ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Türkiye (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=414)
-   -   Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=388298)

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:09 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Adı 5000 yılda saklı ..Odrisa, Odrisia, Orestia, Orestas, Hadrianopolis, Hadrianupolis, Adrianapolis, Adrianupolis, Edrinus, Edrune, Edrinabolu, Endriye, Edrine, Edrene, Edirne .

.Edirne'nin bilinen en eski yerleşik topluluğu, Traklar soyundan gelen Odrisler, Meriç ve Tunca nehirlerinin birleştiği bugünkü yerleşim bölgesinin bulunduğu yerde kent kurmuşlardır. Bu nedenle kentin ilk adının "Odrisa" ya da "Odrisia" olduğu sanılmaktadır.
Odrisler'den sonra yöreye Makedonyalılar egemen olmuş, onların döneminde kent, "Odrisia" adının değişmesi sonucu, "Orestia" ve "Orestas" olarak anılmaya başlanmıştır.

II.yy'da Roma İmparatoru Hadrianus, stratejik önemi nedeniyle Orestia'ya kent statüsü verdi ve kendi adını koydu. Böylece, Roma Dönemi'nde kent "Hadrianopolis, Hadrianupolis, Adrianapolis ve Adrianupolis" adlarıyla anıldı.

Kent, Osmanlı Dönemi'nin başlangıç yıllarında "Edrinus, Edrune, Edrinabolu ve Endriye" diye anıldı. I. Murad, kentin adını "Edrine" olarak değiştirdi. Aşıkpaşazade Tarihi'nde(1476) kentin adı "Edrene" olarak geçer. XVIII.yy'dan itibaren de Edirne olarak anılmaya başlanır.


Medeniyetler beşiği Edirne ..Sadece "adının nereden geldiğine dair hikayesi" bile, Edirne'nin nasıl bir medeniyet geçmişi olduğunu, bugünlere gelene kadar nasıl bir kültür zenginliğiyle yoğrulduğunu ortaya koymak için yeterli olur...

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


İstilaların uğrak yeri: Edirne
.Edirne, jeopolitik önemi dolayısıyla birçok defalar çeşitli milletlerin egemenliği altında kalmıştır. Osmanlı devletine gelene kadar tarihin akışı içerisinde Trakların, Perslerin, Makedonyalıların, Gotların, Keltlerin, Avarların, Hunların, Bulgarların, Peçeneklerin, Romalıların, Bizanslıların ve en son Türklerin egemenlikleri altına girmiştir. Biz bu konu içinde yakın tarih içinde yer alan son işgalleri aktaracağız.



.




Edirne ve İşgallerYukarıda isimlerini anılan milletlerin istilasına uğrayan ve egemenlikleri altında kalan Edirne, son olarak Osmanlı Devletinin başkenti oluşundan sonra hızla gelişmeye başlamış ve bölgesinin ticaret, kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir.





Osmanlı devletinin gerileme dönemine girmesi ve güç kaybetmesi sonucu olarak, ülkenin diğer yerleri gibi Edirne jeopolitik önemi nedeniyle çeşitli devletlerin ilgi duyduğu bir yer halini almıştır.

Önce Rusların sonra Bulgarların ve en sonunda da Yunanlıların işgaline uğrayan Edirne için bu yıllar, tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçecek yıllar olacaktır. Bu karanlık günlerde Edirne, tarihi eserlerin yağmalandığı veya yakıldığı, çalındığı veya kaçırıldığı, insanlarının sebepsiz yere hunharca öldürüldüğü, içinde çok zor bir yaşam koşulu içeren dönemi yaşayacaktır.

Özellikle XIX. ve XX'da yaşadığı işgaller Edirne'nin tüm sosyo-kültürel hayatını baştan aşağıya değiştirmiştir.

Önce Rusların sonra Bulgarların ve en sonunda da Yunanlıların işgaline uğrayan Edirne için bu yıllar, tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçecek yıllar olacaktır. Bu karanlık günlerde Edirne, tarihi eserlenin yağmalandığı veya yakıldığı, çalındığı veya kaçırıldığı, insanlarının sebepsiz yere hunharca öldürüldüğü, içinde çok zor bir yaşam koşulu içeren dönemi yaşayacaktır. Özellikle XIX. ve XX'da yaşadığı işgaller Edirne'nin tüm sosyo-kültürel hayatını baştan aşağıya değiştirmiştir.


Elde edilen bulgular neticesinde, Edirne ve çevresinin Neolitik çağdan Tunç çağına kadar geçen sürede Balkanlar'da ve Trakya'da rastlanan Neolitik Karanovo kültürü etkisi altında kaldığı gözlemlenmiştir. ..Edirne'nin yazılı tarih öncesi dönemlerini gün ışığına çıkaran ilk araştırmalar, 1936'da Türk Tarih Kurumu'nca, Arif Müfid Mansel yönetiminde başlamıştır. Bu araştırmaları, 1959 yılında yine Türk Tarih Kurumu'nca düzenlenen Şevket Aziz Kansu yönetimindeki araştırmalar izlemiştir.

1979 yılından itibaren ise Prof. Dr. Mehmet Özdoğan başkanlığındaki ekibin, Edirne ve çevresinde yapmış olduğu araştırmalar ve 1995 yılından itibaren de başta Trakya Üniversitesi Arkeoloji bölümünün olmak üzere birçok üniversitemize bağlı Arkeoloji bölümlerinin gene bu bölge de yapmış olduğu kazılar neticesinde bölgenin kültürel süreci belirlenmeye çalışılmıştır.

Elde edilen bulgular neticesinde, Edirne ve çevresinin Neolitik çağdan Tunç çağına kadar geçen sürede Balkanlar'da ve Trakya'da rastlanan Neolitik Karanovo kültürü etkisi altında kaldığı gözlemlenmiştir.

Edirne ve civarında yapılan, Edirneli Arkeolog ve Antropolog Şevket Aziz Kansu yönetimindeki araştırmalar, yazılı tarih öncesine ait olan ve "Çardakaltı Prehistorik istasyonu" diye adlandırdığı önemli bir yerleşim yerinin aydınlatılmasıyla sonuçlanmıştır. Çardakaltı Prehistorik istasyonu, Edirne'den Sarayakpınar köyüne giderken Eski Asker Hastane ile Avarız köyü arasındaki bölgededir.

Kazı çalışmalarında Prof. Dr. Kansu tarafından ilk kültür buluntusu olarak nitelenen keramikler bulunmuştur. Çardakaltı kültürünün M.Ö. 4000-3000 li yıllara ait olduğu zannedilmektedir.

Son Tunç çağı bitimi ile ilk demir çağı başlarında ise Balkan ve Anadolu kültürünün etkisi Edirne ve çevresinde birlikte görülmektedir. Bu dönemin en önemli kültür özelliği olarak Megalithik (İri Taşlardan yapılma) anıtlarını söyleyebiliriz. .Dolmenler

Dolmen kelimesi keltçe olup "Tolmen" taş masa anlamına gelmektedir.

Megalithik anıtları dolmen ve menhir olmak üzere iki ana başlıkta toplayabiliriz. Anıtsal mezar yapıları olarak tanımlanan dolmenler Edirne Istıranca dağları kesiminde yer alan Lalapaşa ilçesinde yoğunlaşmaktadır.

1960'lı yıllarda Prof. Kansu'nun Lalapaşa ve çevresinde yaptığı incelemeler sonucunda 19 civarında dolmen ve bir takım menhirler (dikilitaş) saptanmıştır.

1990'lı yılların sonlarında Prof. Dr. Mehmet Özdoğan ve ekibinin yapmış olduğu araştırmalar sonucunda 1998 yılı itibarıyla 118 adet dolmenin bölgede yer aldığı tespit edilmiştir.

Trakya'da dolmenler genellikle tepelerin ve alçak sırtların üzerinde dururlar. Düzlüklerde bulunanlara da rastlamak mümkündür. Bazıları ise gruplar halinde bulunurlar. Trak dolmenleri tek odalı ve iki odalı olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir. Her iki grubunda önünde dromos şeklinde bir giriş bölümü bulunmaktadır. Bazı örneklerde aynı tepe içerisinde birbirine paralel iki odalı dolmenler bazen de bir dolmenin çevresinde dikilitaşlar vardır. Dolmenlerin üzeri çoğunlukla bir tümülüs ile örtülmektedir.

.Tümülüs
Tümüslerin ilk yapılış nedeni mezar amaçlıdır. Tümüsler Trak topluluklarının seçkin sınıflarının üyelerini temsil eden mezarlıklardır. Ölen kişilerin zenginliklerini korumak amaçlı yapılardır.

Tümülüslere yerleşim yerleri civarında rastlanılması oldukça doğaldır. Bu yapılar, genelde civara hakim tepeler ve sırtlar üzerinde bulunmakta ve bu suretle sahiplerinin zenginlik ve gücünü ilan etmektedir.

Günümüzde Tümülüsler, Trakya bölgesinde üç ana bölgede toplanmıştır. Bu bölgeler,Edirne-Kırklareli-Pınarhisar-Vize-Saray yolu olmak üzere birinci bölge, Ergene vadisindekiler ikinci bölge, Edirne-Uzunköprü-Keşan-Malkara-Tekirdağ istikameti olmak üzere üçüncü bölge şeklindedir.


Thrak kelimesinin İon Lehçesindeki en eski şekline Homeros'un İliada destanında rastlanılmakta olup Thrake, Troialıların müttefikidir ibaresi görülmektedir. ..Edirne'de Traklar

Coğrafi bakımdan da komşu bir ülke olduğu için, Thrake isminin bahsi Yunan mitolojisinde çok sık geçmektedir. Odysseia'da ise, bu ad yalnız M.Ö VIII.'yy da Threkendes olarak yer almaktadır. Bunun dışında bütün yazılı kaynaklarda, Thukydides ve Heredotos'da "Thrake, Thrax, Thrassa, Thratta, Thraix, Thraks" olarak geçmektedir. Esas şeklin Thrakes olduğu kabul edilmektedir.

Mitolojide ise Thrake, Okeanos ile Parthenone'nin kızıdır. Adını Thrakia bölgesine, kızkardeşi olan Europe de adını Avrupa kıtasına vermiştir.

19.yy. da yaşamış, Abdüllatif Suphi Paşa'nın "Tekmilet-ül iber" adlı eserinde, Trakya'nın en eski adının, Nuh Peygamber'in oğlu Yasef'in sekizinci oğlu olan Trasi'den geldiği yazmaktadır. Nuh tufanı sonrası dört bir yana dağılan Yasef'in oğullarından Trasi'nin, Rumeli bölgesine yerleşmiş olup, Trakya ve Makedonya eski halkının en büyük soy başlangıcının bu kişi olduğunu kitabında belirtilmektedir.

Trakyalılar uzun yıllar boyunca çok çeşitli milletlerden asimile olmuş etnik bir karışımdır. Günümüze kadar gelen belgelere göre, Traklar geç antik devre kadar, Kuzey Avrupa ırk tipinin oldukça kuvvetli bir temsilcisidir. Xenephones, Trakyalıların kızıl saçlı olarak söylenmelerine rağmen, onları açık renk saçlı ve gri gözlü olarak tanımlamaktadır.

Trak Kabileleri
Antik Çağ'da Trakya üzerinde 22 ya da daha fazla olmak üzere Trak soyundan kabile olduğu kabul edilmektedir. Kabilelerin ortak yönleri savaşa olan kabiliyetleridir. Birçok antik kaynak Trak kabilelerinin özellikle savaşçılık yönlerini dikkate almıştır. Eski kaynaklarda adları geçen başlıca Trak kabileleri şunlardır:

Odrysler
Trakya'da kudretlerinin zirvesinde olan en meşhur kabiledir. Geniş bir sahayı kaplamışlardır. Başlangıçta Tunca Vadisi'nde ve buradan sahile kadar olan bölgede oturmuşlardır. Trak kabilelerinin en büyüklerinden biri olan Odrysler Meriç'in Tunca ile birleştiği noktada bir şehir tesis etmişler, bu şehre Odrys kabilesine ithafen Odrisa yahut Odrysia denmiştir. Bu şehrin İmparator Hadrianus zamanında adı değiştirilmiş ve Hadrianopolis yani "Hadrian Şehri" ismini almıştır.

Kikoniler
Önemli Trak kavimlerinden olup, Heredotos bunlardan şöyle bahsetmiştir;" Xerxes, Yunanistan'a doğru giderken geçtiği bütün yerlerden rastladığı ulusları orduya katılmaya zorluyordu, ülkelerinden geçtiği Trak ulusları şunlardır; Paitiler, Kikoniler, Bistoniler, Sapailer, Dersailer, Edonlar, ve Satrailer. Deniz kıyısında olanlar donanmaya, karada oturanlar ise asker olarak zorla toplanıp kara ordusuna katılıyorlardı, yalnız Satrailer bunun dışında bırakılmıştı." Kikonilere Odysseia'da da rastlamaktayız; "İlyon'dan çıkarken bir rüzgar aldı beni, götürdü attı Istmasor'a, Kikonların kentine, yerle bir ettim ben orayı, öldürdüm Kikonları, aldım karılarını, mallarını bütün, ve onları bir güzel pay ettim.. ."

.Bessiler
Trak kabilelerinin en güçlülerinden biridir. Geç devirlere kadar özelliklerini korumuşlardır. Meriç, Rodop ile Haimos arasındaki derin vadilerde oturmuşlardır. Heredot bunların tanımını şöyle yapmaktadır: "Satrailer (Bessi kabilesinin bir klanı) bizim bildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar hiç kimsenin egemenliği altına girmemişlerdir; Traklar içerisinde günümüze değin özgür kalanlar yalnız bunlardır. Çünkü bunlar, yüksek dağ başlarında yaşarlar, derin kayalarla dolu, çeşit çeşit ormanlarla kaplı, karlarla örtülü dağlardır.

Apsintiler
Ainos'un (Enez) doğusunda oturmuşlardır. Heredotos tarihinde de Apsintilerle ilgili bir pasaj bulunmaktadır: "Miltiades, Khersonesos kıstağını kesmek ve Apsinthialılar'ın saldırılarına karşı korumak üzere Kardia ile Paktya arasına duvar çekmekle işe başladı. Bu geçidi kapattıktan ve Khersonessos'u Apsinthialıların saldırılarından kurtardıktan sonra Lampsakos'a yöneldi. Heredotos'un başka bir anlatımında da; "Atinalıların Khersonessos kuşatmasından kurtulan Oiobazos Trakya'ya kaçmıştı. Apsinth Trakları onu yakaladılar ve ulusal töreleri gereğince, yerli bir tanrı olan Pleistoros'a kurban olmak üzere kafasını kestiler. Yanındakileri de başka türlü öldürdüler." şeklinde geçmektedir.

.Astlar
Bizans'ın kuzey batısında oturan kabiledir. Astlar ile ilgili bir anlatıma Titus Livius'da rastlamaktayız. Onun anlatımına göre Astlar, Manlius'un yükünü yağma etmişlerdir. Ast kabilesinin merkezi bugün Kırklareli'nin bir ilçesi olan Vize'de lokalize edilmiş Bisye şehridir.

Binnailer
Meriç'in orta veya aşağı mecrasında oturanlardır.

Savaşçı Traklar için Heredotos şunları yazmıştır:
"Yeryüzünde, Hintliler'den sonra, en kalabalık olanlar Trakyalılar'dır; bir tek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence, ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı olurlardı. Ama onlar için imkansızlık buradaydı ve bu birlik hiçbir zaman kurulamadı; bunların zayıf yerleri burasıdır." demektedir.

Trakyalılar, antik kaynaklarda çok iyi birer savaşçı olarak belirtilmektedir. Öyle ki, M.Ö.480'de Xerxes, Trakya'nın bir parçası olan Bithynia'dan paralı asker toplamıştır. Burasının halkı da Trak kabilelerinden oluşmakta idi. Xerxes, Pers İmparatorluğu yanında Yunanistan'a saldırmak için bunlardan oluşturulmuş bu birliği kullanmıştır. Heredotos'un iddia ettiğine göre 60.000 Bithynialı bu akında görev almıştır. M.Ö.401'de Trakyalılar tekrar Pers saflarında görülür.

Xenephon'un kayıtlarında Cunaxa savaşında Cyros'un yanında savaşan On binlere 40 Trakyalı süvari ile 800 yaya askerinin eşlik ettiği yazılıdır. Trakyalılar İskit Ordusunda da görev almışlardır. Diodoros, 2000 Trakyalı ve 2000 Yunanlı askerin M.Ö.310'da Satyros ile birlikte Thateanslara karşı Thates Nehri savaşında görev aldıklarını belirtmiştir. Traklar'ın savaşçılığını kanıtlayan diğer bir unsur da atlara büyük önem göstermeleridir. Birtakım süvarileri tasvir eden yüzlerce mezar taşı Traklar'ın ata verdikleri önemi göstermektedir. .Büyük İskender de Trakyalı paralı askerleri kullanma geleneğini devam ettirmiştir. M.Ö.334'de Granicos Savaşında, kendisinin sol kanadında Trakyalıları mevzilendirmiş ama, savaş boyunca iyi bir sonuç elde edememiştir. Trakyalı süvarileri İskender'in Miletos'a yaptığı hızlı saldırıda da yer almışlardır.Ayrıca İskender'in Pisidialılara karşı yaptığı savaşta da Makedonya Ordusunun sol kanadını korumakla görevlendirilmiş mızraklı Trakya birliği kullanılmıştır. M.Ö.333'de Issos savaşında Giritli okçularla birlikte, aynı tugayda Trakyalı savaşçılara da yer verilmiştir. İskender'in ardılları ve daha sonraları Roma İmparatorluğu zamanında da Trakyalı savaşçılar, ordularda paralı asker olarak kullanılmıştır.



Birinci İmparatorluk Dönemi: Romalılar Edirne`de ..Makedonya Krallığı'nın Romalılarca ortadan kaldırılması üzerine, Edirne ve çevresi M.Ö. 168'de Roma'nın egemenliği altına girdi. .

.Romalılar Devrinde Trakya
Roma orduları birçok kez Trakya'yı istila ettiler. Romalılar, (Osmanlıların da daha sonra uygulayacağı gibi) birtakım krallıklar yahut prenslikler kurmak veya eskilerinden bazılarını himaye etmek suretiyle, Trakya üzerindeki nüfuzlarını uzun yıllar sürdürdüler.
Merkezi Bizye (Vize) olan Doğu Trakya Krallığını daima desteklediler ve bu devleti Trakya'nın bekçisi haline getirdiler. Fakat hükümdarları Roma'nın sadık bir üyesi haline gelmiş olan bu krallığa karşı öteden beri hür olarak yaşamağa alışmış olan Traklar birçok defalar isyan ettiler. Bu isyanların sonunda ise, bütün Trakya imparator Glaudius zamanında (M.S. 44-46) bir Roma eyaleti (Provincia Thracia) haline sokularak Roma devletine katıldı.
Trakya imparatora ait bir eyalet oldu. Bu eyalet ilk zamanlar "atlılar" sınıfından seçilmiş valiler (Procurator'lar) tarafından idare ediliyordu. İmparator Traianus zamanında ise, bunların yerine "legatus Augustus propraetore" ünvanını taşıyan valiler geçmiştir. Eyalet merkezi Marmara sahilinde Perinthus (Marmara Ereğlisi) idi.
Romalılar, Trakya'da kendilerinden önce Makedonyalılar tarafından oluşturulan düzeni olduğu gibi bıraktılar. Trakya, "strategia" adını taşıyan birtakım bölgelere ayrılmış bulunuyordu. En küçük idarî birliği "köme" yahut "vicus" olarak adlandırılan köyler teşkil ediyordu. Birbirine yakın bazı köylerin birleşmesinden bir "komarkhia" meydana geliyordu.
.Trakya eyaletinde ilk zamanlar sadece iki koloni şehri vardı : İmparator Glaudius zamanında kurulan Apri ve Vespasianus tarafından kurulmuş olan Deultum. İmparator Traianus Trakya'da yeni şehirler kurmağa yahut eski kasabalara şehir hukuku bahşetmeğe, bu suretle şehir bakımından çok fakir olan bu bölgenin ilkel tarım hayat şekillerinden kurtulmasına ve Roma şehir kültürüne kavuşmasına büyük önem verdi. Bu suretle bu devirde kurulan şehirler arasında Augusta Traiana, Traianopolis, Plotinopoüsj Serdica ve Bizye gösterilebilir.

M.S. 123/24 yılında, uzun seyahatleri sırasında Trakya'yı da ziyaret etmiş olan Hadrianus, strateji bakımından önemli bir noktada bulunan Orestia yahut Orestias kasabasını bir şehir haline getirerek ona kendi ismini verdi; Hadrianopolis. İlkçağ tarihinde şehir daima bu adla anılmıştı.

Hadrianus, Roma imparatoru olunca Edirne'nin tarihinde yepyeni bir dönem başladı. Hadrianopolis adını alan kent, diğer Roma kentleri gibi II. ve III.yy ortasına dek büyük bir gelişme gösterdi ve altın devrini yaşadı. Askerî ve ticarî açılardan çok elverişli bir yerde bulunmasının bu hızlı gelişmede büyük rolü oldu. Hadrianopolis, askeri kuruluşlarıyla, silah imalathaneleriyle önemli bir üs durumuna geldiği gibi, Nymphea adına yaptırılan bir tapınakla da dini bir merkez oldu. Ancak Romalılar zamanından günümüze gelen bir yapı izi malesef mevcut değildir. 19.yüzyıl içlerine kadar çeşitli tamirlerle gelen Edirne kalesi, şehrin genel planı hakkında bir fikir edinilmesine yardımcı olmaktadır.

.Edirne Kalesi
Edirne Kalesi, yaklaşık 360.000 metre karelik bir sahayı kaplar. Kale kuvvetli duvarlarla çevrili bir dikdörtgen şeklinde olup, her iki köşesinde silindirik birer kulesi vardır. Kuleler arasındaki surlarda on ikişer burç bulunur, kalenin dokuz kapılı ve etrafının bir hendekle çevrili olduğu anlaşılmaktadır. Bu plân, tahkimli Roma ordugâhları (castrum) veya bunları örnek alarak kurulan Roma askerî kolonilerinin plânlarına uymakta ve bu kalenin esasının Roma imparatorluk devrine kadar çıktığını açığa vurmaktadır.
İmparatorluk sınırlarının batıdan Almanya içerlerine, doğuda Mezopotamya dolaylarına kadar uzandığı Hadrianus devrinde hudut bölgelerinden bir hayli uzakta olan bu iç şehrin tahkim edilmiş olduğu kesin olarak ileri sürülemez. Romalıların dayanak noktaları olan şehirlerin çok az ve insanlarının tamamı ile medenileşmemiş olduğu bir bölgenin ortasında kurulmuş olan bu şehrin başlangıçtan itibaren sağlam tutulduğu varsayımı bir tarafa bırakılamaz. Fakat şu kesin olarak ifade edilebilir ki, strateji bakımından büyük bir önem taşıyan bu şehir istilâ tehlikelerinin baş gösterdiği M.S. 3. yüzyılda bir castrum halinde idi.

Gordianus III (M.S. 238-242) devrine ait birkaç Hadrianopolis sikkesinde şehir suru tasvir edilmiştir. Ortada bir kapı, onun her iki tarafında üzerleri konik bir külahla örtülü birer silindrik kule görülmekte, kuleler bazen üzerleri kemerli pencereleri havi olarak, bazen de penceresiz gösterilmektedir.
.Şehrin içindeki binalara gelince bunları yine sikke tasvirlerinden öğreniyoruz. Cephesinde dört sütunu olan ve mutadın dışında piramidal bir çatı taşıyan bir mâbed, içinde duran tanrı heykelinin işaret ettiği gibi, bir Zevs mabedi idi; yine cephesi dost sütunlu olan başka bir mabet Tykhe yahut Fortuna mabedi olarak karakterize edilmiş bulunmaktadır.

Diğer bir sikke üzerinde görülen ortasında büyük dairevî bir hücreyi oluşturan çok katlı bir sütun mimarisi ile süslü bir cephe ve bu cephenin önünde geniş bir havuzdan ibaret bir bina hiç şüphesiz anıtsal bir çeşme binası (Nymphaeum) idi. Sütunlar arasında çeşitli heykeller durmakta, orta hücrenin alt kısmında yer alan bir nehir tanrısının (herhalde Hebros yahut Tonzos olacak) üzerine dayandığı küpten havuzun içine su akmakta idi. M.S. 4. yüzyılda şehirde önemli silah fabrikaları bulunduğu da biliniyordu.

Dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Trakya Hunlar’ın ve bilhassa Gotların istilasına uğradı. 9 Ağustos 378 de Hadrianopolis (Edirne) civarında yapılan Gotların zaferi ile sonuçlanan ve Roma imparatorluğunun kaderi üzerinde uzun müddet etkili olan savaş gerçekleşti. Bu savaşın dünya tarihi üzerine etkisi, Roma imparatorluğunun doğu ve batı Roma imparatorluğu olarak ikiye ayrılmasıyla son bulacaktı.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:09 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Bin Yıllık Kargaşa: Bizanslılar ..Roma İmparatorluğu'nun Doğu Roma(Bizans) ve Batı Roma olarak ikiye ayrılmasıyla başlayan ve Edirne'nin fethine kadar geçen 1000 yıllık süreçte Edirne ve Trakya, Bizans hakimiyetinde farklı halkların akınlarıyla karşılaşmış, bu akınlar kesildikten sonra ise Haçlı seferleri ile sarsılmıştır. Ardından gelen Bizans taht çekişmeleri dolayısıyla istikrarı bir türlü yakalayamamıştır. ..İlkçağ'da Uscudama veya Oreistias adında bir iskân yerinin üzerinde imparator Hadrianus (117-138) tarafından 123-124 yıllarındaki Doğu seyahati sırasında kurulan Edirne, onun adını alarak Hadrianopolis olarak isimlendirilmiştir.

Bizans devrinde Edirne bilhassa geç devrin kaynaklarında Orestia veya Orestias şeklinde adlandırılmaya devam olunmuştur. Ortaçağ başlarında Edirne önemli bir Roma kalesi, bir castrum idi. Diocletianus devrinde, 297'de yapılan İdarî taksimatta Tracia eyaletinin altı vilâyetinden birini teşkil eden Haemimontus"un baş şehri olan Edirne, Roma devletinin, büyük buhranlar geçirdiği IV. yüzyılda önemli bir stratejik nokta olarak tarihe geçmiştir
Roma İmparatorluğu IV. yüzyıl başlarında taht kavgalarına sahne oldu ve sonunda imparatorluğun tek egemeni Constantinus başkenti Roma'dan Bizantion'a (Constantinopolis-İstanbul) taşıdı. 395'te de İmparatorluk ikiye bölününce Edirne için yeni bir dönem başlamış oldu.

.Edirne Bizans devrindeki tarihi boyunca Balkanlardan inen tehlikelerin devamlı tehdidi altında kaldı. Bu dönem Edirne için karışıklıklarla geçti. Edirne birçok saldırılara uğradı. Bizans imparatorları Edirne'ye egemen olmakta zorlandılar. Kent sık sık başka güçlerin eline geçti.

V. yüzyıl boyunca Trakya, önce Hunların (M.S.441-447) ardından, M.S.550 yıllarından sonra Avar akınlarına maruz kalan Edirne, M.S.618 den sonra yüzyıllar boyunca Bulgarlar tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. 1018'den itibaren Bizans için en büyük tehlike Peçeneklerdi. M.S 1050 yılına kadar süren bu saldırılar haçlı seferlerinin başlaması ile son buldu. Edirne için bundan sonra başlıca tehlike Haçlı seferleri sırasında baş gösterdi.

.Haçlı Seferleri ve Edirne
Birinci Haçlı seferinin Gautier-Sans-Avoir idaresindeki bir dalgası 1096 yazında Belgrad, Niş üzerinden Bizans topraklarına girmiş ve Sofya, Filibe'den geçerek Edirne'ye gelmiş buradan da İstanbul önüne gitmişti. Aynı seferin Pierre L'Ermite idaresindeki diğer dalgası ise, Bizans İmparatoru'nun aynı şehirde üç günden fazla kalmalarını önleyen emirlerine uyarak Edirne'de 24-25 Temmuzda dinlenmiş, burada Bizans elçileri ile görüşmüşlerdir. Daha sonra da Godefroi ve Bouillon idaresindekiler buradan geçmiştir.

İkinci Haçlı seferi sırasında (1145-1149) III. Konrad emrindeki Alman kuvvetleri ile Edirne'den geçti. Almanlar ve Rumlar arasındaki anlaşmazlık yüzünden imparator II. Manuel, Haçlıların zarar vermelerini önlemek için Edirne istikametine kuvvetli bir ordu göndermişti. Fakat yolda hastalanan bir şövalye Edirne'de bir manastırda kalmış ve burada Bizanslılar tarafından öldürülmüştü. Bunun üzerine Friedrich von Schwaben, buradaki manastırı yaktırdı. Bizans ordusunun yetişmesi üzerine de Haçlılar Edirne'yi bıraktılar.
II. Isaakhîos Angelos (1185-1195) zamanında bir taraftan dış tehlikeler devleti çöküntüye yaklaştırırken, Bulgarlara karşı yollanan ve aslen oralı olan Alexios Branas adındaki kumandan yine Edirne'de 1186'da kendisini imparator ilân ederek İstanbul üzerine yürümüş ise de, surların önünde cereyan eden çarpışmada ölmüştür.

.Üçüncü Haçlı seferi idarecilerinden I. Friedrich Barbarossa, Bizans'ın Salâhaddin Eyyubî ile dostluk antlaşması yapmasından kuşkulanarak taarruza geçmiş, Philippopolis (Filibe)'yi aldıktan sonra silâh zoru ile İstanbul'u da ele geçirmek niyeti ile Edirne'ye gelmiş ve ahalisi tarafından terk edilen bu şehre 22 Kasım 1189 günü girerek, ordusunu burada ağırlamıştır.

Oğlu Heinrich'e İstanbul'u denizden kuşatma emrini verdiğinden, Isaakhios tehlikenin büyüklüğünü anlayarak anlaşma teklifinde bulunmuş ve 1190 şubatında Edirne'de bir antlaşma imzalamıştır. Alman imparatoru sefere devam edebilmesi için Bizanslılar ona gemi vermeyi, ordusuna düşük fiyatla erzak teminini taahhüt ediyorlar ayrıca garanti olarak da bazı rehinelerin teslimini de kabul ediyorlardı. Friedrich Edirne'de bulunduğu sırada, buraya 14 Şubat ve 16 şubat günlerinde iki ayrı Selçuklu elçi heyeti gelerek, yolda yanlarındaki hediyelerin Bizanslılar tarafından gasp olunduğunu bildirmişlerdir.

1 Mart günü Alman imparatoru, ertesi günü de ordusu şiddetli bir yağmur altında Edirne'den ayrıldılar. II. Isaakhios Angelos (1185-1195) Barbarossa Anadolu'ya geçtikten sonra Bulgarlara karşı bir sefere teşebbüs etmiş, bu sırada Filibe valisi Edirne'de hayli yakınları bulunan yeğeni Konstantinos Angelos 1193'de askerleri tarafından imparator ilân edilmiştir. Edirne önünde yakalanan Konstantinos'un gözlerine mil çekilmiştir.

Dördüncü Haçlı seferini idare eden Batılı Şövalyeler İstanbul'u 1204'de kuşattıklarında, Bizans'taki buhrandan istifade ederek kendisini İmparator ilân eden Alexios V Murtzuflos, Latinler şehre girince kaçarak Tzouroulon (Çorlu)u ele geçirmişti. Fakat yüz kişilik bir kuvvetle Henri de Flandre, hem Çorlu kalesini hem de Edirne'ye kadar olan yerleri aldı, Alexios ise kaçtı.
Lâtin imparatoru ilân edilen Baudouin de Flandre kardeşi Henri ile Edirne'de buluştu ve Bizanslı ahali tarafından meşru bir Bizans hükümdarı gibi karşılandı. Halbuki Edirne, Bizans devletinin parçalanmasında en büyük parçaları alan Venedik'in hissesine düşüyordu.

Bundan sonra Edirne, İznik prensleri ile çekişme konusu oldu. İznik prensi III. Ioannes Vatatzes (1222-1254) Lâtinlerden eski Bizans topraklarını parça parça geri alırken, Edirne ahalisinin kendisini çağırmaları üzerine Lâtin imparatoru Robert de Courtenay (1221-1228)'in zayıflığından istifade ederek, Trakya'ya geçerek önce sahil kalelerini aldıktan sonra hiçbir direnmeyle ile karşılaşmaksızın Edirne'ye girmişti.

II. Andronikos (1282-1328) zamanında dedesi ile mücadele halinde olan, Mikhael'in küçük oğlu III. Andronikos, 1321 Nisanında İstanbul' dan kaçarak Edirne önlerinde taraftarlarının topladıkları ordu ile birleşmiş ve dedesinin kuvvetlerine karşı taarruza geçmişti. Devletin zararına olmasına rağmen büyük vaatlerden çekinmeyen genç III. Andronikos, bütün Trakya'yı elde edebilmişti. İki Andronikos arasında uzun yıllar sürüp giden taht kavgasını, az sonra bir diğeri takip etti ve bunda da Edirne ön plânda gelen bir rol oynadı.

Bizans'ta Taht Kavgaları ve Osmanoğulları
III. Andronikos, 1341'de öldüğünde devleti dokuz yaşındaki oğlu Ioannes (1341-1391)'e bırakmış, nâib olarak da dirayetli bir idareci olan Ioannes Kantakuzenos'u göstermişti. Fakat ana imparatoriçe Anna ile saray memurlarından Alexios Apokaukos'un entrikalarının kendi hayatı için tehlikeli bir hal aldığını gören Kantakuzenos Didymoteikhos (Dimetoka)'da 26 Ekim 1341'de kendisini imparator ilân etmiştir.

Böylece başlayan mücadele sadece bir taht kavgası olmadı. Bu, büyük arazi sahibi asiller ve eşraf ile şehirlerdeki burjuva esnaf ve halk arasında bir sınıf mücadelesi halini alıverdi. Apokaukos basit halkı bu sınıf mücadelesinde kışkırtan bîr ajan oldu. Ve bu kavganın masrafını karşılayabilmek için Bizans hazinesinin son kırıntıları da eridi.

Kantakuzenos imparator olduğunu bildiren mektuplardan bir tane de Edirne'ye yollamıştı. Eşraf durumu görüşmek üzere halk meclisini topladıklarından bunların İstanbul'daki genç Ioannes ve sadık kalmak istedikleri görüldü. Münakaşa kavga halini alınca, "demokrat" ların gözdağı olmak üzere alenen dövülmeleri yoluna gidildi. Bir anda ayaklanan şehir, zenginlerin ve eşrafın evlerine hücum etti, malları yağma edilirken, kendileri hapsedildiler, öldürüldüler ve Edirne'de patlak veren bu ayaklanma hızla Trakya'ya yayılıverdi.

Bu hareketin ikinci merkezi de Selanik oldu. Kanlı sınıf mücadelesi İstanbul'a kadar bütün bölgeyi kaplamış, her yerde eşraf ve zenginler imha edilmeğe başlanmıştı. Bu durum karşısında. Ioannes Kantakuzenos mecburen eşraf ve asiller partisinin başına geçmiş oluyordu.

Kantakuzenos, Zelotlar denilen bu zümreye karşı mücadeleye devam edebilmek için Sırplardan ve bilhassa Türklerden yardım temin etmişti. Böylece Kantakuzenos Umur Bey ile dostluk kurdu ve Türk kuvvetleri Makedonya'da "demokrat" lara karşı savaşa giriştiler. V. Ioannes idaresi Edirne'ye kuvvet göndererek Sphrantzes idaresindeki garnizonu takviye etmişlerdi.

Etrafa bir şeyler yapmak niyetiyle bîr çıkış yapan Sphrantzes, Kantakuzenos tarafından kıstırıldı ve öldürüldü. Az sonra Kantakuzenos, Paraspondylos tarafından idare edilen Edirne önüne gelmiş ve kumandanın şehri teslim etmesi üzerine burasını almıştır. Paraspondylos bu hareketine mükafatın mevkiini korudu.

.Ioannes Edirne'ye girince, 21 Mayıs 1346' da burada Kudüs Başpiskiposu Lazaros'un eliyle bir taç giydikten sonra, Osmanlılardan da yardım alarak İstanbul üzerine yürüyordu. Kantakuzenos 3 Şubat 1347'de İstanbul'a girerek VI. Ioannes (1347-1355) olarak bir defa daha imparator ilân ve V. Ioannes’in yanında on yıl devleti idare etmesi kabul ediliyordu.

Bu uyuşmalar Bizans devletinin mukadder sonuna yaklaşmasını önleyemedi. Kantakuzenos, yine Türklerin yardımı ile Zelotların elinden Selânik'i güçlükle alabildi. Kantakuzenos taht ortağı olan V. Ioannes Palaiologos'un kendisine karşı taarruza geçeceğinden korkarak, oğlu Matthaeos Kantakuzenos'un Rodoplarda hâkim olduğu bölgeyi Palaiologos'lara bırakarak ona 1347' de Edirne havalisini vermişti.

Venediklilerden para yardımı alarak cesaretlenen V. Ioannes , 1352 sonbaharında küçük ordusunun başında Matthaeos'un topraklarına girdi. Hiçbir yerde direnme ile karşılaşmayan Ioannes'e Edirne de kapılarını açtı. Bu sırada Matthaeos iç kaleye sığınmıştı. Fakat VI. Ioannes Kantakuzenos, Türklerden de yardım alarak Edirne'ye yetişmiş, şehri Palaiologos'lann elinden almış ve teslim olan ahali şehrin yağma edilmesi suretiyle cezalandırılmıştı.

Bu durum karşısında Palaiologos'lar Sırp ve Bulgarlardan yardım istiyerek 4000 süvari getirtirken, Kantakuzenos da dostu ve damadı Orhan Gazi'den Süleyman Bey idaresinde 10.000 kadar Türk muharibinin yardımını sağlıyordu. Zafer Türklerin tarafında kaldı. Ancak Kantakuzenos bundan fazla istifade edemedi. 1354' de bir gece Süleyman Bey Gelibolu kalesini almış ve Trakya'ya akınlara başlamıştı. Türkleri durduramayan Kantakuzenos son ümitle bu defa V. Ioannes ile anlaşmak istedi, bu da mümkün olmadı. Cenovalı Gattilusio'nun yardımını temin eden V. Ioannes, Selanik'ten İstanbul'a geldiğinde Kantakuzenos için her şeyden vazgeçip rahip olmaktan başka çare kalmamıştı.

Bizans'ın yalnız başına sahibi kalan V. Ioannes, her bakımdan çöküntü halinde olan devletini kurtaracak kuvvette değildi. Cenovalılar ve Türklere karşı hiçbir şey yapamadıktan başka, imparator unvanını almış olan Matthaeos Kantakuzenos'u da Edirne'den atamıyordu. Bu defa ikisi arasında başlayan mücadele bir yıl kadar sürdü. Sonunda bir ihanete uğrayan Matthaeos, Ioannes'e teslim edildi ise de, babası Kantakuzenos'un aracılığı ile canını kurtarabildi ve haklarından vazgeçerek, babası ile Mora'ya gitti (1357).

1359'da Türk kuvvetleri İstanbul surları önünde görünmüştü. Osmanlılar, Trakya'ya yayılmaya başlamışlardı. 1360 veya 1361'e doğru Didymotheikos (Dimotika) feth olunmuş, az bir süre sonra (belki bir yıl sonra) nihayet Edirne Türk hâkimiyetine geçmişti.

Murad Hüdavendigâr idaresinde Trakya feth olunurken Burgaz (Lüleburgaz), Babaeski'yi aldıkları zaman bu kalelerdeki Bizanslılar daima olduğu gibi yine, kuvvetli Edirne kalesine sığınmışlardı. Murad bunun üzerine, Lala Şahin idaresinde bir kuvveti buraya gönderdi. Şehir önündeki savaşta Bizanslılar bozguna uğramış, kurtulabilenler kaleye kapanmışlardı.

Hacı îl Beyi, Evrenos Bey, Murad Han'ı Edirne önüne getirdiklerinde Meriç nehri taşmıştı. Edirne muhafızı olan Bizanslı kumandanın bir gece kayıkla şehirden kaçıp o sırada Gattelusio ailesine âit olan Ainos (Enez)'e sığındığı duyulunca, ertesi sabah Edirne ahalisi, kapıları açıp şehri teslim etmekten başka çare göremediler. Neşrî'ye göre Edirne böylece hicretin 762'sin.de fetih olundu. Trakya ve Makedonya Türkleşirken, önce Dimetoka'da yerleşen Osmanlılar 1365'de Edirne'yi başkent yapmaları ile bu şehir için yepyeni bir devir başlıyordu.


