yapmaktır. Hipertansiyonun nedenleri nelerdir? Yüksek tansiyon çok büyük oranda (%95'in üzerinde) genetik faktörlerin de içinde olduğu insan yapısına ait birden fazla faktörün bir arada bulunmasıyla oluşur. Küçük bir kısmından ise (%3-5) böbrek, damar veya hormon hastalıkları sorumludur. Hipertansiyon oluşumunda; değiştirilemeyen faktörler: Kalıtım: Ailesinde yüksek tansiyon hastası bulunan kimselerde hipertansiyon gelişme riski yüksektir. Ancak bu, yüksek tansiyonluların yakınlarında da mutlaka yüksek tansiyon gelişeceği anlamına gelmez. Ancak bu kişiler daha dikkatli olmalıdır. Yaş: Yüksek tansiyon genellikle 35 ile 50 yaşları arasında ortaya çıkar. Ancak bu hastalık daha genç yaşlarda da gelişebilir. Cinsiyet: Yüksek tansiyon 50 yaşından küçük erkeklerde, kadınlara göre daha sık görülür. 50 yaş üstünde ise kadınlarda erkeklere göre sıklığı artar. Şeker hastalığı: Şeker hastalarında yüksek tansiyonun ortaya çıkma riski, şeker hastası olmayanlara göre daha fazladır. Şeker hastalarında hipertansiyonun kontrolü çok daha önemlidir ve çok daha aşağılara çekilmesi gerekir. Değiştirilebilir faktörler Şişmanlık: Fazla kilolar, kan basıncı üzerinde olumsuz rol oynayarak yüksek tansiyona zemin hazırlar. Bu yüzden fazla kiloların verilmesi, kan basıncının normal düzeye indirilmesine büyük ölçüde yardımcı olur. Sigara: Sigara, yüksek tansiyonun damarlar üzerindeki zararlı etkilerini hızlandırır. Tuz: Yüksek kan basıncı, tuzlu yiyeceklerle daha da yükselir. Stres: Aşırı sıkıntılı bir yaşam biçimi, yüksek tansiyonun ortaya çıkması için zemin hazırlar. Hareketsizlik: Düzenli yapılan egzersiz ve spor, yüksek tansiyonun kontrol altına alınmasını kolaylaştırır. Fazla alkol: Aşırı miktarda alınan alkol, damar sağlığı üzerinde olumsuz etkide bulunur. Günlük alkol tüketimi 20 ml'nin altında olmalıdır. Hipertansiyonun belirtileri nelerdir? Sabahları ense bölgesinde hissedilen ağrı, nefes darlığı, çarpıntı, baş dönmesi, baş ağrısı, sık idrara çıkma olabilir. Daha da önemlisi; tansiyon yüksek, hatta çok yüksek olduğu halde bazı hastalarda hiçbir şikayet olmayabilir. Hipertansiyon tedavisi: Yüksek tansiyona karşı mücadelede atılacak en önemli adım, fazla kiloların kontrol altına alınmasıdır. Bunun için az tuzlu yemek ve katı yağlı yiyeceklerden kaçınmak, porsiyonları küçültmek etkili olacaktır. Fazla olan her 10 kilonun verilmesi yüksek tansiyonun 5-20 mm cıva düşmesini sağlar. Diyetin, meyve, sebze ve katı yağ içeriği azaltılmış süt ürünlerinden zengin olması da tansiyonun normale dönmesine katkıda bulunur. Düzenli spor (veya daha da kolay olarak haftada en az 3 gün ve en az 30 dk tempolu yürüyüş) bir çok yararlı etkisinin yanı sıra yüksek tansiyonu 4-9 mm cıva kadar düşürür. Yaşam biçiminde yapılacak değişikliklere karşı kan basıncındaki yükseklik devam ediyorsa veya tansiyon yalnızca bu önlemlerle normale dönmeyecekse ilaç tedavisine başvurulmalıdır. İlaç tedavisinde kullanılacak ilaçların cinsi, dozu ve çeşitliliği tamamen doktor kontrolü altında olmalıdır. Hastanın doktor dışındaki herhangi birinin tavsiyesi üzerine ilaç almaması çok önemlidir. Başka bir hastada çok iyi sonuçlar vermiş olmasına karşın aynı ilaç diğer hastada zararlı sonuçlara yol açabilir. İlaç tedavisinde en önemli unsur, doktorun verdiği ilaçları, düzenli olarak kullanmaktır. Yapılan en büyük hata, tansiyon kontrol altına alındıktan sonra ilaca gerek kalmadığı düşünülerek ilacın azaltılması veya kesilmesidir. İlacın azaltılması veya kesilmesi durumunda tansiyon tekrar yükselecektir. Özellikle romatizma tedavisinde kullanılan ağrı kesici ilaçların, soğuk algınlığı ve grip için kullanılan ilaçların kan basıncını yükseltici etkileri vardır. Bu tür hastalarda bu ilaçların doktor kontrolü ve tavsiyesi ile kullanılmasında yarar vardır. Prof. Dr. Servet Öztürk |
Sağlık Ansiklopedisi
Üriner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına "sistit", böbreklerin iltihabına ise "pyelonefrit" denir.
Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir. İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır. Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir. Belirtiler: Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır: " İdrar yaparken yanma, sızı ağrı " Sık idrara çıkma " Acil işeme isteği " Karın alt tarafına ağrı " Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma " Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10' unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25' inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30' unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir. Tanı Nasıl Konur? İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur. İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir. Tedavisi Nasıldır? İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır. Op. Dr. Erdal Alkan |
Sağlık Ansiklopedisi
İshal, ya da tıbbi adlandırmasıyla diyare, günde üç seferden fazla, sulu ve gevşek dışkılama halidir. Oldukça yaygın karşılaşılan bir sorundur.