Osmanlı Dönemi ..Edirne, Osmanlı imparatorluğunun Avrupa ve Balkanlara açılan kapısı olması dolayısıyla askeri, ticari ve kültürel açıdan önemli bir merkez durumundaydı. ..
XIV. yüzyıl
Edirne, Osmanlıların eline geçtikten sonra, tarihinin yepyeni bir evresine girmiş oldu. Kısa süre içinde çok büyük bir gelişme gösterdi ve dünya tarihinde adları ön sırada anılan kentlerden biri durumuna geldi.
Edirne'ye yerleşmeye başlayan ve çoğunluğunu sipahi ailelerinin oluşturduğu Osmanlılar, kale çevresinde yeni mahalleler meydana getirdiler. Ne var ki Kaleiçi'nde de bazı düzenlemelere gidildi; Müslüman halkın bir bölümü buraya yerleştirildi. İki kilise camiye çevrildi. Hamam ve imaretler yapıldı.
Sırpsındığı zaferinden sonra 1. Murat, 1365'te devlet merkezini Bursa'dan Edirne'ye taşıdı. Ankara Savaşı'na dek Edirne'yi ilgilendiren önemli bir siyasal olay olmamıştır. Edirne'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasal tarihinde önem kazanması, 1402 Ankara bozgunundan sonra kendini gösterir. Savaş Bayezid'ın Timur'a yenilmesiyle sonuçlanınca, Anadolu beyleri eski topraklarını yeniden ele geçirdiler ve Bayezid'in oğulları arasındaki taht kavgası Osmanlı Devleti'nin bir süre karışıklıklar içinde kalmasına neden oldu.
.XV. yüzyıl
1403'te Süleyman Çelebi, 1410'da ise Musa Çelebi Edirne'yi ele geçirdi. Edirne'de ilk kez para bastıran Osmanlı hükümdarı Musa Çelebidir. Ankara bozgunu ile başlayan karışıklık dönemi, Çelebi Mehmet’in 1413'te Edirne'yi Musa Çelebiden geri almasıyla noktalandı. Çelebi Mehmet, saltanatının bundan sonraki kısmını Edirne'de geçirdi ve bu kentte öldü (1421). I. Mehmet’in ölümünden sonra, taht kavgaları yeniden başladı. Tahta çıkan II. Murat’a karşı önce Yıldırım Bayezid'ın oğullarından Mustafa Çelebi, sonra da II. Murat’ın kardeşi Küçük Mustafa ayaklandı.
1422'de Edirne'ye giren II. Murat, kentin onarımı ile uğraştı. Onun zamanında kent hızla gelişti. 1424 ile 1439 yıllan arasında kent, çeşitli yabancı elçi, heyet ve hükümdar tarafından ziyaret edildi. Edirne'nin bu tarihlerdeki en canlı dönemi ise padişah çocukları Sultan Mehmet ve Alâeddin’in sünnet düğünleri günlerine rastlar. II. Murat, Edirne'yi aynı zamanda bir askeri üs olarak da değerlendirmiş ve çeşitli seferleri buradan yönetmekle kentin ün kazanmasını sağlamıştır.
.XVI. yüzyıl
Edirne'nin bir kent olarak gelişimi ve ilerlemesi bu yüzyılda da sürdü. Kanuni Sultan Süleyman yaptığı seferler sırasında çoğu kez Edirne'de konakladı. Edirne'nin su yolları onun zamanında yapıldı. Yerine geçen II. Selim de Edirne'yi seven, geliştiren, güzelleştiren ve kentte yeni yapılar kazandıran hükümdarlar arasında bulunmaktadır. Görkemli Selimiye Camisi'ni yaptıran II. Selim'dir.
XVII. yüzyıl
Edirne tarihinde XVII. Yüzyıl çok önemli bir yüzyıldır. I. Ahmet' den başlayarak, bu yüzyılda başa geçen tüm padişahlar, bu kente karşı giderek artan bir ilgi gösterdiler; Özellikle yüzyılın ikinci yarısındakiler hemen bütün zamanlarını Edirne'de geçirerek Edirne’yi adeta yeniden devlet merkezine dönüştürdüler.
I.Ahmet'le başlayan sürgün avı geleneği, II. Osman ve IV. Murat ve İbrahim dönemlerinde de sürdü ve IV. Mehmed döneminde doruğuna çıktı. Avcı Mehmet diye de bilinen IV. Mehmet’in hükümdarlığı hemen hemen tümüyle Edirne'de geçti. Kent, yeni bir gelişme sürecine girdi; çevresindeki mesire yerleri ve avlaklar güzel köşklerle donandı.
.XVIII. yüzyıl
Bu yüzyıl Edirne'nin gerileme ve kaderine terk edilme dönemidir. III. Ahmet’in tahta çıkmasıyla (1703) noktalanan ve Edirne Vakası olarak bilinen ayaklanmadan sonra kent hızla gerilemeye başladı, Edirne bütün bir yüzyıl yalnızca İstanbul ve Anadolu'dan gelen birliklerin toplandığı askeri bir üs olarak kaldı.
XVIII. yüzyılın ortalarında, 1745'te çıkan yangın ve 1752'deki büyük yer sarsıntısı Edirne'yi harabeye çevirirken, yönetim bozuklukları, başarısızlıklar, Batıda terk edilen kale ve bölgelerden gelen göçler, Edirne'nin giderek çökmesine neden olan doğal ve toplumsal gelişmeler oldu.
.XIX. yüzyıl
Edirne bu yüzyılda siyasî tarih açısından hareketli olaylara tanık oldu. III. Selim'in başlattığı yeniliklerin bu konuda büyük payı oldu. 1801'deki ilk ayaklanmayı, 1806'deki "Edirne Ayaklanması" izledi. III. Selim'in Edirne'de Nizam-ı Cedid birlikleri oluşturulması için verdiği buyrukla başlayan ayaklanma, padişahın kararından vazgeçmesiyle noktalandı.
Fetihten sonra geçen 400 yıla yakın bir süre boyunca yabancı işgaline uğramayan Edirne, XlX.yüzyılda üç kez işgal edildi. Bu işgallerden ilki, 1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında oldu. İki yıl süren bu savaşta, 1828'deki saldırı durduruldu ise de 1829'daki ikinci saldırılarında Ruslar, Sadrazam Reşid Paşa yönetimindeki Osmanlı ordularını yenilgiye uğrattılar ve Edirne'yi ele geçirdiler. Kent, bu savaşın bitiminde Osmanlı tarihinin en ağır anlaşmalarından birine tanık oldu.
Edirne'nin ikinci kez işgali, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na rastlar. Nisan 1877'de başlayan savaş, irili ufaklı bir dizi çatışmanın ardından Rusların Edirne üzerine yürümesiyle gelişti. Bunun üzerine Edirne'deki askeri birliklerin komutanı Ahmet Eyüp Paşa kenti boşalttı ve 20 Ocak 1878'de teslim oldu. Savaş, 31 Ocak 1878'de Edirne'de barış ilkelerini saptayan bir antlaşma ile kesildi. Savaşı sonuçlandıran asıl antlaşma ise 3 Mart 1878'de İmzalanan Ayastefanos Antlaşması oldu.
.XX. yüzyıl
1903'teki Bulgarların ayaklanması bir yana bırakılırsa, Edirne, 1877–1878 savaşını izleyen yaklaşık 30 yılda savaş görmedi, barış içinde yaşadı. Edirne, üçüncü kez 1912'de işgal edildi. 22 Eylül 1912'de Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan temsilcileri, Sofya'da toplanarak saldırıya yönelik bir bağlaşma antlaşması imzaladılar. Bağlaşıklar, ekim ortalarında Osmanlı topraklarına saldırdılar.
9 Ekim 1912'de Bulgarlar Edirne'ye saldırdılar. Edirne savunması yaklaşık 6 ay sürdü ve General İvanof komutasındaki Bulgar birliklerinin 26 Mart'ta Edirne Kalesi'ni ele geçirmeleriyle sonuçlandı. 30 Mart 1913'te imzalanan Londra Barış Antlaşması ile, Türkiye-Bulgaristan sınırı Midye-Enez olarak kabul edildi. Böylece Edirne, Bulgaristan'a terkedilmiş oldu.
Bulgaristan, bir süre sonra Romanya ve Sırbistan'ın saldırısına uğrayınca, Edirne'yi boşaltmak zorunda kaldı. Bundan yararlanan Osmanlı Hükümeti, harekete geçti ve Enver Bey'in (Enver Paşa) komutasındaki birlikler, 21 Temmuz 1913'te hiçbir direnme olmaksızın Edirne'yi ele geçirdi. 29 Eylül 1913'te imzalanan İstanbul Antlaşması ile Edirne Osmanlı Devleti'ne geçti.
Edirne, Birinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte bir başka önemli gelişmeye tanık oldu. Yunanlıların Mondros Mütarekesi'ni izleyen günlerde Anadolu ve Trakya'da başlattıkları işgal hareketleri 25 Temmuz 1920'de Edirne ve tüm Doğu Trakya'nın Yunanlıların eline geçmesiyle sonuçlandı. Edirne yaklaşık iki yılı aşkın bir süre Yunan işgalinde kaldı.
Kuva-yı Milliye' nin gösterdiği güçlü direniş ve Yunanlıların Sakarya'da uğradıkları ağır yenilgi, itilaf devletlerini, 1922 yıl içinde tutum değişikliğine zorladı; nitekim Mart 1922'de toplanan Paris Konferansı, Edirne ve Kırklareli dışında, bütün Doğu Trakya'nın Türklere verilmesini öngörmüştü. Ne var ki, bu öneri Ankara Hükümeti'nce kabul edilmedi.
Edirne'nin kaderi, Büyük Taarruzun zaferle sonuçlanmasıyla değişmeye başladı. 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi'ne göre Yunanlılar Karaağaç da içinde olmak üzere Meriç’in batısına dek bütün Doğu Trakya'dan çekilecek, yerlerine gelecek itilaf birlikleri bu bölgeyi, en çok bir ay içinde Türk güçlerine bırakacaktı.
Mudanya Mütarekesi, 14 Ekim I922'den başlayarak yürürlüğe girdi. 25 Kasım 1922'de Türk birlikleri Edirne'ye ayak bastı. Lozan Konferans kararları uyarınca, Karaağaç Köyü ile istasyonunun 15 Eylül 1923'te boşaltılmasından sonra, Trakya'nın bugünkü sınırlarına ulaşıldı. Tarihinde yeni bir sayfa başlayan Edirne, böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin bir sınır kenti oldu..

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

Türkiye`nin en batısındaki sınır yıldızı: Edirne ..Türkiye'nin en batısındaki il olan Edirne, Yunanistan ve Bulgaristan sınırında, geniş düzlükler ve basık tepelerin hakim olduğu, topraklarının % 80'i tarıma elverişli bir coğrafya üzerinde yer almaktadır. .
.

Koordinatlar ve yüzölçümü
Edirne, Marmara Bölgesi'nin Trakya bölümünde 40° 30' - 42° 00' kuzey enlemleri ile, 26° 00'- 27° 00' doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Edirne genel karakteri itibariyle geniş düzlüklerle, basık tepelerin yer almış bulunduğu bir havzada yer almaktadır.
Konum itibariyle Türkiye’nin tam batısında bulunan Edirne, 6276 kilometrekare yüzölçümüyle, ülke topraklarının binde 8’ini kaplamaktadır.
İl merkezinin denizden yüksekliği 41 metredir.

.Edirne havzası
Edirne havzası, kuzeydoğudan Istıranca, batıdan Rodop dağlarıyla çevrilidir. Havzanın Kuzey-Batı köşesinde Istıranca ve Rodop kitlesi birbirine yaklaşır, bu ikisinin arasında ise Meriç Vadisi yer alır. İl topraklarının % 80’i tarıma elverişlidir.

İlin alanı, doğudan Kırklareli’nin Pehlivanköy, Merkez, Kofçaz; Tekirdağ’ın Malkara ve Hayrabolu ve Çanakkale’nin Gelibolu ilçeleri ile; batıda Yunanistan; kuzeybatıda Bulgaristan; güneyinde ise Ege denizi ile çevrilidir.

Bulgaristan sınırı
Türkiye’nin batı sınır topraklarının önemli bir bölümünü içine alan Edirne'nin Bulgaristan’la 88km’lik bir sınırı vardır. Bulgaristan’la olan sınır, Kırklareli il sınırından başlayarak, Tunca Irmağı’nı kesip, güneybatı yönünde uzanarak Meriç Irmağı’nda sona ermektedir. Burada, Türk, Bulgar ve Yunan sınırları birleşmektedir.

Yunanistan sınırı
Meriç Irmağı, ilin Yunanistan’la sınırını oluşturur. Irmağın doğu yakası Edirne, batı yakası Yunanistan’dır. Edirne-Yunanistan sınırının uzunluğu 204 kilometredir. Bu sınır, Enez’de sona ermektedir.

.Yüzey şekilleri
Yüzey şekilleri bakımından, ilin kuzeyinde Istıranca dağları, orta bölümünde Ergene havzası, güneyinde Koru dağları ve platolar ile Meriç Ovası ve Deltası bulunmaktadır.

Yakın çevredeki iller
Edirne’ye karayolu ile en yakın ulaşılabilen iller Kırklareli (62 km) ve Tekirdağ’dır (141 km).
Komşu iller arasında en uzak mesafede olan il merkezi ise Çanakkale’dir (223 km).

Edirne, demiryoluyla İstanbul’a ve Kapıkule üzerinden Avrupa’ya bağlanır. Edirne-İstanbul arası 299 kilometre, Edirne-Kapıkule arası 20 kilometredir.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg




Türkiye ile Avrupa arasındaki geçiş noktası: Edirne ..Tarihin eski devirlerinden beri Akdeniz ve Avrupa ülkeleri'ni Asya ülkelerine karayolu ile bağlayan Trakya toprakları ve Edirne önemli bir geçiş noktasıdır. .
.

Trakya ve Edirne'nin Jeopolitik Önemi
İstanbul'dan gelen yol, Balkan yarımadasının dağlık yapısı içinde kolay geçilir doğal bir koridor olan Meriç vadisini kullanır. Bu vadi, geniş bir oluk halinde Balkan dağları ile Rodop dağları arasında uzanarak, batı ucundan Sofya havzasına, bu havzadan da Niş suyu vadisine ulaşır. Niş suyu vadisi'de, Morava vadisinin doğal oluğu ile Tuna ırmağı vadisine ve Macaristan ovalarının güney kenarına açılır. Morava doğal oluğu ayrıca güneye doğru Vardar ırmağının geçtiği başka bir oluk ile de Ege denizine açılmaktadır.
Bütün bu doğal yolların durak yerlerinde, denize ulaştığı yerde Selanik, bir ovaya açıldığı yer civarında Belgrad, Alp-Karpat dağları arasındaki Tuna koridoru ağzında Viyana şehri vardır. Meriç oluğunun Trakya düzlüklerine açılan kapısında da Edirne şehri kurulmuştur.

Balkan yarımadasının dağlık yapısı içinde bulunan ulaşım akımlarının "kanalize" edildiği bu doğal yollar barış zamanlarında ticarî ve kültürel ilişkileri kendilerine çektiği gibi, karışıklık zamanlarında göçlere ve istila ordularına da geçit rolünü oynamışlardı. Bu yolların ovaya açıldığı bir noktada kurulmuş diğer şehirler gibi Edirne’de, kervanlar için İstanbul'a varmadan geçilen son önemli durak yeri, ve aynı zamanda istila hareketlerinin savunmasında elverişli bir mevzi olmuştur.

.Edirne Şehrinin Konumu
Şehrin kuruluş yerine etki eden şartlar incelendiğinde, Meriç ırmağının oluktan ovaya açıldığı yerde, bataklık taban üzerinde denize kadar olan yolda sık sık yer değiştirerek, yılın bir kısmında da bu tabanı taşma suları ile kaplamasından dolayı aşağı bölümlerinde şehir kurulmasına ve yol geçmesine imkan vermemektedir.

Meriç'e kavuşan vadiler burayı önemli bir dörtyol ağzı haline getirir. Tunca vadisini izleyen yol İstanbul'u Doğu Rumeli ve Doğu Bulgaristan üzerinden Tuna ağzı etrafındaki ülkelere, Kırım'a ve genel olarak Doğu Avrupa'ya bağlar. Arda vadisini takip eden diğer bir yol da Rodop dağları içine doğudan girmeyi sağlayan tek ulaşım damarı rolünü oynar.
Bütün bu yollar, ana çizgileri ile takip ettikleri vadiler ile beraber, Trakya havzasının kuzeybatı köşesinde düğümlenerek, burada bir şehrin kurulmasına müsait şartları oluşturmuştur.

Geçen yüzyıla kadar aşağı Meriç nehir ulaşımının başlangıç yerini oluşturmuştu. Yol ve nehir ile yukarı taraflardan gelen ağır yüklerden bir kısmı buradan nehir yolu ile denize indirilebiliyordu. XIX. yüzyıl sonlarında nehir yolu tamamen terk edilirken, orta Meriç vadisini takip eden demiryolu İstanbul ile Avrupa memleketleri arasında en süratli ulaşım yolu olarak kara yollarını da ikinci plana attı. Fakat son yıllarda, özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra karayolu, motorlu taşıtlar sayesinde yeniden eski önemini alarak demiryolunu gölgede bıraktı.

Bütün bu konular yalnız Edirne'nin kurulmuş bulunduğu zemini değil, şehrin yakın çevresini de ilgilendiren konum şartlarını meydana getirir. Bu şartların kastedildiği oldukça geniş alan içinde şehrin bugün bulunduğu yerde kurulmuş olması, o yere ait şartların varlığı ile açıklanabilir.

Edirne, Tunca çayının Meriç'e kavuşmadan evvel çizdiği yarım daire şeklinde bir yayın içinde kurulmuştur. Bu yay şeklindeki yol, geniş bir hendek gibi, şehri kuzeyden, batıdan ve güneyden kuşatarak Edirne'nin müdafaasını da kolaylaştırır. Bu yayın içinde kalan zemin, batıdan doğuya doğru hafifçe yükselir ve bu yönde, şehrin yerleşmiş olduğu zemine hâkim bulunan yaylanın dik kenarına dayanır.

Ayrıca, şehrin yerleşmiş bulunduğu hafif meyilli alanın ortasında, Edirne'nin en muhteşem abidesinin yerleştiği basık bir tepe de yükselir.
Yerleşmeye ve savunmaya elverişli bir zemin üzerinde kurulmuş olan Edirne, yüzyıllar boyunca hem önemli bir durak yeri, hem de bir savunma mevzii hizmetini görmüş ve aynı zamanda bir yol ve bir kale şehri olmuştur.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


Türkiye`nin batısında olup, göç veren tek il: Edirne ..Türkiye nüfus artış hızının %18 olduğu bir dönemde, Edirne %-0.49'luk nüfus artış hızıyla Türkiye’nin batısında yer alıp "eksi nüfus hızına" sahip olan, diğer bir deyişle "göç veren" tek ildir. .

.Osmanlı döneminde Edirne nüfusu
Edirne Osmanlı İmparatorluğu'na başkent olduğu dönemlerde, devletin en büyük şehri konumuna yükselmiş bulunuyordu. Başkentin İstanbul'a naklinden sonra bile, 15. ve 16. yüzyıllarda imparatorluğun en büyük şehirlerinden biri olmakla beraber Avrupa'nın da 4. veya 7. büyük şehri olduğu tarih kaynaklarını inceleyen bazı tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir.
1703 yılındaki "Edirne Vakası" ile birlikte padişahların ilgisini kaybeden ve gözden düşen, 18. yüzyılın ortalarında ise geçirdiği büyük deprem ve hemen ardından yaşanan iki büyük yangınla kentin demografik ve ekonomik olarak geriye gidişi başlar.
19. yüzyılda meydana gelen Rus işgalleri ise nüfus sayısının büyük oynamalar göstermesine yol açtığı bilinmektedir. 20. yüzyıl başlarında bu nüfus 70-90 bin arasında gösterilir. Balkan savaşından sonra ise Edirne'nin nüfusu elli bin kişiyi bile bulmaz hale gelmiştir ve bundan sonraki yıllarda şehrin daha da fazla nüfus kaybetmesi ise kaçınılmaz olmuştur.

..Cumhuriyet döneminde Edirne nüfusu
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında, Edirne vilayetinin nüfusu 158.840 olarak tespit edilmişti.
1935'te yapılan 2. nüfus sayımında ise Edirne vilayetinin nüfusu 184.840 olarak tespit edildi. Ortaya çıkan hızlı artışın yanında özellikle azınlıklara karşı meydana gelen kışkırtmalar sonucu küçük göç hareketlerini de burada göz ardı etmemek gerekir.

1940 senesinde yapılan 3. nüfus sayımında kent nüfusu 251.373’e yükseldi. İkinci dünya savaşı ve özellikle Alman işgali tehlikesi dolayısıyla buraya yerleştirilen askerlerin 50.000 civarında bir fazlalık meydana getirdiği, savaştan korkan kitlelerin hareketleri de göz önüne alındığında, abartılmış olmaz. Nitekim 1945 yılında II. Dünya Savaşı'nın bitmesi ile Edirne’nin nüfusu 198.271’e düşmüştü.
1950-2000 döneminde Türkiye nüfusu %400 gibi bir artış gösterirken, Edirne nüfusu %253 gibi bir artış gösterdi ki bunun sebebi, kentin verdiği göçlerle birlikte doğum hızının da her zaman Türkiye ortalamasının altında seyretmesiydi..

1990 Sonrası Dönem
1990 yılında 404.599 olan nüfus, 2000 yılında 402.606’ya düşer. Edirne bu yıllarda göç vermiş, kent ekonomisinin olanak vermemesinden dolayı genç nüfusunun çoğunu çalışmak ve öğrenim görmek üzere diğer kentlere göndermiştir.
Edirne, %-0.49 olan nüfus hızıyla Türkiye’nin batısında yer alıp "eksi nüfus hızına" sahip olan, diğer bir deyişle göç veren tek ildir. Aynı dönemde ise Türkiye nüfusu %18’lik bir artışla 56 milyon 473 binden 67 milyon 803 bine çıkmıştır.
Genel nüfus hareketlerinin yanında tarımda meydana gelen olumsuz ekonomik şartlara paralel, köyden kente göç hızlanmış, 1990 yılında 194.000 olan köy nüfusu 2000 yılında 170.000’lere kadar düşmüştür


Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Biz sana doyamadık Ulu Gazi... ..Türk milletinin yüce lideri Mustafa Kemal Atatürk, hayatı boyunca Edirne'ye üç kez ziyarette bulunmuş, Edirne halkı her gelişinde O'nu bağrına basmıştır. .



.Atatürk'ün Edirne'ye İlk Gelişi
Mustafa Kemal'in resmi anlamda Edirne'ye ilk gelişinde, rütbesi binbaşıdır.
İtalyanların 29 Eylül 1911'de Trablusgarp'a saldırmaları üzerine, Osmanlı yönetiminin görevlendirmesini beklemeden, gönüllü olarak o yöreye giden ve o toprakları "Osmanlılarındır! Vermeyiz" inancıyla savunan az sayıdaki subay arasında Mustafa Kemal de vardır.
Çok zor ve ağır savaş koşulları altında, amaçlarına ulaşma uğraşı içindeyken patlayan Balkan Savaşı'nın Edirne'yi de yuttuğunu ve düşman ordularının Çatalca'ya yöneldiklerini duyduklarında, tüm subaylar İstanbul'a döner.
Bu arada Mustafa Kemal, Viyana'da bir göz tedavisi görür ve Bolayır Kolordusu Hareket Şube Başkanı olarak görevlendirilir. Edirne'de de 15. Kolordu bulunmaktadır ve merkezi Dimetoka'dır. Mustafa Kemal, Bolayır Kolordusu ile Doğu Trakya ve Edirne'ye yönelenler ve 21 Temmuz 1913'te Edirne'nin geri alındığı gün şehre girenler arasındadır. Mustafa Kemal Edirne'de Kaleiçi'nde, bugünkü adıyla İnönü Caddesi üzerinde, İstiklal Okulu yakınındaki Sarı Pansiyon'da 20 gün kadar kalmış, 10 Ağustos 1913'te Edirne'den ayrılmıştır.

.


.Atatürk'ün Edirne'ye İkinci Gelişi
Yıl 1916... Ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Edirne'de
Çanakkale Zaferi'nin kazanılması, İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı'nı geçemeyeceğinin anlaşılması üzerine, askeri ve siyasi anlamda yeni bir durum oluşmuştu. Bu yeni durumun ortaya çıkardığı yeni koşullar ışığında Gelibolu'da yoğunluk kazanmış savaş artığı birlikler yeni bir yapılanma amacıyla merkez Edirne olmak üzere Trakya içlerine çekilmiştir.
Çanakkale'de kazandığı zafer üzerine üç terfi birden alan Albay Mustafa Kemal, Kolordu merkezi olan Edirne'ye 16. Kolordu Komutanı olarak gelmiştir. Osmanlı Tarihinde bir komutana gösterilmeyen olağanüstü bir tezahüratla karşılanmış, adeta yer yerinden oynamıştır. Atatürk 1916 yılında ikinci kez Edirne'ye gelişinde çalışmalannı o günün müşürlük dairesi olan şimdiki Tümen Karargâhında sürdürmüştür. Bu gelişinde Edirne'de bir buçuk ay kalan XVI. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal, İskender köylü Mahmut (Pilevneli) Ağanın evinde kalmıştır.
Gazi Mustafa Kemal, 25 Aralık 1916 günü büyük bir törenle doğu cephesine uğurlanır.

.

.Atatürk Son Defa Edirne'de
Üçşerefeli Camii'ni ziyareti
Gazi Üçşerefeli camii'ni ziyarete geliyorlar. Cami imamı Fereli Ahmet Efendi kavuğunu çıkarıp eline alıyor. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı öyle karşılıyor. Gazi imam efendinin elini sıktıktan sonra:
"-İmam efendi, Müslümanlıkta kavuk çıkarmak var mıdır?" diye soruyorlar. Bunun üzerine imam,
"-Müsaade buyurunuz Paşa hazretleri, Müslümanlar Arafat'ta başı açık dururlar, mahşerde de başımız açık duracağız. Bir de bu dünyada senin karşında başı açık duracağız" diyor. Gazi teşekkür ediyorlar.

Caminin ünlü kapısı önünde duruyorlar. Kapı üzerindeki kitabeye bakıyorlar. Orada yaldızlı yazıların üzerine koyu renkle yazılmış bir ayeti okuyorlar. İmam efendiye manasını soruyorlar. Edirne'nin tanınmış kişilerinden tarihçi Arif Dağdeviren:
"- O yazıları bakar bakmaz okumak herkesin harcı değildir. Atatürk o, zor örnekleri bile kolayca okuyabiliyordu. Camileri gezdiğimiz o gün hayretle gördük" demiştir.

Edirne'nin çok şakacı ve hazırcevaplığı ile ünlü, herkes tarafından çok sevilen bir Rüstem hocası vardı. Gazi Üçşerefeli camii'ni ziyarete geldiklerinde Rüstem Hoca heyecandan şapkasını çıkarmayı unutuyor. Etrafındakiler hoca'ya işaret ederek şapkasını hatırlatmaya çalışıyorlar, hoca kırdığı potu anlıyor, nasıl dönüş yapacak. Hocayı bilenler bekliyorlar. Sonradan hoca ile alay edecekler, hoca öfke ile biraz da yüksekçe bir sesle:
"Hiç işaret edip durmayın. Ben bu şapkayı paşamın emriyle giydim. Sizin demenizle çıkaracağım ha... Çıkarmayacağım işte! diyerek etrafındakilere bakıyor. Rahmetli Gazi de gülüyor.
"-Sağ ol hoca sağ ol" diye iltifatta bulunuyor.

Selimiye Camii'ni ziyareti
O sene, 26 Temmuz günü, Edirne'yi altüst eden kasırgada Selimiye camii ile birlikte birçok cami hasar görmüş, birçoğunun minaresi yıkılmıştır. Atatürk Selimiye camii'nde minberle avize arasında durur ve etrafındakilere "Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan mahrumdur" diyerek söze başlar, "Bakınız ecdadımız İstanbul'un fethinden tam 125 sene sonra, bu şaheser camiyi İstanbul'da değil de Edirne'de yaptırmış; böylece Edirne'ye mührünü basmış, tapulaşmıştır. Dâhi Mimar Sinan, sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir" der ve mihrapla avize arasında durur. Avize üstünde olan yarım kubbedeki yazıyı okuduktan sonra müftüye "Hocam, bu ayet, tövbe süresinin 18. Ayeti değil mi?" der. Müftüden "Evet Paşa Hazretleri"cevabını aldıktan sonra tekrar müftüye döner ve "Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?" diye sorar. Müftü efendi "Bildiğim kadarıyla bu ayette Allah'ın mescitlerini, camilerini yapan ve imar edenler, Allah'a ve ahiret gününe iman edip, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah'tan korkanlardır, onlar doğru yoldadır" der. Atatürk "Evet ben de öyle biliyorum," der.

Orada bulunan Bayındırlık ve Vakıflar müdürlerine hitaben, başta Selimiye olmak üzere, Edirne'nin hasar gören bütün camilerinin tamiri için gerekli keşfin yapılarak bilançosunun üç gün içinde kendine verilmesini ister. Atatürk 25 Aralık 1930 günü Edirne'den ayrılır. Kısa bir süre sonra ödenekler Edirne'ye gelir ve bununla hasarlı bütün camiler onarılır.
.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

Medeniyetlerin buluşma noktası ..Anadolu ve Rumeli kültürünün buluştuğu yerdir Edirne.. ..Anadolu'yu Avrupa'ya birleştiren Trakya Yarımadası'nda yer alan Edirne'nin, konumu nedeniyle zengin bir kültür tarihi vardır. Tarih boyunca Anadolu'ya ya da Avrupa'ya göç eden değişik topluluklar, Edirne'den geçmişlerdir. Ancak bunlardan çok azı yöreye yerleşip uygarlık kurmuştur.
Edirne ve çevresinde yapılan kazılar, yöredeki ilk yerleşimlerin Neolitik Çağ sonlarında başladığını göstermektedir. Yörenin bilinen en eski halkı Traklar'dır. Traklar'ı Makedonyalılar ve Romalılar izlemiştir. Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Edirne, Bizans Devleti'nin sınırları içinde kalmıştır. Uzun süren Bizans egemenliğinden sonra Edirne Osmanlı Devleti'ne katılmıştır.
Edirne'nin Avrupa'ya yakınlığı, Edirne kültürünü büyük ölçüde etkilemiştir. Bu nedenle Edirne kültürünün izlediği çizgi, Anadolu illerinin çizgisinden oldukça değişiktir.
Edirne Osmanlı İmparatorluğun başkenti olarak tarihi boyunca bilim, kültür ve sanat alanında da bir çekim merkeziydi. Saray, cami, medrese, darüşşifa gibi kurumların yanı sıra Anadolu ile Balkanlar arasında köprü işlevi gören coğrafi yapısı da kentin sosyo-kültürel dokusunda belirgin rol oynadı.
Özellikle II. Murat ve II. Bayezit gibi hükümdarların himayesi altında Edirne'ye yerleşen bilim adamları Türkçe'nin bir bilim ve edebiyat dili olmasında büyük rol oynamıştı. Edirne bu dönemde kurulan 40'ın üzerindeki medresesiyle aynı zamanda bir Üniversite şehri kimliği de kazandı.
.Kültür oluşumları ve hareketleri insan topluluklarını izleyerek Anadolu'dan Trakya topraklarına ve Balkanlara ulaşmış, yeni coğrafyalar üzerinde yerli kültürlerle kaynaşarak gelişmiştir. Bu etkileşim aynı zamanda Rumeli'den Trakya yönüne doğru bir çizgi de izler. Yolların ve kültürlerin kesişme noktasındaki Edirne bu gelişmede rol oynayan en önemli şehirlerden biridir. Edirne'de günümüz yaşama biçiminin oluşmasında en önemli etken, Rumeli'nin değişik yerlerinden gelen göçlerdir. Bu göçlerle gelen halk toplulukları, yaşayış özelliklerini de birlikte getirmişlerdir.
Edirne'de canlı bir yaşama biçimi vardır. Tarımda makinalaşma, verim artışı ve bunların yarattığı zenginlik, bu canlılığın temelini oluşturur. Buna, son yıllarda hızla gelişen sanayi de eklenmelidir. Geleneksel yapı, hızla bir çözülüş içindedir. Köylerle kentler arasındaki yaşayış farkı, giderek ortadan kalkmaktadır. Çekirdek aile, egemen aile yapısı durumundadır.
Edirne insanı, çağdaş yaşama her zaman açık olmuştur. Beslenme, barınma, giyim-kuşam, sağlık alanlarında, çağdaş değerler hızla yayılmıştır.
Anadolu'dan Türk müziğinin Balkanlara taşınmasında Edirne bir köprü görevi gördü. O nedenle kentin kültürel dokusu incelendiğinde Anadolu ve Rumeli'nin buluştuğu ve pek çok kültürden izler taşıdığı görülür. Edirne'de halk müziği ve halk oyunları da bu doğrultuda gelişmiştir.


EL SANATLARI
El emeği, göz nuru... ..Edirne el sanatlarının başlıcaları olan Edirnekâri, süpürgecilik ve mis sabunu (meyve sabunu), son yıllarda adeta "yeniden keşfedilen" el sanatları olarak Edirne'de yaşatılmaya çalışılmaktadır. .
.

Türk sanat tarihine önemli örnekler kazandıran Edirne 15. 16. ve 17. yüzyıllarda siyasi bir merkez olma durumu yanında imparatorluğun bir sanat merkezi unvanına da sahip olmuştur. Edirne bu ilk şaşaalı devrinde Türk sanatının en büyük temsilcileri arasına girmiş, hatta İstanbul payitaht olduktan sonra bir müddet daha kültürel üstünlüğünü devam ettirmiştir.
Ancak Edirne’de sanat hareketleri daha çok Osmanlı sarayının Edirne ile ilgisi oranında canlanmış, yükselmiş veya gerilemiştir. Şimdi ayakta duran mimari eserler buna en güzel örnektir. Bu anıtsal eserler yanında el işlerine dayanan küçük eserler maalesef eski varlığıyla günümüze kadar gelememiş ve çeşitli siyasi ve tabii olaylar yüzünden ya harab olmuş ya da çeşitli yerlere taşınarak dağılmıştır. Böylece "İlk dört asırda Edirne’de Türk zevkinin ruh inceliği son iki asırda ancak bir hatıra mahiyetinde sarsıntılar içinde yaşayabilmiştir".

Bir serhat şehri veya geçit yeri olması bakımından daima istilalara uğraması şehrin sosyal bünyesi kadar sanat hareketlerine de tesir etmiştir. Ancak bu coğrafî durumun Türk (özellikle İstanbul) ve Avrupa kültür hareketlerinin yakından izlenmesi yönünden sağlamış olduğu büyük faydalarını da inkar etmemek gerekir. Bu bakımdan imparatorluk merkezi İstanbul'un yakınlığı dolayısıyla Edirne'ye önemli sanat etkileri yaptığı bir gerçektir.

Ancak bu etkiler yerli sanatla karışarak yeni bir üslubun doğmasına yol açmıştır. Avrupa’nın Barok üslubu ve onun devamı olan Rokoko bezemeler 19. yüzyılın başlarında Türkiye’de çok etkin bir vaziyette yayılırken Edirne kendi üslubunu bu Avrupai bezeme tekniğiyle en iyi şekli de bağdaştırmış ve belki de Türk Rokokosu denilen üslubun doğmasında büyük bir rol oynamıştır. Bu bakımdan devrinin sanat tekniklerine zamanında ve ustaca ayak uyduran Edirneli sanatkarı takdir etmemek elde değil.

.

.El Sanatları
Bir dönem, Osmanlı Devleti'nin başkenti olan Edirne'de el sanatları çok gelişmişti. Çinicilik, fresk ve tahta işçiliği, lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, kitap kapakçılığı, talik yazı ve oyuculuğu, mezar taşçılığı eski el sanatlarının başlıca kollarındandır. Bu el sanatlarının çoğu günümüze kadar ulaşamamıştır.

Edirne'de ağaç işlemelerinin yaygın bir ünü vardır. Edirne'de İstanbul'dan ve Avrupa'dan alınan etkilerle Edirnekâri bir üslûp yaratılmıştır. Edirnekâri ağaç işlerini oyma, kakma ve boya bezekli yapıtlar oluşturur. İşlemelerde genellikle lale, sümbül, karanfil, çiçek buketi, meyve gibi bitkisel motifler kullanılmıştır.

Boya bezekli ürünlerde süsen yeşili, mor, safran sarısı, hindiba esmeri, kahve esmeri gibi bitkisel boyalar kullanılmıştır.
Yörede süpürgecilik pazara yönelik bir el sanatı olarak varlığını sürdürmektedir. Süpürge darısından yapılır. El süpürgesi, sırıklı süpürge, küçük el süpürgesi, tavan süpürgesi, top süpürge gibi değişik türleri bulunmaktadır.

.Edirne'nin eski el sanatlarından biri de misk sabunculuğudur. Portakal, limon, elma, armut vb. biçimlerinde yapılan sabunlar, hediyelik eşya olarak satılır. Çömlekçilik, hasırcılık, sepetçilik varlıklarını sürdüren el sanatı dallarıdır.

Edirne'de el ürünü işlemeler, renkleri, anlamlı motifleri, işlemedeki ustalığı ile dikkati çeker. En eski örneklerde bile canlılığını yitirmemiş renkler, Edirne kök boyacılığının eseridir. En çok koyu mavi, pembe, kırmızı, sarı, kara renkler kullanılmıştır. İşlemelerde bitkisel motifler ağır basar. İşlemeler genellikle sakangur ve salaşpur bezlere, Felemenk tipi dokumalarla yapılmıştır. İşlemelerde tığ işi, ulama, ajur, teknikleri kullanılmıştır.

El sanatları bir milletin, yüzyıllar boyu süregelen yaşamı sonucunda oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan en önemli kültür varlığıdır. Edirne el sanatları bakımından günümüzde ticari değerini yitirmiş olmakla beraber gelişen turizm sektörüne paralel olarak önemli bir gelir kaynağı olabilecek potansiyeldedir.

EDİRNE MUTFAĞI
Edirne`den unutulmayacak damak tadları ..Edirne Ciğeri, Peyniri, Badem Ezmesi, Deva-i Misk ve diğer kendine özgü damak lezzetleriyle, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi insanları üzerine çekmektedir. ..Türk kültürünün önemli bir boyutunu da yemek geleneği oluşturur. Geçmişten günümüze Türk toplumunun sosyoekonomik yapısının yansıması olan yeme-içme kültürümüz; bize özgü davranışların ve alışkanlıkların geliştirdiği değerlerle bütünleşir.

Orhun Yazıtları'ndan beri Selçukname, Kanunname, seyahatname, risale gibi yazılı-basılı belgelerle de günümüze taşınan yemek kültürümüz, birlikteliğin, toplumsal dayanışmanın ve konukseverliğin öne çıktığı bir geleneği yansıtır. Türk tarihinde toylar, düğünler, şenlikler hep yemekle anlam kazanan şölenlerdir. Ziyafetler birlikte olmayı, toplum olmayı güçlendirmektedir.
Yemek kültürümüz; sofraya oturma şekli ve yemek yeme adabı, yiyecek ve içeceklerin sağlık koşullarıyla ilişkileri, mevsimlere göre yiyecek ve içecekler, beslenme alışkanlıkları, mutfak kap kaçakları ve daha birçok yönüyle günlük yaşamın vazgeçilmez boyutuyla ilgili bize özgü kültürel değerler ortaya koymaktadır.

Her alanda olduğu gibi, Anadolu'nun yemek kültürünü Balkanlar'a taşıyan Türkler, kültürlerin geçiştiği bir coğrafyada Rumeli gelenekleri ve bölgesel özelliklerin bireşimiyle zengin bir mutfak anlayışını da geliştirmiş. Osmanlı'nın saray kenti Edirne, bütün bu özellikleriyle zengin bir yemek kültürünün de merkezidir.

Genel olarak mutfağımız, karakteristik yapısı itibariyle tarımsal ekonomik yapı, coğrafi bölgelere göre çeşitlilik, ailelerin sosyal ekonomik yapılarına göre farklılık, tarihte birlikte yaşama zorunluluğundan doğan başka kültürlerden etkileşim, dinsel yapı ve normlar ve beslenme alışkanlıklarında cinsiyet farklılaşmaları ile yoğrulup biçim almıştır.

Kentimiz mutfağının da bu özelliklerinin içinde fazlalıkla Balkan Ülkeleri Mutfağı İle etkileşimleri bulunmakta olup, ancak daha çok etkilediği yönünde örnekler çoğunluktadır.


EDİRNEDE GİYİM
Güzellik var Soyumuzda ..Osmanlı döneminde bir moda merkezi haline gelmiş Edirne'de, halk, sarayın da etkisiyle giyim-kuşam yönünden Avrupalı kadınlardan geri kalmaz duruma gelmişlerdi. ..Trakya ve Edirne halkının kendisine özgü bir kıyafeti ve giyim kültürü bulunmaktaydı öyle ki 1453 yılına kadar Osmanlı'ya başkentlik yapmış Edirne, İstanbul'un başkent olmasından sonra da bu önemini korumuş bu sayede Edirne halkı, sarayın da etkisi ile giyimine oldukça düşkündü. Edirne sarayı giyim ve kuşamda İstanbul saraylarını aratmayacak düzeydeydi ve şehir Osmanlı döneminin bir moda merkezi haline gelmişti.

Batılılaşma hareketi Edirne sarayını da etkilemiş, Edirneli kadınlar giyim ve kuşamda Avrupalı kadınlardan geri kalmaz duruma gelmişlerdi, hatta onlardan daha ileri düzeye erişmişlerdi. III. Ahmet Edirne'de oturduğu sırada, İngiltere Sefiri'nin eşi Lady Monteguie Edirne'ye gelmiş ve bir süre Edirne'de yaşamıştır. Edirne'den İngiltere'ye yazdığı mektuplarda kadınların giyim biçimleri hakkında şunları yazmaktadır:

"Türkiye'de güzeller, İngiltere'dekinden daha çok ve hepsi mütenevvi. Burada hiçbir genç kadına tesadüf edilmez ki güzel olmasın. Hemen hepsi kara gözlü, tenleri dünyanın en güzel renginde. Asil bir Türk kadını nasıl giyinir, bunu öğrenmek ister misiniz? İşte yazıyorum. Onun arkasında dolama denilen bir gömlek vardır. Düğmeleri nohut iriliğinde elmastan yapılmıştır. Dolama daha küçük çapta elmaslarla süslü iki iğne ile kemere tutturulmuştur. Ten üzerindeki iç gömleği, baklava biçiminde iki elmas düğme ile ilikli. Kemer, gayet geniş ve baştanbaşa elmas. Gerdan dize kadar inen üç dizi inci ile sarılı. Dizilerden birinin ucunda Hint tavuğu yumurtası kadar büyük bir zümrüt asılı. Küpeleri takıldığı yere yakışacak değerdedir. Yüzükler de öyledir. Güzel hatta pek güzel olan parmakların zarafetini kendi ışıklarıyla aydınlatıp dururlar. Benim gördüğüm Türk kadınlarındaki süslerin yarısı kıymetinde süs taşıyan Avrupalı bir kraliçe yoktur."

Lady Monteguie' nin bu mektuplarından Edirne'deki kadınların giyimlerinin ne kadar ihtişamlı olduğunu anlamaktayız.
Edirne giysilerinde, Edirne'ye özgü pembe renkli atlas kumaşlar kullanıldığı gibi, kadın giysilerinde, hama kumaşı, martin denilen bir nevi ipekli kumaşlarda kullanılmıştır.

Atlas; yüzü ipek, tersi pamuk, parlak yüzlü düz bir kumaş ve üzerinde işleme yapmaya elverişli bir kumaş türü olduğundan, üzeri altın ve gümüş tellerle işlenmiştir.

.Kadın Giyimi
Edirne'de kadınlar; şalvar ve entarinin üzerinde kuşak ve kemer kullanılırdı. Dokuma kumaşlardan yapılmış kemerler kullanıldığı gibi, madeni kemerler de bele takılırdı.

Şalvarı bele bağlayan bütün kuşağa uçkur adı verilmektedir. Uçkur bağlandıktan sonra belden aşağı sarkıtılan uçkurun uçlarına, güzel işlemeler yapılırdı. Şalvarın üzerine, bürüncük adı verilen kumaştan yapılmış gömlekler giyilirdi. Bürüncük kumaşlar ipek ipliği ile pamuk ipliği de kullanılarak dokunmuştur.
Kadınlar, başlarına kenarları iğne oyası, mekik, tığ ve boncuk oyaları ile süslenmiş grep veya yemeni bağlarlardı. Zengin hanımlarda başlarına iğne oyası ile süslenmiş hotoz tabir edilen serpuşu giyerlerdi.

Takılar
Edirne kadınında mücevher giysiyi tamamlayan vazgeçilmez bir unsurdur. Edirne sarayında ve konaklarındaki kadınlar, zümrüt, yakut, elmas, akik, mercan, yeşim, inci gibi değerli taşları kullanırken, köylerde ise altın ve gümüş küpe, bilezik, gerdanlık, yüzük takıyorlardı. Köy kadınları altınları genellikle kurdele üzerine dizerek boyunlarına takmakta, nazarlık ve muska gibi süs özelliği taşıyan eşyalar da kullanmaktaydılar.
Osmanlılar döneminde Edirne'de yaşayan kadınlar, sokağa çıktıklarında koyu renkli ipek veya çuha kumaştan yapılmış ferace, yeldirme veya çarşaf giyerler; sadece gözleri açıkta kalacak şekilde yüzlerini tülle örterlerdi.
Günümüzde de kırsal kesimde yaşayan kadınlar arasında çarşaf, ferace ve şalvar giyilmeye devam edilmektedir.
Kadın Pabuçları
Kadınlar ayaklarına evde ve sokakta yün ve pamuktan yapılmış çoraplar giyerlerdi. Köylerde, elde beş şişle örülen köylü çorapları çeşitli renklerden yapılmış motiflerden oluşmaktaydı. Edirne sarayında ve varlıklı ailelerde, ayaklara mercan terlik, deriden yapılmış kısa ve uzun konçlu çizme, sedef kakmalı nalınlar giyilirdi. Halk arasında ise, keçe, çizme, çarık, dolak sade nalınlar ve yemeniler giyilmekteydi.
.Erkek Giyimi
Erkekler ise ayaklarına tulumbacı yemeni veya ökçeli, altı kalın köseleli, çivili yemeni adı verilen arkaları basık ayakkabılar giyerlerdi. Burun kısmı sivri kesilen deriden yapılan, topuk ve yan kısımlarına ip geçirilerek ayak gibi şekil verilen çarık, köylü halk arasında giyilirdi. Çarık, cumhuriyet döneminde de bir süre daha çobanlar tarafından keçeden yapılmış, kebe ile birlikte giyilmiştir.
Erkek giyiminde; bele kuşak takılarak, potur ve ağlı şalvar giyilmiştir. Üzerine, camadan, fermene, kolsuz camadan, kavuşturmalı yelek, mintan, salto giyilir, başı örtmek için fes kullanılırdı.
Potur, Karapınar biçimi, Rusçuk biçimi, Tek gözlü potur ve kulaklı potur olmak üzere dört çeşittir.
Karapınar biçimi potur: Ağı olan poturdur.
Rusçuk biçimi potur: Ağı çalık ve dar olan poturdur. Bu poturların ayak bilekleri ve cepleri kaytanlı ve çiçek işlemelidir. Cepler ve diğer aksam kaytanlıdır. Kaytan işlemeler müşterinin arzusuna göre beş sıradan dokuz sıraya kadar dikilirdi.
Kulaklı potur: Bu tabirden amaç, paça çiçek işlemeli ve kulak şeklinde olup bu kulaklar ayağa giyilen ayakkabıların üzerini örter şekildedir. Poturların dikiş yerleri umumiyetle kaytanlıdır. Kaytanın en makbulü, Bulgaristan'dan gelen bu kaytanı kullanırlardı. Poturlar, gri, lacivert, mavi bazen de siyah çuhadan dikilirdi.

Şalvar: üst kısmı bol ve büzgülü, paçaları ayrı ve genişçedir. Erkeklerin şalvarı kadınlarınkine göre daha dar ve sadedir. Şalvar, ağlı şalvar, yarım ağlı şalvar, elifli şalvar isimleriyle üç şekildedir. Şalvarların cep ve paça ağızları hafif kaytanlıdır. Şalvar üzerine düz ve harçsız salta giyilir.
.Salta: kaytansız, kol ve yen ağızları yırtmaçlı ve açıktır. Bu kısmı kırmızı gezi denilen bir nevi astar kaplıdır. Bele, beyaz yapak kuşak, acem şalı veya ipekli Trablus kuşağı sarılır. Başa giyilen fesin üzerine ise cenber veya kefiye bağlanır.
Camadan (camedan): Yakası kaytanlı ve çiçek işlemelidir. Kolları ve kolçakları (kolların dirsekleri) da yine çiçek işlemeli, kol ağızları açık gümüş veya sarı düğmeli olup, kol ağzından omuz başlarına kadar da gül işlemelidir. İşlemelerde iki tür çiçek kullanılmıştır. Birisi kesme çiçek, diğeri de selvi çiçektir. Bu elbiselerde dikiş ekleri kaytanla tutturulur ve diğerine o şekilde eklenirdi.
Kolsuz Camadan (camedan): Kısa, kolsuz ön tarafı çapraz kavuşur gibi olan bir yelektir. Halk ve esnaf tarafından giyilirdi.
Fermene: Kolsuz, çuha veya abadan kesilirdi. Şekil olarak camadana benzer ancak ondan biraz daha uzundur. Kollu camadan üzerine giyilir, yelek şeklindedir. Bunun da üzeri çiçeklerle süslenmiştir, süslemelerde camadan da olduğu gibi kesme ve selvi çiçekleri kullanılmıştır. Süslemelerde kullanılan iplik, bükme ipek siyah ibrişimidir. Bunu giyen ler artık üzerine salto giymezlerdi.
Salto: Salto da çuhadan yapılmıştır, fermene gibi iki çeşit çiçek işlemelidir. Arkası ve kolları gül işlemeli, önlerin iki yanı ise selvi çiçek işlemelidir.
Cepken: Kolları takma ve iğretidir ve istenildiği zaman takılır, çıkartılır. Giyildiği zaman kolları giyilmez, iki tarafı omuz başlarından arkaya sarkar. Cepken giyenlerin poturlarının ağları boldur. Diz bağı tabir edilen püsküllü şeritlerin baldırların üzerine bağlanır. Püskülleri de yan tarafa sarkıtılır. Cepken ve potur giyenler beldeki kuşağın üzerine silahlık bağlarlardı.
Erkek giyiminde yağlıkların da ayrı bir yeri vardı. Yağlıklar sofra dışında çevre ve mendil gibi yalnız erkeklerce kullanılırdı. Yağlıkla çarşıdan alınanlar taşınır, file görevi görmediği zamanlar işlemeli kısmı kuşağın kıvrımından sarkıtılarak yürünürdü.
Saat köstekleri de kıyafeti tamamlayan unsurlardan birisidir. Edirne erkek kıyafetlerinde asmalı gümüş saat kösteği vardır. Bu köstekler iki çeşittir. Birisi tek ve kalın zincirdir, diğeri de 4-5 sıra gümüş zincirdir.Esnaf halk arasında iş görürken önüne futa adı verilen önlük bağlardı.



Er Meydanı: Kırkpınar ..İster sürdürülegelen bir gelenek deyin, ister ata sporu.. Kırkpınar, Türk'ün yiğitliğinin yazıldığı, mertliğinin anlatıldığı ve gücünün tüm dünyaya asırlardır gösterildiği yerdir... .
.Yeryüzündeki en eski medeniyetlerden birine sahip olan, Türk milletinin tarihte bıraktığı izler, eserlerinde olduğu kadar kültüründe, sosyal yaşantısında, gelenek ve göreneklerinde de kendini göstermektedir.
Türk milleti, binlerce yıllık tarihi boyunca ve devletler kurdukları topraklar üzerinde genelde savaşçı bir millet olarak anılmışlardır. Türk ordusunun savaşa hazırlanırken yaptığı hazırlıkların başında da spor ve güreş gelmektedir. Türk güreşinin aslı Hun imparatorluğunun kurulduğu döneme kadar dayanmaktadır. O dönemlerde karşımıza "Karakucak" olarak çıkan güreş, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’ye geçişiyle özünü ve ruhunu kaybetmeden yağlı güreşler olarak düzenlenmeye başlamış ve günümüze kadar sürdürüle gelen bir gelenek halini almıştır.

Kırkpınar Güreşlerinin Doğuşu
Tarihi Kırkpınar Güreşleri’nin doğuşuna ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan en yaygın olanı kısaca şöyledir:
1346 yılında Orhan Gazi’nin Rumeli’yi ele geçirmek için düzenlediği seferler sırasında, kardeşi Süleyman Paşa 40 askerle Bizanslılar’a ait Domuzhisar’ın üzerine yürür. Baskınla burasını ele geçirirler. Öteki hisarların da ele geçirilmesinden sonra, 40 kişilik öncü birlik geri dönerler ve şimdi Yunanistan’ın topraklarında kalan Samona’da mola verirler. 40 cengaver burada güreşe tutuşurlar. Saatlerce süren güreşlerde, adlarının Ali ile Selim olduğu rivayet edilen iki kardeşin bir türlü yenişemedikleri görülür.

.

.Daha sonra bir Hıdrellez gününde, Edirne yakınlarındaki Ahıköy çayırında aynı çift yeniden güreşe tutuşurlar. Bütün bir gün güreşmelerine rağmen yine yenişemeyen kardeş pehlivanlar, gece boyunca da mum ve fener ışığında mücadelelerini sürdürmeye devam ederler. Ancak solukları kesilerek oldukları yerde can verirler.
Arkadaşları onları aynı yerdeki bir incir ağacının altına gömerek oradan ayrılırlar. Yıllar sonra ise aynı yere gittiklerinde iki pehlivanın mezarlarının bulunduğu yerde gür bir pınar görürler. Bundan sonra halk orada yatanların anısına o yöreye, "KIRKPINAR" adını verirler.

Kırkpınar'ın yeri ve Edirne'ye taşınması
Yunanistan’ın Samona köyünün merası içindeki alan asıl KIRKPINAR çayırıdır. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda, Kırkpınar Güreşleri Edirne ile Mustafapaşa yolu arasındaki "Virantekke" denilen yerde düzenlenmiştir.
Cumhuriyet’ten sonra 1924 yılında ise güreşler Edirne’nin Sarayiçi mevkiinde yapılmaya başlanmıştır.
Kırkpınar Güreşleri 1928 yılına kadar "Kırkpınar Ağaları" tarafından düzenlenmiştir. Güreşlerdeki ödülleri ve misafirlerin ağırlanmasını da ağalar karşılamıştır.

.

.Ancak 1928 yılında ülkede meydana gelen ekonomik sıkıntılar nedeniyle ağalığa talip çıkmayınca, güreşlerin organize ve gelenleri ağırlama işi Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından üstlenilmiştir.
Tarihi Kırkpınar Güreşleri, 1946 yılından itibaren de Edirne Belediyesi tarafından düzenlenmeye başlanmıştır. Aynı yıl zamanın Belediye Başkanı Tahsin Şıpka Kırkpınar Güreşleri’ni Belediye hizmetleri arasına almıştır.
Kırkpınar Güreşleri yılın hangi döneminde yapılır?
Kırkpınar Güreşleri, geleneksel olarak her yıl haziran ayının son haftasında yapılır.


Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:10 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg




..İki bölümden oluşan müzenin Etnografya bölümünde Osmanlı dönemine ait eşyaların yanı sıra, Edirne'ye özgü süsleme sanatı olan edirnekâri işlemelerle süslenmiş malzemeleri yakından inceleyebilirsiniz. Arkeoloji bölümünde ise tarih öncesi dönemlerle Roma ve Bizans dönemlerine ait yazıt ve eşyaları görerek, tarihi

bilginizi görsel öğelerle süslemiş olacaksınız. .







.Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi
Edirne'de ilk müze, Arkeoloji Müzesi adı altında 1925 yılında Atatürk'ün emriyle Selimiye Camii avlusunda Dar'ül Kurr'a Medresesi'nde Dr. Rıfat Osman, Arif Dağdeviren ve Necmi İğe tarafından kurulmuştur.
Edirne'nin, Osmanlı imparatorluğu zamanında yaklaşık doksan yıl başkent olduğundan saray da halk sanatlarını etkilemiş ve etnografya açısından zenginlik kazandırmıştır. Bu nedenle ikinci bir müzeye gerek duyulmuştur. Etnografya Müzesi adı altında ikinci bölüm yine Selimiye Camii avlusu içinde Dar'ül Tedris Medresesi'nde Edirne'nin kurtuluşunun on üçüncü yılında (25 Kasım 1936) açılmıştır.




Bu müzeye Milli Eğitim Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü maddi katkıda bulunmuş, Ankara ve İstanbul Müzelerinden bazı değerli eşyalar armağan edilmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Edirne Müzelerindeki eserlerin birçoğunun müzelere geri verilmesinden sonra elde kalanlar yalnızca Dar'ül Tedris Medresesi'nde sergilenmiştir.
Bununla birlikte, son yıllarda satın alma, bağış ve geri almayla müzeye giren eserlerin çoğalması ziyaretçi sayısının da artmasının sağlamıştır. Sonuçta yeni ve modern bir müzeye gereksinme duyulmuş, 1969 yılında yapımına başlanan yeni müze binası 13.06.1971'de Arkeoloji ve Etnografya Müzesi olarak açılmıştır. Medresedeki müze ise Türk İslam Eserleri Müzesi adı altında hizmet vermektedir.





.



.1971 yılında açılan müze Arkeoloji ve Etnografya seksiyonlarından oluşmaktadır.



Etnografya Seksiyonu:
Girişte halı ve kilim eserler yer almaktadır. Selimiye Camii mihrabına ilk serilen lö.y.y. halısı değerli bir parçadır. Rumeli göçmenlerinden sağlanan 19.y.y.'ın başına tarihlenen Şarköy (Bulgaristan-Yugoslavya arasında bir yerleşme) kilimi, İran Sine kilimi ve Anadolu'dan derlenen halılar da ilginç örneklerdir.




Sünnet ve Gelin Odası Salonun en önemli köşeleridir. Sünnet ve düğün törenlerinin Türk geleneklerinde önemli bir yer tuttuğunu gösteren eşyalar sergilenmektedir. Sünnet yatağı üzerinde 18.y.y. sonuna tarihlenen atlas üzerine işlemeli değerli bir yatak takımı serili olup, yatak 22 tane bindallı bohçanın bir araya getirilmesinden oluşmuştur.
Bu köşe, Padişah 4. Mehmet'in kızının evlen¬me töreni ve oğullarının sünnet düğünü geleneğini yansıtması yönünden ilginçtir. Sünnet çocuğu ve atlas üzerine bindallı işlemeli giysili anne ve kız giysileri benzerlerinin en güzelleridir.




Duvarda 17.y.y.'ın sonuna tarihlenen Edirnekâri ağaç işçiliğinin başyapıtlarından olan boyalı, yüklük kapaklan devrinin en güzel örneklerindendir. Ortada Edirne Sarayı'nda kullanılmış işlemeli sini örtüsü, Edirnekâri sini altlıkları ve rahleler vardır. Gelin, libaslı ve yüzünde yapıştırma, başına tuğ takılı gelin giysisiyle tamamen saray etkisini yansıtmaktadır.
Hamam köşesini, işlemeli hamam ve abdest havluları, hamam taşları, telk'ari ve sedef kakmalı hamam nalınları oluşturmakta olup, Sokullu Hamamı'nın gelin kurnası en güzel örneklerdendir.




Etnografya Salonu'nun diğer vitrinlerinde, takılar, gümüş saat köstekleri, giysi ve aksesuarları, 17.y.y.'a ait sedef kakmalı Kur'an-ı Kerim Mahfazası, 18. ve 19.y.y'lara ait işlemelerden uçkur, peşkirler, krepler, para, saat ve mühür keseleri, gülabdanlar, ibrikler ve şimşir, Viyana işi lambalar, sarayda kullanılan kristal nargile, gümüş tepsiler ve buhurdanlar kahve takımı örnekleri, yöresel giysi örnekleri , salonun ortasında ise fayton yer almaktadır.




.




.Trakya Arkeolojisi Salonu
Vitrin düzenlemeleri fosillerle başlamakta olup, Edirne-Kıyık Sabuncubağları yöresinde, ırmak alüvyonlarında bulunmuş fosiller, 10-7 milyon yıl önce yaşamış genç ve yaşlı hortumlulardan Synchonolopus'a ait tam alt çeneler, defans ve dişler, Kapıkule ve dolaylarındaki kum ocaklarında bulunmuş fosilleri, 30 milyon yıl önceye ait gergedan dişi, Solipetlerden Hipparion (at) ve tek parmaklılardan Rhinoceros dişleri, Süloğlu taş ocaklarında 30 milyon yıl öncesine ait balık ve yengeç fosili sergilenmektedir.
Büyük bir Thrak Kabilesi olan Odrisler'in Edirne'nin 5km. kuzeybatısında kurdukları ilk şehir yerleşmeleri Odrisya'ya ait buluntular, Çardakaltı buluntuları olarak sergilenmektedir.




Buluntu yeri, M.Ö. 4000-3000'ne tarihlenmekte olup, el değirmeni taşları taş el baltalan, evde yapılmış kaba hamurlu çentik bezemeli çanak çömlek parçaları sergilenmektedir. Kırklareli Taşlıcabayır'da ele geçen mezar buluntuları Türkiye Trakyası'nda daha önce saptanmamış, M.Ö. 2.bin yılı kültürüne ait olup, tanımlanabilen kaplar, Son Tunç-Demir Çağları'na tarihlenir.



2002-2003 yıllarında yapılan Makedonya Kulesi Kurtarma Kazısı'nda ele geçen eserlerden örnekler ve bulunan seramik fırınlarının canlandırılmış hali ile Bizans Dönemi Mezarının orijinal tuğla kapakları sergilenmektedir.
Thrak atlısının betimlendiği mezar stellerindeki, atlı süvarinin Thrak Kabile Şeflerini temsil ettiği ve Thraklara has yerel bir kült olduğu anlaşılmaktadır. Roma Dönemi'nde ise at üzerinde avlanan süvari figürü, ölen Thrakyalı paralı savaşçıların mezar taşları olarak sıkça kullanılmıştır.
.Enez, Çakıllık Nekropolünde mezar amaçlı kullanılan, M.Ö. 5.y.y'a tarihlenen bronz Hyria örnekleri ve ölü hediyesi olan Pişmiş Toprak Lekythoslar Enez Kazısı buluntularını oluşturmaktadır.
Bu buluntular içindeki bronz Nike heykelciği, Louvre Müzesi'ndeki Samothrake Nike'sine benzer olup, üzerindeki uçuşan giysisi Hellenistik çağ özelliği gösteren seçme bir eserdir. Ayrıca başında kalathosu bulunan sakallı Serapis büstü ve giysili, başında diadem bulunan bronz heykelcik de önemli Enez buluntuları arasındadır.
Enez Bizans Dönemi Buluntuları olan M.S. 12. ve 14.yüzyıllar arasıda tarihlenen yeşil ve sarı sırlı tabak ve çanak örnekleri ve Enez'de bulunan bir atlete ait mezar steli ile Makedonya Kulesi Kurtarma Kazısı'nda bulunan Roma Dönemi steli salonun diğer buluntularını oluşturur.




Arkeoloji Salonu
Heykel grubu eserleri; Herakles Heykelciği, Apollon Heykelciği, Dinlenen Heraklaes Heykelciği, Kolosal Erkek Heykeli, Kadın Heykeli, Apollon Heykeli ile sandalını bağlayan atlet heykeli oluşturmaktadır. Küçük boyutlu tanrı heykelleri ile kadın ve erkek başları grubu tamamlayan eserlerdir. Mimari parçalar ve tiyatro maskları Hellenistik ve Roma Çağı'na ait birinci sınıf işçilik gösteren plastik eserlerdir.




Mezar stelleri arasında Enez'de bulunan Pan ve Nympha kabartmalı stel M.Ö. 4-3.yüzyılın en güzel örneklerindendir. Cenaze ziyafeti konulu mezar stellerinde Thrak geleneği ile birlikte Doğu etkisi de görülmektedir.
Tilkiburnu ve Taşlıcabayır mezar buluntuları olan kaplar ile Enez Hocaçeşme buluntuları olan kaplar da bu salonda yer almaktadır.
.Trakya ve Batı Anadolu kökenli, Pişmiş Toprak kadın portreleri, Aphrodite ve Artemis Heykelcikleri ile çeşitli formlardaki kaplar, Hitit ve Urartu Dönemi'ne ait çeşitli eserler, gümrük kapısından yurtdışına kaçırılmak istenirken yakalanmış ve müzemizde sergilenmektedir.
Trakya'daki tümülüslerde bulunmuş tunç mezar eşyaları ve kült eşyaları iki duvar vitrininde sergilenmektedir. Küçük tunç heykelcikleri Zeus ve Apollun gibi mitolojik tanrılara aittir.




Genç kız ve kadın mezarlarında bulunmuş takılar, ayna ve koku şişeleri takı vitrinini oluşturmaktadır.
Kadın mezarlarında bulunmuş cam bilezik, koku kabı ve bardaklar cam eserler vitrininde yer almaktadır. Hemen yanında, yün eğirmekte ve dokuma tezgahlarında kullanılan ağırşaklar ile pişmiş toprak ve bronz kandillerin yer aldığı vitrin bulunmaktadır.
Enez'de bulunmuş, Aphrodite kültüne ait Pişmiş toprak Aphrodite heykelcikleri ile 19.y.y. sonuna ait, Rus stilinde yapılmış İkonaların sergilendiği vitrinler vardır.




Şarap, zeytinyağı gibi sıvıların taşınmasında kullanılan Amphoralar, galeri duvarı boyunca sıralanmışlardır.
Hellenistik Krallıklara ait Trakya sikkeleri, Gümüş Roma İmparatorluk Dönemi sikkeleri, kronolojik sıraya göre sergilenen gümüş ve bronz Roma Dönemi sikkeleri, yine kronolojik sıraya göre sergilenen altın ve bakır Bizans Dönemi sikkeleri ve Anadolu Beylikler Dönemi sikkeleri, Arkeoloji salonunun sikkeler bölümünü oluşturmaktadır.




Bahçe
Bahçede sergilenen eserler arasında, beyaz mermerden beş kişilik, sandukasında yazıt olan, semerdam biçimli kapağı akroterli ve her yüzü mitolojiden alınan kabartmalarla süslü Roma Dönemi M.S.III.y.y.'a ait bir aile lahdi yer almaktadır. Sandukanın uzun yüzlerinden birindeki beş satırlık yazıtta "Theodolos'un oğlu vatandaş Bassos burada yatıyor. Küçük kuşlar gibi neşeli ve tatlı sesli Bassos'a matem şarkıları söylüyorum. Bu şehir, yetiştirmiş olduğu ben Adone'yi korumuş ve korumaya devam ediyor." yazmaktadır.
Vize'den gelen girlantlı ve Eros kabartmalı sunak, M.S. Il.y.y Roma Dönemi eseridir. Bahçe boyunca, Arkaik, Hellenistik, Roma ve Bizans devirlerine ait sütun başlıkları ile steller, heykeller, mimari elemanlar sergilenmektedir.
Thrak kültürünün ölü gömme adetlerini yansıtan menhir ve dolmen örnekleri vardır. Dolmen; büyük taşlardan inşa edilmiş geniş mezar odalarıdır. Kelt dilinden gelen dolmen; (Dol; masa)-(Men;taş) "taş masa" anlamına gelmektedir. Türkiye'de en yoğun olarak Trakya'da görülen bu dev mezarlara yöre halkı tarafından "Kapaklıkaya" adı verilmiştir. Dolmen, esas mezar ve bunu çevreleyen tepe olarak iki ayrı kısımdan oluşur. Mezar ise üç bölümden oluşmaktadır; en arkada mezar odası, bundan biraz daha küçük bir ön oda ve ince uzun geçit ya da giriş kısmı. Esas odanın kapak taşının üzerinde iki veya daha çok, ölüye sıvı dökme töreniyle ilgili olduğu düşünülen küçük çukur bulunmaktadır. Mezarı çevreleyen tepenin çapı ise 8-16m. arasında değişmekte, yüksekliği 2-4m. olup, basık ve taş dolgudan oluşmaktadır. Dolmeni çevreleyen tepenin, mezar odasının üstünü örttüğü ve daha sonra tepenin aşınması ile dolmenin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Bahçenin diğer bölümünde ise canlandırılmış Thrak evleriyle, Osmanlı Dönemi'ne ait mezar taşlan ve zahire küpleri yer almaktadır.






Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg





Osmanlı`dan izler ..Pek çok medeniyete ve dolayısıyla da pek çok inanca tanıklık etmiş Edirne'de en fazla İslam dininin izleri görülmektedir. Osmanlı'daki islami inancın etkilerini giyimden, ev eşyalarına kadar Edirne'nin sosyal hayatında görmek mümkündür. .



.Türk İslam Eserleri Müzesi, Selimiye Külliyesi kapsamında yer alan Dar-ül Tedris Medresesinde 1971 yılında yeniden düzenlenmiştir. Müzede pehlivan eşyaları, tekke eşyaları, işleme ve levha ürünler, silahlar, Osmanlı çini ve seramikleri, saraydan kalan mutfak eşyaları, ahşap eşyalar sergilenmektedir.

Müze, Pazartesi günleri dışında, haftanın kalan günlerinde açık olup; Müzeyi gezmek isteyenler, sabah 08:30-12:00, öğleden sonra 13:00-17:00 saatleri arasında müzeyi ziyaret edebilirler. .





.Pehlivanlar Odası
Efsaneye göre Rumeli kuşatmaları sırasında güreş tutan yiğitlerden kırkının güreşerek ölmelerinin anısına her yıl yapılan Kırkpınar güreşlerinin ünlü güreşçileriyle "Türk gibi kuvvetli" deyimini dünyaya duyuran başpehlivanların fotoğrafları bu odada sergilenmektedir. Ayrıca Kırkpınar ağası giysileriyle güreşçi eşyaları da vardır.

Tekke Eşyaları Odası
Bu salonda tekkelerin kapatılmasıyla halkevle¬rine verilen çeşitli eşyalar sergilenmektedir. Duvar¬larda çeşitli tekkelerden gelen el yazması lev-hala-rının en eskisi lö.y.y.'da yaşamış ünlü Şeyh Ham¬dullah'a aittir. 17. Ve 18.y.y.'lara ait olanları da vardır.
Niş vitrinlerinde ise Edirne Muradiye Mevle-vihanesi'nin fotoğrafları, son şeyhi Selahattin Efendi'nin seccadesi, ayrıca pazarcı maşası, Mev¬levi sikkesi ve tespihleri; diğer vitrinlerde kudüm¬ler, çalpareler, ney, rebab, keşkül, şifa tasları, te¬berler, zikr tespihleri, zincirli topuzlar, 17.-18.y.y' lara ait el yazması Kur'an-ı Kerimler, dua kitapları, murakka, Kur'an-ı Kerimler, dua kitapları, murak-ka, Kur'an sureleri vardır.
Kapının karşısında II. Bayezid Külliyesi'ne ait oyma, kakma ve geçme tekniklerinde yapılmış görkemli iki kapı kanadı ile aynı külliyenin mum-hanesinde yapılmış çok iri mumlar sergilen¬mektedir.

Özden Vural Çorap Koleksiyonu
Anadolu'nun çeşitli yörelerine ait çorap ör¬nekleri yer almaktadır.

İşleme ve Levha Odası
Duvarlarda kıl testeresiyle oyulmuş ağaçtan ve fildişi 19.y.y.'a ait levhalar, atlas üzerine ipekle iş¬lenmiş levhalar, al kumaş üzerine aplike edilmiş pul koleksiyonları, peşkir, çevre ve örtüler vardır.
Küçük bir vitrindeyse İstanbul'da bir kurulun önünde içten fırça sokularak yazılmış cam sürahi 19.y.y.'atarihlenir.

Silah Odaları
17.y.y sonlarıyla, 18.y.y.'a ait Osmanlı Dönemi çakmaklı tüfekler, zırhlı ve miğferli manken, süvari kılıçları, kalkanlar, teberler, kolçaklar, oklar, ok kandilleri gibi eserler iki odada sergilenmektedir.

Balkan Harbi Odası
Balkan Harbi'nde Edirne Müdafii Şükrü Paşa'nm fotoğrafları, savaşta kullanılan kanlı san-
cak, Edirnelilerin savaş sırasında yedikleri süpür¬ge tohumundan yapılmış ekmek ve çeşitli alaylara ait sancaklar bulunmaktadır.

.Çini ve Seramik Odası
18.y.y'ın sonuyla, 18.y.y.'ın başına ait Çanakkale seramikleri ve testileri, Erken Osmanlı Devri seramikleri, 15-16 ve 17.y.y'lara ait Osmanlı Devri duvar çinileri, 18. Ve 19 y.y.'lara ait ağızlık, lüleler, porselen aşure sürahileri, şerbet bardakları, kapaklı porselen sahanlık ve şerbet peşkirleri sergilenmektedir.

Sarayiçi Odası
1973 yılında Edirne Sarayiçi kazısından çıkan Edirne Sarayı'na ait 17.y.y. duvar çinileri parçalan ile lö.y.y.'a ait seramik tabaklar vardır.

Cam Eşyalar Odası
18.y.y.'a ait kristal sürahiler, çeşm-i bülbüller, kristal şerbet bardakları, sedef kakmalı misafir odası takımı, Edirneli hanımların kanaviçe tek¬niğinde kozadan yapılmış resimlikleri vardır.

Mutfak Eşyaları Odası
Edirne Sarayı'nın mutfak eşyalarından man¬gallar, imbikler, tencereler, kömürlükler, semaver, fenerler, tavalar, karanfilden zemzemlik ve kahve takımları vardır.

Ölçü Aletleri Odası
Çeşitli mum makaslan, şamdanlar, ateş körük¬leri, kalıklar, el kantarları, astronomiyle ilgili yük¬selti tahtaları, kum saati, okka ve arşınlar sergi¬lenmektedir.

Ağaç İşleri Odası
18.y.y.'a ait yazı ve para çekmeceleri, çeyiz sandıkları, sedef kakmalı yazı masası vardır. 19.y.y. başına tarihlenen Edirne evlerinden der¬lenmiş kapı tokmakları, kilitler ve anahtarlar ser¬gilenmektedir.

Galeri
15.y.y.'dan sonra yok olmuş, yıkılmış Edirne Camilerinin, hanlarının, hamamlarının, çeşme¬lerinin ve sebillerinin yazıtları ile 19.y.y.'ın sonun¬da yapılmış Edirne evlerinin ahşap tavan gö¬bekleri vardır.

İç Avlu
Artık yok olmuş 15.y.y. mezarlarından toplanarak, müzeye getirilen en güzel mezar taşlarıbulunmaktadır.



Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg




Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi... ..Sağlık Müzesi, dekoru ve konu mankenleriyle ziyaretçilerine dikkat çekici bir atmosfer yaratırken, Osmanlı döneminin şartlarını ve tedavi yöntemlerini de oldukça gerçekçi bir şekilde yansıtmaktadır. ..



Avrupa Konseyi tarafından 2004 yılı Avrupa Müzesi Ödülü'ne layık görülerek Trakya Üniversitesi Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, 27 Nisan 2004 tarihinde Fransa'nın Strasbourg kentinde düzenlenen törenle ödülünü alarak Edirne'nin haklı gururu olmuştur.

Edirne II.Bayezid Darüşşifası'nın Kısa Tarihçesi
Darüşşifalar; genel anlamıyla içinde kamuya yönelik sağlık hizmetlerinin sunulduğu, temeli vakıflara dayalı olan, halktan kişilerin veya hanedan üyelerinin kurdukları hayır kurumlarıdır. Arapça "Dâr-Ev" ve "Şifa" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş hastalara şifa dağıtılan yer, şifa evi, hastane anlamlarında kullanılmıştır. Vakfiyelerinde kuruluş amaçları, yönetimi, gelir kaynakları, çalışma şekilleri ve gelirin nasıl dağıtılacağı gibi konular, en ince ayrıntılarına kadar anlatılmış ayrıca nasıl denetleneceği de gösterilmiştir.

Edirne'de Yeni İmaret semtinde Tunca Nehri kıyısında kurulan Sultan II. Bayezit Darüşşifası, Osmanlı Padişahlarından Sultan II. Bayezid tarafından 1484 yılında temeli atılıp, 1488 yılında hizmete açılan Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi'nin birimlerinden biridir.Mimarı; Mimar Hayrettin'dir. Darüşşifa mimari bakımdan:
a)Birinci Avlu,
b)İkinci Avlu,
c)Ana Blok olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. .




.II.Beyazıd Darüşşifası, Edirne Sağlık Müzesi olarak 23 Nisan 1997 tarihinde hizmete açılmıştır.

Bölümlerinin Açılması
Müzenin hizmete geçmesiyle birlikte, odalarda yeni bölümler açılması için harekete geçilmiştir. İlk etapta, Darüşşifa'nın birinci avlusunda yer alan poliklinik odalarında, Sultan II. Bayezid Külliyesi, XV. yüzyılda Osmanlılarda Cerrahi, Darüşşifalarımız, Eczacılık Tarihi, Bulaşıcı Hastalıklar, Tarih Boyunca Hekimliğin Gelişmesi, Ord. Prof.Dr. A.Süheyl Ünver ve Dr.Rifat Osman Bey Odaları hizmete açılmıştır. Bunları, 1999 yılında Mimar Sinan ve Eserleri Sergi Salonu, Hat ve Minyatür Sergisi, İmaret Mutfak Eşyaları Seksiyonu, 2000 yılında Türk Pskiyatri Tarihi Bölümü açılışı ve 2001 yılında Kartpostallarda ki "Yüzyıllık Edirne" sergi odasının açılışları takip etmiştir.
İkinci Avluya geçişte yer alan krokide 7 ve 26 numara ile gösterilen iki büyük salondan, 26 no 'lu salonda düzenlenmiş olan bulaşıcı hastalıklar seksiyonu buradan kaldırılarak I. Avluda yer alan "6 no' lu" odaya taşınmış, boş kalan bu salon sergi salonu haline getirilerek burada Mimar Sinan'ın eserlerinin yer aldığı bir sergi açılmıştır. 86 parça eserlerin yer aldığı bu sergideki eserler dönemin Edirne Valisi Mehmet Canseven tarafından 1999 yılında satın alınarak Müzeye armağan edilmiştir.
Diğer odalar ise konularına uygun olarak tablolarla düzenlenmiştir.

Sultan II. Bayezid Külliyesi bölümü
Başlangıçta bu bölümde Evliya Çelebinin resmi, ünlü eseri Seyahatnamesinde Darüşşifa ile ilgili yazdıkları ve külliyenin vakfiyesi ile birlikte, külliye birimleri ile Darüşşifa'ya ait tablolar yer almaktadır.

XV. Yüzyılda Osmanlılarda Cerrahi bölümü
XV. yüzyılda yaşamış ünlü Osmanlı cerrahlarından olan Amasyalı hekim Sabuncuoğlu Şerafeddin'in hayatı "Cerrahiyet-ül Haniye" adlı eserinden alınmış tablolarla o dönem Osmanlı cerrahisi anlatılmaktadır.

Darüşşifalarımız
Bu odada Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar döneminde Anadolu'da kurulmuş olan Darüşşifalar tanıtılmakta ve Darüşşifalar hakkında bilgi verilmektedir.

.Eczacılık Tarihi Bölümü
Bu odada eczacılığın gelişimi ile birlikte Diascorides'in Metaria Medica adlı kitabından eserler sunulmaktadır. Ayrıca kavanozlar içerisinde halk arasında ilaç olarak kullanılan bitkilerden örnekler verilmektedir.

Bulaşıcı Hastalıklar Bölümü
Tarih boyunca insanlık için büyük tehlike oluşturmuş, hastalıklarla birlikte bulaşıcı hastalıklarla uğraşarak bu konuda önemli buluşlar yapmış adamları tanıtılmaktadır.

Tarih Boyunca Hekimliğin Gelişmesi
İlk çağlardan günümüze kadar, hekimliğin tarihi seyir içindeki gelişimi anlatılmaktadır. Salonda vitrinler içerisinde yer alan tıbbi aletler, Edirne'de hekim olarak çalışmış kişilere ait olup, onlar tarafından müzeye bağışlandığı gibi bugün hayatta olmayan kişilere ait tıbbi aletler ise onların yakınları tarafından müzeye armağan edilmiştir.

Ord. Prof.Dr. A.Süheyl Ünver Odası
İkinci avluda yer alan Darüşşifanın hizmet verdiği dönemde ilaç deposu "eczahane" olarak kullanılmış olan ve krokide 23 no'lu oda olarak gösterilmiş olan bu odada; Prof. Dr. Süheyl Ünver çeşitli yönleriyle tanıtılmakta ve Edirne ile ilgili yapmış olduğu sulu boya resimler, yazdığı kitaplar, kendi kalemi ile çizmiş olduğu Edirne Tıp Fakültesi simgesini taşıyan çelenk ve Tıp Fakültesi kuruluşu sırasında göstermiş olduğu çabaları canlandıran fotoğraflar yer almaktadır.