Genellikle özel bir bakım veya tedavi gerektirmeden bir veya birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak uzamış ishal, başka sorunların göstergesi olabilir. İshal vücudun işlevlerini normal olarak sürdürmesi için gerekli sıvıların eksilmesi anlamına gelen dehidratasyona yol açabilir. Dehidratasyon özellikle çocuk ve yaşlılarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek, acilen tedavisi gereken tehlikeli bir durumdur. İshale her yaşta rastlanabilir. Ortalama bir erişkin yılda yaklaşık 4 kere ishal olur. İshale neden olan durumlar nelerdir? İshal bakteriyel enfeksiyon gibi geçici bir durum veya bağırsak hastalığı gibi süregen bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. İshalin en sık gözlenen nedenleri şunlardır: " Su ve gıdalarla alınan bağırsağın mikrobik hastalıkları, " Süt ve süt ürünlerin gibi gıdalara tahammülsüzlük, " Parazitler, " Müshil kullanımı, " İlaca bağlı yan etkiler, " İnflamatuar bağırsak hastalığı gibi barsak yapısını bozan hastalıklar, " İrritabl bağırsak hastalığı gibi barsak işlevini bozan hastalıklar. İshalin bulguları nelerdir? Karın ağrıları ve krampları, gaz, bulantı ve sürekli sıkışma hissi ishale sıklıkla eşlik eden bulgulardır. Nedene bağlı olarak ateş ve kanlı dışkılama da bunlara eklenebilir. İshal akut veya kronik olarak gözlenebilir. Akut tip 3 haftadan kısa sürer ve nedeni genellikle mikrobiktir. Kronik durum ishalin 3 haftadan uzun sürmesi ile başlar ve nedeni genellikle bağırsağın kendi hastalıklarıdır. Genellikle zararsız olsa da ishal bazen tehlikeli durumlara yol açabilir ve bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Aşağıdaki durumlarda bir hekime başvurmanız gereklidir: " İshaliniz üç günden fazla sürdüyse, " Karnınızda veya makatınızda şiddetli ağrı varsa, " 38,8oC veya üstü ateşiniz oluyorsa, " Dışkınızda kan veya katran rengi varsa, " Dehidratasyon bulgularınız varsa. Tanı : Öncelikle tıbbi hikayeniz alındıktan ve fizik muayeneniz yapıldıktan sonra hekiminiz durumunuza göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesini yaptırmanızı isteyebilir: " Dışkı kültürü ile bakteri ve parazit gibi infeksiyon etkenlerinin aranması, " Bazı hastalıkları dışlamak için kan testleri, " Gıda tahammülsüzlüğünü ortaya koymak için açlık testi, " Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler. İshalin tedavisi : Çoğu hastada yitirilen sıvının yerine konması yeterli tedavidir. Bazı durumlarda ishali durdurucu ilaçların kullanılması gerekebilir. Ancak bir enfeksiyona ya da parazite bağlı ishallerde ishali durdurucu ilaçları kullanmak, organizmaların barsak içinde kalmasına neden olarak sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu durumlarda hekimler genellikle bu organizmalara karşı etkili antibiyotikleri reçete ederler. Viral nedenlere bağlı ishaller virusun tipine ve klinik tablonun ağırlığına göre genellikle kendi seyrine bırakılırlar veya destekleyici ilaçlar kullanılır. Prof. Dr. Yavuz Baykal |
Sağlık Ansiklopedisi
Kabızlık genelde haftada üç kereden az ve az miktarda, katı dışkılamaya yol açan bağırsak alışkanlık bozukluğudur. Kabızlığı olan kişiler için dışkılama, zahmetli ve ağrılı bir durumdur.