Dr.Rıfat Osman Bey Odası
Müze ilk hizmete açıldığı zaman Süheyl Ünver Odasının karşısında yer alan bu odada; İlk radyologlarımızdan ve Edirne sevdalısı Dr. Rıfat Osman Bey çeşitli yönleri ile anlatılmaktadır. Onun, Edirne ile ilgili yapmış olduğu çalışmaları ve yazdığı kitapları sergilenmektedir. "2003 yılında yapılan yeni düzenlemeler sırasında bu bölüm 10 no’ lu odaya taşınmış, bu oda hekimbaşı odası olarak yeniden düzenlenmiştir."
Bunların dışında ikinci avluda, Müdür Odası ile birlikte Dr. Ratıp Kazancıgil'in odası yer almaktadır. "2003 yılında yapılan değişiklikte müdür odası I.Avludaki 6 nolu odaya taşınmıştır.

.İmaret Mutfak Eşyaları Odası
Birinci avluda sol tarafta yer alan krokide 29 nolu oda olarak gösterilen mutfak bölümünde; Kız Teknik Anadolu Meslek Lisesi Müdürü Gülten Mayadağ'ın hediye ettiği tepsi, bakır mutfak eşyalar ile Kerim Ünver'in armağanından oluşan eşyalar sergilenmektedir.

Kartpostallardaki "Yüzyıllık Edirne" Sergi Odası
Bu oda; birinci avlunun hemen girişinde yer alan odaların yanında sonradan ek olarak yapılmış olduğu düşünülen, üstü tonozla örtülü krokide 28 numara ile gösterilmiş olan oda dır. Burada yer alan sergide gösterime sunulan kartpostallar, 2001 yılında Marmara Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Emre Dölen tarafından tanzim edilerek müzeye armağan edilmiştir.

Sol tarafta, kapıdan girişte yer alan 31 no’lu oda kantin olarak düzenlenmiştir.
Birinci avluda düzenlemeler yapılarak çiçeklendirilmiş. Emekli Öğretmen Mübeccel Korkmaz, evlerinin bahçesinde bulunan balıklı havuz ile girişte hemen birinci oda ile tuvaletler arasında yer alan çeşme taşını müzeye armağan etmiştir.
Eski Edirne'nin kendine özgü bir su kültürü bulunmakta ve havuzlar eski Edirne evlerinde önemli bir yer tutmakta idiler. Mübeccel Korkmaz'ın müzeye armağan etmiş olduğu bu havuz eski Edirne evlerinden geriye kalan son örneklerindendir.
Yine birinci avluda yer alan revaklı sahanlık bölümde, Sultan II.Bayezid Darüşşifası ile ilgili kitap, kartpostal, broşürlerin satışı yapıldığı gibi, Edirne kültürünü tanıtan, badem ezmesi, deva-i misk, mis sabunu satışları da yapılmaktadır. Ayrıca buralara konulmuş olan masalarda, ziyaretçiler müzeyi gezdikten sonra, havuzdan yükselen suları izlerken, çaylarını yudumlayıp, Ney sesi ile günün yorgunluğunu da üzerlerinden atmaktadırlar.

Yataklı hastane bölümü 2000 yılına gelinceye kadar olduğu gibi ziyarete açılmış ancak zaman zaman buradaki Musiki Sahnesinde T.Ü.Devlet Konservatuarı tarafından konserler düzenlenmiş, müzeler haftasında sergiler açılmıştır. 2000 yılına gelindiğinde buranın da dönemine uygun olarak canlandırılması söz konusu olmuş ve bu bölümde Türkiye'de ilk olan "Psikiyatri Tarihi Bölümü" Ruh Hastalarını Readaptasyon Derneği tarafından kurularak ziyarete açılmıştır.


Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


..Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış" sözünü belki de en iyi yansıtan Lozan Antlaşmasının yazılı belgelerini gördüğünüzde, bu barışın aslında nasıl büyük bir zafer olduğunu daha iyi anlayacaksınız..



.Trakya Üniversitesi, Edirne Valiliği, Edirne Belediye Başkanlığı, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve İnönü Vakfı'nın işbirliği ile rektörlük binasının da içinde yer aldığı, Karaağaç Mahallesindeki, tarihi tren istasyonu alanında kurulmuştur..



.Lozan'da elde edilen diplomatik zaferi ve dünya barışını simgeleyen anıtın yanındaki müzede, Karaağaç'ı Türkiye'ye geri kazandıran bu tarihi antlaşmanın anlam ve önemini gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla Lozan Konferansı ve Lozan'ın mimarı İsmet İnönü ile ilgili belge, fotoğraf ve kitaplar sergilenmektedir..Müze, hafta içi 08:30-17:30 saatleri arasında ziyaret edilebilir.



Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
Tüm şehitlerin anısına: Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşları Müzesi ..Osmanlı'nın son günlerinde yapılan Kıyık Tabyası daha sonra Balkan Savaşında Bulgarlar tarafından kuşatılan Edirne'nin savunulmasında da kullanılmıştı. Bugün müze haline getirilen bu tabyalarda, Edirne kuşatılması yıllarında sivil halkın ve askerlerin yaşadığı olumsuz koşullar konu mankenleriyle canlandırılarak o zor günler anlatılmaya çalışılmıştır. Kuşatma sırasında gerek bombardıman sonucu şehit düşenlerin gerekse esir olarak kaldıkları Sarayiçi'nde kolera, tifo gibi hastalıklara, açlık ve soğuğa yenik düşmüş binlerce asker ve sivilin anısına dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. .

.

Balkan Savaşı sırasında Edirne'yi kahramanca savunan Şükrü Paşa ve Balkan Savaşı şehitleri anısına, savunma mevzilerinden biri olan Kıyık Tabyada inşa edilmiştir. .



.Rakımı 136 metre olan tabyanın duvarları taştan, kemerleri ocak tuğlasından yapılmıştı. Tabya içinde çeşitli sayıda takımı andıran bonetler, bonetler arasında açık top mevzileri, etrafını çepeçevre saran Mani Hendeği, cephanelikler, toplanma ve eğitim alanları, depolar, nizamiye ve hazır kıta bölümleri, bölük, tabur ve alay komuta binaları ile yatma yerleri bulunuyor. .
.Kentin en yüksek yerinde bulunan Kıyık Tabyada 28 Kasım 2000 tarihinde açılan Balkan Savaşı Müzesi, 14 bölüm ve 23 bonetten oluşmaktadır. .Edirne halkı tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağışlanan silah, belge ve mühimmatın sergilendiği 4 sergi vitrini, 2 top, yemek dağıtım arabası, harita, resim, bilgi notlarının bulunduğu 18 pano, 28 konu mankeni ve seslendirme sistemiyle dönemin atmosferi canlandırılmaktadır.


Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 


..Bilindiği kadarıyla, Edirne'nin fethinden dört yıl sonra Sutan I. Murad tarafından o zaman ki şehrin (Kaleiçi'nin) bir kilometre kuzey doğusunda, kuzey ve doğu vadilerine hakim bir tepede şimdi Sarı bayır veya Muradiye bayırı denilen yerde sarayın inşasına başlanılmış ve 1365 (H.767) yılında saray inşaatı tamamlanmıştır.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Saray-ı Atik'i şöyle tanımlar:

"Edirne şehrinde önceleri Kavak meydanı denilen yerde bina olunan Eski Saray, Edirne fatihi Gazi Murat Hüdavendigâr'ın Edirne fethinden sonra yaptırdığı ilk binadır. Sonraları bu saray Çelebi Sultan Musa İbn-i Yıldırım Bayazıd Han tarafından genişletmiş olup, kale örneği taş bina çok güzel bir saraydır ki, uzunluğu beş bin adım olup kare şeklinde bir Mihman Saray-ı Sultani'dir. Duvarlarının yüksekliği 20 ziradır(15 metre). Kuzey yönünde Bab-ı Hümayun vardır.

Kanuni Sultan Süleyman Han Macaristan seferlerine çıktığından, bu sarayı ve yeniçeri odalarını imar edip 40.000 yeniçeriyi ve saray hizmetinde kullanılan 3.000 içoğlanı buraya yerleştirdi. Bunlara ek olarak Yüce Divanıhane-i Aliler, Has Oda, Büyük ve Küçük Hazine, Doğancılar, Seferliler odaları inşa ettirdi. Lakin havası, yüksek bir yerde olmakla beraber güzeldir. Yapılışı H.767/M.1365 yılıdır. Eski bir yapı olmakla beraber, burada yetişen ve terbiye edilen iç oğlanları üç senede bir derecelerine göre saray hizmetine girerler. İşte Edirne Eski Sarayı (Saray-ı Atik) böyle bir yerdir"

.Ahmet Badi Efendi, Riyaz-i Belde-i Edirne adlı eserinde saray hakkında şunları öne sürmektedir:

Ahmet Badi Efendi, Edirne Fatihi Sultan I. Murad'ın H.767 senesinde sarayın inşa emrini verdiğini ve sarayın H.770 senesinde bitirildiğinin Nuhbet-üt Tevarih adlı eserde yazıldığını belirtmektedir.
Ahmet Badi Efendi, Enis'ül Müsamirin'de de sarayın Sultan II. Selim emri ile yıktırılıp, yerine Selimiye Camii'nin yapılmasına karar verdiğini; Selimiye Camii'nin yanında yer alan Sultan Selim Hamamı'nın diğer isminin "Saray Hamamı" olmasının sebebinin de daha önce burada saray olmasından kaynaklandığını öne sürmektedir. Saray yıkıldıktan sonra saray hamamına gerek kalmadığı için, burada yer alan Sultan Selim Hamamı'nın "çarşı hamamı" olarak anıldığının rivayet edildiğini belirtir.
Bu rivayetin gerçekliğini tespit etmek için, Ahmet Badi Efendi'nin Riyaz-i Belde-i Edirne adlı güvenilir eserine göz atmak gerekir.
Ahmet Badi Efendi, Riyaz-i Belde-i Edirne adlı eserinde şöyle yazmaktadır:
1) Edirne'de memur olarak bulanan Dayezade Mustafa Efendi'nin H.1165 tarihinde kaleme aldığı ve Topkapı Sarayı Revan Kasrı Kütüphanesi'nde bulunan "Risale-i Selimiye" adlı eserinde, Selimiye Camii'nin, Sultan II. Selim'in emriyle yıktırılan Saray-ı Atik Tebirdaran Kışlaları arsasına inşa edildiği yazmaktadır.
2) Yine de şöyle bir noktaya da dikkat çekmek gerekir ki; "Bu tarzda bir hamam Tebirdaran ve Bostaniyan gibi askeri kalabalık kısmına yakışır" hususunu dikkate alırsak, Gulaman-ı Hassa'yı barındıran bir sarayı yıkmanın ne gereği vardır?...
3) Sultan Selim Camii H. 982 tarihinde inşa edilmiş olup, Evliya Çelebi ise H. 1063 tarihinde Edirne'ye gelmiştir. Saray-ı Atik'i ziyaret etmiş olmasını dikkate alarak, Saray'ın Sultan Selim Camii arsasına inşa edildiği iddiasının da gözden geçirilmesi gerekir.
.Saray-ı Atik'in Sultan III. Ahmet zamanında oturmaya müsait olmadığı, Damat İbrahim Paşa'nın Sultana Sofya'dan yazdığı mektuptan anlaşılmaktadır. Damat İbrahim Paşa, bu mektubunda Saray-ı Cedid-i Amire'nin kapalı olduğundan ve Buçuktepe veya Hazırlık Sarayı'nda kalabileceğinden bahsetmektedir.
Eğer Eski saray o zaman içinde kullanılır durumda olsa idi, III. Ahmet kesinlikle Kasr'da değil de, Saray-ı Atik'te kalırdı.
Saray-ı Atik ile ilgili Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden başka Osmanlı ve yabancı kaynaklarda hiç bir bilgiye rastlanmadığı gibi, Saray-ı Atik'in ne olduğuna dair de en ufak bir bilgi bulunmamaktadır.
Saray-ı Atik'in arsası bir süre sonra zengin bir kişi olan Sıdıka Hanım'a geçmiş, o da bir askeri okulun inşaası için arsayı bağışlamıştır. Günümüzde burada bir askeri kışla bulunmaktadır.

Fatih’in Saray-ı Atik’te doğumu
I. Murad döneminde yapılan Edirne Saray-ı Atik, daha sonraları Yıldırım Beyazid, fetret devri, II. Murat, Mehmed Çelebi dönemlerinde genişleterek büyük bir alana yayılmıştı. Sultan Selim Camii'nden (Selimiye Camii) başlayarak II. Murat Camii ve Mevlevihanesi'ne kadar genişleyen bu Sarayda II. Mehmed doğdu.

Tacüttevarih (cilt I. s. 344'de) 833 Recebin 7'si Cumartesi günü BAĞ-İ MURAD'TA GÜL-Ü MUHAMMEDİ açıldığını yazar. NEŞRİ Tarihi de olayın aynı tarihlerde olduğunu söyler. Böylece Fatih Sultan Mehmed 1432 yılının 29 Mart'ında doğumu Saray-ı Atik'te gerçekleşir. Fatih Sultan Mehmed'e II. Murat babasının adını verir ve Fatih Sultan Mehmed tarihimize II. Mehmed olarak geçer.



Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:11 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 

..Sarayın birinci meydanıydı. Tarihi belgelerde bu meydanda "ulufe" dağıtıldığı için kese meydanı da denildiği kaynaklarda
yazılmıştır. . .Yaklaşık 25 dönüm alanı kaplamaktaydı. Bu meydana açılan sarayın bölümleri ise şunlardı. Bab-u Hümayun, Eski Divan, Kapı Arası, Bâbüssaade (Ağalar kapısı), Saray mutfağı ve Aşçılar Ocağı’dır.



Bab-ı Humayun (Padişah Kapısı)
Bab-ı Hümayunun kapısının kanatları, genişliği 1,5 metre yüksekliği ise 4 metre olan demir levha kaplı meşeden yapılmış olup, 4,5 metre yüksekliğinde ve ahşap başlıkları altın yaldızlı, 4 adet sütunun üzerindeki saçağın altında bulunurdu. 9 metre derinliğinde 5,5 metre genişliğindeki saçağın tavanı usta işi oyma kabartma işleme ile yapılmıştı. Saçağın, direklerden itibaren dışa taşan kenarları da şişe denilen ince çubuklardan oluşan karelere ayrılmış bir yerdi.

.

.Kapı Arası
Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştı. Babüssade’den geçilip 10 metre genişliğinde ve 8 metre boyunda, zemini kaygan ve "Kapı arası" adı verilen bu yer, kötü bir şöhrete sahipti. Bu kapı arasından vezir ve hatta sadrazam olarak girenler beklenmeyen bir anda bildirilen buyruk ile makamlarını yitirebilirlerdi. Burada bekletilir ve dinlenmeleri istenir ise tutuklanmanın gerçekleşmesi kesin idi. Sol taraftaki Kapıcıbaşı Ağanın odasının üstündeki oda bir tür nezarethane idi. Kapı arasının sağ tarafında da "mücrimler zindanı" denilen yüksek makamda bulunanlara mahsus hapishane yer alırdı.
Eski Divan yeri
Sundurma, kapı arasının Alay Meydanına bakan çıkış hizasında 15 metre uzunluğunda yarım daire şeklinde, yelpaze şeklinde bir yerdi. Bu yelpaze şeklinde saçağın dayandığı direkler ise mermerdendi. Kapı arasının bu saçak altına açılan kapısından Alay meydanına doğru çıkılınca, yelpaze tavanın altında gelinirdi. Bu bölüm sundurmanın süslenmiş bir kısmı olup, "Eski Divan yeri" adı ile bilinirdi. Bu bölümün tavanı tamamen tahta kabartma çiçekler ve koyu lacivert zemin üzerine yaldız işlemeli idi. Çatının şekline benzer olan zemini, mermerden yapılmış olup, mermer parmaklıklar ile çevrilmiş olup, parmaklıkların iç tarafında ve direkler arasında, oturmaya mahsus kanepe şeklinde, sedirler konulmuştu.

.

.Alay Meydanı
Eski divan yerinin orta direkleri arasından geçilerek Alay Meydanı'na varılırdı. 150 metre eninde, 160 metre boyunda olan bu geniş avlunun dört cephesi ahşap direklere dayanan ve kurşun kaplı bir sundurma ile çevrilmişti. Meydanın kuzey tarafını sınırlandıran duvarın mumcular ocağına yakın bir yerinde "divan kapısı" adıyla bilinen meydana açılan sütunlar ve yaldızlı tavanlı çatısı süslenmiş bir kapı vardı. Bu kapının doğu tarafının bitişiğinde Kubbealtı, bitişiğinde "İç Hazine" ve bunların arka taraflarında Padişah Hazinesine mahsus daire ile veznedar ve yazıcı odaları yer alırdı.
.Matbah-ı Âmire ve Aşçılar Ocağı
Bu kısmın (Alay Meydanı) karşısında, meydanın güney tarafında bugün hala harabe halinde bulunan, büyük ocaklar ve kubbe ve bacalarından oluşan yapılara "Matbah-ı Âmire" saray mutfakları denirdi. Bu büyük ve kâgir kısmın önünde kurşun döşenmiş bir gölgelik, bu kısmın güney tarafında ve arkasında ise bitişik odalardan oluşan, helvacılar, güllaççılar, aşçılar ve ekmekçilerin kaldıkları koğuşlar vardı. Tunca yönünden geniş ve yüksek bir duvarla ayrılan bu alanın bir bölümünde odunluk bulunuyordu. Bu meydanın, Tunca nehrine açılan kapısına "Köşk kapı" denilip, yakacak naklinde kullanılırdı. Mutfakların batı tarafındaki küçük meydanda büyük bir şadırvan, mescit, büyük bir kiler (Kiler-i Âmire) ve kilerciler ile kiler yazıcılarının dairesi ve aşçılar hamamı bulunurdu.
.Bâbüssaade "Akağalar kapısı"
Günümüzde ayakta kalan birkaç kalıntıdan olan Babüssade "Akağalar kapısı", Alay Meydanı'nın doğu yönündeki duvarının kısmen ortasında yer alırdı. Kapının kurşun örtülü üst tarafında, yaldızla süslenmiş geniş saçaklar ve başlıkları yaldızlı iki mermer sütuna dayanan bir çatının altında yer alırdı. Fatih Sultan Mehmet döneminden kalan arz odasıyla birlikte inşa edilen, sarayın en eski yapılarından biriydi.
Kapıya Alay meydanından içeri girildiğinde, sağ tarafında Allah ve solda peygamber isimleri, ikişer metre çapında dairevi birer mermer levhaya işlenerek duvara asılmıştı. Kapının kemerinin üstünde 3 metre boyunda, 75 santimetre eninde diğer bir levhaya; Ya Müfettih-ül Ebvab (Hayır Kapılarını açan-Allah’ın İsmi) yazılmış ve altına da Sultan Mustafa'nın tuğrası işlenmişti.
Babüssaadenin çatısına Sancak-ı Şerif dikip, sefere gidecek Serdar-ı Ekremlere (ordu komutanlarına) resmi kabul (teşrifat-ı mahsusa) ile teslim etmek gelenek idi. Sancağın kapı önündeki mermer döşeli avluya dikildiği yer, özel bir şekilde hazırlanmış bir çukur yuva olup bu yuvaya saygı gösterilerek basılmaması için yarım küre şeklinde mermerden yapılmış bir kapak konulmakta idi.
Bu kapıda gitmek ve geçmek hiç bir şekilde ihmal olunamayan dikkatli geçişi gerekirdi. Bu kapıdan yalnız bir kişi serbestçe geçerdi, o da Padişah.
Padişahlar saraylarda ikamet ettikçe bu kapıdan kadın geçmemiştir. Babüssaade’nin güvenliği ile ilgili saray görevlisi kapı ağasıydı


Divan Meydanı ..
Bu meydan içindeki yapılar, Osmanlı siyasetinin şekillendiği yerleri barındırması bakımından sarayın en önemli yeriydi. ..
Bu meydan, birinci alay meydanının kuzey yönünde bulunurdu. Bu meydana alay meydanının (Divan) kapısından ve dış meydandan da baltacılar kapısı yolu ile geçilirdi. Bu meydana dahil olan yapılardan Darüssaade ağası, baş kapı gulâmı ve Harem Ağaları daireleri bu meydanın doğusunda bulunup, bulundukları küçük meydana "haremin" veya "çadırlı kapı" denilen dış kapısından girilirdi. Mumcular dairesinden itibaren kuzeye doğru uzanan duvar divan meydanının batı sınırını oluşturur ki duvarın üstünde "Alay köşkü" ve meydan tarafında da "baltacılar" koğuşları vardı. Kubbe Altı, Hazine-i Hümayun, Hazinedar, Hazine veznedarları, Hazine yazıcıları dairelerinin birer cepheleri de bu meydan tarafına bakardı.
Divan kapısı
Mumcular dairesinden kubbe altına giden gölgeliğin ortasında 4,5 metre yüksekliğinde dört ahşap sütuna dayanan 6 m boyunda ve yaklaşık 7 metre eninde çatının altındaki kapı "divan kapısıydı". Kapı saçağının tavanı zengin ve renkli bir tarzda kaplanmış olup üzeri kurşun döşeli ve yaldızlı bir alem vardı. Kapıdan divan meydanına çıkılınca, kapının iki tarafında sekiz köşeli 5 metre yüksekliğinde ve 4 metre eninde çatısı kurşun ile döşeli ve tepeleri yaldız işlemeli, nöbetçi baltacılarla kapıcılara (Bevvaban) mahsus odalar bulunurdu. Bu kapı ile karşısındaki çadırlı kapının koruması baltacılara aitti.
Kubbe altı
Divan başkanı ve vezirler kubbe altında toplanırlardı. Günümüzde "Bakanlar Kurulu" olarak adlandırabileceğimiz bu toplantılardan padişahlar, Gedik Ahmed Paşa’nın sadrazamlık döneminde çekilmişlerdi. Padişahlar bu dönemde Kubbe altına bakan ve cephesi sık bir kafesle örtülü yüksek bir mekana (mahfile) çıkmışlar ve toplantıları buradan takip etmişlerdi. Edirne sarayındaki Kubbe Altı, Topkapı Sarayındaki Kubbe Altı dairesi kadar büyük ve gösterişli olmasa da yine de sarayın özenle inşa edilmiş ve süslenmiş bir parçasıydı.
Kubbealtı 14 metre boyunda ve 10 metre eninde kurşun kaplı bir çatının altında 12 metre boyunda, 7 metre eninde bir odaydı. Çatı, odanın duvarlarını 2,5 metre genişliğinde bir saçak halinde aşarak 12 adet ahşap sütun üzerine dayanırdı. Çatının 2,5 metre genişliğindeki saçağına karşılık gelen divan odasını o genişlikte bir dehliz çevirirdi. Divan odasının Alay Meydanı'na bakan kapısı bu dehlizin ortasına açılırdı. Padişah kafesi bu kapının karşısındaki duvarda odanın zemininden 4,5 metre yüksekliğindeydi. Padişah odasının (Mahfil) vezirlerin toplandığı yere bakan inşa şekli, olan biten her şeyi ve girip çıkanı görmeye uygun yapılmıştı. Bunun bir maksadının olduğu açıktır. Bu konuda akla gelen en geçerli sebep hükümet başkanı olan padişahın toplantıya müdahale etmemesiydi. Divan odasının içi doğu tarzında özenle nakış edilmiş ve döşenmişti. Çatının kubbe şeklinde olan merkezinden sarkan yaldızlı bir zincir ile bir altın topa tutturulmuş beş tuğ asılıydı.
.İç Hazine
Kubbe altının doğu tarafında bulunan iç hazine tamamen kâgir ve kurşun kaplı çatısı iki kubbeli idi. 23 metre boyunda ve 10,5 metre genişliğinde olup, Alay meydanına bakan cephesinde 23 metre boyunda ve 4 metre genişliğinde bir sundurma vardı. Hazinedar-ı Padişahi, Veznedar, Yazıcılar odaları iç hazine bölümünün arka tarafındaydı.
Darüssaade Ağası Dairesi ve Harem ağaları koğuşları
Darüssaade Ağası dairesiyle, baş kapı gulamı ve Harem Ağaları daireleri, Osmanlı saraylarının özel yer tutan bir kısmını temsil eden bölümlerdi. Darüssaade ağaları protokolde Sadrazam ve Şeyhülislamlara denk gelen bir yeri olmakla beraber doğrudan doğruya Padişaha bağlı oldukları için hükümete karşı sözü geçen bir konumda idiler. Darüssaade Ağaları gibi Babüssaade Ağaları, Silahdar Ağalar ve Hazinedar Ağalar gibi saray halkının yüksek mevkili kişileri idi. Darüssaade Ağasıyla harem Ağaları Harem-i Hümayun (Padişah hareminin) kapısının civarındaki dairelerde oturuyorlardı.
Darüssaade Ağası Dairesi
Darüssaade ağası dairesi 21 metre boyunda, 15 metre genişliğinde bir çatının altında 8 oda ve 4 kurnalı bir hamamdan ibaretti.
Harem Ağaları Koğuşları
Harem ağaları koğuşları Darüssaade ağası dairesinin bitişiğinde 2 büyük koğuş, 1 hamam ve 1 çamaşırhane ile ayrıca bir çatı altında abdest musluklarıyla helalardan oluşan beş farklı daireden oluşurdu. Koğuşlar 50 metre boyunda ve 15 metre genişliğinde kurşunlu bir çatı altında dört katta 64 odandan ibaretti. Odalar 2,5 metre boyunda ve 2,5 metre genişliğinde tavanları basık birer küçük odaydı.
Baş Kapı Gulamı Dairesi
Harem ağaları koğuşlarının karşısında 24 metre boyunda ve 12 metre eninde kurşun örtülü bir çatı altında 8 oda ve baş kapı gulamı dairesi ve civarında da bir mescit vardı.
Camlı oda
Ağalar mescidinin mihrabı civarında "Camlı odalar" denilen 23 metrekare, çatısı kurşunlu ve dört bir yanı camlı büyük pencerelerden yapılmış Harem Ağalarının okulu olan bir bina vardı.
.Alay Köşkü
Mumcular dairesi köşesinden kuzeye doğru uzayan duvarın üzerine 320 metre mesafede, duvar ile birlikte 1612 (H.1021) tarihinde Sultan I. Ahmet Han tarafından inşa ettirilmişti. Kasrın batı cephesindeki meydan Sırık Meydanı adıyla da bilinirdi. Ortasında düzgün bir set halinde bir namazgâh vardı. Bu namazgâh 1612 (H.1021) tarihinde yapılmıştı. Namazgâhın kıble yönünde olan, cephesi namazgâha mihrab olarak inşa edilen büyük ve muntazam çeşme ise bu set ile birlikte yapılmayıp 1678 (H.1089) yılında da Sultan IV. Mehmet emriyle yaptırılmıştı. Kornişleri ve diğer süslemeleri tamamen bu çeşmeye benzeyen bir diğer mermer çeşme de Topkapı sarayının "Valide taşlığında" kitabesine göre 1667 (H.1078)tarihinde inşa edilmişti.
Alay köşkü, yıldırım düşmesi sonucu tamamen yanmış olduğundan 1730 (H.1143) tarihinde Edirne Bostancıbaşısı Kavaklı Ali Ağa tarafından yeni baştan yaptırılmıştı. Üst katta iki oda ve büyük bir divanhane ile bazı ilave yapılar ve alt katta da 3 oda, büyük bir mermerlik ve abdesthane gibi ek yapılardan oluşurdu.
Kasrın Sırık Meydanı tarafındaki duvara 3,5 metre genişliğinde bir kapı konulmuş olup, iki mermer sütuna dayanan ve sultan odasının çıkmaları altına gelen yerde bulunurdu. Kasrın Divan Meydanı tarafında taştan bir merdiveni olup kapısı bu merdivenin giriş sahanlığına açılırdı.
Alay Köşkü, bahçesinde Yaseminlik köşkü adıyla bilinen sekiz köşeli ve etrafı tamamen camlı büyük bahçeler ile yapılmış, zemini mermer döşeli küçük bir bahçe olup, Sultan IV. Mehmet'in çok sevdiği yasemin çiçekleri ile köşkün etrafını donattığı yerdi. Edirne'de Selimiye Camii hatiplerinden ve saray hocalarından Arapzade Abdurrahman Efendiye ait olan bir belgeye göre Sultan IV. Mehmed'in naaşı bu yaseminlik köşkünde yıkanmıştı.

Patlamanın şiddeti Havsa`dan bile duyuldu ve...
..Edirne'nin 425 yıllık tarihine, bir imparatorluğun tüm kararlarına şahit olmuş, büyük bir saray tarihe karıştı. .
.
Osmanlı-Rus savaşında Edirne’nin işgal edileceği anlaşıldığından 19 Aralık 1875 tarihinde gece 23.00 civarında Müftü efendi ve dini liderleri ve diğer Müslim ve gayrı Müslim ileri gelenlerini vilayet binasındaki odasına davet ederek Rusların Edirne'yi işgal etmeleri olasılığından ve aldığı emre uyarak İstanbul'a gideceğinden bahseder. Asayişin sağlanması için ahaliden güvenlik ile ilgili düzen oluşturmalarını tavsiye etmiştir. Bu toplantıda bulunan Rum ileri gelenlerinden Edirneli Mancanidis efendinin anlattıklarına göre ve saat 23:30'a doğru top atışı seslerine benzer sesler duyulmuş ve toplantının yapıldığı vali odasının saraya bakan pencerelerinin bazı camları kırılmış ve sarayın orta kapısı civarı yanmaya başlamış ve koyu dumanlar gökyüzüne yükselmeye başlamıştır. Toplantıda bulunanlar pencerelerin önüne gelip seyrederlerken Cemil Paşa sarayda bulunan cephanenin düşmanın eline geçmemesi için tutuşturulmuş olması ihtimalinden bahsetmiş ve söndürülmesi için gidilecek olur ise mermilerin ve barut fıçılarının patlamasından dolayı tehlikeli olacağını söylemiş ve bir süre sonra daireyi terk etmiştir.

Vilayet dairesine yeni gelen ve yukarıya çıkmakta olan Müşir Ahmed Eyüp Paşaya merdiven başında rastlamış ve birlikte vilayet dairesinden çıkarak istasyona gitmişlerdir. "Bu karşılaşma sırasında Ahmed Eyüp Paşa'ya karar gereğince cephaneliğin ateşlendiği cevabını vermiştir."

Toplantıda hazır bulunanlardan merhum Rasim beyin ifadesinden Şevket Bey'in anlattıkları kayıtlarda şöyle geçmekteydi:
Patlama ve yangının şehri tehdide başladığından yangını söndürmek için saraya gidenler yangın mahalline yaklaşamamışlardır. Şehirden arabalar ile Havsa üzerinden İstanbul'a göç eden halktan bazı insanlardan, sarayda meydana gelen patlamaların Havsa civarından duyulduğu anlatılmıştır. Bu ateş Kum kasrına ve Cihannümâya sıçramış dehşetli sesler, dumanlar ve korkunç alevler içinde bu büyük âbide üç günde mahvolmuştur. Yangın Bâbüssaade civarından yayılmıştır.

.Edirne’nin geri alınışından sonra da sarayın harabesi üzerinde Vali Rauf Paşa tarafından yangından zarar görmeyen veya harap olan bölümlerin çinileri ve bazı değerli parçaları sökülerek yabancılara verilmiştir. Bu arada üzerleri işlemeli üç adet bakırdan yapılmış hamam kurnası konsolosa verilmiştir. Edirne’nin ileri gelenlerinin söylediklerine göre eşyalar (27 sandık) bu şekilde yabancılara gönderilmiştir. 1883-1884 tarihlerinde kışlaların ve askeri binaların inşaatında kullanılmak üzere padişahın emri üzerine kalan bütün duvarlar temellerine kadar sökülerek alınmıştır.



Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Mimar Sinan‘ın 80 yaşında yarattığı ve “ustalık eserim“ diye nitelediği yapıt olan Selimiye Camii, Osmanlı-Türk mimarlık tarihinin olduğu kadar, dünya mimarlık tarihinin de başyapıtları arasında gösterilmektedir. 5 Asır’ a yaklaşan geçmişiyle, zamana meydan okuyan, dimdik ayakta duran heybetiyle, insanı kendine hayran bırakan; teknik özelliklerindeki üstünlük ve ayrıcalıklarla Osmanlı mimarisini göklere çıkaran; şehir siluetindeki hakimiyetini açıkça belli eden ihtişamıyla herkesi büyüleyen Selimiye, Osmanlı Saltanatı'nın Edirne'ye en büyük armağanı olarak kubbesinden minarelerine, süslemelerinden akustiğine kadar eşsiz bir değer.



Selimiye Camii neden İstanbul’a değil de Edirne’ye yapıldı?
Evliya Çelebinin aktardığı, Sultan II. Selim’in, Selimiye camiini Edirne’de yaptırmasını peygamberimizi rüyasında görmüş olmasına bağlanması, en çok bilinen ve kabul edilen görüştür. Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde bu konuyu şöyle aktarmaktadır:
“Sultan II. Selim niçin İstanbul’da bu camiyi inşa ettirmediler diye sorarlarsa, bir gece Sultan Selim Üsküdar tarafında Fenerbahçe’de bulunan köşkte, rüyasında peygamber efendimizi görmüş ve ondan “ Ya Selim, Kıbrıs’ı fethedersem ganimetlerden payıma düşenden bir camii inşa edeyim demiştin. Şimdi Cenab-ı Allah sana Kıbrıs’ı nasip etti. Niçin vefa edip geri kalan ömrünü hayır ve iyilikler yolunda geçirmezsin. Tez Kıbrıs’taki Magosa kalesinden alınan ganimeti Vezir Mustafa paşadan talep edip benim korumamda olan Sedd-i İslam Edirne’de Camii inşa et “
Kıbrıs'ın, 1571 yılında fethedilmiş ve Selimiye camiinin yapım süreci ise 1568/69 yıllarında başlamıştır. Evliya Çelebinin ise doğruluğu şüpheli bu bilgiyi bu şekilde aktarmasını, Selimiye gibi bir abide eserden etkilenmesinden veya diğer etkilenen insanların ona abartılı aktarmalarından kaynaklandığı düşünülebilir.

Evliya Çelebinin bu görüşüne karşın, Selimiye külliyesinin Edirne’ye yapılmasının sebepleri ile ilgili çeşitli görüşler bulunmaktadır:
1- İstanbul sur içindeki egemen olan noktalarda daha önce yaptırılan Ayasofya Bayezid, Süleymaniye, Şehzade ve Fatih camileri bulunması ve bu camilerin tümünün şehre hakim noktalara inşa edilmiş, bölgede başyapıt için gerekli bir mekan bulunmaması ileri sürülebilir. Bunun yanında Sur içinde bulunan bu bölgede 15 yıl önce bir diğer başyapıt Süleymaniye cami ve külliyesinin yapılması işlev ve ihtiyaç anlamında gerek olmadığını akla getirebilir.
2- Anadolu’dan Rumeli’ye aktarılan Türk nüfusu Balkanların birçok yerinde bulunmasına rağmen, Avrupa’da kesin olarak Türkleşmiş coğrafi alan sınırı Edirne dolaylarından geçmekteydi ve Edirne bu bölgenin merkezi olarak görülmekteydi. Edirne’nin daha önce başkentliği üstlenmesi ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde ki batı seferlerinin askeri merkezi olması, Edirne’yi Osmanlı’nın gözünde geçmiş bir başkenti olarak önemli kılıyordu. Buraya yapılacak abidevi eser, mevcudiyeti süresince bu toprakların Osmanlı ve Türk kalmasını sağlayacaktı. Nitekim 19. ve 20. yüzyıllardaki işgallerde Ruslar, Bulgarlar ve Yunanlılar bu abidevi eseri yok etme cesaretini gösterememiş ve Selimiye, Edirne’nin bir Türk şehri olduğunun en büyük kanıtı olmuştur.
3- Sultan II. Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman ve diğer saray halkı ile beraber Edirne sarayında bulunması ve hatta Kanuni Sultan Süleyman batı seferlerine çıktığında Edirne kentinin ve Taht'ın koruyucusu (kaim-makam) olarak bırakılması, onun gözünde Edirne’nin önemini maddi ve manevi boyutlarıyla anlamlı kılmış olmalıdır. Nitekim Mimar Sinan’ın ağzından yazıldığı düşünülen Tezkiretü’l Bünyan ( Yapılar Kitabı) adlı eserde “ Sultan Selim Han hazretleri, saadetle devlet tahtına oturduktan sonra Edirne şehrine son derece sevgisi ve şefkati olduğundan burada, zamanda benzeri olmayan bir camii yapılmasını buyurdular” diye yazmaktadır.

Tüm bu görüşler göstermektedir ki her bir görüşün kendi içinde bir doğruluk payı olmakla beraber tek başına yeterli olmaları pek anlamlı değildir. Akla uygun gelen, Sultan II. Selim’in tüm bu görüşler ve diğer başka nedenler gözden geçirildikten sonra Selimiye camiinin Edirne’de yapılması için karar vermesini sağlamış olduğu söylenebilir.



Selimiye’ye giden yol
Mimar Sinan’ın, Sultan II. Selim’in buyruğu ile Edirne’de inşa ettiği Selimiye Camii, yapı biçimi açısından Edirne Üç Şerefeli Camiye oldukça benzer. Sinan'ın Selimiye'den önce yaptığı her yapıda, Selimiye'den bir parça bulmak mümkündür. Mimar Koca Sinan'ın plan açısından getirdiği yenilikler ise Süleymaniye'den sonra değişmiştir. Bu değişiklik altıgen veya sekizgen çardaklı şema düzeninin uygulamaları olarak görülmektedir.

Sinan, Selimiye camiinden önce Silivrikapı'da 1551 tarihli Hadım İbrahim Paşa camiinde ve 1555-1560 tarihleri arasındaki Rüstem Paşa camiinde sekiz köşeli kaide üzerine oturan kubbe şeklini de denemişti. Böylece Sinan büyük pratik araştırmalarla camiler için kendine en ideal görünen âbide fikrini iyice hazırlayıp geliştirdikten sonra Edirne'de son ve en büyük şaheseri Selimiye'nin inşasına başlamıştır.



II. Selim, Camii’nin bittiğini göremedi
Dönemin padişahı II. Selim tarafından Edirne'de inşa ettirilen bu "anıtsal yapı", 1568–1575 yılları arasında yapılmıştır. Selimiye Camii’nin inşasına başlandığı tarih kesin olarak bilinmemekle birlikte, camii kapısı üzerinde bulunan kitabede H. 976 (1568) yılı yazmaktadır. 27 Kasım 1574 Cuma günü Camii’nin açılması için Divandan emir gelmiş olsa da 7 Aralık 1574 ‘de Sultan II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. Ne yazık ki, inşa fermanını yazan II. Selim ömrü vefa etmediği için Camii’nin açılışını görememiştir.
Selimiye’nin dünya mimarisindeki yeri
Selimiye Caminin muazzam kubbesinin ağırlığı sekiz sütun ve bunların arkasındaki dayanma kemerleriyle karşılanmaktadır. Bir bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde eşi olmayan bir etki ve mana kazanmıştır.
Kubbe, mimaride evreni temsil eden bir simgedir. Tüm inanç sistemlerinde bu sebep ile dini yapıların çoğunda kubbesel yapılar tercih edilmiştir. Hıristiyan dünyasının hakim olduğu Avrupa’da da kubbe mimarîsi, özellikle İtalya’da, hakim olmuştur. Ancak Bu eserleri ortaya çıkaran mimarlar, Mimar Sinan’dan farklı olarak üst üste iki kubbe sistemini benimsemişlerdi. Katedrallerin çoğunda dış kubbe, iç kubbenin etki bırakmayan yetersiz şeklini ve şemasını gizleyen bir maske olarak kullanılmıştır. Türk mimarisinin geleneğine uyarak Sinan, inanılmaz bir cüretle yükselttiği tek kubbe ile hem mekânı örtmüş hem de dış görünüşün ana hatlarını belirtmiştir. Burada dış görüntü doğrudan doğruya iç yapıdan gelişmekte ve iç yapı ile dış yapı rahatlıkla bir bütün olarak algılanmaktadır.
Avusturyalı İslam ve İran Sanat Tarihi uzmanı Prof. Dr. Ernst Diez’in "Selimiye'deki mekân büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür" deyişi ilgi çekicidir.

Selimiye Camii, bütünü meydan getiren her bir özelliği ile ilgi çekici olmakla beraber, bu bütünün ortaya koyuluş biçimi ve tüm yönlerin içinde herhangi birinin öne çıkmayarak bütünün içinde yer alması ile diğer abidevi eserlerden ayrılmaktadır.
Hindistan'da Bicapur'da Muhammet Adil Şah türbesi 44 metre çapında dünyanın en büyük kubbesiyle örtülü olduğu halde, ışık fena düzenlendiğinden mekân çok fakir ve cansız bir etki bırakır. Roma'da Panteon katedrali çok büyük fakat silindirik bir yapı olduğundan mekân monotondur, âdeta bakışları yorar. St. Pier kilisesinde ise kubbe birdenbire derine dalarak mekânın sükûnunu bozmakta ve dış kubbe muazzam fenerle birlikte iç kubbenin kifayetsizliğini gizlemektedir. Ayasofya'nın mekânı yan koridor ve galerilere doğru belirsizce kaybolup nerede bittiği anlaşılamamaktadır.

Oysa Selimiye camiinde her taraftan son sınırlarına kadar gerilmiş dengeli mekan, şahane bir sükun halinde olup değişik cazibesiyle her gireni birden sürükler ve bir daha bırakmaz. Yüksek minareler arasında dıştan kubbenin biraz basıkça düşmüş olması mekânın tek bir kubbe ile örtülmüş olmasından ileri gelmektedir.

Cami içi şaheserler
Selimiye’de mimari gibi diğer Osmanlı sanatları da gelişmenin en yüksek noktalarına varmıştır. Mermerden yapılmış minber, işçiliğindeki incelik, yükseklik, büyüklük ve güzellik bakımından bu grubun diğer şaheserlerini gölgede bırakır. Mihrap tarafında duvarlar, minberin arkası ve külahı ile camideki bütün alt kat pencerelerin alınlıkları parlak, cazip bir çini dekor ile kaplanmıştır. Mihrap duvarındaki büyük çini panoların renk ve kompozisyonları, Osmanlı ve dünya çiniciliğinin şaheserleri arasında özel bir yer almaktadır. Bu çinilerin üst kısmında lâcivert zemin üzerine iri beyaz harflerle sureler yazılıdır.



Mihrap kısmının sol tarafında Hünkâr mahfili göz alıcı zengin çinilerle hemen dikkati çeker. Burada sonradan kesilip yerlerine konmuş gibi görünen meyve vermiş iki elma ağacı bütün Osmanlı çinilerinde tek orijinal dekor olarak karşımıza çıkmaktadır. Elma fidanının kökü karanfil, lâle ve sümbüllerle zenginleştirilmiştir. Bahar açmış erik fidanı da birkaç defa tekrarlanarak Hünkâr mahfilinde taze bir bahar havası estirilmiştir. Hünkâr mahfilinin bütün duvarlarını yarıya kadar kaplayan bu çiniler kalite itibariyle mihrap kısmı çinilerinden yüksek fakat kompozisyon ve abidevî büyüklük bakımından onlardan daha sade ve mütevazıdır.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

..Edirne'de Osmanlılardan günümüze dek gelen ilk özgün anıtsal yapı, fetret devrinin en önemli tarihi eseri olan Eski Cami'dir. Kentin merkezindeki caminin yapımı 1403 yılında Emir Süleyman Çelebi tarafından başlatılmış, 1414 yılında Çelebi Sultan Mehmet zamanında tamamlanmıştır. .


.Eski Cami kapısının üzerinde dikdörtgen bir kitabe levhası vardır. Kitabeye göre yapı, 1414 (H.816) yılında tamamlanmıştır. Sülüs hatla yazılan Arapça üç satırlık inşa kitabesi ve tercümesi şöyledir:

(l)Kale'n-nebiyyü aleyhis-selâm mer benâ li'l-lâhi meselden bena'l-lah behu beytenji'l -cenneti emere bi-imareti haze'l-camii'ş-şerif es-sultanu'l müey-yed el-mücahid (2)el mırabıtu'l-liva mansur kahiru'l-a'dâ nasiru'l-adl ve'l-ihsan ala ehli'd-dünya es-sultan ibn es-sultan gıyasu'd-dünya (3)ve'd-din Muhammed ibn Bayezıd Han halleda'l-lahu sultanuhu ve avzaha ala'l-âlemin burhanehufı muntasafi şevval sene sitte ve aşare ve semanemie

Türkçesi: Peygamber söyledi: "Her kim Allah için mescid yaparsa, Allah'da onlara cennette öyle bir ev yapar. Bu camii şerifin yapılmasını, Sultan, müeyyed (yardım edici), mücahid, mu.ra.bit, Allah'ın yardımı ile liva (sancak, bayrak) sahibi olmuş, düşmanları kahreden, dünya ehline adalet ve iyilik dağıtan; Sultan oğlu Sultan Gıyasu'd-dünya ve'd-din Mehmet bin Bayezıd Han -Allah onun su-tanlığını baki kılsın ve iki dünyada (saltanatını) tanıtsın- 816 yılının Şevval ayının ortalarında (1414 yılı Ocak ayının başlarında) emretti"

Mimari Hacı Alaaddin, ustası da Ömer İbni İbrahim'dir. Yapı çok kubbeli Ulu camiler tipine girmekte olup bunun diğer örnekleri Bursa'da Ulu cami, Filibe'deki Ulu cami, Sofya'da bugün millî müze olan Cami, Manisa'da Muradiye camii, İstanbul'da Zincirli kuyu ve Piyâle paşa camileridir.




Edirne'deki bu Eski cami, aynı zamanda merkezî kubbeyi taşıyan dört paye ile dört duvar üzerine dokuz kubbeli kare biçiminde bir yapıdır. Üçerli sıralanan kubbelerin orta sırası yanlardakilerden daha yüksektir.Yan ölçüsü dıştan 49.5 metre, kubbelerin çapı ise 13 metredir. Kubbelerin yapılışı orijinaldir. Yarım küre biçiminde olan kubbeler yan neflerde(alan) pandantifler üzerine orta nefde ise çeşitli intikal sahaları üzerine oturmaktadır.

Mihrab önündeki kubbe sade plastik üçgenlerden kıvrımlı bir saha üzerindedir, orta kubbenin tromplarında mukarnas dolgular görülüyor, ön kapıdan girince ilk kubbenin trompları ise bir kürenin dörtte biri şeklinde boş bırakılmış olup sekiz bölüm halindeki bu kubbenin ortasında ışık deliği olarak bir de fener bulunmaktadır.

Tarihçi Gurlitt Hammer, Fatih zamanında halâ camide inşaat yapıldığını zikretmekte ve orta kubbenin de o zaman kapanıp daha evvel Bursa Ulu camiindeki gibi açık bırakılmış olduğunu tahmin etmektedir.

Kalın payeler, sade ve kuvvetli şekillerle mekân tesiri oldukça canlıdır. Fakat nispeten alçak olan kubbeler ve kitlevi payeler (fil ayağı), karanlık ve ağır tesirler ile bu canlılığı azaltıyorlar. Bununla beraber dokuz kubbe ile örtülü caminin içerisinde yalnız dört paye bırakılmış olmakla bu yapı Osmanlı mimarîsinde mekânın birleştirilmesi yolunda ilk hamleyi ifade ediyor.

Yapı, kalın payeler ve alçak sayılabilecek kubbelerle ağır bir mekân etkisi verir. Payelerde ve duvarlarda 18.yüzyıla ait sülüs celisi, talik celisi iri yazılar ve daha yukarılarda Barok kalem işleri, mekân etkisini bozmaktadır.

Cami içerisinde kadınlar mahfilini 1612 (H.1020)'de Filibeli Ramazan ağa adında bir zat yaptırmıştır. Çok ince işlenmiş mermer minber, süsleme bakımından ilginçtir. Süslemeli yazıların tümü Nakkaş A.Molla Mustafa'nın el yazısıdır. 1794 tarihindeki onarım sırasında bozulmuştur.İç kısımdaki ağır, arkaik (eski) mimari, dış tarafta son cemaat yeriyle minarelerde de kendini gösterir. .


.Süslemeler
Taçkapı, kuzey cephenin doğu ve batı tarafındaki ikişer pencere, kuzeybatı köşedeki minarenin kaidesi, batı cephedeki kapı ve minber yapının taş süsleme gösteren bölümleridir.

Taçkapı
Kuzey duvardan fark edilebilecek kadar dışa taşırılmış olan taçkapı, gri mermerden yapılmıştır. Portal yüzeyi, sağ ve solda zeminden portal (taçkapı) kemeri seviyesine kadar silmelerle ikişer dikdörtgen panoya bölünmüştür. Ancak pano yüzeyleri işlenmeden boş bırakılmıştır. Portali en üstte sınırlayan akroter bir palmetle (yelpaze şeklinde kabartma bezek) taçlanmıştır. Hem taçkapı tacı ve hem de palmet yüzeyi sade bırakılmıştır.

Taçkapı, silmelerle dikdörtgen bir çerçeve içine alınmıştır. Taçkapı köşeliği ve yüzeyi birkaç sıra silmeyle hareketlendirilmiştir. Sivri formlu taçkapı kemerinin çerçevelediği alınlık yüzeyi boş bırakılmıştır. Dört sıra mukarnas dizisinden oluşan portal kavsarasında (Kemer ve tonozların içbükey bir yüzey meydana getiren iç kalınlıklarına verilen ad; bir taçkapıda baş kemerin kalınlığını meydana getiren bölümde birbiri altına gelerek gittikçe küçülen ve o kısma huni gibi bir biçim veren kavislerden oluşan eğik tonoz bölümü.), kitabeliğe doğru inen sekiz kademeli iri sarkıt, portal yaşmağının en dikkat çekici unsurudur.

Mukarnasların biçimlenişinde başarılı bir işçilikten söz etmek mümkün değildir. Köşeleri mukarnası çağrıştıran bir uygulamayla pahlanmış bir kaideden yükselen portal sütun akantüs yapraklı ve volütlü bir başlığa sahiptir. Dekoratif amaçlı bu sütünce başlığı, yüksek olmayan akant yaprağı kabartması ve volütüyle portal cephesindeki tek başarılı uygulamadır. Portal iç-yan cephelerinde yer alan nişler, üç köşelidir ve kavsarası yedi sıra mukarnasla doldurulmuştur. Mukarnaslar sarkıtsız olarak tek sıra bademler biçiminde ele alınmıştır.

Batı Yan Kapı
Camiin dış cephesindeki en süslü birimlerden biri olarak batı cephedeki yan kapı dikkati çeker. Üzerinde sanatçı kitabesini barındıran bu kapının, inşa ettiren bani adı ve inşa tarihi veren taçkapıdan daha kısa ancak, daha süslü olarak düzenlenmiş olması ilginçtir. Bir sıra silmeyle dikdörtgen çerçeve içine alının kapının sade tutulmuş söveleri üzerine atılan basık kemer, dönüşümlü olarak dizilmiş kırmızı ve beyaz renkli taşların kullanımıyla oluşturulmuştur. Köfeki taşından yapılan sivri formlu taçkapı kemerinin alnına altlı ve üstlü bitiştirilmiş düz ve ters palmetler biçiminde kireç-taşları kakılmıştır. Kemer alnına ritmik olarak kakılan düz ve ters palmet motifli bu kırmızı kireçtaşları köfeki taşıyla uyumlu bir kontrast oluşturmakta ve bu kemer daha doğrusu bütünüyle bu kapı kendi başına dekoratif bir motif olarak algılanmaktadır.

Üçgen köşeliklerde de kırmızı renkli kireçtaşı kakılması kemerin dekoratif etkisini tamamlayan bir uygulamadır. Taçkapının tepelik bölümü, tasarım olarak bir sekizgenin yatay, dikey ve çapraz eksenlerine yerleştirilmiş üç dilimli palmetlerden oluşur. Bu düzen kırmızı kireçtaşına uygulanmış ve tepelik olarak köfeki taşına kakılmıştır. Yatay ve dikey eksendeki palmetlerin sapları birleştirilmiştir böylece köfeki taş yüzeyinde yine bir palmet motifi elde edilmiştir. Tepeliğin ortasında, yukarıda anlatılan tasarımın yarısı, köşelerde de dörtte biri uygulanmıştır. Tepeliği oluşturan ana palmetin taç yaprağının iki yanında birer rozet kabartması yer almaktadır.

Pencereler
Kuzey cephede taçkapının doğu ve batı tarafındaki pencereler caminin diğer pencerelerinden farklı olarak düzenlenmiştir. Doğu taraftaki pencereler dikdörtgen formundadır ve sivri kemerli alınlıklara sahiptirler. Pencerelerin tek süsleme elemanları söve ve kirişlerdir. En doğudaki pencerenin söve ve kirişlerinin yüzeyi alçak kabartma dekoratif kemerciklerle hareketlendirilmiş, kemerciklerin içi yine alçak kabartma tekniğinde yapılmış rozetlerle doldurulmuştur. İkinci pencerenin söve ve kiriş yüzeyleri dekoratif mukarnascıklarla tezyin edilmiştir. Son cemaat yeri batı taraftaki pencerelerden köşedeki pencere, duvar yüzeyinden çökertilmiş olmakla birlikte, kırmızıya boyanarak ayrıca çerçevelenmiştir. Pencerenin lento ve sövesinde alçak kabartma tekniğinde işlenmiş düğüm kabartmaları görülmektedir.

Minber
Evliya Çelebinin "gayet sanatlı" diye tarif ettiği bu minber, Bergama Ulu Cami (1399) ve Edirne Üç Şerefeli Cami (1447) minberiyle birlikte Erken Osmanlı döneminden günümüze ulaşabilmiş üç mermer minberden biridir. 1748 yangını ve 1752 zelzelesinde camiyle birlikte hasar görmüş olmasına rağmen, süslemelerinin büyük bölümü günümüze ulaşmıştır.

Minber, kapısından yan aynalıklarına, kürsü altındaki panolarından basamak yüzeyleri ve bordürlerine kadar zengin bir motif ve düzen repertuarı göstermektedir. Beyaz mermerden yapılan minberin kapı kemeri yüzeyinde, içinde Kelime-i Tevhidin yazılı olduğu bir kartuşun iki tarafına simetrik olarak yerleştirilmiş birer rozet yer almaktadır. Üzeri boyanmış olan rozetler, yüksek kabartma tekniğinde işlenmiştir ve iki kademeli bir yaprak dizilişi gösterirler.

Minberin kapı kemeri üzerine yerleştiren taç bölümünde, kıvrık dallı bitkisel bir zemin üzerine üst satırı kufi alt satırı sülüs hatla bani kitabesi yazılmıştır. Kitabede "Murad Han'ın oğlu Bayezıd'ın oğlu Sultanu'l-azam Mehmed'in günlerinde" anlamına gelen ibareler yazılıdır. Kufi yazının düz bir satır halinde uzanmasına rağmen, sülüs yazının karışık istiflenmesi, zemindeki bitkisel düzenlemeyi neredeyse seçilemeyecek ölçüde kapatmıştır.

.Minareler
Minarelerden biri tek diğeri iki şerefeli ve iki yolludur. Caminin kesme taştan yapılmış olmasına mukabil ağır tesirli son cemaat yeri kesme taş ve tuğla sıralarından değişik tabakalıdır. Mermerden büyük bir ustalıkla yontulmuş olan portalin üst kısmında aşağı doğru sarkan cüretli şekillerden ibaret istalaktit (mukarnas) grupları göze çarpıyor Asıl minaresi solda, merdiveni kapı aralığından başlayan tek şerefeli olandır. Duvar üstüne konmuştur.
İki şerefeli minare ise sonradan ilave edilmiştir ve binadan ayrıdır.

Batıdaki Minarenin Kaidesi
Minare kaidesi, Erken Osmanlı döneminde pek çok minarede uygulandığı gibi dikdörtgen prizmatiktir. Minare kaidesinin kuzey cephesi bir kemerle boşaltılarak çeşme olarak düzenlenmiştir. Bu yönüyle Osmanlı minareleri içinde özgün bir örnektir. Minare kaidesinin batı cephesine, yüzeyden iki kademe çökertilerek vurgulanmış bir pano yerleştirilmiştir. Oldukça sade düzenlenen pano, biçim itibarıyla bir mihrabı hatırlatmaktadır. Minareye giriş kapısının yer aldığı güney cephe, tüm cepheye hakim bir sepet kulpu kemerle hareketlendirilmiştir. Kemerin çerçevelediği yaklaşık 50 cm. derinliğindeki niş, duvarı dik eksende iki eşit bölmeye ayrılmıştır.

Alt bölüm, kırmızı ve beyaz taşla dönüşümlü olarak örülmüş yuvarlak kemerli minare giriş kapısı, olarak düzenlenmiştir. Kapının üzerinde, üst bölümü üç dilimli kemerle nihayetleşmiş dikdörtgen bir pano yer alır. Pano yüzeyi sade bırakılmıştır. Kemerin kilit taşına sekiz kollu yıldız düzeninden alınmış bir geometrik bezeme işlenmiştir. Minare kaidesinin köşeleri beyaz mermerden sütunlarla yumuşatılmış ve sütunların üzerine yukarıya doğru konik biçimde genişleyen beş sıra mukarnastan oluşan bir başlık yerleştirilmiştir. Bu başlık üzerinde, üstü bir külahla sonlanan silindirik kulecikler bulunmaktadır.

Sütunca başlığındaki mukarnas uygulaması, portaldekinden daha başarılı olarak, minarenin kübik dikdörtgen kaidesinin kütleselliğini üstüne oturduğu sütunce yoluyla bir ölçüde gidermişse de, üzerindeki silindirik kulecikler doğrusu, kaideye daha kütleli bir görünüm kazandırmıştır İki şerefeli bu minarenin, konum itibariyle yapı bütünlüğüne katılmaması ve kaidesindeki bazı uygulamalarla Üç Şerefeli Camiin burmalı minaresi kaidesiyle olan benzerliği dikkate alınırsa, yapıya yaklaşık 30 yıl sonra ilave edildiği iddia edilebilir.

Kışın abdest almak için ateşle ısıtılıp, sıcak su akıtılmasını sağlayan muslukları olduğu tarihi kaynaklarda yazmaktadır.

Evliya Çelebi, caminin etrafının çiçek bahçesi olduğunu ve namaz kılanların pencerelerden doluşan kokularla kendilerinden geçtiklerini yazar.

Cami 1748 (H.1158) de bir yangın ve 1752 (H.1165) de bir zelzeleden çok zarar görmüş ve Birinci Sultan Mahmut tarafından 1730-1754 yılları arasında tamir ettirilmiş ayrıca 1924 ve 1934 yıllarında tekrar esaslı tamir görmüştür.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

Ebü'l Hayrat (Hayırlar Babası) sıfatıyla anılan 6. Osmanlı padişahı II.Murat'ın Edirne'ye bahşettiği muhteşem bir eser olan Üç Şerefeli Camii, mimari açıdan "merkezi büyük kubbeye geçişin" başlangıcı olmuştur. .
.

Edirne'nin Osmanlı dönemindeki en geniş çaplı imar hareketi, Sultan II. Murat Han dönemine rastlar.
II. Murat döneminden itibaren, daha sonra tahta çıkan padişahlar, saray ileri gelenleri ve halk içinde maddi durumu elverişli olanlar, Edirne'nin imarında adeta birbirleriyle yarışmışlardır. II. Murat'ın padişahlığı süresince Edirne'de 36 mescit, 10 cami, 4 imaret, 2 türbe, 5 han, 7 hamam, 1 çarşı (bedesten), 1 köprü ve 3 medrese olmak üzere 69 mimari eser yapıldığı bilinmektedir. Bu eserlerin bir bölümü ne yazık ki yok olmuştur.

Üç Şerefeli Camii de, o dönemdeki imar hamlesinin eşsiz bir örneği olarak, 1438-1447 tarihleri arasında bizzat II. Murat'ın kendisi tarafından yaptırılmıştır.



Camiyi inşa eden mimarın, Mimar Sinan'ın hocası olduğu söylenen "Müslihiddin Ağa" olduğuna dair tahminler bulunsa da, mimarı kesin olarak bilinmemektedir. Rifat Osman'ın Edirne Sarayları adlı eserinde ise mimarının Amasyalı Ata olduğu söylediği Üç Şerefeli Camii, Osmanlı mimarisinin ve devrinin en güzel sanat eserlerinden biri olarak anılmaktadır.
Mimari Özellikler
Caminin iç alanı 2000 metrekare olup, dikdörtgen biçimindedir. Ortasında altı köşeli sütuna dayatılmış büyük bir kubbe ile yanlarda dört orta, dört küçük kubbeden oluşmuştur. Kubbenin dayandığı diğer dört sütun, mihrabın ve büyük kapının yanlarında olmak üzere bedenleri duvarların içinde saklanmıştır.

Mimar Sinan tarafından yüz yıl sonra ortaya atılan, çok kubbeli "ulu camiler" plânından ayrılan ve merkezi büyük kubbeye geçişin başlangıcının ilk örneğini oluşturur. Birbirine müsavi dört köşe sahalar sistemi, ortaya altı köşeli bir kaide üzerine tahminen 24 metre çapında bir pandantifli kubbe ve bunun iki tarafına dört küçük dört orta kubbe yapılmak suretiyle değiştirilmiştir. Bu yolla Türk sanatında camiler için en uygun olan mekân plânı elde edilmiştir. Camide mekân, yanlara doğru ikişer küçük kubbe eklenmesiyle, yatık dikdörtgen biçiminde, enine bir şekilde ideal cami plânına erişmiştir.

Ortada duran altı köşeli iki muazzam payeden başka ikisi methal ve ikisi kıble duvarına bağlanan dört duvar payesi(merdiven ayağı) ancak iki köşeleriyle dışarı taşmaktadırlar. Yanlardaki ikişer kubbe ile orta kubbe arasında üçgen vaziyetindeki kemer boşlukları küçük kubbelerle örtülmüştür. Böylece enine doğru dikdörtgen biçiminde uzanan mekân ideal bir cami plânına uygundur. Yalnız ortadaki kalın payelerin arkasından mihrap ve minber görülememektedir ki bu hal iki köşeyi ölü bir zaviye içine alıp adeta camiden ayırmaktadır. Büyük kubbe ile yan kubbeleri birbirine bağlayan dört küçük kubbe mukarnaslar üzerine oturuyorlar. Yan kubbelerden sağda ve kıble tarafında bulunan kubbe mukarnas köşe dolguları üzerine yivli olarak yapılmıştır. Bunun yanındaki kubbe yivli tromplar üzerine düz bir yarım küredir. Sol taraftaki yan kubbelerden kıble tarafında bulunan, mukarnas köşe dolguları üzerine düz bir yarım küre biçimindedir. Diğeri düz tromplar üzerine oturmuş sade bir kubbedir

Tabanı mermer döşeli 2600 metrekarelik iç avlunun, Osmanlı mimarisindeki camiler arasında ilk kez görülen "cami iç avlusu" olduğu bilinmektedir. Bu avlunun dört yanı onsekiz sütuna dayanan 21 kubbeden ibarettir.

Üç şerefeli camiinin pencere alınlıklarında, altın kollu yıldız motifine "Mühr-ü Süleyman" (Yıldız motifi iki üçgenin kesilmesinden oluşur. Ortada bazen nokta olur. Üçgenin kestiği yerdeki nokta gözü temsil eder. Taş kabartma, taş içine renkli taş kakma, çiniler ve ahşap eserlerdir. Bunlarda esas itibariyle, geometrik kompozisyon, sonsuzluk prensibine sadık kalmakta ve tekniğe göre pek değişmemektedir.) rastlanmaktadır. Burada motif kırmızı renkli taştan yapılarak, alınlıktaki taşa, açılan yuvaya kakılmıştır.
Caminin pencereleri üstünde üçgen şeklindeki başlıklar içine döşenmiş eski Osmanlı çinilerinin büyük bölümü zayi (silinmiş) olarak yalnız iki pencerede kalmıştır.

.

.Mihrap ve minber taştan, sade bir tarzda yapılmıştır. Cami loş bir ışıkla aydınlanmakta derin bir sükûn içerisinde ibadet atmosferi hüküm sürmektedir. Caminin önünde dikdörtgen biçimindeki çok cazip, revaklı(kemer kubbe) avlu Osmanlı camilerinde en eski örnek olarak tanınmaktadır.

Sütunlar da çeşitli olup cami tarafındakiler kalın ve parçalı, diğerleri daha ince ve tek parça sütunlardır. Sütunlar birbirine sivri kemerlerle bağlanmış olup ortada abdest almak için bir de şadırvan vardır. Avludan camiye açılan mermer portal Selçuk ve Osmanlı mimarîsinde ve umumiyetle İslâm mimarisinde görülen portallerin en abidevî ve muhteşem örneklerindendir.

Caminin revaklı, şadırvanlı avlusu dikdörtgen plânlı ve çok kubbelidir. Ortada 24,1 m çapında büyük kubbe, yanlarda 10,5 m çapında ikişer küçük kubbe yer alır. Kubbelerdeki orijinal kalem işleri Osmanlı camilerinde görülen en eski örneklerdir.

Camiye adını veren üç şerefeli minare 67,62 m. boyuyla Selimiye'den sonra en yüksek minare olup, camiyle birlikte yapılmıştır. Her üç şerefeye ayrı yollardan çıkılan şekliyle Selimiye minarelerine öncü olmuştur. Üç şerefeli minarenin, gövdesi kırmızı taştan zikzaklar arasında beyaz karelerle hareketlendirilmiştir. Kaidesinde ise her pahta, Bursa kemerli bir sağırnış bulunur.

Doğu yönündeki baklava motifli olan iki şerefeli minare Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış olup, bu minarenin şerefelerine de iki ayrı yolla çıkılmaktadır.

Kuzey Batı yönündeki minare ise 1610 yılında dönemin padişahı I.Ahmet tarafından tek şerefeli olarak yaptırılmıştır.
Batı tarafındaki "burmalı minare" ise Sultan II. Mustafa tarafından 17. yüzyılda yaptırılmış, bazı Selçuklu devri yapılarında olduğu gibi spiral kıvrımlarla işlenmiştir. Burma yivleri iki renk taştan meydana gelmiştir.

Renkli taşlı süslemeler, tuğla benzeri örneklerdir. Bursa'da tuğla olan bu süslemeler, Edirne'de taşa geçirilmiştir. Bunun bir sebebi de Istrancalar da taş ocaklarının bol miktarda bulunmuş olmasıyla açıklanabilir.

.

.Dış Cephe Süslemeleri
Revaklı avlunun, kuzey kapısının sol tarafındaki iki pencere üzerinde, çini alınlık görülür, diğer pencerelerde de, önceden çini olması muhtemeldir.

Bu iki alınlık saydam sıra altına çok renkli boyama tekniği ile yapılmıştır. Ancak 15. yüzyıl mavi-beyaz seramiklerin paralelinde çıkan çini örnekleridir. Mavi- beyaz keramiklerin en zengin olduğu döneme işaret eden çinilerdir. Bu çinilerde, özellikle ana zemindeki spiral kıvrık dallar, Haliç işi seramik dekorların öncüsüdür. Lacivert-beyaz ve firuze renkleri görülmektedir. Renkler ve teknik, bu mavi-beyaz çinileri 15. yüzyıla bağlamamıza neden oluyor. Her iki alınlıkta aynı desen görülüyor. Yalnız birinde zemin diğerinde desen laciverttir. Sağdaki çini alınlıkta, küfi yazıda ve sivri kemerli bordürde, firuze renk kullanılmıştır. Soldaki pencerede ise, küfi yazı da, lacivert zemin üzerine-beyaz renk çini ile yazılmıştır ve firuze renk kullanılmıştır.

Bu çinilerde II. Murat'ın adı bulunmaktadır. Ayrıca aynı şeyleri istifli iki yazı şeklinde veriyor, firuze renkli, Murat'ın adını veren kitabe ve lacivert renkli sülüs yazısıyla Murat yazmaktadır. Beyaz zemin üzerine koyu renk, koyu renk üzerine açık renk süsleme görülür. Bu II. Murat döneminin özelliğidir. Bordürün zemini de leylak renginde çok renkliliğin arama dönemidir.

Üç Şerefeli Camii'nin harim kapısının üzeri enine dizilmiş, başlı ayaklı palmet motiflerin iki uçtan sınırlandırılması sonucu oluşan akroter ile taçlandırılmıştır.

Harimin batı kapısında ve bazı pencerelerin süslemelerinde ise lotus (nilüfer çiçeği) ve palmet motiflerinin birlikte uygulandığı süslemeler görülür.

Ayrıca Kıble duvarındaki, soldan ikinci pencere alınlığında altı kollu yıldız motifini, pencere etrafında kakma olarak zencerek ( Geçmeli bodür motifine zencerek denir. Bordür ise iki yanından sınırlı, iki yanından sonsuz devam edebilecek şekilde, eni boyundan genellikle az olan kompozisyon çeşitlerine verilen addır.) bordürü görünmektedir.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



..İçinde sütun olmayan, sadeliğine rağmen anıtsal görüntüsüyle uzaktan bakanları etkisi altına alan II.Bayezid Camii, tam merkezinde konumlandığı külliyenin en değerli yapısı olarak ön plana çıkar. .

.

Kemersiz ve Sütunsuz Cami
Caminin külliye alanındaki konumu olarak, külliye birimlerinin merkezinde yer almaktadır. Caminin mimarı, Mimar Hayretin veya Yakup-Şah Bin Sultan Şah olup, temeli 1484 yılında bizzat Sultan II.Bayezid tarafından atılmış ve 1488 yılında ibadete açılmıştır.
Cami, yapı olarak çevresindeki yüzden çok kubbeli binanın hepsine egemen bir görünüştedir. 22 Metre çapındaki kubbesi, büyük bir blok şeklinde yükselen dört duvar üzerine oturtulmuştur.
Cami, kemersiz ve sütunsuz olup 20.58x20.601ık bir kare biçimindedir. Tabandan kubbe kasnağına kadar olan yüksekliği ise 19.34 metredir.
Caminin sağ ve sol beden duvarları bitişiğinde dokuz kubbeli ve dört odalı birer tâbhanesi olup, cami iç mekânının sağ ve solundan üçer pencere bu tabhanelere açılır. (Cemaat çok olduğu zaman buralarda da namaz kılındığı rivayet edilir.)
Taş İşçiliğiyle Büyüleyen Mermer Minber
Mermer minber, taş işçiliğinin bir şaheseridir. 8 Köşeli olarak yontulmuş 17 mermer sütun üzerindeki zarif sütun başlıklarına oturtulmuş hünkâr mahfilinin, Osmanlı cami mimarisinde yapılmış ilk mahfil olduğu kabul edilmektedir. Mahfil sütunlarının Diana Tapınağı'ndan getirilmiş olduğu söylenmekte ise de buna dair bir belge mevcut değildir.Caminin giriş kapısı ve iç pencere kapakları, ağaç işleme sanatının üstün örneklerindendir. Cami içi akustiği de oldukça hassas olup, mihraptaki bir fısıltı dahi en arka saflardan duyulmaktadır.
Camideki Kitabeler
Caminin iç giriş kapısı üstündeki kitabe, iki sıra halinde altı mısra olarak yazılmıştır. Sözler Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'ye ait olup, yazı Hamdullah'ındır.
Kitabenin son satırındaki (Hayrün Cemil) sözü ebcet hesabıyla 1488 (H.893) yılını vermektedir ki, bu tarih Külliye inşaatının bitiriliş tarihidir.

.

.Bursalı Veliyüddin oğlu Ahmet Paşa, Külliye inşaatının tamamlanması üzerine şu şiiri yazmıştır:
Şöyle âli yaptı darulhayn Sultan Bayezid,
Kim feleklerde melekler eyledi medhü sena.
Bu meratip ne cihettendir sana dedim, dedi:
Ben kara toprağı ihya etti ol zıllihüda.
Menbaı bahri ata oldum ki benden feyz alan,
Hem hikemdir, hem niamdır, hem seha vü hem şifa.
Böyle olur kime düşse pertevi hursidi baht,
Böyle olur kime salsa sayeiperri hüma,
Hüsn ile bağı cihanı hurrem etti gül gibi,
Anın için dediler tarihini hurrem bina.
Şiirin üçüncü beyitinin ikinci mısrasındaki "Hem hikemdir, hem niamdır, hem seha vü hem şifa" kelimeleri, camiye, medreseye, imarete ve dârüşşifaya işaret etmektedir.
Son beytin ikinci mısrasının sonundaki "Hurrem bina" kelimesi ise, sitenin tamamlandığı tarih olan 1488 (H.894) yılını göstermektedir.
.Anıtsal Görünüş
Caminin anıtsal görünüşü uzaktan bakanları etkisi altına alır. Caminin sağ ve sol beden duvarlarına bitişik tâbhanelerin köşelerinde, giriş kapısından şerefeye kadar 149 basamaklı yüksekliği 38,50 metre olan birer şerefeli zarif iki minaresi, kübik ana bloğun keskin hatlarını iki yana çekerek yumuşatmakta ve dış mekânı engin bir sükûna kavuşturmaktadır.
Tunca Nehri'nin Aynasında Yansıyan Görkemli Siluet
Mimarideki heybeti ve ciddiyeti ile sadelik ve tevazuyu bağdaştıran, gereksiz gösteriş ve özentiden soyutlanıp taklitten uzaklaşan, iddiasız fakat inkar kabul etmez bir sağlamlığa ve kişiliğe sahip olan bu anıtlar topluluğunun, yeşillikler arasındaki mermer döşeli yatağında aynı heybeti ve sükuneti içinde akan Tunca Nehri'nin aynasında yansıyan görkemli silueti, devrinin özelliklerini dile getiren ölümsüz bir görünüştür.
Avlu
Birisi ana, ikisi yan olmak üzere üç kapı ile girilen dikdörtgen biçimindeki mermer döşeli iç avluyu, 18 mermer sütuna dayanan 22 kubbeli bir revak çevrelemektedir. Avlunun merkezinde, üstü açık mermer bir abdest şadırvanı vardır. Bu haliyle avlu, insan ruhunu ferahlatan, sâde, iddiasız, bir parçası olduğu cami yapısıyla her yönden son derece uyumlu ölçüler içinde ana birimin tamamlayıcısı durumundadır.
.Evliya Çelebi’den Bayezid Camii
Evliya Çelebi'nin 1652 (H.1063) yılında Edirne'ye gelişinde, Külliyeli ziyareti sırasında Sultan II.Bayezit Camii için: "Edirne Şehrinin kuzeyinde Tunca Nehri kenarında çimenlik, lalelik düz bir yerde, dört köşe duvar üzerinde büyük kubbeli gönül açan bir camidir. Ancak iki kapısı var. Sol taraftaki saadetli kapı, padişahlara mahsus hünkâr mahfili kapısıdır. İkinci kapısı kıbleye açık büyük kapıdır. Üzerinde tarih kitabesi yazılmıştır.
Caminin kıble kapısından tâ mihraba varıncaya kadar uzunluğu yaklaşık 28 metre olup eni yaklaşık 25 metredir. Cami içinde ise hiç sütun bulunmamaktadır. Hünkâr mahfili sol taraftadır. Şeşhane gibi on adet hilâli sütunlar üzerinde kurulmuş bir selâtin ibadet yeridir.

Mihrap ve minber, beyaz mermerden yapılmıştır. Cami pek çok avize ve kandillerle süslenmiş olup nurlu kubbeleri kandil tabakalarıyla bezenmiştir. Müezzinler mahfili, gayet estetik olup avlusundaki cennet bahçelerinin zarif güzelliklerinin tanımı güçtür.
Bu caminin sağ ve solunda Gazi Mihal Bey Camii gibi, misafirlerin kalmasına mahsus iki tabhane vardır. Bu avlu, beyaz mermer döşeli, cilalı tabanıyla, cemaatin yüz renklerinin yansıdığı bir ayna gibidir. Cami mimarı, bu avlunun mermerlerine öyle cila vurmuş ki zerre kadar bir toz bile üzerinde asla duramaz.

Üç yanında üç büyük kapısı vardır. Avlunun çevresindeki yan sofaları on sekiz tane biçimli, bahada ağır, uzun sütun ve üstlerinde de on altı kubbe vardır. Pencereleri dışarı, büyük avluya bakar. Ama bu avlu kubbelerinin içi üç şerefeli kubbeleri gibi süslü ve nakışlı değildir. Hemen hepsi sade gözlü beyaz kubbelerdir. Bu avlunun uzunluğu ve eni tam ikişer yüz ayak olup ortasında bir abdest havuzu vardır ki şadırvanı havuz kubbesine sıçrar.
Bu avluda, dışardaki büyük avlunun (bugünkü dış bahçe) temiz toprağında pek çok dut ağaçlarıyla süslü bir avludur, etrafında hastahane, aşevi, kiler ve mahzenler, tabhâne, kitaphane ve medreseler vardır. Ama bu orta avlusunun iki tarafında iki adet minare vardır ki şerefeleri adeta süslü birer kadeh gibidir. Gayet ince ve uzun minarelerdir. Minareler birbirinin aynı olup her biri yaklaşık 60 metre kadardır.
Vakfiye'de Gösterilen Cami Görevlileri ve Ödenekleri
l HATİP: Bayram ve cumalarda hatiplik edecek, günde 15 akçe alacak.
2 İMAM: Her biri günde 8 akçe alacak.
l SERMAHFİL-İ HUFFAZ: Hafız olacak ve devir okunurken onları idare edecek, günde 7 akçe alacak.
30 HAFIZ VE DEVİRHAN: Her sabah camide tam bir hatim yapacak, günde üçer akçe alacaklar. 10 tanesi devirhan olacak, l'er akçe daha alacaklar.
5 EN'AMHAN: Hergün (en'âm) okuyacaklar her birine 4 akçe verilecek.
l MUARRIF: Cüz sandıklarını cüz okuyanlara verecek ve toplayacak, günde 5 akçe alacak.
l MEDDAH: Her cuma övgü okuyacak, günde 4 akçe alacak.
7 MÜHELLİL: Her gün değişik tehlilller ( Lâilâhe illâllâh) getirecekler. Biri reis, ki günde 3 akçe alacak, diğerleri 2.5 ar akçe alacaklar.
7 SELAVATCI: Selâvat getirecekler. Reis 3, diğerleri günde 2'şer akçe alacaklar.
l MÜCEVVİD-MÜRETTİL: Öğle ve ikindi namazlarından sonra "bir hizip miktarı okuyacak", günde 2 akçe alacak
2 KAYYUM: Camiin içini-dışını süpürüp halıları döşeyip kaldıracak, her biri günde 3 akçe alacak.
2 ÇERAĞCI: Cami ve imarette çerağ (mum) ve kandilleri vaktinde yakıp söndürecekler. Her birine günde 3 akçe, kandilcilere günde 4 akçe verilecek (Kandillerin yağ ve fitil giderleri karşılığı olarak.)
l NOKTACI (Denetleme): Üzerinde aldığı hizmeti özümsüz olarak yapmayanları kaydedip mütevelliye bildirecek, günde 2 akçe alacak. Toplayacak olursak bu tarihte caminin görevli sayısının 66'yı bulduğunu görürüz.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

..Padişah II. Murat, Mevlana Celaleddin-i Rumi'yi caminin bugünkü yerinde rüyasında görür. II. Murat, gördüğü rüyadan çok etkilenerek, o alana bir Mevlevihane inşa edilmesine dair ferman yazdırır. Mevlevihane daha sonra camiye
dönüştürülür. .

.

Tarihi kaynaklara göre 1426 yılında, vakfiyesine göre ise 1436 yılında yaptırıldığı belirtilen Muradiye Camii, şehrin kuzeydoğusunda, Muradiye Mahallesi'nde ve Sarayiçi'ne bakan bir tepe üzerindedir. Bu muhteşem eserin mimarı ise ne yazık ki bilinmemektedir.
II. Murat’ın inşa ettirdiği zaviyeli cami, bir ibadet mekânı ve kubbeli sofayla bu sofaya açılan iki tabhane hücresinden meydana gelir. Kuzey cephede payelere oturan ve tuğladan yapılmış beş sivri kemerin oluşturduğu giriş revağı yer almaktadır.

Caminin inşa kitabesinde tarih yoktur. E.H.Ayverdi, Mecdi Efendiye dayanarak bugün mevcut olmayan 1426 (H.830) tarihli kaynağa göre yapıyı 1426 yılına tarihleşmektedir. Öte yandan Abdurrahman Hıbrî Efendi yapının II. Murat tarafından 1436 (H.839) yılında aslen Mevlevihane olarak yaptırıldığını kaydetmektedir.

Caminin taç kapısı üzerinde üç satır Arapça olarak düzenlenen yapının II. Murat tarafından inşa ettirildiği yazılıdır.

Muradiye Camii'nin Mimari planı
Muradiye Camii'nin "T" harfi biçiminde olan ve kaynaklarda "kanatlı cami" şeklinde tanımlanan bir imar planı vardır. (İlk örneği 1330 yılında İznik'te görülen bu cami planının birçok Osmanlı kentinde, 16.yüzyıl sonuna dek yapılan camilerde sıklıkla kullanıldığı görülür.)

.

.Edirne Muradiye Camii'nde, giriş revağı kemerlerindeki tuğla malzeme dışında tamamen düzgün kesme taş kullanılmıştır. Taç kapının söve ve kemeriyle, iki katlı olarak yapılan pencerelerden alt kattakilerin kiriş ve sövelerinde beyaz mermer kullanılmıştır.
Kesme taştan inşa edilen Muradiye Camii'nin, kanatlı cami planından farklı olan bir özelliği, caminin mihrap kısmıyla giriş kısmının aynı düzeyde tutulmuş olmasıdır.