Pek çok kişi aslında normal bağırsak alışkanlığına sahip olmalarına karşın, her gün dışkılamaya çıkmadıkları için kabızlık çektiklerini sanmaktadırlar. Ne var ki dışkılama sayısı ve miktarı için "herkes için geçerli bir normal" aralık mevcut değildir. Çoğu durumda kabızlık kendiliğinden geçen ve ciddi sorunlara yol açmayan bir rahatsızlıktır. Kısa kabızlık dönemleri tamamen normaldir. "Sağlıklı kişilerin her gün bir kez tuvalete çıkmaları gerekir" şeklindeki yaygın ve yanlış kanı, pek çok kişinin kendinde kabızlık olduğunu düşünmesine ve bilinçsizce laksatif ilaçları kullanmalarına yol açmaktadır. Kabızlığın nedenleri: Kabızlık kadınlarda, çocuklarda ve 65 yaş üstü yaşlı insanlarda daha sık görülür. Gebelik ve doğum sonrası ile ameliyat sonrası dönemlerde de görülme sıklığı artar. Kabızlığı anlamak için kalın bağırsağın nasıl çalıştığı hakkında bilgi sahibi olmak gereklidir. Alınan gıdalar kalın bağırsakta ilerlerken içerdikleri sıvılar bağırsak duvarı tarafından emilir. Bağırsak duvarındaki kasların hareketleri ile dışkı makat yönünde itilir. Çıkışa geldiğinde sıvı içeriğini kaybetmiş dışkı katı hale gelmiştir. Kalın bağırsakta emilen sıvı miktarı artarsa dışkı iyice kuru ve katı hale gelir. Bağırsaktaki kas hareketleri azalmış veya düzensizleşmişse dışkının barsak içinde ilerlemesi yavaşlar ve kaybettiği sıvı miktarı artar. Kabızlığın en sık gözlenen nedenleri şunlardır: Yiyeceklerle yetersiz miktarda lif alınması, Yeterli sıvı alınmaması, Hareketsiz bir yaşam sürülmesi, İlaca bağlı yan etkiler, İrritabl bağırsak hastalığı gibi bağırsak işlevini bozan hastalıklar. Yanlış müshil kullanımı Yaşa bağlı değişiklikler Dışkılarken ıkınmaktan kaçınmak Multiple sklerozis, lupus, şeker hastalığı gibi bazı hastalıklar, Kronik idiyopatik kabızlık gibi bazı özel hastalıklar, Kalın bağırsakta veya makattaki (hemoroid gibi) bazı hastalıklar. Kabızlık bazen ciddi sorunlara neden olabilir. Bunlar arasında en sık karşılaşılanları zorlayıcı bağırsak hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan hemoroidler ve katı dışkının anüs çevresindeki kas ve deride yırtıklar yaratmasına bağlı makat çevresindeki cilt yırtıklarıdır (anal fissürler). Aşırı ıkınma bazen küçük bir bağırsak katlantısının makat dışına çıkmasına neden olur (rektal prolapsus). Eğer çıkışta sertleşmiş fazla miktarda dışkı birikirse bunun ıkınma ile atılması mümkün olmaz ve bu durumda da dışkı taşlaşması ortaya çıkar. Genellikle yaşlılarda ve küçük çocuklarda gözlenen bir durumdur. Tanısı: Tedavisi için ağız veya makat yolu ile uygulanan yağlarla dışkının yumuşatılması ve parmakla mekanik olarak çıkartılması gereklidir. Genellikle basit bir tıbbi öyküleme alınması ve fizik muayene yeterlidir. Ancak duruma göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesinin yapılması gerekli olabilir: Tiroid bozuklukları gibi bazı hastalıkları belirlemek için kan testleri, Yaşlı hastalarda görülme sıklığı arttığı için barsak tümörlerini dışlamak için dışkı incelemeleri ve baryumlu barsak grafisi gibi bazı radyolojik incelemeler, Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler. Tedavisi: Her ne kadar tedavi; nedene, hastalığın süresine ve ağırlığına bağlı olarak değişse de çoğu olguda beslenmede ve yaşam tarzında yapılacak ufak tefek değişiklikler bulguları geçirmede ve tekrarını önlemede yeterli olacaktır. -Diyet Yumuşak ve yeterli sıvı içeren bir dışkı oluşturmak için diyetle her gün 20-35 gram lif alınması gereklidir. Uygun diyet hekim veya diyetisyen tarafından planlanabilir. Fasulye, yulaf ve mısır gevrekleri, taze meyveler, kuşkonmaz, lahana, havuç gibi sebzeler yüksek miktarda lif içerirler. Kabızlığa yatkın kimselerde dondurma, peynir, et gibi lif içeriği son derece az besinlerin alımını sınırlamak gereklidir. -Yaşam tarzı değişiklikleri Her gün yeterli miktarda su, meyve suyu gibi sıvıları almak, çorba gibi sıvı yiyecekleri tüketmek, günlük egzersiz yapma alışkanlığı edinmek gibi alışkanlıklar edinmek barsak hareketlerine yardımcı olacaktır. Bunların yanında tuvalet için yeterli zaman ayırmak ve dışkılama sırasında bağırsakları boşaltmak için ıkınmaktan kaçınmamak gereklidir. -Müshiller Çoğu hastada müshillerin kullanımı gerekli değildir. Ancak yukarıda bahsedilen diyet ve yaşam tarzı değişikliklerini yerine getirmelerine rağmen hala kabızlık çeken bir grup hastada bir süre için müshillerin kullanımı gerekebilir. Kullanımda değişik biçimlerde (toz, hap, şurup, ciklet) ve değişik içerikte (kitle oluşturucu, uyarıcı, tuzlu, ...) pek çok müshil bulunmaktadır. Hangi hastaların, hangi tipte ve ne süre ile müshil kullanmaları gerektiğine ancak bir hekim karar verebilir. Uzun süreli müshil kullanımı barsak alışkanlığını değiştireceğinden bağımlılık yaratır. Müshil bağımlılığı oluşan hastalarda müshillerin kullanımına yavaş yavaş son verilmelidir. Bu sürecin hekim gözetiminde gerçekleştirilmesi gereklidir. Çoğu kimsede müshillerin bu yolla yavaş yavaş kesilmesi sonrasında barsak normal kasılabilirliğine ve alışkanlığına kavuşur. Eğer kabızlığa yol açan bir neden saptanabildiyse tedavi bu özel nedene yönelik yapılabilir. Örneğin kullanılan bir ilaca bağlı olarak kabızlık ortaya çıktıysa hekiminiz bu ilacı bir diğeri ile değiştirebilir ya da kesebilir. Rektal prolapsus veya hemoroid gibi bir komplikasyon ortaya çıktıysa (bu durumlar makatta ağrı yaratarak dışkılamayı ağrılı hale getirir ve kabızlığa katkıda bulunur) bunların düzeltilmesi için cerrahi tedavi önerebilir. Makat bölgesindeki kaslarında işlev bozukluğu bulunan ve buna bağlı kabızlığı olan hastalarda geri dönüm (biofeedback) çalışması yapılabilir. Doğrudan kalın bağırsağın hastalığına bağlı kabızlıklarda bağırsağın bir bölümünü alınması gerekebilir. Prof. Dr. Yavuz Baykal |
Sağlık Ansiklopedisi
Kalp tümörleri, kalpten kaynaklanan iyi ve kötü huylu veya kalp dışı kaynaklı tümörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Kalp dışı kaynaklı olan tümörler yaklaşık 20 kat daha fazla görülmektedir. Erişkinlerde en sık görülen iyi huylu kalp tümörü miksoma iken, anjiyosarkom ve rabdomiyosarkom en sık görülen kalpten kaynaklanan kötü huylu kalp tümörleridir. Kalpten kaynaklanan tümörlerin sıklığı, otopsi çalışmalarında % 0.0017 ile 0.19 arasında bildirilmektedir. Bu tümörlerin yaklaşık %75'i iyi huylu olup bunların da yaklaşık %50' sini miksoma'lar oluşturmaktadır. Miksomalar erişkinlerde tüm iyi huylu tümörlerin %50'sini oluştururken çocukluk çağında görülmesi nadirdir (%15). Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Hayatın 30'lu ve 60'lı yaşları arasında en sık görülür ve büyük çoğunluğu (yaklaşık %94'ü) tektir. Miksomalı hastaların yaklaşık %5'lik bölümü ailesel geçiş gösterir. Ailesel geçiş gösteren hastalar genellikle genç yaştadır, kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür ve kalbin hem karıncığında hem de kulakcığında oluşma eğilimindedir. İyi huylu tümörler kalp odacıklarının herhangi birinden meydana gelebilir. En sık sol kulakçık (%75), daha sonra sırasıyla sağ kulakçık (%15-20), sol ve sağ karıncık arasında eşit oranda (%6-8) görülür. Bu tümörler genellikle kulakçıklar arası duvardan kaynaklanır, fakat kulakçık içinde herhangi bir yerden de kaynaklanabilir. Karıncık kaynaklı miksomalar sıklıkla kadın ve çocuklarda görülür. Kalp tümörlerinin belirtileri nelerdir? Kan akımının engellenmesi akut yakınmaların en sık nedenini oluşturmaktadır. Fakat bu yakınmalar kalpte tutulan bölge (kulakçık veya karıncık) ve kitlenin büyüklüğü ile direk ilişkilidir. Sol kulakçıkta oluşan iyi huylu tümörler mitral kapak (sol kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit etmektedirler. Nefes darlığı ve kalp yetmezliği bulgularına yol açarlar. Bazı hastalarda mitral kapağın geçici olarak tıkanmasına bağlı olarak bayılma atakları meydana gelir. Sağ kulakçık tümörleri ise sağ kalp yetmezliği bulgularına yol açmaktadır (karaciğerde büyüme, karında sıvı birikmesi, bacaklarda şişlik). Tümör, triküspid kapak (sağ kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit edebilir. Hastalar ikinci sıklıkta sistemik embolizasyon (tümörden kopan küçük parçaların herhangi bir damarı tıkaması) bulguları göstermektedir. Bu durum, hastaların %30-40'ında meydana gelmektedir. Embolik atakların yaklaşık %50'si santral sinir sistemini tutmakta olup, geçici veya kalıcı hasarla (felç) ortaya çıkar. Hatta kalp damarlarına pıhtı atması sonucu kalp krizine de yol açabilmektedir. Hastalarda kilo kaybı ve ateş görülebilir ve bu bulgular bazı laboratuvar bulguları ile birliktelik gösterebilir. Fakat bu bulguların hiçbiri iyi huylu tümörü olan hastalara özel değildir. Enfeksiyon, nadir görülen bir bulgu olup kalp içi iltihabı (enfektif endokardit) kliniğini taklit eder. Hastalığın tanısı nasıl konur? 1. Fizik muayene: Klinik değerlendirme sırasındaki bulgular tümörün büyüklüğüne, yerleşimine ve hareketli olup olmamasına bağlı olarak değişir. Sol kulakçık kaynaklı miksomalar mitral kapak darlığı dinleme bulgularını ve mitral kapak hastalığını taklit edebilir. Kalbin dinlenmesi sırasında üfürüm duyulabilir. 2. Akciğer grafisi: Kalp gölgesinde büyüme görülebilir. 3. EKG: Spesifik değildir. Hastaların %20'sinden daha azında atriyal fibrilasyon vardır. Kalp odacıklarında büyüme, kalp büyümesi ve ritim bozukluklarını göstermektedir. Ekokardiyografi: Ekokardiyografi, cerrahi tedavi için gerekli olan tüm bilgilerin (tümörün çapı, yerleşimi, hareketli olup olmadığı) elde edilmesine olanak sağlamaktadır. 4. Bilgisayarlı Tomografi / Manyetik Rezonans görüntüleme yöntemi: kalp veya kalp dışından kaynaklanan tümörlerin değerlendirilmesinde Kalp tümörleri nasıl tedavi edilmektedir? Tümörlerin tedavisi cerrahidir. Tanı konulduktan sonra ameliyatı bir an önce yapmak gerekir. Ameliyat sırasında tümör, bağlı olduğu normal doku ile birlikte çıkarılır. Ameliyatı, klasik yöntem dışında özellikle bayan hastalarda meme altından küçük kesi ile yapmak mümkündür. Tekrarlama olasılığı son derece nadir olup ailesel özellik gösterenlerde bu oran nispeten daha yüksektir. Kaynak: Op. Dr. ökçe Şirin |