Arka arkaya iki büyük kubbe ve yanlarda birer küçük kubbe olmak üzere üç kubbesi vardır. Son cemaat yeri dört köşeli 6 sütun üzerine beş gözlü olup, bu alan da beş küçük kubbeyle örtülüdür.

Sağda tek şerefeli minaresi yükselir. Giriş kapısı üzerindeki yazıtta II. Murat'ın adı yazılıdır. Arka arkaya 2 büyük, yanlarda birer küçük kubbe olmak üzere 4 kubbe ile örtülüdür, iki büyük kubbe arasındaki kemeri kalem işlemeleriyle süslüdür. İçerisindeki duvarlar güzel çiçek motifleriyle bezenmiş altı köşeli beyaz üzerine mavi renkli çinilerle ve araları firuze renkli üçgen levhalarla kaplı olup, iç kısımda bulunan kalem işleriyle süslü bazı kısımları ise sonradan sıvanmıştır. Sıvaların döküldüğü bazı yerlerinde bu işlemler görülmektedir. Mihrabın sağ ve solunda rölyef, yıldız şekilleri ve diğer motiflerle süslü, sarı renkli güzel çinilerle döşelidir.

Arkadaki bahçesinde İngilizler tarafından gönderildiği Edirne'de sürgünde iken ölen Şeyhülislâm Musa Kâzım (1858-1920)'ın Cumhuriyet döneminde yapılmış mezarı ile Şair Ahmet Neşati'nin 1674 tarihli mezarı bulunmaktadır. Camiyi yaptıran II. Murat'ın mezarı ise Bursa Muradiye Camii'nin yanındaki türbesindedir.

.

.Mihrap
Muradiye Camii'nin çini mihrabı eşsiz güzelliktedir. İstalaktitli (sarkıtlı) yaşmak, kenar suyu ve yazıları ile Bursa Yeşil Camiinden sonra Osmanlı sanatının en görkemli çinili mihrabıdır. Mihraptaki çiniler, renkli sır ve sıraltı tekniğinin en başarılı örnekleri arasında yer alır.
Muradiye Camii'nin, yeşil renkli çinilerle süslü ilk minaresi 1752 yılı yer sarsıntısında yıkılmış ve yerine çinisiz olarak 1754 yılında I. Mahmut tarafından bugünkü tek şerefeli minaresi yapılmıştır.
Süsleme
Taş süsleme, caminin taçkapısında, giriş revağı kemerleri yastıklarında ve pencerelerin alınlık kemerlerinde görülmektedir.
Dikdörtgen bir kütle olarak kuzey cephe ortasına yerleştirilen taçkapı, duvardan çok az çıkıntı yapmaktadır. Taçkapı üç yönden iç ve dış bükey yarım daire profilli silmeyle çerçevelenmiştir. Kavsara başlangıcından zemine kadar olan bölümün, silmelerle dikey dikdörtgen panoya bölündüğü gözlenmektedir. Taçkapı nişi yanlardan birer sütunceyle sınırlandırılmıştır. Yedi sıra mukarnas dizisinden oluşan yaşmak bir sivri kemerle çerçevelenmiştir.

.Taçkapı'nın yan nişleri üç köşelidir ve yüzeylerde herhangi bir süsleme bulunmamaktadır. Nişler yedi sıra mukarnas dizisinden oluşan bir yaşmağa sahiptirler.

Camiye giriş kapısının basık kemerinde, kırmızı ve beyaz taşların dönüşümlü kullanımıyla elde edilmiş renkli taş süsleme vardır.
Payelere oturan kemerlerin yastıkları, iç ve dışbükey yarım daire profilli iki silmeyle hareketlendirilmiştir.
Caminin iki katlı olarak düzenlenen pencereleri, duvardan 5 santim çökertilmiş bir yüzeye yerleştirilmişlerdir. Alt kat pencerelerinin kiriş ve söveleri beyaz mermerden olup, yüzeylerde bir iki sıra silme dışında süsleme bulunmamaktadır. Sivri kemerli pencerelerin alınlıkları da yalın bırakılmıştır. Pencerelerin kemerlerinden bazılarında kırmızı-beyaz renkli taş kullanılarak renk almaşıklığı elde edilmiştir.

.Muhteşem kalem işçiliği
Caminin önemli bir özelliği de eski kalem işleridir. İki orta kubbeyi birbirine bağlayan büyük kemerin iç yüzündeki kalem işleri ilk kez 1930'da bir parçası badana kazınarak gün ışığına çıkarılmıştır. Sıvalar yer yer döküldüğünden ne yazık ki, bu kalem işleri tamamlanamamaktadır.

Üslup ve değerlendirme
Edirne Muradiye Camii, iç mekânı süsleyen zengin çini ve kalem işi duvar resimlerine ve tamamen kesme köfeki taşıyla inşa edilmiş olmasına rağmen taş süsleme açısından sadeliğiyle oldukça ilginç bir yapıdır.

Muradiye Camii'nin inşa edildiği yıllardaki Edirne eserlerinin de taş süsleme açısından çok süslü olduklarını söylemek mümkün değildir. Örneğin bu yapıdan önce inşa edilen Edirne Eski Cami'nin de dış cephesi taş süsleme açısından çok zengin değildir. En azından iç mekândaki minberde görülen süslemelerden hiçbiri dış cephede kullanılmamıştır. Edirne Yıldırım ve Gazi Mihal Camilerinde de durum aynıdır. Taş malzemeye bağlı olarak kayda değer tek süsleme yapının taçkapısında bulunan mukarnaslardır.

Caminin iç mekânında bulunan çini süslemelerin Bursa Yeşil Camide çalıştıkları bilinen Tebrizli çini ustaları tarafından yapılmış oldukları ileri sürülmektedir.

Yapının dış cephede taş süsleme açısından sade oluşu, bir tarikat yapısı olarak inşa edilmiş olmasından da kaynaklanmış olabilir. Evliya Çelebiye dayanarak Mevleviler tarafından kullanıldığı belirtilen Tire Yeşil İmarette olduğu gibi, Muradiye Camii'nde de iç mekân, renkli duvar resimleriyle süslenerek âdeta bir cennet bahçesi imajı yaratılmıştır.

Bir geleneğin başlangıcı
Osmanlılarda ibadetlerden sonra, cemaate ikram edilmek üzere şerbet dağıtma geleneği, ilk defa Muradiye Camii'nin musluklarından akıtılarak yapılmaya başlanmıştır.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:12 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

önceleri hadis okutulmak için medrese olarak yapılmış olup; sonradan camiye çevrilmiştir. .
.
Sultan II. Murat tarafından Kaleiçi semtinde kendi adını taşıyan cadde ile doğan sokağın kesiştiği yerde yaptırılmıştır. Rivayete göre Sultan II. Murat rüyasında peygamberi görmüş ve Dar’ül Hadis’ in yapılmasını emretmiştir.

Sultan II. Murat ertesi sabah Dar’ül Hadis’ in inşa emrini vermiş ve inşaat Mart 1435’te kullanıma açılmıştır. Sultan II. Murat günlerce burada hadis okumuş ve Fatih Sultan Mehmet de çocukluk ve gençlik yıllarında burada Hadis eğitimi aldığı rivayet edilmektedir. .


.Cami geniş bir avlu içinde yer almaktadır. Avlunun güney ve doğusundaki hazirede, iki türbe ve birkaç mezar, kuzeyinde ongen planlı bir şadırvan bulunmaktadır.

Camii, kuzey-güney doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir alanı kaplamaktadır. Kuzey cephesinin tamamı ile doğu ve batı cephelerinin kuzey kesimini kaplayan bir revak kalıntısı mevcuttur.

Düzgün kesme taşlardan yapılmış olan yapıda, kuzey revağının orta birimindeki kubbe ve kemerlerde tuğla kullanılmıştır. Orta birimi örten kubbe dört sütun tarafından taşınmaktadır.

Dış Cepheler
Harimdeki pencere açıklıklarının belirli bir düzene göre yerleştirildikleri görülmektedir. Dikdörtgen şekilli alt sıra pencerelerinin sivri kemerli alınlıkları vardır. Üst sıra pencereleri yuvarlak kemerlidir. Üst sıra pencerelerinin dışlıkları alçıdandır.

Batı cephesinin güney kesiminde, yukarıya doğru incelen, dikdörtgen kesitli bir payanda görülmektedir. Harimin kuzey duvarı ortasında, üzeri bir basık kemerle örtülmüş giriş açıklığı bulunmaktadır. Basık kemerin biraz üzerinde, üst üste yerleştirilmiş iki kitabe yer almaktadır.

Dar’ül Hadis’ in Kitabesi
Yapının, üç kitabesi mevcuttur. Giriş aralığını örten basık kemerin hemen üzerinde yer alan iki kitabeden üstteki, ilk inşa kitabesidir. Kitabe Metninin Türkçesi Bu cami-i şerifi, büyük sultan, ulu şahinşah, gökten destek bulmuş, muzaffer, düşmanları ezen, iyilik ve adaletin yardımcısı, ehl-i iman üzerine emniyet kanatlarını geren, sultan oğlu sultan, Ebu'l-Feth, Bayezid Han oğlu, Mehmed Han oğlu Murad Han -saltanatının kaynakları zeval bulmasın ve onun devleti ebedi olsun-(yaptırdı). (Bunun) yazılışı Hicri Nebevi 838 yılı Şaban ayının yirmiüçüncü gününde (gerçekleşti). .


.Mimarisi
Dikdörtgen planlı Cami iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm yanlarda duvarlara, ortada ise iki sütuna oturan üç kemer, bu iki bölümü birbirinden ayırmaktadır.

Kuzeydeki dikdörtgen bölüm üç birimden oluşmaktadır. Ortadaki birim beyzi bir kubbeyle, iki yandakiler ise birer çapraz tonozla örtülüdür. Bugün bu bölümde ahşap destekler üzerine oturan, ahşap bir kadınlar mahfili bulunmaktadır. .


.Cami; mihrap nişi içinde, pencerelerin üst kesiminde, pandantiflerde, kubbe göbeğinde ve kubbe eteğinde kalem işi süslemelerle donanmıştır. Mihrap nişinin üst kesiminde, ayrıntılı bir şekilde işlenmiş bir perde motifi bulunmaktadır. Köşeliklerinde, doğal görünümlü birer çiçekli dal motifi görülmektedir.

Mihrap çerçevesi üzerinde, bitkisel unsurlu süslemeler mevcuttur. Pencerelerin üst kesimlerini, bitkisel süslemeler taçlandırmaktadır.

Kubbe eteğine, ana hatlarıyla birer üçgeni anımsatan, iki farklı boyutta süsleme unsurları yerleştirilmiştir. Bu süslemelerden küçük olanların tepesinde, doğal görünümlü çiçekli dallar yer almaktadır.

Kubbe göbeğindeki madalyonun çevresinde de kubbe eteğindekileri andırır süslemeler görülmektedir. Madalyonun ortasını dolduran perde motifini andırır süsleme, her biri içine birer çiçek motifi işlenmiş, yatay dikdörtgen şekilli bir dizi kartuşla çevrilidir. .Yapının iki yanında birer tabhanesinin (Mutfak) bulunduğu nakledilmektedir. Ancak bu yapılar günümüzde mevcut değildir. Cami ve medresenin giderleri kaynak üretmek için; 1489, 1528 ve 1613 yıllarında, Edirne'de dükkanlar, hamam kira gelirleri ile köyler vakfedilmiştir. .

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

..Cami dışına asılmış olan, birbirine geçme küpe şeklindeki iki mermer halkadan dolayı, halk arasında "Küpeli Cami" olarak da anılmıştır. .

.Şehir merkezi dışında Meriç nehri kenarında cami adıyla anılan mahallesinde, Yıldırım Bayezid tarafından 1399 yılında kiliseden camiye çevrilerek yapılmıştır.
Camii; Tabhane, imaret, hamam, köprü ve Şehzadeler Türbesi' nden oluşan külliyenin bir parçasıdır. Dört kemer üzerine bina olmuş bir kubbesi vardır.
Yıldırım Bayezid camii, Edirne'nin durgunluk döneminden geriye kalan tek yapısıdır.
Abdurrahman Hibrî bu camii ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Garip görünüştür ki bu camii Yıldırım Han kendileri bina etmek üzere meşhur ve maruf iken, yine, tarzı kiliseden dönme şeklinde ve mihrabı çarpık olmuştur. O tarihlerde yapılan benzeri görülmemiş camilerde belirdiği gibi usta mimarlar varken böyle tarzı, Allah bilir ki bu yerde aslında bir kilise bulunup üzerine yapılmış ola. Bu camii şerif sene isneyn (pazartesi) ve semani-mae (H.802)/M. 1399’da tamamlanmıştır. Yanında imaret-i amiresi vardır".

O zaman ki şehrin mahallelerinin biraz dışında kalan Yıldırım Bayezid Camii, küçük bir orta kubbenin etrafında haçvâri dört tonozdan ibaret olarak "Ravenna da Galla Placidia" türbesinin çok nadir kullanılan plân sistemine benzemekte olup, Osmanlı mimarisinden daha ziyade batı mimarisi bakımından ilgi çekmektedir. Galla Placidia'dan farkı, haçın ön köşelerine iki ayrı odanın ilâve edilmiş olmasıdır. Dr. Rifat Osman Bey, evvelce burada Tirisiye Hares Kilisesi bulunduğunu ve şimdiki caminin bu kilisenin harabeleri üzerine inşa olunduğundan mihrabının eğri düştüğünü kaydetmektedir.

Camiye yaklaşım, Yıldırım köprüsünü geçtikten sonra, köprüyü karşılayan dış avlu kapısından olmaktadır.Bu kapıdan, üzerinde ikinci bir avlu kapısıyla, iki yan kapının ve pencerelerin bulunduğu ve yapının tam orta aksında ve avlunun ortasında yer alan şadırvan, cami şadırvanının ve bir müştemilatın da yer aldığı avlusuna ulaşılmaktadır.

Caminin ana girişi doğu cephesindedir. Caminin tek minaresi de bu cephe üzerinde, güneydoğu köşesinde göze çarpmaktadır.
Caminin plan şemasına bakıldığında, kare planlı, sağır kubbeli ve merkezi mekana saplanan dört ana yönde, üst örtüsü tonoz olan dört eyvan görülmektedir.

Doğu cephesinde, bu haçvari plan şemasında varolan eyvanların kollarının tamamlandığı köşelere, kuzey ve güney tabhane mekanları yerleştirilmiştir. Bu mekanın da üst örtüsü, yapının geometrik ortasında bulunan merkezi kubbeyi destekler biçimde kubbedir. Kubbelerin üçüde kasnaksızdır.

Bir merkezi kubbeye dört yönden açılan eyvanlar ve bu eyvanlardan doğudakinin güney ve kuzeyine eklenen iki tabhane hücresi ve doğudaki revaklı giriş bölümüyle erken dönem içinde farklı bir plân şeması arz eden Yıldırım Camii'nin orijinal olup olmadığı tartışıla gelmiştir.

.

.Yıldırım Camii Türk eseri olarak esasında bir imaret olup, zaviye olarak kullanılmak üzere yaptırılmıştır. Bu amaçla haçın iki kolu arası birer oda halinde kapatılarak tabhane(Mutfak) odaları şekline sokulmuştur.
Zaviyenin Edirne Müzesi'nde bulunan ve 1537 envanter numarasıyla kayıtlı üç satırdan ibaret olan sülüs hatlı Arapça kitabesi, H.802/M.1399-1400 tarihlidir. Kitabenin okunabilen bölümlerinin transkripsiyonu ve tercümesi şöyledir:

(l)Emir es-sultan el-azâm züluüahi fıl-
alem.......es-sultan (2)Bayezıd ibn Murad ibn
Orhan nas.......hazel imaret.....la zalat mamure
ve kane'l-fakisene eşneyn ve semanemie
el Haliliye.re (3)ve'l-ulemai ve'l-seyyid el........
Emir ve ulu sultan, Tanrı'nın bu alemdeki gölgesi Orhan oğlu Murad oğlu Bayezid Han, seyyid, ulema ve fakirler için bu mamur imareti sekizyüziki 802 senesinde inşa ettirdi.

Malzeme
Zaviyede gözenekli sarımtırak köfeki taşıyla birlikte tuğla malzemenin duvar örgüsünde kullanıldığı gözlenmektedir. Taş-tuğla almaşıklığında bir taş-üç tuğla veya bir taş-beş tuğla sistemi kullanılmıştır. Yani almaşıklık sisteminde bir standart yoktur. Doğudaki giriş revağında, sekiden yükseltilmiş kaidelere oturan sütunların başlıkları ve güneydoğudaki tabhane hücresinin pencere lentosu (kiriş) Bizans döneminden devşirme malzemeler olarak dikkati çeker.

18. yüzyılda kubbe ve son cemaat yerinin ilaveleriyle şimdiki görünümünü almıştır. Aslında haç biçiminde 4.-5. yüzyıllarda yapılmış bir mozole olan binanın, haç biçimindeki dört kolunun tonozları Türk mimari üslubunda sivri kemerli olarak yapıldıktan sonra, dış duvarları binanın ilk yapısı tamamen Türk tarzı olan tuğla-taş tezyinat ile kaplanmıştır.

Esas yapıda fazla bir değişiklik olmamış yalnız son cemaat yerile bir minare yapılmıştır. Üçgen kıvrımlar üzerine oturtulmuş olan kubbe de Osmanlı yapısıdır. Pencereler 14. ve 15. asır şekillerini göstermektedir.

.

.Süsleme
Caminin pencere alınlıklarında değişik şekillerde kesilmiş taşların tuğlayla beraber kullanımı sonucu ortaya çıkan süslemeler Osmanlı dönemine aittir.

Kuzeybatı cephedeki pencere ile güney duvarın doğu tarafındaki pencere alınlıklarında, altıgen şeklinde kesilmiş taşların tuğlalarla kuşatılması sonucu oluşmuş geometrik düzenleme bulunmaktadır. Kuzeydoğu cephedeki pencere ile batıdaki kapının üstünde bulunan pencerenin alınlıklarında kare boyutlu taşlar kullanılmıştır. Birinde taş ve tuğla yatay eksende bir taş, iki tuğla almaşıklığı meydana getirecek şekilde istiflenmiştir. Diğerinde ise tuğlalar diyagonal şeritler biçiminde düzenlenmiştir. Güney eyvanın (tonoz örtü) batı duvarına açılan pencerenin alınlığında, sekizgen biçimindeki taşlar her köşeden bir tuğlayla çerçevelenmiştir. Her sekizgenin çapraz eksendeki köşelerinde kare boyutlu birer küçük yer almaktadır. Doğu cephedeki giriş revağının (kemer altı) sütun ve başlıkları devşirmedir. Sütun başlıklarında, köşeler stilize serviye benzer şekilde, çizgilerle pahlanmakta, yüzeylere ise üçlü yapraktan oluşan basit bitkisel bir süsleme kabartılmıştır. Pencere kirişinde ise yatay eksende yan yana dizilen ve birer düğümle birbirlerine bağlanan dairelerin merkezlerinde kesişen kırık çizgilerin böldüğü yüzeye yerleştirilmiş palmetlerden oluşan geometrik bezeme yer almaktadır.
Tuğla hatıllarının tertibi, özellikle pencere biçimleri ve alınlıkların değişik tuğla süslemeleri bu duvar kılıfının Türk inşaatı olduğunu belli eder. Ancak binanın aksi kıble istikametini vermediğinden haçın kollarından birbirinin köşesine meyilli olarak mihrab yerleştirilmiştir.
Camii kapısının iki tarafında bulunan tabhanelerin duvarları ve ocakları zengin bir çini dekoru ile kaplı idi. Evvelce çinilerle kaplı olan ve son derece zengin ve zarif kabartma işlemelerle süslü ocakları olan bu tabhanelerin duvarlarında sayısız denecek kadar çok gemi resimlerine rastlanırdı.

.Üslup ve Değerlendirme
Taş ve tuğlanın standart bir almaşıklığa dayanmadan örgü malzemesi olarak kullanıldığı duvarlara açılan pencerelerin alınlıklarına aynı malzemelerin kullanımıyla oluşturulan basit geometrik düzenlemeler cephenin kendi içinde, malzeme açısından bir uyum sağlamıştır. Devşirme malzeme daha önce kullanıldığı gibi yapısal işleve yönelik olarak kullanılmıştır.

Tadilatlar ve son durum
Gurlitt Hammer'e göre kubbe ve son cemaat yeri on sekizinci asırda yapılan tamirde bu günkü şeklini almıştır. Gurlitt Hammer ilk yapının her halde Haçlılar seferinden evvel hatta belki de Galla Placidia'nın inşası tarihi olan (440) yılından çok uzak olmayan bir zamandan kaldığını 1400 tarihlerinde camiye tahvil edildiği zaman sivri kemerli tonozların ilâve olunduğunu kabul etmektedir.
Edirne'de ayakta kalan en eski cami olan Yıldırım Bayezid Camii bugün ne yazık ki harap ve terk edilmiş halde...

Cami kapısının iki tarafında bulunan tabhanelerin duvarları ve ocakları zengin bir çini dekoru ile kaplı idi. Gerek bunlar, gerekse caminin şadırvan ve imareti 1877/78 Rus işgalinde harap olmuştur. Doğu kapısı önünde Bizans başlıklı sütunlar üzerine kurşun kaplı bir çatı varken 1910 da yıkılmış, bu arada Birinci Sultan Murat’ın oğlu Ahmet ile diğer bir şehzadenin gömülü olduğu şehzadeler türbesi de yıkılmıştır. Şimdi caminin son cemaat yeri harap bir hâldedir. Bugünkü caminin arkasında güney batı tarafında eski kapı hâlen mevcuttur.

Yıldırım Camii, zamanla normal bir mahalle cami halini almış ve zamanla bazı aksamı değişerek günümüze kadar gelmiştir

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

Edirne'de Hamamlar, dıştan tüm iddiasız, sade görünüşlerine karşın, iç mekanda zengin, Anadolu-Türk mimarisinde matematiğin, geometrinin, geometri ile bezeme arasındaki ilişkinin ve çeşitliliğin yaşayan kanıtları olarak ayrı bir güzelliğe sahiptir. .
.Edirne'nin Osmanlı dönemi tarihi kaynaklarında, hamam yapılarının mimari özelliklerinden çok az söz edilmektedir. Bunlara göre, Edirne'de hamamlar, dıştan tüm iddiasız, sade görünüşlerine karşın, iç mekanda zengin, Anadolu-Türk mimarisinde matematiğin, geometrinin, geometri ile bezeme arasındaki ilişkinin ve çeşitliliğin yaşayan kanıtları olarak ayrı bir güzelliğe sahiptir.
Edirne hamamları, tüm bu niteliklerine karşın, özgün işlevini yitiren yapıların, yerine konması mümkün olmayacak bir biçimde, tüm ayrıntılarıyla birlikte giderek yok olmaktadırlar.
II. Murad dönemi hamamlarının bir çoğu günümüze kadar ulaşmış olsa da, XV. ve XVI.yy kaynaklarına göre 35 hamam varken bunların önemli bir bölümü XVII.yy' a kadar bile varlığını sürdürememiştir. Günümüze bunlardan 12'si kısmen yıkık olarak ulaşmıştır. Günümüzde ise sadece 2 hamam hizmet vermektedir.
Edirne Hamamlarının Mimari Analizi
Osmanlıların ikinci büyük yerleşme yeri ve uzun yılar başkenti olan Edirne'de mevcut hamamların yanı sıra kaynaklara dayanarak ismen tespitleri yapılmış olan hamamların çokluğu ve bu hamamların günümüze gelmiş örneklerinin mimari özellikleri ile plan şemaları Türk hamam mimarisinde dikkate değer özellikler göstermektedir.
..Tipik örnekler olarak ortaya çıkan Edirne hamamlarının plan tiplerini. Osmanlıların Edirne'den evvelki yerleşme yeri olan ve Osmanlı mimarisinin ilk örneklerinin bulunduğu Bursa ve dolaylarında görmek mümkündür. Başlıca iki grup halinde toplanan Edirne hamamları, sıcaklık planlarına göre :
a — Haçvâri ve köşe hücreli dört eyvan şemasında yapılmış olanlar ki değişik varyasyonlarını ihtiva eden bu tipe şu hamamlar girmektedir:
Tahtakale hamamı, erkekler kısmı, Topkapı Hamamı, Yeniçeriler Hamamı, Beylerbeyi hamamı Erkekler kısmı, Sokullu hamamı erkekler kısmı.
b — Ortası kubbeli ve çifte halvetli, enine sıcaklıklı tipli:
Gazi Mihal bey hamamı erkekler kısmı, İbrahim paşa hamamı, Abdullah hamamı, Mezit bey hamamı, Tahtakale hamamı kadınlar kısmı, Saray hamamı kadınlar kısmı.
Birinci grupta toplanan hamamların çok değişik bir tipini saray hamamı erkekler kısmında görmekteyiz. Büyük bir kubbenin örttüğü ana mekân içten dört eyvanlı ve köşe hücreli hale getirilmiş, fakat eyvanlar mekanın bütünlüğüne hiçbir zaman tesir etmemiştir. Bu tip hamamlar fazla olmamakla beraber bir örneğini de Aydın'da Nasuh paşa hamamında görmekteyiz.
İbrahim paşa hamamının yan sıcaklığının bir benzerini de Merzifonlu Kara Mustafa paşa hamamında gözlemlemek mümkündür.
Gazi Milhal Bey Hamamı kadınlar kısmının sıcaklık planını ise İznik'te erken Osmanlı hamamların İsmail bey hamamında bulunur. Detaylar bakımından büyük benzerlikler gösteren bu iki hamam iç tezyinatı ile de erken devir hamamlarının en güzel örnekleri arasında yer almaktadır.
..Edirne'de tarihi kayıtlara geçip te günümüze ulaşamayan hamalardan bazıları ise şunlardır:
Topkapı Hamamı
Üç şerefeli camiin 300 metre batısında ve Kaleiçinde bulunmaktaydı. II. Murat tarafından yaptırılmış olan hamama Alaca hamam da olarak ta bilinmekteydi. Kitabesinde hamamın H.844 (1444) tarihinde II. Murat tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır. Hıbri efendi ise hamamın çifte hamam olduğunu, fakat erkekler kısmının kışın fazla ısınmadığı için rağbet görmediğini söyler. XIX yüzyıla kadar işler durumda olan hamam Balkan harbinden sonra kapatılarak kendi haline terkedilmiş 1975'li yıllarda yarıya yakın kısmı yıkılarak harabe haline gelmişti.
Mahmutpaşa Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde Vezir-i azam Mahmut Paşa tarafından Debbağhane semtinde çifte hamam olarak yapılmıştır. Yapıldığı dönemde kubbesi yüksek ve camekandır. Gönül açıcı benzersiz bir iç mekanı olduğu, tek kurnalı yüksek bir halvet yeri bulunduğu, sanat sahiplerine ait ayrı ayrı bölümleri bulunduğu rivayet edilir.
Şifa Hamamı
Köseç Balaban mahallesinde, Kurşunlu Fırın Şifa Hamamı sokağında üçüncü numaradadır. Karanfiloğlu Ali Efendi tarafından yaptırılmıştır.
Büyük bir ferdi (çifte olmayan tek işlevli, yalnız erkek veya kadınlar için) hamam olup camekânı ahşaptandır. Eski adı Yekta hamamı olan hamam Şifa hamamı olarak ta anılmıştır.
Yaptıran Ali Efendinin, vakıf görevlisi iken nişancı olduğunu Raşit tarihi 1694 (H.1106) senesi olayları sırasında yazmaktadır. Buna göre, Edirne'de en son yapılmış olan bu hamam olduğu meydana çıkmıştır.
İçinde, hastalar için ayrılmış bir bölüm olduğu için bu ad verilmiştir. Yaptıranın adını taşıyan Üç Şerefeli civarında bir de çarşı vardır.
Kasım Paşa Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde Kubbe camekanlı, çifte hamamlı olarak Evliya Kasım Paşa tarafından yapıtırılmıştı.
Hundi Hatun Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmıştı.
Çukur Hamam
Yıldırım Bayezid döneminde yaptırılmıştır. Tapu defterinde, Kaleiçinde bir hamam olarak görülmekteydi.
Yıldırım Hamamı
Yıldırım Bayezid tarafından, Yıldırım Bayezid camii yakınında yaptırılmıştı.
Yahşi Fakih Hamamı
Sultan I. Murat döneminde, Yahşi Fakih tarafından yaptırılmıştı.
Fil Hamamı
II. Murat döneminde Hadım Şahabettin Paşanın saraçhane köprüsü yakınında yaptırılmıştı.
Saruca Paşa Hamamı
II.Murat döneminde, Sevindik Fakih mahallesinde yapılmıştı.
İshak Paşa Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmıştır. Tahtalı hamam olarak ta bilinir. Tek hamam olup camekanı ahşaptandı.
Kilimli Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde İbrahim Paşa tarafından yapılmıştı.
Rum Mehmet Paşa Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde Hoca Hayrüddin mahallesinde yapılmıştı.
Zen-i İbrahim Hamamı
Fatih Sultan Mehmet döneminde Kıyık semtinde yapılmıştı.

..Ahi Çelebi Hamamı
II. Bayezid döneminde yapılmıştı.
Çifte Hamam
II. Bayezid döneminde yapılmıştı.
Sinan Paşa Hamamı
II. Bayezid döneminde yapılmıştı.
Oğlanlı Hamamı
II. Selim dönemi Hekim başlarından Mevlana Kemal tarafından yaptırılmıştı.
Salhane Hamam
Eskiden Mezit bey imaretinin bulunduğu mahallede Gazi Mustafa paşa tarafından yaptırılmıştı. Tek hamam tipindeydi.
Tahmis Hamamı
Eskiden Tahmis olarak adlandırılan yerde, İki kapılı hanı yaptıran Mustafa paşa tarafından yaptırılmıştı. Tek hamam tipinde olup çatısı kubbedendi.
Çuhacılar Hamamı
Eski Camii yakınında Fatih döneminde, Yahşi Fakih tarafından yaptırılmıştı. Tek hamam tipinde olup camekanı ahşaptandı.
Hıdır Ağa Hamamı
Hıdır Ağa mahallesinde, aynı adla anılan kişi tarafından yaptırılmıştı.
Ağaçpazarı Hamamı
Gazi Hoca mahallesinde İsmihan Sultan tarafından yaptırılmıştı.
Çıngıllı Hamam
Molla Fahreddin mahallesinde yaptırılmıştı.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

..Halen devasa kütlesi ile Edirne'nin içinde abidevi bir şekilde duruyor. Rüstempaşa Kervansarayı bugün otele dönüştürülmüş şekliyle hizmet vermeye devam ediyor. .


.
Rüstempaşa Kervansarayı, Kanunî Süleyman'ın ünlü sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1561 yılında Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. Kervansaray iki bölümden oluşur, birinci bölüm büyük avlunun bulunduğu yer Büyük Han, İkinci bölüm Küçük Han ya da Deve Hanı olarak adlandırılır. Ön cephesinde 21 dükkan ve 102 oda bulunur. .

.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda, büyük avluda altı şadırvan üstü mescit olan ve Köşk Mescit diye adlandırılan bina yıkılmıştır.

Büyük Han bölümünün ikinci katında alttan ısıtmalı tipik Türk Hamamı yapılmış, devrin özelliğine uygun çinilerle kaplanmıştır.

Rüstempaşa Kervansarayı, 1972 yılında restore edilerek otel haline getirilmiş ve başarılı görülen bu restorasyonla 1980 Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü almıştır.

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

.."Büyük hayrat. Bu Sultan Ahmed döneminde küçük bir han imiş. Sonra Ekmekçizâde Ahmet Paşa temelinden yıkıp büyük bir han yaptırmış ki Edirne kentinde ve İstanbul'da misali yoktur" Evliya Çelebi .

.

Ekmekçizâde Ahmet Paşa Kervansarayı, Ayşe Kadın Hanı olarak da bilinir. Yancıkçı Şahin mahallesinde İstanbul yolu caddesinde Ayşekadın semtinde bulunmaktadır.

Ekmekçizâde Ahmet Paşa tarafından 1609 (H.1018) tarihinde Sedefkar Mehmed Ağa ile Edirne'li Mimar Hacı Şaban Ağa'ya yaptırılıp Sultan Ahmed'e hediye edilmiştir.

İki şadırvanı ve tabhanesi bulunan büyük bir kervansaraydır. Bunlardan başka dört büyük ahır, birçok odalar, cadde üzerinde taş yapı dükkânlar ve iki ahır arasında büyük bir havuz ve üzerinde kusursuz bir kemeri vardır.

Yapımın bitişine Edirneli Mehmet Kisbî Çelebi tarafından yazılıp mermer levha ile kapısı üstüne asılı tarih yazısı bulunmaktadır.

.

.Kisbi Efendinin Tarih Manzumesi
"Temaşa eyleyüp Kisbî dedi itmamena târih
Yapıldı han sultan Ahmet oldu bî bedel âbâd"

Evliya Çelebi bu kervansaray için şöyle der: "Büyük hayrat. Bu Sultan Ahmed döneminde küçük bir han imiş. Sonra Ekmekçizâde Ahmet Paşa temelinden yıkıp büyük bir han yaptırmış ki Edirne kentinde ve İstanbul'da misli yoktur. Bu Ayşe Kadın (Eşe Kadın) hanı tam ikiyüz ocak olup avlusunun bir tarafında da içli dışlı harem odaları vardır. Ahırı bin tane at alır. Dört tarafı sofalı olup dış avlusu dahi bin kadar deve ve at alır. Kale gibi handır".



Osmanlı Hanlarının erken örneklerinden biridir.
..1946 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan bu han, günümüzde kültür merkezi olarak hizmet vermektedir. ..Ahmet Bâdi Efendi Riyaz-i Belde-i Edirne adlı eserinde bu han ile ilgili şu bilgileri aktarıyor:

Yapı iki katlı olup, Osmanlı Hanlarının erken örneklerinden biridir. Yapıda kesme taş ve tuğla kullanılmıştır. Üst katında 31 odası bulunmaktadır. İnşa yılı olarak, yapının özelliğine dayanılarak 15. yy ilk yarısında yapıldığı tahmin edilmektedir.

Vali Rüstem paşa zamanında (1846) yapı tamir edilerek cezaevine dönüştürülmüştür. 1946 yılına kadar cezaevi olarak kullanılmıştır.

Vali Hacı İzzet Paşa (1891-1892) zamanında esaslı bir tamirat görmüş ve hapishaneye ek olarak revir ve 4 oda daha eklenmiştir. Yapının güney cephesinde Mustafa Razi tarafından yazılmış bir kitabe bulunmaktadır.

Günümüzde restore edilerek Kültür Merkezi olarak kullanılan yapıda Edirneli ressam Hayri Çizel ve Edirne'de görev yapan Hasan Rıza Sergi salonları ile atölyeler ve üst katlarda idari odalar bulunmaktadır.


..Hükümet Caddesinde, Üç Şerefeli Camiinin karşısında, Sokullu Hamamı’nın güney bitişiğinde yer almaktadır...Şehir merkezinde, Hükümet Caddesinde, Üç Şerefeli Camiinin karşısında, Sokullu Hamamı’nın güney bitişiğinde yer alan bu yapı, 16. yüzyılın II. yarısında Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.

Yapım tarihi Sokullu Hamamı ile aynı zamana rastlamaktadır. Han, 1965 yıllarına kadar onarım görmemiş ve büyük bir kısmı yıkılmıştır. Horozlu Bayırı Caddesinde bugün üst kısmı, yıkılmış olan saat kulesinin karşısındaki han girişi ve girişin sol tarafı beden duvarları ayakta kalabilmiştir. .1967-1969 yılları arasında, ayakta kalabilen bu kısımda yıkılarak hanın tamamı, anıtlar kurulu kararıyla restorasyon projesi çizilip yeniden yapılmıştır. Alt katta dükkan sıraları, üst katta da han odaları bulunmaktadır. Han girişi eski yerinde Horozlu Bayırı Caddesi içindedir. Dükkan cepheleri kesme taş üzerine tuğla kemerlerle geçilmiştir; Üst yapıda bir sıra taş ve iki sıra tuğla derzli olarak örülmüştür.

Dikdörtgen pencere kenarları kesme taş sövelerle geçilmiştir. Pencereler tuğla örgüler arasında üç sıra kesme taşla birbirine bağlanmıştır. Beden duvarları kirpi saçakla son bulmaktadır. L planlı hanın iç kısmında üst kattaki odalara çıkan merdiven han girişinin sağında yer almaktadır. Dış cephe boyunca sıralanmış odaların her birinde birer ocak bulunmaktadır.


Devrinin bütün özelliklerini taşıyan bu yapı, XVI. yüzyıl Osmanlı Mimarisinde inşa edilmiş diğer sahil kervansarayları içinde önemli bir yere sahip olduğunu vurgulayan bir örnektir.
..Enez kervansarayının konumu
Trakya'nın güneybatısında, Meriç nehri deltasının doğusunda eski bir yerleşim yeri olan Enez'in plajı olarak bilinen, takriben Enez'e 7 kilometre uzaklıkta ve Gümrük denilen yerdedir.

Karadeniz'deki Burgaz (Odessos) şehrinden güneye giden ticaret yolu, yukarı Meriç vadisine vardıktan sonra, ya karayolundan veya Meriç Nehri ile Enez'de Ege Denizi'ne ulaşmakta, bu yol Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara ve Çanakkale'den dolaşan deniz yolundan çok daha kısa olmaktadır. Bu yol ayrıca Karadeniz ile Ege Denizi arasında ticari yönden daha emin bir bağlantı olmaktaydı.
Ege adaları ile Trakya arasındaki ticarette bir değişim merkezi olarak rol oynamış olan Enez'in liman şehri olarak tarihi süre içinde gelişmesini sürdürürken, Gümrük adıyla bilinen yerdeki bu sahil kervansarayı, Osmanlı Devri'nde yoğunlaşan ticari hayatın değişim merkezi olarak inşa edilmiş olmalıdır. İşte devrinin bütün özelliklerini taşıyan bu yapı, XVI. yüzyıl Osmanlı Mimarisinde inşa edilmiş diğer sahil kervansarayları içinde önemli bir yere sahip olduğunu vurgulayan bir örnektir.

.Mimari Özellikleri
Yapıya ait herhangi bir kitabe mevcut değildir. Yapı kıyıya dik olarak uzun dikdörtgen şeklindeki plân konumu ve semasıyla (bir bütün içinde ard arda mekânların sıralanması) kervansaray mimarisinde tek örnek olarak görülmek istenirse de, bölgenin diğer kervansarayları ile ana hatları ve malzeme benzerliğiyle, çok kullanılan bir şemanın, ihtiyaca cevap verecek ölçüde uygulanmış olduğu bir örnek olmaktadır.

Doğu-batı doğrultusunda kıyıya dik olarak inşa edilmiştir. Dik konumu denizden gelecek saldırılara karşı korunmasını sağlamak düşüncesi ile doğmuş olabilir. Denize dik konumlu uzun bir diktörtgen olup, kervansarayın dar cephesi dıştan dışa 10,60 metre, uzun cephesi ise 106.75 m ölçüsündedir. Bugün yer yer ağaçlı bir tarla içinde kalmış olan yapı, uzaktan ince uzun bir siluet halinde görülmekte, fakat yaklaştıkça hacim olarak belirmektedir.




Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Selimiye`nin Çarşısı ..Selimiye'yi görmeye gelen ziyaretçilere alışveriş imkanı sağlamak için yapılmış aynı zamanda da şehre büyük ekonomik katkı sağlanmıştır. .


.Üçüncü Murat'ın Selimiye Camii'ne gelir olmak üzere Mimar Davud'a, Selimiye Camisinin sağ tarafındaki yamacına yaptırmış olduğu çarşı 73 kemerli olup, boyu 225 metredir. İçinde 120 dükkan barındıran çarşının 4 kapısı bulunur.
Önceleri bu çarşının üstü kurşunla örtülüymüş. Yapılan bir tamirde Arasta'nın üstünden kurşunları alınıp yerlerine kiremit konmuş ve satılan kurşunların parası yapının tamirine harcanmıştır.
Tamirden sonra konan kitabe şudur:
"Mübarek eyleye Allah zehi âli makam oldu Şüyu buldu cesametle heman etrafı eknafa Dedim tam tarihin tamiri haffafhaneye Arif Bina oldu arasta sa'd ola hakka bu esnafa 1874"
..Evliya Çelebi buranın “Kavaflar(ayakkabıcılar) çarşısı" olduğunu yazar. Dua kubbesinde, burada dükkânı olanlar sabahleyin doğru iş yapacaklarına dair dua ettikleri bilinmektedir.
Çelebi burada o zaman yapılan türlü türlü pabuçların adlarını sayıyor. Esnafın mallarını satabilmek için müşterilere dökülen dilleri kendisine mahsus bir şive ile uzun uzun anlatıyor.
Son Balkan Savaşında düşman mermileri ile iki yerinden yıkılan Edirne'nin bu güzel ve tarihi çarşısı,restore edilerek günümüzde gezilip görülmesi gereken yerlerden biri olmuştur.




..Tarihi Ali Paşa Çarşısı, 1992 yılında çıkan yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiş, 5 yıl sonra ise restore edilerek tekrar hizmete açılmıştır. .


.1561 yılında Hersekli Ali Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. Bir rivayete göre Kırklareli'nde yapılacak bir camiye gelir temin etmek amacıyla yaptırılmıştır. Yapılmasındaki diğer bir amaç ise kıymetli eşya satan (Altın, Gümüş vb.) ticaret erbabını bir çatı altında toplamak ve bu ticaret erbabının korunmasını sağlamaktı.

Evliya Çelebi'ye göre her gece yüz adet bekçinin çarşıyı beklemesi de çarşıda satılan eşyaların değerini açıkça kanıtlıyor. Alipaşa Çarşısı'nın bir özelliği de duvarlarının kırmızı beyaz taştan yapılmış olmasıdır. Burada Türk Bayrağı renk olarak sembolleştirilmiştir.

Günümüzde Edirne'nin ticari hayatı bakımından yerli yabancı turistlerin akınına uğrayan Alipaşa çarşısında 130 tane dükkan ve 6 kapı bulunmaktadır. Günümüzde Alipaşa çarşısında altın ve gümüş gibi kıymetli eşya satan ticaret erbabına çok az rastlanmaktadır. Şu anda 2 kuyumcu dükkanı bulunmaktadır. Bugün Alipaşa'da çok değişik ticaret erbabı mevcuttur.
.Lady Montegau Alipaşa Çarşısı hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyordu; "Çarşının boyu yarım mil, üzeri kubbeli, içi gayet temiz. Üçyüz altmış dükkan var ki, Londra'daki borsa gibi, satılık olarak teşhir edilmiş gayet kıymetli her çeşit mallarla doludur. Fakat Edirne Çarşısının kaldırımı Londra'dakinden daha temiz, işsiz güçsüz adamlar burada gezmeye, kahve veyahut şerbet içmeye geliyorlar. Bizim tiyatrolarda olduğu gibi, buralarda da bağırıyorlar. Bu çarşı Alipaşa tarafından tesis edilmiştir. Onun adını taşıyor fakat fiyatlar pek fazla ".

Evliya Çelebi ise bu çarşı için şu sözleri söylemiştir:

"Süleyman Han vezirlerinden tabiat ve cömertlik sahibi Alipaşa ve meşhur Mimar Koca Sinan Ağanın binasıdır. Doğrusu bunda dahi var olan kudretini sarf edip Balıkpazarı adlı kapı dibinden iğneciler kapısına kadar büyük caddenin iki tarafına koca üstat öyle bir güzel çarşı tarh etmiştir ki vasfı mümkün değil... İki başında muazzam kale kapıları gibi kapılar var ki güya her biri Mısır’ın Babünnasır’ıdır. Ama hakikatte Babünnasır’dan kavi (sağlam) kapılardır. "

Burada her gece yüz adet bekçi beklermiş. Zira burada olan hesapsız mal dikkate muhtaçtır. Bu gönül alıcı çarşı kuzeyden güneye olup, bir demir kapıdan diğerine varıncaya kadar tam bin adımdır. Sağ ve solunda üçyüz altmış kepenk dükkânı vardır. Hepsini üstad öyle çırpı ile bina eylemiş ki birbirinden zerre kadar ayrılmaları imkânsızdır. Bunlar sağ ve solunda iki kanat gibi kanat açıp dururlar. Bu çarşının üzerleri hep kasra takı gibi kargir bina olup kurşunludur.

Açılmak için kemerlerin bir demir kapaklı pencereleri vardır. Bekçiler her gece o deliği kaparlar. Burada dahi Anka bezirganları vardır.

Çarşuyu hüsnü seyrettim seraser Hâce ben
Bir vefâ dükkânı yoktur hep cefâ pazarıdır.
.Beytinden anlaşıldığı gibi çarşı dükkânlarında kıymetli eşyalar çoktur. Fakat gayet pahalıdır.

Bütün kubbeleri baştanbaşa mavi gökyüzü gibi gök kurşun ile örtülü mâmur bir yerdir ki Edirne şehrinin yüzüsuyudur. Kırkbir sene seyahatim esnasında bu hâkir bir diyarda benzerine tesadüf etmedim. Temmuz ayında Bağdad mahzenleri gibi buzpare kesilir bir dinlenecek çarşıdır.

Alipaşa Çarşısı 26 Eylül 1992 yılında geçirdiği bir yangınla tamamen yanmıştır. Çağın gereklerine uygun olarak donatılıp, aslına uygun restore edilmiş ve 25 Kasım 1997 yılında tekrar hizmete açılmıştır. Günümüzde yerli yabancı turistlerin ilgisini çekmekle beraber Edirne'nin ticari hayatına da önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.



Osmanlı döneminin ilk çarşılarından biri, 6 asırdan beri Edirne`nin hizmetinde: Bedesten Çarşısı ..Eski Cami'nin yanına inşa edilmiş olan çarşı, tıpkı Arasta gibi camiye ziyarete gelenlere alış-veriş olanağı sunmak amacını taşımak üzere inşa edilmiştir. Günümüzde ise yoğun çalışan bir alış-veriş merkezi durumundadır. .


.Çelebi Sultan Mehmet tarafından Eski Cami'ye gelir sağlamak amacıyla yaptırılmıştır. Bedestenin(*) kesin inşa kitabesi olmamakla birlikte, 1418 yılında mimar Alaaddin tarafından inşa edildiği araştırmacılar tarafından ileri sürülmektedir. Osmanlı döneminin ilk çarşılarından biridir.
Mimari Yapı
41 m x 78 m boyutlarında dikdörtgen biçiminde bir yapıdır. Dört cephesinde 54 dükkân bulunmaktadır, basık sivri tonozla örtülü dükkânların alın kemeri hizasından geçen ahşap bir saçak bütün yapıyı dolanır.
Her cephenin ortasında bir tane olmak üzere, dört büyük kapısı vardır. İç mekandaki dört yüzde, 36 tane hücre(bölüm) bulunmaktadır. İç mekan yaklaşık 20m x 56m boyutlarındadır. Hücreler beşik tonozla örtülüdür.
İç mekanın uzunlamasına ekseni üzerinde altı tane dikdörtgen kesitli ayak yer alır. Bu ayaklara ve beden duvarlarına basan kemerlerin üstüne iki sıra halinde yaklaşık 6.5 m çapında 14 kubbe oturur. Her kubbe hizasında bir tane olmak üzere pencerelere açılarak iç mekan aydınlatılmıştır.
Duvarlarda ve ayaklarda taş ve tuğla, kemer ve tonozlar tuğla ile örtülmüş çatı kurşunla örtülmüştür.

.

.Malzeme
Edirne Bedesteni, bir sıra taş, üç sıra tuğla almaşıklığının (düzeninin) benimsendiği beden duvarlarının ve ayakların taşıdığı iki sıra halinde toplam 14 kubbe ile örtülü bir ticaret yapısıdır.
Süsleme
Beden duvarlarının üst bölümüne açılan 18 pencerede süslemeler yer alır. Pencerelerin hepsinin kemerleri beyaz mermerdendir ve yekpare olarak düzenlenmiştir. Pencerelerin kemerlerindeki süslemeler mümkün olduğunca simetrik cephelerde kullanılmaya çalışılmıştır.
Birinci pencerede, pencere kemerine göre yerleştirilen bezeme bitkisel bir düzenlemedir. Enine gelişen düzende üç dilimli palmetten(yelpaze şeklinde bezeme) bir tepeliğe sahip bağların birleştirdiği sapların her biri bir daire oluşturacak şekilde kıvrılırlar ve birer rumiyle(kıvrık dal süslemesi)son bulurlar. Bu rumiler bağın tepeliğine üstte çerçeve yaparlar. Ayrıca daire yapan saplar üst bölümde çatallaşırlar ve aşağı dönerek birer palmeti taşırlar. Düzenleme alçak kabartma olarak yapılmıştır ve yaprak yüzeyleri ikinci defa işlenmeden bırakılmış, saplar bir sıra yivle hareketlendirilmiştir.
İkinci pencere düzeni, yüksek kabartma tekniğinde yapılmıştır ve kenarları yivleşmiş bir şeridin basit merandırlar yapmasından meydana gelmektedir.

.

.Üçüncü pencere kemeri, dalga kıvrım yapan tek bir sapın taşıdığı dilimli rumilerden meydana gelmiş bitkisel düzenle doldurulmuştur. Yüksek kabartma olarak işlenen düzende sap ve yaprak yüzeyleri içbükey olarak oyulup boşaltılmıştır.
Dördüncü pencere kemerinde, bir sıra yivle hareketlendirilmiş üç şeridin hasır örgüsü şeklinde alt-üst geçmeler yapmasıyla meydana gelmiş bir düzenleme yer alır. Alçak kabartma olarak yapılmıştır.
Beşinci pencerede, üç sıra yivle bezenmiş bir şeridin daireler oluşturacak şekilde geçmeler yaparak meydana getirdiği bir zincircik bulunmaktadır.
Altıncı pencere kemerinde, yüksek kabartma tekniğinde yapılan ve sapları kalın tutulan dilimli rumilerin üçlü saç örgüsü şeklinde geçmeler yapmasıyla oluşmuş bitkisel düzenleme görülmektedir.
Üslup ve Değerlendirme
Bir ticaret yapısı olan Bedestende, malzemenin sağladığı yegane süsleme yüzeyi olan kemer alınlarında, dalga kıvrımı saplarla taşınan rumiler ve geçmelerden oluşan basit ve sade bir süsleme program uygulanmıştır.
(*)Bedesten değerli eşya ve mücevherlerin satıldığı çarşı anlamına gelmektedir.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg




Trakya`da bir kavşak noktasy: KE?AN ..İstanbul-İpsala Sınır kapısı (Yunanistan) ve İstanbul/Edirne-Çanakkale karayollarının Keşan'da kesişmesi önemli bir kavşak noktası olmasını sağlar. ..Keşan, Edirne ilinin güney yarısında, Doğu Trakya Yontukdüzü denen aşınmış yaylanın, Korudağ sırasının ve Pelin Yaylasının birer kısmını kaplar.

Doğuda Tekirdağ ilinin Malkara ilçesi, batıda İpsala ve Enez ilçeleri, kuzeyde Uzunköprü ilçesiyle komşudur. Güney doğusunda Çanakkale'nin Gelibolu ilçesi ve güneyinde Saroz Körfezi bulunur. Edirne'ye uzaklığı 112 kilometredir. Yüzölçümü 1.087 km² olup, Edirne'nin ikinci ilçesidir. İlçenin nüfusu, son nüfus sayımına göre 77.637'dir. Nüfus yoğunluğuna göre Edirne'nin ikinci ilçesidir.
İlçenin ekonomisi tarım, hayvancılık ve sanayiye dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler, buğday, ayçiçeği, arpa, şeker pancarı, kavun, karpuz ve sebzedir. Az miktarda da pirinç, mısır, susam, baklagiller, üzüm, elma ve armut yetiştirilir.

Keşan'da tarım ve tarıma dayalı sanayi önemli yer tutar. Hayvancılık ve mandıracılık gelişmiştir. Sığır, manda ve koyun, kıl keçisi besiciliği yapılır. Buna bağlı olarak da mandıracılık ileri düzeydedir. Peynir, kaşkaval ve kaşar peyniri üretilir. İlçe'de tarımsal ürünleri işleyen sanayi kuruluşları vardır. Bunların başında bitkisel yağ, tuğla ve kiremit fabrikaları ile çeltik atölyeleri gelmektedir. Bunların yanında ayrıca küçük bir sanayi sitesi mevcuttur.

İlçede Cumartesi günleri pazar ve Eylül aylarında panayır kurulur. Keşan aynı zamanda önemli bir ulaşım ağının da kavşak noktasıdır. İstanbul/Edirne-İpsala Sınır kapısı(Yunanistan) ve İstanbul/Edirne-Çanakkale karayollarının Keşan da kesişmesi önemli bir kavşak noktası olmasını sağlar.

.Tarihçesi
Keşan ilçesinin bilinen en eski adı "Zorlanis"tir. M.Ö. 4000 yıllarında Keşan ve çevresine yerleşen Luvilerin gelişiyle Cilalı Taş Devrine geçilmiştir. Bölge daha sonraları sırasıyla Trak, Yunan, Pers, Makedonya ve Bizans yönetimleri altına girmiştir. Pers İmparatoru I.Darius (Büyük Dara) M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında yöreyi imparatorluğuna ekleyerek satraplık haline getirmiştir. Büyük Roma İmparatorluğu'nun M.Ö. 395 yılında ikiye bölünmesi sonucu ilçe, Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizans) payına düşmüştür. Bu devrede Latin kültüründen ayrılıp, Yunan kültürü etkisine giren Trak'ların da yavaş yavaş özelliklerini yitirdikleri görülür.
Osmanlılar Gazi Süleyman Paşa zamanında yöreyi Osmanlı topraklarına katmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde ilçenin has olarak yönetimi Hersekzade Ahmet Paşa’ya verilmiştir. XIX. yüzyıl sonlarında Edirne vilayetinin Gelibolu sancağına bağlı bir kaza merkezi idi, 1829'da ve 1877'de iki kez Ruslarca işgal edilen bölge, XX. yüzyılın başlarında önce Bulgarların, sonra Kurtuluş Savaşı döneminde Yunanlıların saldırılarına uğramıştır. 19 Kasım 1922'de Binbaşı Mehmet komutasındaki Türk taburu Malkara üzerinden gelerek, itilaf devletleri heyetinden ilçeyi teslim almıştır.

Coğrafya ve İklim
Korudağ sırasının batı bölümü ilçe sınırları içindedir. Edirne'nin en yüksek yeri, bu dağın tepelerinden biridir. Yükseltisi 700 metre kadardır. Bu dağın yamaçlarının eğimi azdır. Korudağ'ın batısında Pelin yaylası yer almıştır.
Büyük iki vadisi vardır. Doğanca deresininki batıya doğru daha genişler ve Keşan ovası adıyla anılır. Önemli akarsuları, Muzalı ve Doğanca dereleridir. Muzalı deresi diye isimlendirilen Keşan deresi, Çamlıca deresi olarak da adlandırılan Büyükdoğanca deresi ile yer yer birleşerek Telmata bataklığına dökülür.

Büyükdoğanca deresinin ilçe sınırlarına girdiği yerde taşkınları önlemek ve sulama amaçlı kullanılmak üzere Kadıköy Barajı kurulmuştur. Bunun yanında ilçe sınırları içinde 8 tane de gölet bulunur.
İlçenin doğal gölü, Büyük Tuzla gölüdür. İlçede deniz kıyıları bazı yerlerde dik kıyı, bazı yerlerde ise alçak kıyı biçimindedir.
.İlçenin büyük bölümü, Akdeniz ikliminin Marmara tipi alanındadır. Bu, nisbeten yumuşak bir deniz iklimidir. Rüzgarlar, daha çok kuzey yönlerden eser. Güz ve kış mevsimleri daha yağışlıdır. İlçe, yağış bakımından yarı nemlidir.

Doğal bitki örtüsü kuru ormandır. Pelin yaylasında koru ve maki denen bitki topluluğuna rastlanır. Maki, bodur ağaç ve kurakçıl otlardan oluşur. Ormanların ortadan kaldırıldığı yerlerde bozkır oluşmuştur. Bozkır, tarla ve otlak olarak kullanılır.

Tarihi Eserleri ve Turizm
İlçe sınırları içinde bulunan Rusiyyon Kalesi ve Hersekzade Ahmet Paşa Külliyesine bağlı yapıların çoğu ortadan kalkmıştır. Tarihsel değer taşıyan yapıları, Hersekzade Ahmet Paşa Camii ile İbrice-Keşan kervan yolu üstündeki üç taş köprüdür. İlçedeki kale ile Hersekzade Ahmet Paşa külliyesinin yapılarından bazıları ile yeldeğirmenleri günümüze gelememiştir.
Saros Körfezinin yerleşime daha uygun olan kuzey kıyıları Keşan ve Enez ilçelerinin sınırları içerisindedir. Keşan ilçesi sınırları içerisinde olan Gökçetepe, Mecidiye, Erikli ve Yayla artık bir tür sahil kasabaları haline gelmiştir. Özellikle Erikli ve Yayla yaz turizminin etkin ve en kalabalık yerlerindendir.

Düzgün yolları ve turistik işletme belgeli konaklama yerleri bulunan ilçe, Edirne'nin turistik yerlerindendir. İlçenin iç turizm bakımından önemli olayı, panayırı ile Hıdrellez de yapılan dallık adlı bahar şenliğidir.

.Hastaneler
Keşan Devlet Hastanesi
Telefon : (0284) 714 34 34

Keşan Tıp Merkezi
Özel Hastane
Telefon : (0284) 714 21 66

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:13 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 




Sultan II. Murat`yn kurduğu kasaba: Uzunköprü ..

II. Murat, yaptırdığı köprünün (Cisr-i Ergene) hemen yanında bir kasaba kurulmasını emretmiştir. Bu kasaba Cisr-i Ergene, Kasr-ı Ergene ve Cesriergene isimlerini aldıktan sonra Ergene olarak anılmış ve son olarak Cumhuriyet döneminde Uzunköprü adını almıştır...İlçe, Edirne ilinin orta kısmında ve Trakya yontukdüzü üstündedir. Doğuda Kırklareli ve Tekirdağ, batıda Meriç ilçesi ve Yunanistan, kuzeyde Edirne Merkez ve Havsa ilçeleri, güneyde İpsala ve Keşan ilçeleriyle komşudur, yüzölçümü 1.226 km² dir. Yüzölçümü bakımından Edirne ilçeleri arasında en büyük ilçe konumunadır. Edirne’ye 64 kilometre uzaklıktaki ilçenin toplam nüfusu 73.486’dır.
İlçenin ekonomisi tarım, hayvancılık ve sanayiye dayalıdır. En çok yetiştirilen ürünler, ayçiçeği, buğday, şeker pancarı, arpa, üzümdür. Bunun yanı sıra çeşitli sebze ve meyveler de yetiştirilmektedir. Hayvancılıkta büyükbaş hayvanlar olmak üzere, manda, at, katır, koyun ve keçi besiciliği de yapılmaktadır. Bunlara bağlı olarak mandıralarda peynir yapılmaktadır. İlçedeki belli başlı sanayi kuruluşları, bitkisel yağ, yem, un fabrikaları ve çeltik atölyeleri ile şarap imalathaneleridir. Endüstrisi daha çok tarıma dayalı gelişmiştir. İlçede linyit yatakları bulunmaktadır.
.Tarihçe
Uzunköprü’ye ilk kez Traklar’ın yerleştiği bilinmektedir. Ancak Bulgaristan’da başlayan Karanova kültürlerinin buraya kadar ulaşmış olması, Kalkolitik Çağda yörede bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Eski Çağlarda Perslerin, Makedonyalıların, Romalıların ve Bizanslıların egemenliği altına giren Uzunköprü yöresi XIV. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına katılmıştır.

Uzunköprü'ye Cisr-i Ergene, Kasr-ı Ergene ve Cersiergene isimleri verilmiştir. Padişah II.Murat zamanında kurulmuştur. II. Murat, Osmanlıların Avrupa’ya yöneldikleri akınlarda gereksinim duydukları 1200 m. uzunluğundaki, ilçeye ismini veren köprüyü yaptırmıştır. Köprünün yanında bir külliye yaptırmış, Anadolu'dan getirttiği Türk göçmenleri yerleştirtmiştir.
Taihçi Hoca Sadettin Tacüt Tevarih adlı kitabında Kasabanın kuruluşunnu ve köprü'nün yapılışını şöyle anlatıyor:

"Söylendiğine gore Ergene köprüsünün bulundugu yer vaktiyle Çengelistan (sık ormanlar) imis ve çoğu bucağı batak, ormanlık yöreleri ise haramilere sığınak olurmuş. Bu ormanlıkta gizlenen yol kesiciler, her an, gelen giden yolcuların yollarını keser, nice günahsızları öldürerek, yok yere tepelerlermis. Hiç bir gün geçmezmiş ki bu korkulu ve tehlikeli yerde bir nice biçare zulüm kılıcıyla doğranmamış ve varlıkları parçalanmamış olsun. İşte bu sebeple aydın yolları tutan padişah, zulüm yollarından keder dikenlerini kaldırmak üzere ve pek çok para sarfetmek suretiyle önce bölgeyi temizledi. Orasını konaklanacak düzenli bir yer haline getirdi. Yüz yetmiş dört yüksek kemer üzerine uzatılmış eşşiz bir köprü yaptırdi ki, cihana örnek oldu. Köprünün bir başında Ergene adıyla anılan güzel bir kasaba kurdurup, cami, imaret, vb. yapılarla süsledi. Böylece gelen ve gidenlerin, bolluk içinde olan bu kasabadan faydalanmalarını sağladı.

.Sözü edilen imaret tamamlanınca, Edirne'den bilginleri, fakirleri bu kasabaya çağırıp şölen eyledi. İlk yemeği kerem dağıtmaya alışkın eliyle uleştirdi. Bilginlere, olgun kişilere pek çok lütuflarda, ikramlarda bulundu. Camiin mumlarını bile kendi eliyle yakıp kerem, cömertlik ve adalet cerağıyla orada olanların, törene katılanların gonullerini aydınlattı. Bunları yapan mimara, değerli bir hil`at ile birlikte pek çok armaganlar verdi. Köprünün öte başında da bir ulu kubbe inşa ettirerek, burasını köy haline getirdi ve gerek kasabalarda gerekse bu köyde oturan halkı her türlü avarız-ı divaniyeden beri ve musellem eyledi."

XIX.yüzyılın sonlarında Edirne vilayetinin merkez sancağına bağlı Cisr-i Ergene kazasının sınırları içerisinde bulunuyordu. İlçe iki kez Rus işgaline uğramış, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) sonra Fransızların, birkaç ay sonra da Yunanlıların işgali altına girmiştir. Uzunköprü Mudanya Mütarekesi’nin 11 Ekim 1922’de imzalanmasından sonra 18 Kasım 1922’de işgalden kurtulmuştur.

.Coğrafya ve İklim
İlçede dağ bulunmayıp, doğu kısmında yüksek tepeler vardır. İlçenin kuzey yarısı, Lalapaşa yaylasındadır. Bu yayla, Trakya yontukdüzünün bir parçasıdır. Aşınmış yayla olan yontukdüz, Korudağ'la Yıldız Dağı arasındadır. İlçenin en büyük vadisi, Ergene ırmağındakidir. Bu vadi, kuzeyde dik, güneyde eğik yamaçlıdır. Batıya doğru genişleyen tabanı, Ergene Ovası adıyla anılır. Yaylada bu ırmağın kolları olan irili ufaklı dereler bulunur. Altınyazı Barajı, Alıç Düzengeci ve Altı Büğet (set) bu dereler üstünde yapay göller oluşturmuştur.

İlçe, Akdeniz ikliminin Trakya geçit tipi alanındadır. Bu iklim deniz ve kara iklimleri arasında bulunan sert bir iklimdir. Rüzgarlar, genellikle kuzey yönlerden ve orta şiddette eser. İlçe, yağış bakımından yarı nemlidir. Doğal bitki örtüsü, kuru ormandır. Ormanın ortadan kaldırıldığı yerlerde bozkır oluşmuştur. Bozkır, tarla ve otlak olarak kullanılır.

Tarihi Eserleri ve Turizm
En ünlü tarihsel yapısı, Mimar Muslihiddin'in eseri olan Ergene Köprüsüdür. Uzunluğu 1200 metre, kemer sayısı 174 adettir. Dünya'nın en uzun ikinci köprüsü olduğu söylenir. Kemerlerin bazıları sivri, bazıları yuvarlaktır. Köprünün yüksekliği ve genişliği yer yer değişir. Bazı ayaklarında selyaranlar, üstünde balkonlar vardır. Köprünün genişliği Cumhuriyet dönemindeki onarımında arttırılmıştır.

Diğer önemli yapılar, II.Murat külliyesinin tek minareli ve çatılı Muradiye Camii, II.Beyazıt zamanında Mimar Hayrettin'in yaptığı Halise Hatun Camii, Külliyenin bir vakfı olan Çifte Hamam ve köprüye eklenmiş olan çeşmelerdir.
.Diğer eserleri Sultan II.Murat Külliyesine ait Cami (1444), Şehsuvarbey Camisi (1465), Halise Hatun Camisi, Habip Hoca Camisi (1752 depreminde yıkılmış, sonra yenilenmiştir.), Rıza Efendi Camisi, Mescit Camisi; Sultan II.Murat tarafından yaptırılan Park Çeşmesi, Çarşı çeşmesi, Samanyemez Çeşmesi; Hacı İbrahim Ağa’nın Çeşmesi (1705), Hacı İbrahim Ağa’nın Çeşmesi (1709), Acı Çeşme (1680)’dir. Köprünün kentten yana ucunda, İkinci Meşrutiyet döneminde yaptırılan Hürriyet çeşmesi mevcuttur.

İlçenin kırları uçar, ırmağıysa balık avcılığı yönünden çekicidir. Önemli iç turizm olayları, Bülbül Deresinde yapılan Dallık adlı bahar şenliği, av partileri ve panayırdır. İlçenin düzgün kara ve demiryollarıyla konaklama yerleri bulunmaktadır.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 




I.Trak Krallığı`nın başkenti Kipsela: İpsala .
.İpsala, uzun zaman Osmanlı ordusuna at yetiştirdi. Bu atlar, Edirne'de eğitilip süvari birliklerine veriliyordu.
..İpsala ilçesi Edirne ilinin güney yarısında, ortasına yakın bir yerdedir. Doğusunda Keşan ilçesi, batısında Yunanistan, kuzeyinde Uzunköprü ve Meriç ilçeleri, güneyinde yine Keşan ilçesiyle Enez ilçesi bulunmaktadır. Yüzölçümü 753 km²'dir. Bu bakımdan ilimizin dördüncü ilçesidir. Edirne’ye 108 kilometre uzaklıktaki ilçenin nüfusu, son nüfus sayısına göre 33.564'tür. İpsala, nüfus bakımından ilimizin dördüncü ilçesidir.

Halkın çoğunluğu, diğer kasaba ve köylerde oturur. İlçe ekonomisi tarım ve hayvancılık ve sanayiye dayalıdır. İpsala bitkisel ve hayvansal ürünleri ile İstanbul pazarını besleyen bir ilçedir. Başlıca tarım ürünleri, buğday, ayçiçeği, şeker pancarı ve pirinçtir. Ayrıca arpa, fasulye, üzüm, kavun, karpuz elma, armut ve sebze üretimi de ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Tarıma dayalı besin endüstrisi gelişmiştir. Hayvancılıkta ileri düzeyde olup, sığır, manda ve süt ile yün verimi yüksek kıvırcık koyunu yetiştirilir. Mandralarında beyaz peynir, kaşkaval denilen kaşar peyniri, Rumeli kaşar peyniri üretilir.

İlçede bitkisel yağ, çeltik ve un fabrikaları ve Tuğla ocakları vardır. İlçenin tatlı suyu, Belediye'nin tesislerinde şişelenip satılır. Cuma günleri pazar, Ağustos'ta panayır kurulur.
.Tarihçesi
O yörede bulunan İlkçağ kentinin adı Kypsela idi. İlkçağ kenti olan Kypsela hakkında da yeterli bilgi bulunmamaktadır. Ancak, buradaki küçük hisarın M.Ö.200 yılında Makedonya kralı V.Philippos’un saldırısına uğrayıp zapt edildiği ve o Hisar kasabasının Iustinianus döneminde, VI..yüzyılda kent durumuna getirildiği bilinmektedir. İpsala, Traklarlar’ın M.Ö.XX.yüzyıldan itibaren Karadeniz’in Kuzeyi ve Tuna üzerinden gelerek buraya yerleşmeleri ile kurulmuştur. Bölgeye gelen Traklar Meriç havzasının orta ve aşağı bölümlerine yerleşmişlerdi.

İpsala, 1361’de Evrenoz Bey tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. İpsala, uzun zaman Osmanlı ordusuna at üretim ve yetiştirme merkezi olmuştur.
XIX.yüzyıl sonlarında Edirne vilayeti Dedeağaç sancağının Sofulu kazasına bağlı bir nahiye merkezi idi. XIX.yüzyılın ortalarında kısa bir süre Rusların eline geçmiş, Balkan Savaşı’ndan sonra, Bulgarlar tarafından 1912’de, 27 Temmuz 1921-22 Kasım 1922 arasında Yunan işgali altında kalmıştır. Yunanlılar, Mudanya Ateşkes Anlaşması gereği ülkelerine dönerlerken para ve mal hırsıyla zulümler yaptılar. Türk çeteleri, zulüm önleme etkinlikleri gösterdiler. Mudanya Antlaşması ile yeniden Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılmış 1928 yılında ilçe olmuştur.

.Coğrafya ve İklim
İpsala ilçesinde dağlık bölüm bulunmamaktadır. İlçenin doğuda kalan büyük bölümü, Doğu Trakya Yontukdüzü denen aşınmış yayla üzerindedir. İlçenin en büyük vadisi, Meriç nehrininkidir. Derinliği ve bizde kalan yamaçlarının eğimi azdır. Bunun geniş vadi tabanındaki düzlüğüne İpsala Ovası denmektedir. Bu ova, uzun seddelerle Meriç'in taşkınlarından korunmuştur.
Edirne’nin güneybatısında yer alan İpsala Ovası, alçak tepelerle engebelenmiştir. Kuzey ve doğu kesimlerinde 100-300 m. arasında değişen yükseltiler bulunmaktadır.
Diğer akarsuları, yayla bölümündeki yedi adet deredir. Ovanın güneyinde Çeltik, Sığırcı, Pamuklu adlı doğal göller bulunur. Sultanköy Baraj Gölü ile Kumdere Göleti yapay göllerdir.

İlçenin kuzey yarısı Akdeniz ikliminin Trakya geçit tipi, güney yarısıysa Marmara tipinin alanındadır. Geçit tipi iklim, sert bir kara iklimidir. Marmara tipinde kışlar daha yağışlıdır. İlçe, yağış bakımından yarı nemlidir.
Doğal bitki örtüsü kuru ormandır. Bu ormanın ortadan kaldırıldığı yerlerde bozkır oluşmuştur. Bozkır, tarla ve otlak olarak kullanılır.
.Tarihi Eserleri ve Turizm
Ayakta kalmış olan Osmanlı yapısı, Alaca Mustafa Paşa Camiidir. Tek kubbeli ve tek minarelidir. Tahta işçiliği bakımından sanat değeri taşır. Diğer önemli mimarlık eseri, su kemerleridir.
Tekke Bayırı üzerindeki minberi yıkılmış olan açık namazgâhta İpsala’nın Osmanlılar tarafından alındığı zaman ilk namaz kılınmıştır. Ayrıca ilçede İpsala Hamamı ile Eski Keşan yolu üzerindeki Kadı çeşmeleri günümüze gelen eserlerdir. Mimar Sinan'ın eseri olan kervansaray ve İpsala kalesiyle Muradiye camii yıkılmıştır.
İlçenin korularıyla gölleri avcılık için çekicidir. Önemli turizm olayı olarak Ağustos aylarında spor ve kültür etkinlikleri görülür. İlçenin sınır kapısına giden yol üzerinde turistik belgeli konaklama yeri vardır.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


Dolmenler Diyarı: Lalapaşa ..İlçenin adı, onu ele geçiren birliğin komutanı olan Lala Şahin Paşa'nın isminden gelir. İlçeye bu ad Cumhuriyet döneminde verilmiştir. Osmanlı döneminde, Çöke bucağına bağlı olan Paşaköy Cumhuriyet döneminde Lalapaşa olarak anılmaya başlamıştır...İlçe Edirne'nin kuzey yarısındadır. Lalapaşa’nın doğusunda Kırklareli, güney ve güneybatısında Edirne Merkez ilçesi, batı ve kuzeyinde de Bulgaristan bulunmaktadır. Yıldız dağlarının güney ve Lalapaşa yaylasının kuzey kısımlarına ait bazı yerleri kaplar.
Yüzölçümü 554 km²’dir. Yüzölçümü bakımından Edirne'nin beşinci ilçesidir. İlçenin nüfusu, son nüfus sayımına göre 10.154'tür. İlçenin Edirne merkeze olan uzaklığı 24 kilometredir. Nüfus bakımından, şehrin dokuzuncu ilçesi durumundadır. İlçe endüstrisi tarım ve hayvancılığa endekslidir.

Çoğunluğu köylerde yaşayan Lalapaşa nüfusunun büyük bir kısmı tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlar. Tahıllar, endüstri bitkileri sebze ve meyve üreterek geçinir. İlçe endüstrisinin son yıllarda daha çok tarıma yöneldiği görülmektedir. Fabrika ve yapım evlerinde un, yarma, peynir, sucuk üretilir. 1992'de işletmeye açılan bir de çimento fabrikası vardır. İlçede işletilmeyen bazı madenler bulunmaktadır.

15 kooperatif ortaklığına sahip olan ilçenin ticaretine, Perşembe günleri kurulan pazar ve her yıl düzenlenen panayır; son beş yıldır Ağustos ayının ilk Perşembe günü başlayıp dört gün süren Yağlı Pehlivan Güreşleri ve Sünnet Şöleni önemli katkılar sağlar.
.Tarihçesi
İlçede yerleşik yaşama dair tarih öncesine dayanan izler görülmektedir. İlçe tarihi, yazı bilen Traklarla başlar. Lalapaşa ilk çağda Trak Krallıklarıyla Pers, Büyük İskender ve Büyük Roma İmparatorluklarının sınırları içindeydi. Orta çağda, önce Bizans İmparatorluğuna bağlıydı. 14. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinin eline geçti. İlçenin adı, onu ele geçiren birliğin komutanı olan Lala Şahin Paşa'nın isminden gelir. İlçeye bu ad Cumhuriyet döneminde verilmiştir. 1945 yılına kadar Edirne'ye bağlı bir bucak iken aynı yıl içinde ilçe olmuştur. İlçe merkezi Osmanlı döneminde, Çöke bucağına bağlı olan Paşaköy olarak biliniyordu.
İlçe Birinci Balkan Savaşında, Türk-Bulgar birliklerinin çarpışmasına sahne olan yerlerdendi. 1920 yılındaki Türk -Yunan savaşında kolordumuz, Bulgaristan'a çekilirken ilçeden geçmişti. İki yıl kadar süren Yunan egemenliği. Büyük Zafer ve Mudanya Ateşkes Anlaşmasıyla son buldu. Türk Ordusu, 27 Kasım 1922 tarihinde Lalapaşa'yı geri aldı.

.Coğrafya ve iklim
İlçenin Kuzey bölümü tepeliktir Tepelerin en yükseği. Muhittin Baba Tepesidir. Burada 600 metre olan yükselti, güneye gidildikçe azalır. Lalapaşa Yaylası, Doğu Trakya Yünlukdüzü denen aşınmış yaylanın bir kısmıdır.

İlçenin ovası, Tunca Çayı vadi tabanındaki küçük düzlüktür. En geniş vadi de bu çaya aittir. İlçedeki vadilerin en uzunu, Lalapaşa Deresini içerir. En büyük akarsuyu, kısa bir parçası ilçede olan Tunca Çayıdır. En uzun akarsuyu ise Lalapaşa, Sinanpaşa ve Hasanağa adlarıyla anılan deredir. Bu Tunca Çayının bir koludur.
İlçenin buyuk bölümü, Akdeniz ikliminin Trakya geçit tipi alanındadır. Bu iklim oldukça sert bir kara iklimidir İlçenin kuzeydoğu köşesi, Karadeniz ikliminin orman tipine ait alanda kalır. Kuru soğuğu daha az, yağışı daha çoktur. İlçe, yağış bakımından yarı nemlidir.
Doğal bitki örtüsü kuru ormandır. Ormanın ortadan Kalktığı yerlerde bozkır oluşmuştur. Bozkır tarla ve otlak olarak kullanılır.
.Tarihi Eserler ve Turizm
İlçedeki en önemli tarihsel eserler, taş devrinden kalma türbe ve tapınaklardır. Bu türbelere, tablataş, kapaklıkaya, perikızı evi (dolmen) denir. Yurdumuz Dolmen'leri Lalapaşa ve yöresinden başka yerde yoktur. Bu dolmenler zamanımızdan 4-5 bin yıl öncenin yapıtlarıdır. Lalapaşa içinde bulunan Dolmenin çevre düzenlemesi yapılarak turizm hizmetine sokulmuştur.
Tapınma yerleri ise ulutaş (menhir) adını taşır. Bunlar, dünyada benzeri az bulunan ferlerdir. İlçedeki camimin kiliseden çevrilme olduğu söylenir. Kayıtlarda adı Hacı Lala olarak geçen paşanın yaptırdığı yapılar yıkılmıştır. Ulaşım durumu iyi olan ilçenin konaklama olanakları elverişsizdir. İlçe, uçar ve kaçar avcılığı yününden çekicidir. Turizm açısından önemli olayları, söğütlükte kutlanan Hıdrellez ve panayırdır.

Lalapaşa Kapaklısı(Dolmenler)
İlk Demir Çağında (M.Ö. 1200) yıllarında Kuzey Balkanlar'dan Trakya'ya göç eden bir topluluğa ait mezar anıtı. İri taşlardan yapılan bu tür mezar anıtlarına Batı Avrupa'dan Asya içlerine kadar çeşitli bölgelerde rastlanmaktadır. Özellikle Lalapaşa çevresinde bu Çağa ait çok sayıda Dolmen ve Dikilitaş (menhir) bulunmaktadır.

1994-1995 yıllarında bu Kapaklıkaya Edirne Rotary Kulübü'nün desteği, Edirne Müzesi ve İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabiiim Dalı'nın ortak çalışmalarıyla, temizlenerek onarılmıştır.
A- Mezarı çevreleyen taşlı tepe
B- Giriş bölümü
C- Ön oda içinde mezar ve ölü armağanları
D- Ana oda
olmak üzere dört bölümden oluşur.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg



Sınırda bir İlçe: Meriç ..14.yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinin eline geçti. İlçeyi alan birliğin komutanı Hacı İlbey'di. Yüzyıllarca düşman saldırısından uzak yaşayan ilçe, 19.yüzyılın birinci ve ikinci yarısında Rusların eline geçti. Osmanlı döneminde "Kavaklı" olarak anılırdı. ..İlçe, Edirne ilinin orta kısmında ve Lalapaşa Yaylasının güneybatı köşesindedir. Doğuda Uzunköprü ilçesi, batı ve kuzeyde Yunanistan, güneyde İpsala ilçesiyle komşudur. Güneydoğu ve güneyde Ergene Nehri, batı ve kuzeyde Meriç Nehri ilçenin doğal sınırlarını oluşturur. Yüzölçümü 448 km²dir. Bu bakımdan Edirne'nin sekizinci ilçesidir. Edirne’ye 89 kilometre uzaklıktaki ilçenin toplam nüfusu 19.052’dir. Nüfus miktarı bakımından ise, Edirne'nin altıncı ilçesidir.

Halkın çoğunluğu köylerde oturur, tarım ve hayvancılıkla geçinir. İlçede tahıllar endüstri bitkileri ve meyve yetiştirilir. Tarıma dayalı endüstri gelişmiştir. Fabrika ve mandıralarda pirinç, yağ, un, yarma ve peynir elde edilir. Başlıca el sanatları, sepetçiliktir. İlçede linyit kömürü çıkarılır. Salı günleri kurulan pazar ticareti canlandırır.


Tarihçesi
Meriç'in tarih öncesi ile ilgili bilgiler yeterli değildir. Yalnızca Sultan I.Murat'ın komutanlarından Hacı İlbey tarafından 1361’de Bizanslılardan alındığı bilinmektedir.
XX. yüzyılın ilk yarısında burada Kavaklı isminde bir ilçe kurulmuştur. Büyükdoğanca Köyü ilçe merkezi olmuş, Kavaklı ismi de Meriç olarak değiştirilmiştir. Balkan Savaşı’ndan önce Souflion (Sofulu’a bağlı olan bu yerleşim alanı, Dimetoka’nın Bulgaristan’a bırakılmasından sonra (1916), Büyükdoğanca Köyü Uzunköprü kazasına bağlanmıştır. (1919). Eskiden Kavaklı ismi ile tanınan Meriç 1920’den 1922’ye kadar Yunan işgalinde kalmıştır. Meriç'in ilçe oluş yılı 1923'tür.
.Coğrafya ve İklim
Meriç ilçesinde dağlık alan bulunmamakla birlikte ilçenin en yüksek yeri, yükseltisi 130 metre kadar olan Karayayla Tepesidir. İlçenin büyük kısmı, Doğu Trakya Yontukdüzü denen aşınmış yayla üzerindedir. Dalgalı düzlük görünümündeki bu yaylanın ilçeyi de içeren kuzey bölümüne Lalapaşa yaylası denir. İlçenin en büyük vadisi, Meriç nehrine ait olan vadidir. İkinci büyük vadi ise Ergene ırmağına ait olandır.