Sağlık Ansiklopedisi
Kalp krizi, özellikle gelişmiş toplumlarda görülen ciddi bir tehlikedir. Çoğu kişi tam olarak iyileşebilir ama sağlıklı bir yaşam sürerek önlenmesi de olanaklıdır
Kalbin düzgün çalışması, kandan yeterli oksijen almasına bağlıdır. Kalp kasının herhangi bir bölgesi yeterli oksijen almadığı zaman çalışamaz duruma gelir, atarken yeterli kasılmamaya başlar ve pompalama işleminde kendine düşen görevi yerine getiremez. Kalp krizinin sebepleri nelerdir? Koroner damarların (kalbe kan taşıyan üç atardamar) iç yüzünde aylar ya da yıllar boyunca biriken ateromlar (yağlı birikimler) zamanla damardaki kan akışını engellemeye başlar. Damarın en dar noktasında kan pıhtısı (tromboz) oluşursa damar tümüyle tıkanır. Damarın ateromlarla daralmış olmasının tromboz olasılığını artırdığı açıktır. Kalp krizi bir dizi olayın sonucunda gerçekleşir. İlk aşamada kan akımı engellenmeye başlar. Kalp kasının (miyokard hücreleri) kansız kalması, hastanın ağrı hissetmesine neden olur. Oksijensizlikten etkilenen hücreler ölürler. Kan akımı normale dönmezse ilgili kas bölgesi canlılığını yitirir ve birkaç hafta içinde bu bölgenin üstünde nedbe dokusu oluşur. Etkilenen kas bölgesi çok genişse, kalbin verimi azalır. Kalp krizi geçirme tehlikesi sigara içen, çok yağlı yiyen, ruhsal gerilimlerin etkisinde bulunan insanlarda, şeker hastalarında ve ailelerinde kalp krizi vakaları bulunanlarda en yüksektir. Kriz daha çok orta yaşlı erkeklerde görülür; menopoz çağından önce kadınlarda ve 35 yaşından genç erkeklerde ender rastlanılır. Kimler kalp krizi geçirme riski altındadır? ¢ Şeker hastaları ¢ Kolesterolü yüksek olan hastalar ¢ Hipertansiyon hastaları ¢ Orta yaş ve üzerindeki erkek ve kadınlar ¢ Menopoz sonrası kadınlar ¢ Sigara içenler ¢ Kilolu kişiler ¢ Ailesinde kalp hastalığı bulunanlar ya da genç yaşta kalpten ölüm öyküsü olanlar Kalp krizinin belirtileri nelerdir? Kriz bazen hiç beklenmedik biçimde ortaya çıkar ama çok önceden kendini anjina ağrısı ile belli ettiği de olur. Anjina egzersiz ya da heyecan sonucu göğsün ortasında belirerek birkaç dakika süren ve çoğunlukla kollara, omza ve boyna da yayılan bir ağrıdır. Anjina ağrısı hisseden ya da eski ağrıları sıklaşan ve uzayan herkesin doktora başvurması gerekir. Kalp krizinin başlıca belirtileri göğsün ortasında şiddetli ağrıdır. Terleme, bulantı, kusma ve solunum güçlüğü de görülür. Belirtiler çok şiddetli ağrı ile hafif bir rahatsızlık arasında değişen çeşitli düzeylerde olabilir. Öyle ki, kalp krizi geçirdiğinin farkına varmayanlar bile olabilir. Kalp krizine benzeyen belirtiler kuşkusuz hemen doktora başvurmayı gerektirir; ancak sindirim bozukluğunun göğüs enfeksiyonlarının, idrar kesesi hastalıklarının ve aşırı mide asidi salgılanmasının da benzer şikayetler yarattığı akıldan çıkarılmamalıdır. Kalp krizi esnasında neler yapılmalı? Ani kalp damarı tıkanmasına bağlı olarak ortaya çıkan kalp krizinde en önemli nokta, göğüs ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar çıkmaz kişinin tam donanımlı bir hastaneye başvurması ve sağlık yardımı almasıdır. Ölümlerin yarısı kalp krizi başladıktan sonraki ilk saat içinde ortaya çıkar. Bu nedenle mümkün olan en kısa sürede kalp krizine müdahale edilecek düzeyde bir sağlık kuruluşuna başvurmak çok önemlidir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, tıkanan damarı açıcı tedavi yöntemleri de en kısa sürede uygulanabilir ve kalbin hasar görmesinin önüne geçilmiş olur. Hastaya hastanede müdahalede önemli olan hızlı tanı konulması ve müdahalenin uygun bir şekilde yapılmasıdır. Kalp krizi esnasında yalnızsanız: Kişinin kalp krizi geçirdiği esnada tıkalı olan damarını açabilmek için yapacağı bir manevra yok. Bunun yanında; ¢ Öncelikle ağrı başladığı anda telefonla yakınlarınızı arayarak durumu haber verin. ¢ Bulunduğunuz yerin kapısını aralık bırakın. Bu, yardıma gelecek olan kişinin işini kolaylaştırmış olur. ¢ Kuvvetli öksürük geçici olarak kan akımını artırabilir. Yeni başlamış bir pıhtıyı yerinden sökme ihtimali çok düşük olsa da burun deliklerinizi kapatarak kuvvetli biçimde öksürün. ¢ Evde aspirin varsa, bir bardak su ile alın. ¢ Bunun dışında kesinlikle bir şey yiyip içmeyin. ¢ Pencereyi açarak odaya oksijen girmesini sağlayın. ¢ Yardım gelmesini, yatarak ya da oturarak bekleyin. Kesinlikle ayakta beklemeyin. Çünkü kalp krizi ile hastaneye gelen bir hastanın bir travma sorunu olmaması gerekir. Eğer kişi düşerek başını çarpmışsa, kalp krizi ile ilgili yapılacak tedaviler, başa alınan darbe nedeniyle yapılamayabilir. ¢ Ağrıyı azaltmak için egzersiz yapmayın. ¢ Soğuk ya da sıcak suyun altına kesinlikle girmeyin. Özellikle soğuk su böyle durumlarda çok tehlikelidir. Çünkü kalp damarlarını büzer ve tıkalı olmayan damarların da daralmasına neden olabilir. Bir kişi yanı başınızda kalp krizi geçirdiyse; ¢ Sağlık deneyiminiz yoksa kalp krizi geçiren birine müdahale etmeyin, başka hastalara veya kendinize ait kalp ilaçlarını vermeyin. ¢ Hemen ambulans yardımı isteyerek hastayı en yakın tam donanımlı bir hastaneye ulaştırın. ¢ Bu esnada, kalp krizi geçiren kişiyi uygun bir yere yatırın ¢ Ayaklarını kalp seviyesinin üzerine kaldırarak, kalbe daha çok kan akışının olmasını sağlamaya çalışın ¢ Üzerindeki sıkı olan kıyafetleri gevşetmek, kravatı çözmek gibi yardımlarda bulunun ¢ Önemli olan, hastayı tetkik ve tedavilerinin, yerinde ve uygun şekilde yapılabileceği bir hastaneye ulaştırmanızdır Doç. Dr. Erhan Babalık |
Sağlık Ansiklopedisi
Şiddetli göğüs ağrısı genellikle kalp krizini getirse de kalp zarı iltihabı ( perikardit) da aynı belirtilere yol açmaktadır. Çoğu kişi, göğsünün ortasında şiddetli bir ağrı duyduğunda, kalp krizi geçirdiğini sanır.
Oysa bazen, ağrıya yol açan durum kalp zarı iltihabıdır. Kalp zarı iltihabı, kalbi saran ve bağ dokusundan oluşan zarın iltihabıdır. Çeşitli nedenlere bağlı olabilir ama genellikle nedeni virüslerdir. Kalp zarı içinde, iltihap nedeniyle sıvı birikmesi de olasıdır. Bu durum belirti vermeyebilir, ama göğüs filminde görülür. Vakaların küçük bir bölümünde, kalp zarı kesesinde biriken sıvı, yaptığı basınçla kalbin düzenli çalışmasını engeller. İltihabın sorun yaratabildiği bir başka durum da tüberküloz (verem) gibi bir iltihap nedeniyle zarın kalınlaşıp kalbin hareketlerini kısıtlayarak kalp yetmezliğine yol açmasıdır. Kalp zarı iltihabının nedenleri nelerdir? Kalp zarı iltihabı, bütünüyle sağlıklı insanlarda ansızın ortaya çıkabilir. Nedeni genellikle virüslerdir. Akut kalp zarı iltihabı belirtileri kalp krizi belirtilerine çok benzer ve başlangıçta EKG ile bile ayırt edilmesi güç olabilir. Kalp zarı iltihabının kalp krizi sonucunda oluşan iki türünün olması, durumu daha da karmaşıklaştırır. Birincisi kalp kasının ölümüne bağlı olup iltihap, yani bedenin ölü dokuyu uzaklaştırma çabasıdır. İkincisi daha ender görülür ve "Dressler sendromu" diye bilinir. Kalp krizinden bir hafta sonra ortaya çıkar. Bedenin savunma sisteminin anormal bir tepkisidir, kalp dokusuna karşı antikor yapılır. Kalp zarında bazen kanser de görülür. Ancak kanser, genellikle kalp zarının kendisinden kaynaklanmaz, başka yerlerden, özellikle akciğerlerden yayılır. Kalp zarı içinde fazla miktarda sıvı toplanmasına neden olarak, kalp hareketlerini kısıtlar ve kalp yetmezliği (kalp tamponadı) yapar. Bu durum, kalp zarı tüberküloz nedeniyle kalınlaştığı zaman da ortaya çıkabilir. İleri derecede böbrek yetmezliği ve "sistemik lupus eritamatosus" adı verilen hastalıkta da kalp zarı iltihabı oluşabilir. Bu hastalıkta, bağışıklık sistemindeki aksama nedeniyle bedenin çeşitli yerlerinde yaygın iltihaplar olur. Kalp zarı iltihabının belirtileri nelerdir? Kalp zarı iltihabı genellikle göğüs ortasında ağrıya yol açar ama göğüs anjini ile kalp krizi ağrısında olduğu gibi omuzlara ve kollara yayılmaz. Bazen hareket edince, sözgelimi öne doğru eğilince ağrı artar; bazen de solunum sırasında akciğerlerin hareketi ağrıya neden olur. Kalp zarı iltihabı tanısı çoğu vakada EKG ile konabilir. Kalp zarında sıvı birikirse göğüs röntgeninde kalp daha büyük görünür. Ekokardiyografi ile (bu yöntemde kalbi görmek için ultrason - ses dalgaları - kullanılır) dokularda sıvı birikimi olup olmadığını görmek de olanaklıdır. Kalp zarı iltihabının tedavisi nedir? Kalp zarı kesesinde sıvı birikmesi (kalp tamponadı) sonucunda kalp yetmezliği ortaya çıkabilir. Kalp yetmezliği ciddi bir durumdur ve kalp üstündeki basıncın zaman geçirilmeden kaldırılması gerekir. Genellikle göğüs duvarından kalp zarı içine sokulan bir iğneyle sıvı boşaltılır. Kalbin çalışması, kalınlaşmış kalp zarı nedeniyle kısıtlanıyorsa, ameliyat gerekli olur. Ağrıyı kesmenin ve tedavinin en iyi yolu, aspirin gibi ilaçlardır. Dressler sendromunda bu ilaçlar yeterli olmayabilir ve iltihabı azaltmak için steroid ilaçlara gerek duyulur. Sistemik lupus eritamatosus ve böbrek yetmezliği gibi hastalıklarda iltihap olmasına karşın ağrı olmayabilir, bu nedenle tedavi gerekmez. Kalp zarı iltihabının nedeni virüslerse sonuç gerçekten çok iyidir. Kalp krizini izleyen kalp zarı iltihapları, hastanın genel durumunu kalp krizinin kendisinden daha fazla bozmaz. Tüberküloz vakalarında kalınlaşan kalp zarının ameliyatla alınması ciddi bir girişimdir ama bunun da sonucu çok başarılıdır. Op. Dr. Oğuz Yılmaz |
Sağlık Ansiklopedisi
Damar içerisinde dolaşan kandaki alyuvar miktarının veya hemoglobin içeriğinin kişinin yaş ve cinsiyetine göre normal olarak kabul edilen değerlerin altına inmesi durumuna "Anemi" denir.
Demir eksikliği anemisi, dünya üzerinde en sık karşılaşılan anemi türüdür. Gelişmiş ülkelerde hastanelere başvuran hastaların %30'undan fazlasının anemik olduğu, bu oranın gelişmekte olan ülkelerde daha da arttığı bilinmektedir. Orta-Güney Amerika ve Asya ülkelerinde demir eksikliği anemisi oranı yetişkin erkeklerde %1.9-14, kadınlarda ise %15-64 olarak bildirilmektedir. ANEMİNİN GENEL BELİRTİLERİ Halsizlik, yorgunluk, çabuk yorulma, eforla nefes nefese kalma, adalelerde güçsüzlük hissi, üşüme hissi, ellerde soğukluk, baş ağrısı, baş dönmesi, göz kararması, baygınlık hissi, huzursuzluk, iştahsızlık, saç dökülmesi ve saçlarda matlaşma, kulaklarda uğultu ve çınlama, gözler önünde sinek uçuşmaları, devamlı uyuma isteği ve uyuklama hali, çarpıntı, kalp rahatsızlığı olan kişilerde göğüs ağrısı, deride solukluk, tırnak yataklarında düzleşme, kolay kırılma, çok seyrek olarak çukurlaşma (kaşık tırnak), dudak kenarında çatlamalar, yaralar görülmesi, zihinsel yoğunlaşmada (konsantrasyon) yetersizlik. Bu belirtilerin görüldüğü vakalarda, kronik anemi akla gelmektedir. Kansızlığı olan her kişide bu bulguların hepsinin görüleceği anlamı çıkarılmamalıdır. Kansızlığın şiddeti, oluşma hızı, süresi ve altta yatan aneminin sebebine göre şikayetlerde değişiklikler görülebilmektedir. KADINLARDA DEMİR EKSİKLİĞİNİN BAŞLICA SEBEPLERİ " Gebelik ve emzirme sebebiyle artmış demir gereksinimi " Üreme çağında olan kadınlarda aşırı veya sık adet kanamalarından ve rahim içi araç kullanımına bağlı artan adet kanamalarından dolayı demir kaybı " Dengesiz yapılan zayıflama diyetleri veya vejetaryen beslenmeden dolayı demir kaybı DEMİR İÇERİĞİ YÜKSEK OLAN BESİNLER " Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı) " Portakal, elma " Kuru kayısı, kuru üzüm ve kuru baklagiller " Balık, kırmızı et, tavuk, karaciger, dalak " Pekmez, tahin DEMİR EMİLİMİ İLE BİLİNMESİ GEREKEN NOKTALAR " Çay ve kahve içindeki kimyasal maddeler, demir emilimini azalttığı için mümkün olduğunca az veya açık olarak tüketilmelidir. " Tahıl, kurubaklagil ve sebzeler, C vitamini içeren besinlerle birlikte tüketilmelidir. Böylece bu tür besinlerin sağladığı demir emilimi artmış olur. Aynı öneriler demir hapı kullanan kişiler için de geçerlidir. Örneğin demir ilacını bir bardak portakal suyu veya C vitamini tableti ile birlikte alınması demir emilimini artıracaktır. " Kalsiyum, demir emilimini azaltığı için demir eksikliği anemisi olanlar, süt ve süt ürünü yiyeceklerin (peynir, yoğurt, ayran vs) tüketimini ara öğünlere çekmelidir. Bu tür besinler özellikle demir preparatlarıyla bir arada alınmamalıdır. " Demir preparatlarının emilimi yiyeceklerden etkilendiği için, aç karnına alınması daha uygundur. Yani yemekten 1 saat önce yada 2 saat sonra alınmalıdır. DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNİN TEDAVİSİ İKİ AŞAMADA DEĞERLENDİRİLMELİDİR: 1.Demir eksikliğine neden olan sebebin tedavisi: Demir eksikliğinin sebebi ortaya konup, bu sebep düzeltilmediği müddetçe ne kadar tedavi uygulanırsa uygulansın, anemi düzeltilse bile bir müddet sonra anemi tekrarlayacak ve rahatsızlık kısır döngü halini alacaktır. 2.Demir eksikliğinin giderilmesi: Demir eksikliğinin giderilmesinde, diyette gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bunun yanında demir preparatları ile tedavi edilmelidir. Demir preparatı ihtiyaca göre damardan, kas içine ya da ağızdan hap veya solüsyon şeklinde verilebilir. Uygun süre kullanılmalı anemi düzeldikten sonra da demir depoları doldurulana kadar devam edilmelidir. Uz. Dr. Hüseyin Saffet Beköz |
Sağlık Ansiklopedisi
Kardiyomiyopati, kalp yetersizliğine neden olan kalp kası bozukluğudur. Başlıca üç tip kardiyomiyopati vardır: Dilate, Hipertrofik, Restriktif. Dilate kardiyomiyopatide kalp kası zayıflar ve giderek kalp pompa fonksiyonunu yitirir.
Kalp kanı ileri doğru pompalayamadığında sol karıncıkta kan basıncı artar ve kalp genişlemeye başlar. Dilate kardiyomiyopatide genişleme aylar ve yıllar içerisinde olur. Hipertrofik kardiyomiyopati'de (HCM) kalp duvarları asimetrik şekilde kalınlaşır. Kalp duvarları belirli bir kalınlıktan sonra yeterli kan pompalayamaz. Kalınlaşmış kalp duvarları çok sertleşir ve kalbe kan doluşu zorlaşır. Kalbin esnekliği azalır. İçine kan dolduramaz. Aşırı büyüyen kalp kası kalbin şeklini de bozar. Bazı hipertrofik kardiyomiyopatili hastalarda hipertrofiden sonra Kalp genişler ve dilate kardiyomiyopatideki hale gelir. Restriktif kardiyomiyopatide ise kalp kası içerisinde anormal madde birikmeleri oluşur, kalbin iç duvarında bir nedbe dokusu oluşur ve kalp kası çok sert bir hale gelir. Restriktif kardiyomiyopati en nadir görülen kardiyomiyopati tipidir. Kardiyomiyopatinin nedenleri nelerdir? Koroner arter hastalığı kalbe giden kan akımını engeller ve kalp kasının zayıflamasına neden olur. Koroner arter hastalığı dilate kardiyomiyopatinin en sık sebebidir. Bazı kalp hücreleri zarar gördüğünde diğer hücreler daha fazla çalışmak zorunda kalır fakat zamanla onlarda zayıflar. Kokain kullanımı ve yoğun alkol tüketimi de kalp kasını zayıflatır. Kemoterapide kullanılan bazı ilaçlar kalp kasını zayıflatabilir. Kalp kasında zayıflama ve kalpte genişleme, bilinmeyen nedenler ile de ortaya çıkabilir. Kalpteki genişlemenin sebebinin bilinmediği duruma idiopatik dilate kardiyomiyopati denir. Kontrolsüz yüksek tansiyon kalbin iş yükünü arttırır ve kalp kası kalınlaşarak hipertrofik kardiyomiyopati oluşabilir. HCM genelde ailevi bir hastalıktır. Kalp kasının büyümesini kontrol eden bir takım proteinlerdeki bozukluklardan kaynaklanabilir. Birçok hastalık (enfeksiyonlar, bazı kanser türleri vb…) kalbin iç yüzünde nedbeleşmeye neden olabilir. Bu nedbeleşme restriktif kardiyomiyopatiye neden olur. Kardiyomiyopatinin belirtileri nelerdir ? Kardiyomiyopati şikayete neden olmayabilir. Bazı durumlarda ise göğüs ağrısı, eforla veya gece gelen nefes darlığı, çarpıntı, bacaklarda şişlik, bayılma görülebilir. Kardiyomiyopati nasıl tedavi edilir ? Tedavi, kardiyomiyopati türüne ve sebebine göre değişir. Kalp koroner damarlarında tıkanıklık varsa balon stent ya da bypass ameliyatına başvurulur. Beta bloker ve kalsiyum kanal blokeri denen ilaçlar kullanılarak kalp kasının gevşemesi sağlanır ve kalınlaşmanın neden olduğu tıkanıklık azaltılır. Damar gevşetici ilaçlarla kalbin iş yükü azaldığından kalp daha rahat çalışabilir. Bu tedavi kan basıncını düşürebilir. Kan sulandırıcı ilaçlarla kan damarlarındaki tıkanıklıklar ve felçler önlenebilir. Kalbin aşırı kalınlaştığı bazı hastalarda miyektomi denilen tıkanıklık yapan kas kitlesini azaltmaya yönelik ameliyatlar yapılabilir. Bazı hastalarda bu işlem ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile de yapılabilir. Bazı hastalarda kalp pili takılarak kalp vurusunun yönü değiştirilerek kalınlaşmanın neden olduğu tıkanıklık azaltılabilir. Bazı durumlarda implantable cardioverter defibrillator (ICD) denen cihazlar yerleştirilerek, ölümcül ritim problemleri tedavi edilir. 3 odacığa yerleştirilen kalp pili de kalp yetmezliğinde yeni ve önemli fayda sağlayan bir tedavi yöntemidir. Yardımcı cihazlar ve nihayetinde kalp nakli tedavi seçenekleri arasında yer alır. Kaynak: Uz. Dr. Türker Baran |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.