İlçenin kapladığı yayla parçasında üç dere ile kollarının küçük vadileri de vardır. Meriç nehrinin ilçede kalan vadi yamaçları az, Ergene ırmağınınki çok eğimlidir. Kuzeyde Meriç nehri vadi tabanı, Akçadam ovası adıyla tanınır. İlçenin büyük akarsuları, adı geçen nehir ve ırmaktır. Edeköy ve Küplü ovaları da Meriç nehri vadi tabanına ait düzlüklerdir. Seddelerle, zararlı su taşkınlarından korunmuşlardır, Üç dere ile kolları, İlçenin diğer akarsularıdır.

İlçe, Akdeniz ikliminin Trakya geçit tipi alanındadır. Bu iklim sert bir kara iklimidir. Yazlar, genellikle sıcak ve kurak geçer. Kışlar, soğuk ve az yağışlıdır. Güz yağışları ilkbahar yağışlarından fazladır. Rüzgarlar, daha çok kuzey yönlerden ve orta şiddette eser. İlçe yağış bakımından yarı nemlidir.

Doğal bitki örtüsü, kuru ormandır. Eskiden ilçenin kuzey batısıyla güney kısımlarını örten ormanlar ortadan kaldırılmış ve yerinde bozkır oluşmuştur. Bu bozkır, tarla ve otlak olarak kullanılır. Orman kalıntısı ağaçlıklara rastlanabilir. Akdeniz iklimine özgü katran ardıcı adlı ağaççık görülebilir. Maki denilen örtüye ait bu ağaççığın yaşaması, ilçeyi Akdeniz iklimi, Marmara tipinin de etkilediğini gösterir.
.Tarihi Eserler ve Turizm
İlçede görülmeye değer tarihsel yapı yoktur. İlçe avcılık yönünden çekicidir. İç turizm bakımından önemli olayları, Beyköy Dallığı ve Mayalar adıyla anılan ilkbahar şenlikleridir.
.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 



II. Bayezid eşi Hafsa Hatun`dan: Havsa ..Havsa kasabasının Roma ve Bizans dönemlerindeki adları "Hostizo" ve "Niki" idi. Osmanlı Türklerinin eline geçti ve Hoşa adını aldı. Sultan II. Bayezid'in eşlerinden olan Hafsa Hatun'un buraya yerleşmesi ile zamanla Hafsa Havsa'ya dönüştü. ..Havsa ilçesi, Edirne ilinin kuzey yarısında ve Lalapaşa yaylası üzerindedir. Doğuda Kırklareli ili ve Babaeski ilçesi, batıda Edirne merkez ilçesi, kuzeyde Süloğlu ve güneyde Uzunköprü ve Kırklareli'nin Pehlivanköy ilçeleriyle komşu olup, il merkezine 27 kilometre uzaklıktadır. Yüzölçümü 545 km² dir. Bu bakımdan Edirne'nin altıncı ilçesidir.

İlçenin nüfusu,son nüfus sayımına göre 24.027'dir. Nüfus miktarı bakımından Edirne'nin beşinci ilçesidir. Köylerde oturan halk tarım ve hayvancılıkla geçinir. İlçede tahıllar, endüstri bitkileri, çeşitli meyveler ve hayvan yetiştirilir. Besin endüstrisi gelişmiştir. 30'dan fazla kooperatif ortaklığı vardır. Havsa kasabasında Cumartesi günleri pazar ve Eylül aylarında panayır kurulur. .Tarihçesi
İlçenin tarihi Traklarla başlar. İlçe ilk çağda Trak Krallıklarıyla Pers, Büyük İskender ve Büyük Roma İmparatorluğu sınırları içindeydi. Ortaçağda Bizans İmparatorluğu'na bağlıydı. Havsa kasabasının Roma ve Bizans dönemlerindeki adları "Hostizo" ve "Niki" idi. Bizans döneminde çeşitli Budunların ve Haçlıların saldırılarına uğradı. 14. yüzyıl ortalarında I. Murat zamanında Osmanlı Türklerinin eline geçti ve Trakya'nın tamamı ile fethinden sonra ilçeye Anadolu'dan göçmen Türkler getirilip yerleştirildi. Buraya Hoşa adı verildi.

XVI.yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman'la söyleşmek hakkına sahip Sultan II. Bayezid'in eşlerinden olan Hafsa Hatun'un buraya yerleşmesi ve eserler yaptırması yine Sokullu Mehmet Paşa’nın buraya yaptırdığı külliye ile Havsa daha da gelişti. İlçe adını Hafsa Hatundan almış ve bu isim zaman içinde Havsa'ya dönüşmüştür.

İlçe, 19.yüzyılın birinci ve ikinci yarılarında Rusların eline geçti. Birinci Balkan Savaşından sonra Bulgarların, Birinci Dünya Savaşı ertesinde Yunanlıların saldırısına uğradı. Bazı subaylarımızın komuta ettiği çetelerimiz, halkı düşman zulmünden korudular. Silahlı kuvvetlerimiz, Büyük Zafer'den sonra, 23 Kasım 1922 tarihinde ilçeyi geri aldı. Balkan ve Birinci Dünya Savaşından sonra bucak olan Havsa, 1954 yılında üçüncü kez ilçe oldu ve gelişti.

.Coğrafya ve İklim
İlçede dağlık alan bulunmazken, kuzey-güney doğrultusunda sıralanan az yükseltili yayvan tepelerin en yükseği, Doğruk Tepe'dir. Vadilerin derinliği azdır. Bu vadilerden bazıları geniş tabanı Osmanlı ovası adıyla anılır. Başlıca akarsuları Oğulpaşa, Necatiye, Kuleli dereleriyle, Darı dere ve Aşırı deredir. Bunlar Ergene Irmağı'nın kollarıdır. İlçede doğal göl yoktur. Yapay gölet vardır.

İlçe, Akdeniz iklimi Trakya geçit tipinin alanındadır. Rüzgarlar, daha çok kuzey yönlerinden eser. Orta şiddettedirler. Yazlar genellikle sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve epey yağışlı geçer. İlçenin iklimi, kara iklimidir. Havsa ilçesi, yağış bakımından yarı nemlidir. Doğal bitki örtüsü kuru ormandır. Ortadan kaldırılan ormanların yerinde bozkır oluşmuştur. Bozkır, tarla ve otlak olarak kullanılır.

.Tarihi Eserler ve Turizm
Havsa'da günümüze kadar ulaşan eserler Sokullu Mehmet Paşa'nın 1576-1577’de ölen oğlu Kasım Bey adına Mimar Sinan’a yaptırdığı külliye, iki kervansaray, cami, medrese, imaret, çiftehamam, dergâh, köprü ve arastadan ibarettir. Cami, hamam ve çeşme günümüze ulaşabilmiş ancak diğer eserler 1752 depremi ve İşgaller sırasında yıkılmışlar ve zamanla yok olmuşlardır. Ayrıca Hafsa Hatun ve Abdülselam Camisi’nden günümüze hiçbir kalıntı gelememiştir. Kervansaray da 1752 depreminde yıkılmıştır.

Havsa'nın bazı köylerinde tarih öncesi devirlerinde yaşayan Luviler'den kalma olduğu sanılan Ulutaş ve Kurgan kalıntıları vardır. İlçenin yolu düzgündür, fakat turistik belgeli konaklama yerleri yoktur.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 


Ainos`tan bugüne: Enez ..Antik Çağda Ainos olarak bilinen Enez’in kuruluşuna ait, tarihi kaynaklarda farklı kayıtlar bulunmaktadır. Ainos adına ilk kez Homeros’un ünlü eseri İliada Destanında rastlanmaktadır. Homeros, bu eserinde Enez’den bir Trak şehri olarak söz etmektedir. .



.Enez ilçesinin 21 kilometre kuzeyinde İpsala , 60 kilomtre doğusunda Keşan ilçesi, güneyde ve batıda Ege Denizi ve Yunanistan ile mülki ve milli sınır ile çevrilmiş olup, toplam 30 kilometre deniz, 44 kilometre mülki sınırlara sahiptir. Yüzölçümü 473 km²’dir. İstanbul'a 285 kilometre, Edirne'ye 177 kilometre uzaklıktadır.

Enez Meriç Irmağı’nın Ege Denizi’ne döküldüğü bir yarımadanın üzerinde yer alır. 2000 yılı nüfus sayımına göre ilçede 11.920 kişi yaşamaktadır.

Bölge halkı genellikle tarım ve ticaret ile uğraşmakta olup, merkez ve sahil köylerinde balıkçılık yapılmaktadır.
Topraklarında buğday, ayçiçeği, arpa ve susam ekilir. Az miktarda da pirinç, fasulye, nohut, şeker pancarı, elma, armut yetiştirilir ve bağcılık yapılır. Hayvancılıkta koyun ve sığır yetiştirilir. Peynir üretimi, bir tür kaşar peyniri olan kaşkaval ihraç ürünlerinin başında gelmektedir.
.Hem bir liman kenti olması açısından, hem de Meriç nehri ve Gala Gölüyle çevrili olmasından adeta bir yarım ada görünümünde kalan Enez'de balıkçılık önemli gelir kaynaklarından biridir.Meriç nehrinin hemen yanı başındaki Enez'de hem nehirde hem de Gala gölünde tatlı su balıkçılığı da yapılmaktadır.

Saros Körfezi'nin büyük yerleşimlerinden biri olan Enez yaz aylarında ciddi bir yoğunluk yaşamakta nüfusu 50.000'ler seviyesine gelmektedir. Enez ekonomisine ciddi bir katkı sağlayan sahil turizmi hızla gelişmektedir.

Tarihçesi
Enez’de tarihin erken dönemlerinden itibaren yerleşmeler peş peşe birbirini izlemiştir. Anadolu’dan başlayarak kıyı boyunca Balkanlara ulaşan kara yolu üzerindeki bu yerleşim, aynı zamanda Batı Karadeniz kıyı kentleriyle Anadolu arasındaki ulaşımı sağlamıştır. Bütün bunların yanı sıra Taşoz’dan Çanakkale’ye kadar uzanan bölgenin tek doğal limanı olma özelliğine de sahiptir.

Antik Çağda Ainos olarak bilinen Enez’in kuruluşuna ait, tarihi kaynaklarda değişik kayıtlar bulunmaktadır. Ainos adına ilk kez Homeros’un ünlü eseri İliada Destanında rastlanmaktadır. Homeros, bu eserinde Enez’den bir Trak şehri olarak söz etmektedir.

Aynı şekilde Antik Çağ yazarlarından Strabon, Homeros’un görüşüne katılarak, Enez’in Trak kralı Poltys’ten dolayı, Poltyobria olarak adlandırıldığını yazmaktadır. İlçenin akropolünü oluşturan bugünkü kale içinde yapılan arkeolojik kazılarda M.Ö.4000.-3000. yıla tarihlenen çömlek kalıntıların bulunması, buradaki yerleşimin Kalkolitik çağa kadar gittiğini kanıtlamaktadır.
.Ancak, Antikçağ tarihçilerine ve kaynak niteliğindeki diğer belgelere göre Enez (Ainos), ilk kez Aioller, daha sonra Mitilene (Midilli) ile Kymeliler tarafından koloni olarak kurulmuş ve M.Ö.VII.yüzyıldan itibaren Eski Yunan kültürü çerçevesinde bir şehir devleti (Polis) olarak gelişmiştir. Bazı antik kaynaklar Ainos’un Odesseus’un arkadaşı Gencus’un kardeşi tarafından, diğerlerinde ise, Aineas şehrin kurucusu (Eponoymos) olarak gösterilmektedir.

1971 yılından itibaren kale içinde ve dışında yapılmaya başlanan kazı ve sondaj çalışmalarından ele geçen çeşitli buluntular ile kale girişinin 30 metre doğusunda yapılan inşaat temeli kazısında, M.Ö. VI.yüzyılın sonlarına doğru dört adet Aiol sütun başlığının bulunmuş olması, söz konusu edilen tarihi bilgilerin en önemli kanıtlarıdır. .Enez, MÖ.VI.yüzyılın sonlarında, Pers Kralı Darius’un 513 tarihinde yaptığı İskit seferinden sonra kısa bir süre için Pers egemenliğine girmiştir. M.Ö. V.yüzyılda Pers-Yunan savaşlarında Kserkes Çanakkale Boğazı’ndan Trakya’ya geçtikten sonra ordusu ile birlikte Enez üzerinden Yunanistan’a yürümüştür. Bu tarihe kadar bağımsız bir şehir devleti olan Enez, Salamis savaşından sonra (M.Ö.480479) Attik-Delos Deniz Birliğine girmiştir. Enez’in Eski Çağda erişmiş olduğu kültür düzeyini M. Ö. V.yüzyılda bastırdığı sikkeler, plastik eserler ve keramik eserlerde de görmek mümkündür. Zenginlik ve kültür düzeyinin bütün Antik Çağ boyunca koruduğunu, Geç Antik Çağda da bu seviyenin düşmediği, günümüze ulaşan kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Enez, Lala Şahin Paşa’nın Rumeli seferinden sonra, bağımsızlığını bir süre daha devam ettirmiştir. Çevresindeki kentler Osmanlı egemenliğine girmiş, ancak Enez’e dokunulmamıştır. Büyük olasılıkla Enez, Osmanlılara haraç vermiş ve böylece bağımsızlığını korumuştur. İstanbul’un fethinden sonra Yunus Bey komutasındaki Türk donanması Enez’e doğru yelken açmış, Fatih Sultan Mehmet de kara ordusu ile gelerek kenti kuşatmıştır. Karadan ve denizden kuşatılan Enez 1456’da teslim olmuştur.

Osmanlı yönetiminde Enez zengin bir ticaret kenti olmuştur. Kaledeki Ayasofya, camiye çevrilmiş, kentteki diğer kiliseler burada yaşayan Hıristiyan halkın ibadeti için olduğu gibi bırakılmıştır. Venedikli Nichola da Canala 14 Temmuz 1469’da Selanik kıyılarına Limni ve İmroz adalarına oradan da Enez’e saldırmıştır. Enez’deki Türk ve Hıristiyanlar öldürülmüş, şehir yağmalanmış ve yakılmıştır. Sultan II.Beyazıt zamanında yeniden Osmanlı topraklarına katılmıştır. Enez, 1953 yılında ilçe durumuna getirilmiştir.

.Coğrafya ve İklim
Oldukça geniş tabanlı vadiler ve bunların etrafındaki alçak tepelerden oluşur. İlçenin doğusunda batıya doğru uzanan Işıklar dağının uzantısı olan Koru Dağları, bu arazi ortasında yeniden yükselir ve 385 metre yüksekliğindeki Hisarlık dağını oluşturur.

İlçenin en önemli akarsuyu Türkiye ile Yunanistan arasındaki doğal sınırı oluşturan Meriç Nehri’dir. İlçe topraklarının büyük bir bölümü alüvyonlarla kaplıdır. Bu vadilerde yer yer küçük ovalar bulunmaktadır. Bu ovaların en büyüğü Yenice Ovası ile, bir bölümü Enez topraklarında bulunan İpsala Ovası’dır.
Ayrıca ilçe topraklarında irili ufaklı göller bulunmaktadır. Zaman zaman bataklığa dönüşen bu göllerin başında Gala Gölü gelmektedir. Dalyan, Taşaltı, Tuzla ve Bücürmene de diğer göllerdir.
Enez ilçesinde genelde Akdeniz iklimi mevcuttur. İlkbahar ve sonbahar ayları yağışlı, kışları sert ve kuru geçer. Kışın az kar yağmakla birlikte nemli bir hava hüküm sürer.

.Tarihi Eserler ve Turizm
Enez her yönüyle gezilecek, bir tarihi ve arkeolojik bulgulara ve doğal güzelliklere sahip şirin bir ilçedir.
Enez’de günümüze gelebilen tarihi eserler arasında; akropolde kurulan Enez Kalesi, Kale içerisindeki Bazilika planında Ayasofya Kilisesi (Fatih Camisi), Has Yunus Kaptan Türbesi, Deveci Hanı, Roma Yolu kalıntıları, ilçedeki çeşitli kilise kalıntıları, nekropol alanı, Osmanlı kervansarayı bulunmaktadır. Enez sahil kervansarayı, tarihi değeri açısından görülmesi gereken bir değer olarak ziyaretçilerini beklemektedir.

Yıllardır askeri yasak bölge kapsamında olması nedeniyle Yabancı turizme açılamayan Enez, yakın zamanda yasak bölge kapsamından çıkarılmıştır. Enez'de her yıl Temmuz ayı içerisinde bir Av ve Balık Festivali düzenlenmektedir.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:14 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 



Edirne`nin en küçük ilçesi: Süleoğlu
..XIV.yüzyılın ortalarında Süleymanoğlu Süle ve Hacı Sinanoğlu Süle Çelebi tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır ve ismini bu sayede kazanmıştır. ..Edirne ilinin kuzey yarısında ve Lalapaşa yaylası üstündedir. Doğuda Kırklareli ili, batıda Edirne merkez ilçesi, kuzeyde Lalapaşa ve güneyde Havsa ilçeleriyle komşudur. Yüzölçümü, 250 km² kadardır. Bu bakımdan Edirne’'de dokuzuncu ilçe durumundadır. Edirne merkeze uzaklığı 33 kilometredir. İlçenin nüfusu, son nüfus sayımına göre 11.927’'dir. Süloğlu nüfus bakımından, Edirne’'nin sekizinci ilçesidir.

Çoğunluğu köylerde oturan halk, tarım ve hayvancılıkla geçinir. İlçede çeşitli tahıllar, endüstri bitkileri, meyveler, küçük ve büyük baş hayvanlar yetiştirilir. Linyit ve taşocağı bulunur, iyi cins kireç üretilir. Endüstri gelişmemiştir ama ulaşım olanakları bakımından elverişlidir. Cuma günleri pazar, Ağustos aylarında panayır kurulur.

Tarihçesi
XIV.yüzyılın ortalarında Süleymanoğlu Süle ve Hacı Sinanoğlu Süle Çelebi tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. İsmini de bu şekilde kazanmıştır. Fatih Sultan Mehmet zamanında seçkin devlet adamlarının dirliği olarak kayıtlara geçmiştir. Dirlikle ilgili eski kayıtlarda Süleymanoğlu Süle ve Hacı Sinan Oğlu Süle Çelebi, Süle Ovası, Süle Yaylası adları geçer.
XV. yüzyıl ve sonrasında, ilçeyi de kapsayan geniş bir yöreye, Anadolu’'dan getirilen Yörükler yerleştirildi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde rahat yaşayan ilçe, 19. yüzyıl birinci ve ikinci yarılarında, kısa sürelerle Rusların eline geçmiş Balkan Savaşı’nda yörede Bulgarlarla savaşılmış, I.Dünya Savaşı öncesinde de Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 22 Kasım 1922’de bu işgalden kurtarılmıştır. 19. yüzyılda köy olarak Havsa’'ya Cumhuriyet dönemi başlarında bucak olarak Edirne merkez ilçesine bağlanan Süloğlu, 12.09.1991 tarihinde ilçe oldu.
.Coğrafya ve İklim
İlçede az yükseltili yayvan tepeler bulunmaktadır. İlçeyi de içeren Lalapaşa Yaylası, Doğu Trakya yontukdüzünün bir parçasıdır. Yontukdüz denen aşınmış yayla, dalgalı düzlük görünümündedir. Başlıca vadisi, Süloğlu Deresine aittir. Bunun derinliği ve yamaçlarının eğimi azdır. Vadi tabanındaki düzlük, bir ova görünümü verir. İlçenin başlıca akarsuyu, Ergene Irmağının bir kolu olan Süloğlu Deresidir. Bu dere üstündeki baraj gölünün suyu tarlalara ve Edirne kentine gönderilir.
İlçe, Akdeniz iklimine bağlı Trakya geçit tipi ikliminin alanındadır. Bu iklim, epey sert bir kara iklimidir. Rüzgarlar, daha çok kuzey yönlerden eser. İlçe yağış bakımından yarı nemlidir.
Doğal bitki örtüsü, kuru ormandır. İlçede meşe korusu ve fundalık vardır. Ağaçlandırmalar da yapılmıştır. Ormanların ortadan kaldırıldığı yerlerde bozkır oluşmuştur. Bu bozkır tarla ve otlak olarak kullanılır.

Tarihi Eserler ve Turizm
Bekçitepe denen yerde, Traklardan kalma olduğu sanılan kurganlar vardır. İlçenin düzgün yolları varsa da konaklama yerleri yoktur. Baraj gölü çevresi bir piknik yeri olarak ilgi çeker. Önemli iç turizm olayları, uçar ve kaçar avcılığı ile panayırıdır.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:15 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

TEM otobanı, oldukça modern ve kaliteli bir yol olmasından dolayı İstanbul’dan direkt olarak Edirne’ye ulaşmak isteyenlerin birinci tercihi durumundadır. Kendi aracıyla seyahat edecek olanlar için TEM otobanı dışında E5 (D100) karayolu da diğer bir alternatiftir..
.

KARAYOLU İSTANBUL - EDİRNE GÜZERGAHI
İstanbul-Edirne karayolu ulaşımında TEM otobanı ve E5 (D100) karayolu tercih edilebilir.
TEM otobanından Edirne (İstanbul / Mahmutbey-Edirne mesafesi) 228 kilometre, E5 (D100) karayolu üzerinden (İstanbul /Topkapı-Edirne mesafesi) 217 kilometredir.

TEM otobanı, oldukça modern ve kaliteli bir yol olmasından dolayı İstanbul’dan direkt olarak Edirne’ye ulaşmak isteyenlerin birinci tercihi durumundadır. Kendi aracıyla seyahat edecek olanlar için TEM otobanı dışında E5 (D100) karayolu da diğer bir alternatiftir.

Rahat bir yol olmasının yanı sıra, İstanbul Esenler otogarına yakınlığı nedeniyle, İstanbul-Edirne güzergâhında transit sefer düzenleyen otobüs şirketlerinin birinci tercihi de TEM otobanıdır. D100 karayolu üzerinden İstanbul-Edirne arasında sefer düzenleyen otobüs şirketleri de vardır.

Ayrıca bazı otobüs şirketlerinin, İstanbul Anadolu yakasındaki Harem Otogarı’ndan Edirne yönüne hareket eden seferleri de mevcuttur. Harem-Edirne istikametinde hizmet veren otobüsler, Haremden hareket ettikten sonra Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerek, Esenler Otogarı’na uğramakta ve bu merkezden aldığı yolcularla Edirne yönündeki seferine devam etmektedir.

.

.Esenler Otogarı’ndan Edirne yönüne sabah 07.00’de başlayan ve her yarım saatte bir düzenlenen otobüs seferleri gece saat 21.00’e kadar devam etmektedir. Harem çıkışlı seferler ise saat 08:15 civarında başlayıp, belli aralıklarla 18.30 civarına kadar devam etmektedir. (Sefer saatleri ve sefer sayıları şirketlere göre değişiklik gösterebilir. Bu nedenle, kesin kalkış saatleri için İrtibat Rehberi bölümümüzde yer alan otobüs şirketlerini arayarak bilgi almanızı tavsiye ederiz.)

Otobüsle İstanbul’dan Edirne’ye ulaşım Esenler Otogarı’ndan yaklaşık 2 saat 15 dakika, Haremden ise 3 saat 15 dakika sürmektedir. Bilet fiyatları şirketlere göre farklılık göstermekle birlikte, Nisan 15 itibariyle Harem-Edirne seferleri için kişi başı 16 YTL, Esenler-Edirne seferleri için kişi başı 14 YTL civarındadır.

KENDİ ARACINIZLA İSTANBUL - EDİRNE YOLCULUĞU
İstanbul’dan Edirne’ye kendi aracınızla gitmek isterseniz, Mahbutbey gişelerinden TEM otobanına girmeniz gerekiyor. Mahmutbey, Avcılar, Hadımköy, Çatalca, Kumburgaz, Selimpaşa, Silivri, Kınalı, Çerkezköy, Çorlu, Saray, Lüleburgaz, Babaeski, Havsa çıkışlarını geçtiğinizde, Edirne gişelerine ulaşmış olursunuz. 4,5 YTL olan otoban ücretini ödeyerek (ya da OGS/KGS kartınızı kullanarak) gişeleri geçtiğinizde, gişelerden sonraki ilk çıkış sizi Edirne merkezine yönlendirir. Gişeleri geçtikten sonra sağdaki ilk çıkışı tercih etmeyip, direkt olarak yola devam ederseniz, biraz daha ilerdeki Edirne-Lalapaşa çıkışını kullanarak da Edirne yönüne sapabilirsiniz. Bu çıkış da sizi Kıyık semti üzerinden Edirne merkezine ulaştıracaktır. (Edirne-Lalapaşa sapağından çıkmadan direkt devam ederseniz, bu yol sizi Kapıkule sınır kapısına ulaştırır.)

Sürüş açısından oldukça rahat bir yol olan TEM otobanında yaz aylarında (özellikle Cuma akşamları) Kınalı (Tekirdağ) çıkışına kadar yoğun bir trafikle karşılaşmanız olasılık dahilindedir. Mahmutbey gişelerinden 62 kilometre uzaklıktaki Kınalı çıkışına kadar otoban genelde 2 veya yer yer 3 şerit olarak devam eder. Ancak Kınalı çıkışından sonra otoban yolu hem 3 şeride çıkar, hem de trafik yoğunluğu oldukça azalır. İstanbul-Edirne TEM otoban geçiş ücreti binek otomobiller için 4,5 YTL’dir.
TEM otobanında halen hem gidiş, hem de geliş istikametinde sadece 1 adet benzin istasyonu ve bu benzin istasyonuna bağlı küçük çaplı alışveriş ihtiyaçlarınızı temin edebileceğiniz birer market bulunmaktadır. Bunun dışında genellikle tırların mola verdiği park alanları ve bu park alanlarında küçük çaplı büfeler ve WC’ler mevcuttur.

.Otobanının hizmet vermeye başladığı ilk dönemlerde, benzin istasyonu ve dinlenme tesislerinin sayısı daha fazlaydı ancak şu anda bu işletmelerden sadece 1 tanesi (gidiş ve geliş istikameti olarak her iki yönde) faaliyet göstermektedir. Kapanan işletmelerin girişlerini belirtmek için daha önce yerleştirilen yön tabelalarının üzerleri şu anda boyanarak kapatılmış ve girişlerine bariyer yerleştirilmiştir. Bu nedenle özellikle gece yolculuklarında bu tabelaların sizi şaşırtmaması için dikkatli olmanızı öneririz.

KARAYOLU DİĞER GÜZERGAHLARDAN EDİRNE’YE ULAŞIM
D-110 devlet karayolu da İpsala'yı Tekirdağ üzerinden İstanbul'a bağlamaktadır. Ayrıca Edirne ili, devlet karayolu ile Çanakkale üzerinden Ege Bölgesi'ne açılmaktadır.

Edirne, İstanbul ve Çanakkale üzerinden Anadolu şehirleri ile düzenli bir ulaşıma sahiptir. Edirne'de 275 kilometre devlet yolu, 418 kilometre il yolu ve 61 kilometre otoyol mevcuttur.

Kapıkule ve Hamzabeyli Bulgaristan, Pazarkule ve İpsala da Yunanistan geçişlerinde kullanılan karayolu sınır kapılarıdır.


..Edirne, Kapıkule ve Uzunköprü Garlarından gerek yurtiçi gerekse yurtdışına yük ve yolcu taşımaları yapılmaktadır. Demiryolu ile Avrupa yönü ithalat ve ihracatımız bu iki kapı ile sağlanmaktadır.

.

.Osmanlı imparatorluğu, Sultan Abdulaziz dönemi 1868 yılında Avusturyalı Baron Hirsch'e Rumeli demiryolları imtiyazı verildi. Baron Hirsch tarafından 1869 yılında Rumeli - Şark demiryolları kumpanyası kuruldu. Bu imtiyaz 2000 Km lik yolun yapımı ve işletilmesini kapsıyordu.

Yolun 20 Km civarında bulunan yer altı ve yerüstü zenginliklerinin kullanım imtiyazıda dahildi.
Dönemin Nafıa Nazırı Davut paşa ile Baron Hirsch,Avusturya Şümendifer direktörü Alfons
Rochild Paris' te bir araya gelerek 17.04.1869 tarihinde demiryolunun Selanik-İstanbul bölümünün inşası sözleşmesi imzalandı.

Demiryolunun inşasına 1870 yılında İstanbul'dan başlandı.İstanbul-Uzunköprü-Pityon-Karaağaç güzergahı tamamlanarak, Uzunköprü ve Karaağaç küçük gar binası ile birlikte 18 Haziran 1873'te hizmete girdi.
Halen Rektörlük olarak hizmet veren Karaağaç büyük gar binasına 1907 de başlanıp, 1.dünya savaşı ve Lozan Antlaşmasından sonra devam edilerek 1930 yılında hizmete girdi.

.

.33 km'lik demiryolu bölümü Demirköprü-Karaağaç arası Yunanistan topraklarında kaldığından çeşitli zorluklarla karşılaşıldı. Bunun üzerine Pehlivanköy-Kapıkule bölümü 67 Km demiryolu yeniden yapılarak Edirne ve Kapıkule Garları ile birlikte 1 Kasım 1971 yılında hizmete girdi.

Demiryolu tesisleri
Edirne il sınırları dahilinde bulunan demiryo¬lunun; Pehlivanköy-Uzunköprü-Hudut (Demir-köprü) kısmı 28 Km olup, Elektriksiz ve sinyalizasyonsuzdur. Pehlivanköy-Edirne-Kapıkule-Hudut kısmı 67 Km Elektrikli ve sinyalizasyon sistemlidir. Uzunköprü'den Yunanistana, Kapıkule'den Bulgaristan'a demiryolu bağlantısı sağlanmaktadır.

.

.Demiryolu taşımaları
Edirne, Kapıkule ve Uzunköprü Garlarından gerek yurtiçi gerekse yurtdışına yük ve yolcu taşımaları yapılmaktadır. Demiryolu ile Avrupa yönü ithalat ve ihracatımız bu iki kapı ile sağlanmaktadır.
İstanbul-Kapıkule-İstanbul arası iki Bölgesel ekspres ile dahili yolcu (700 yolcu kapasiteli)
İstanbul-Uzunköprü-İstanbul arası bir Ekspres ve iki bağlantı ile dahili yolcu (500 yolcu)
İstanbul-Uzunköprü-Selanik-İstanbul arası Dostluk/ Filia Ekspresi ile uluslar arası yolcu.
İstanbul-K.Kule-Bükreş-İstanbul arası Bosfor Ekspresi ile uluslararası yolcu taşınmaktadır.
Ayrıca yaz sezonlarında Edirne-Avusturya (villach) - Edirne arasında gurbetçilerimize yönelik otomobilleri ile birlikte yolcu taşıması (otokuşet taşımacılığı) yapılmaktadır. Yıllık ortalama 17.500 Otomobil, 50.000 yolcu taşınmaktadır.

Kapıkule demiryolu hudut kapısından günlük ortalama gayrisafi 6000 ton yük giriş , 3500 ton yük çıkış yapmaktadır.
.Demiryolları iletişim

Edirne Devlet Demir Yolları
235 26 71
Kapıkule Devlet Demir Yolları
238 20 36 238 23 12
Oto Kuşet Demir Yolları
235 26 29 235 25 99
Uzunköprü Devlet Demir Yolları
513 48 05


Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:15 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg

http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


Edirne vilayet sınırları içinde konaklayabileceğiniz hotel, pansiyon, motel ve kamp merkezleri:


EDİRNE(MERKEZ)

AÇIKGÖZ OTEL **
Tüfekçiler Çarşısı No: 76 EDİRNE
Tel: (0284) 213 19 44 Faks: (0284) 213 45 16
EFE HOTEL **
Maarif Cd. No:13 EDİRNE
Tel: (0284) 213 61 66 Faks : (0284) 213 61 66
BALTA OTEL **
Talatpaşa Asfaltı No:97 EDİRNE
Tel: (0284) 225 52 10 – 11 Faks: (0284) 225 35 29
PARK OTEL **
Maarif Cd. No: 2 EDİRNE
Tel: (0284) 213 52 76 - 225 46 10 Faks: (0284) 225 46 35
SULTAN OTEL **
Londra Asfaltı No:42 EDİRNE
Tel: (0284) 225 13 72 - 225 33 33 Faks: (0284) 225 57 63
ŞABAN AÇIKGÖZ OTEL **
Tahmis Meydanı Çilingirler Çarşısı No:9 EDİRNE
Tel: (0284) 213 03 13 Faks: (0284) 213 45 16
KERVANSARAY OTEL (Özel Belgeli Tesis)
Çilingirler Çarşısı, Tahmis yanı
Tel : (0284) 2126119-2252195 Faks: (0284) 2120462
KARAM OTEL (özel)
Maarif Caddesi No:15 EDİRNE
Tel: (0284) 225 15 55 Faks: (0284) 225 15 56
FİFİ MOTEL (M2)
Edirne-İstanbul yolu 9.km. Edirne
Tel: (0284) 212 01 01 Faks: (0284) 212 98 88
FİFİ CAMPING (K2)
Edirne-İstanbul yolu 9.km. Edirne
Tel: (0284) 212 01 01 Faks: (0284) 212 98 88
AKSARAYLI PANSİYON
Alipaşa Ortakapı No:9 EDİRNE
Tel: (0284) 212 60 35 Faks: (0284) 225 39 01
SUSESİ MOTEL M
Edirne-İstanbul yolu Hadımağa Mevkii EDİRNE
Tel: (0284) 226 00 97 - 235 26 51 Faks: (0284) 226 00 95

SAROS KÖRFEZİ
İŞÇİMEN OTEL **
Erikli/Keşan/Edirne
Tel: (0284) 737 30 22
GELİBOLU MARTI OTEL **
Güneyli/Gelibolu/Çanakkale
Tel: (0286)572 65 25
BALCI MOTEL **
Enez/Edirne
Tel: (0284) 821 44 25
EGE OTEL **
Enez/Edirne
Tel: (0284) 811 60 33
GALA MOTEL **
Enez/Edirne
Tel: (0284) 821 43 38
İNCİ MOTEL **
Enez/Edirne
Tel: (0284) 821 53 53 / 821 47 67
MURAT OTEL **
Enez/Edirne
Tel: (0284) 811 60 83
DANİŞMENT ORMAN KAMPI Enez/Edirne
Tel: (0284) 797 98 38

KEŞAN
ŞAPÇILAR OTEL ***
Demirciler Cd. No:18 KEŞAN/EDİRNE
Tel: (0284) 7143660-61 Faks: (90 284) 7145755
ÇETİN OTEL
Borsa Geçidi No.3 T.İş Bankası Bitişiği 22800 Keşan/Edirne
Tel: (0284) 714 23 23
HOTEL ÜREK **
Demirciler Cad.No:4 Keşan/Edirne
Tel: (0284) 714 11 28 / 714 01 36
SAROZ OTEL**
Keşan/Edirne
Tel: (0284) 715 00 73
ŞAPÇI PRESTIGE HOTEL ***
Demirciler Cad. No:18 Keşan/Edirne
Tel: (0284) 714 36 60/61

UZUNKÖPRÜ
ERGENE HOTEL **
Tel: (0284) 513 54 38 - 39

İPSALA
SEBAT HOTEL **
Tel: (0284) 616 36 86

SÜLOĞLU
EFES HOTEL **
Tel: (0284) 311 30 29

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:15 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg


Edirne'deki gezilesi, görülesi mekanları, tadılası lezzetleri ve alınası hediyelikleri.. Sizin için en iyi 22'de topladık. .


.Şehir girişinden Selimiye
İstanbul - Edirne otobanı kısa bir bağlantı yoluyla E-5 karayoluna ulaşılır. Bu yol üzerinden şehre doğru ilerlerken, şehir siluetindeki hakimiyetini açıkça hissettiren ve sadece iki minaresi görünen Selimiye Camii Edirne’ye yaklaştığınızı müjdelercesine size hoşgeldiniz diyecektir.
Şehir merkezine yaklaşırken git gide büyüyen Selimiye Camii görkemli yapısı, şehir merkezine vardığınızda birden karşınıza çıkar. İhtişamı ile büyüler ve sizi kendisine doğru çeker.
Selimiye'nin kubbesi
Selimiye Camii dış avlusuna 4 farklı yöndeki kapıların birinden girebilirsiniz. Girdiğinizde ilk olarak minarelerin birinin yanına varıp, gökyüzüne doğru baktığınızda, ilk şaşkınlığınızı yaşarsınız. Caminin içine girdiğinizde ise bambaşka bir dünyaya ve mekâna ayak basarsınız. Farklı bir sükûnet ve huzuru içinde barındıran Selimiye sizi adeta içine çeker ve bir daha bırakmaz...
Selimiye Camii'nin orta noktasına yakın bir yere gelip, kubbeye doğru başınızı kaldırdığınızda, sanki gökyüzüne ve açık bir denize baktığınızda hissedebileceğiniz sonsuzluk hissine kapılırsınız. Sonra Mimar Sinan gelir aklınıza; nasıl bir yaratıcılığın böyle bir yapıyı inşa edebileceğini düşünür ve kendinizi onunla konuşur bulursunuz: “Nasıl yaptın bu camiyi, ey mimarların piri, Koca Sinan...
Eski Cami'nin yazısı
Eski Cami'ye girdiğinizde, ilk bezemeleri ve büyük yazıları görünür ama buraya girdiğinizde Fatih Sultan Mehmet’in, babası Sultan II. Murad’ın kılıç kuşanışlarını hayal eder bulursunuz kendinizi. Ve daha bir çok kahramanı görür gibi olursunuz. Onlarla tanışma telaşına düşersiniz.
Üç Şerefeli'nin kapısı
Üç Şerefeli ise uzaktan farklı gelecektir biraz, birbirinden farklı minareleri ile. Yaklaştığınızda ise sadece kapısının debdebesi yetecektir anlamanıza, bir başka dünyaya ve başka yaşanmışlıklara yol veren olduğuna. İçine girdiğinizde belki alışmışsınızdır süslemelere ve bezemelere ama bilin ki o ondan sonra yapılan bir çok eserin atası ve bir çok mimarın da esin kaynağıdır. Sonra insanlara kulak kesilirsiniz etrafınıza bakarsınız ama yanınızda kimsenin olmadığı görürsünüz. Çok tiyatro, çok sinema görmüşsünüzdür ama Üç Şerefeli'deki akustiği ilk defa göreceksiniz.
Ali Paşa'nın tarihi
Üç Şerefeli Cami’den çıkıp da karşıya geçtiğinizde Ali Paşa’nın ön kapısını görürsünüz. İçeriye doğru adım atmanızla beraber uzun bir tünelde sanırsınız kendinizi. Geçmişte altın, gümüş satan esnafın bir arada toplanıp 100 bekçi tarafından korunduğu Ali Paşa'daki yolculuğunuzda siz de o esnaftan farklı; yazın sıcaklığından, kışın soğukluğundan kaçıp barınırsınız Ali Paşaya.
Kaleiçi evlerinin estetiği
Ölümsüz Kaleiçi evlerinin estetik ve zarif görünümleri karşısında yaşayacağınız huzur, belki de sizin Edirne'ye yerleşme isteğinizi sağlayacak.
Meriç köprüsü'nün Seyir Köşkü
Sabahları şehir uyanmadan nefes açmak için gidilirken Söğütlüğe, durup bir mola vermek gerekir Meriç Köprüsü'ndeki Seyir Köşkünde... ki o an güneş doğmaktadır Meriç Nehri üzerinden yavaş yavaş...
Müze zaman yolculuğu
Osmanlı ve Osmanlı öncesi dönemlerine giden zaman yolculuğunu Arkeoloji ve Etnografya ya da Balkan Savaşımüzelerinde yapmak mümkündür. Edirnekari sanatıyla yapılan ahşap eşyalardan, Roma ve Bizans dönemlerine ait yazıtlara kadar derin bir tarihi barındıran bu müzeler sayesinde o günleri yaşamak sizi biraz efkârlandıracak.

.

.Şifahane
II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası'nı ziyaretinizde, (bugün konu mankenleriyle müzeye dönüştürülmüş mekanda) Osmanlı döneminde müziğin ruh hastalıklarına derman olmasının yanı sıra, fiziksel tedaviler için nasıl kullanıldığını ayrıntılarıyla keşfedeceksiniz...
Edirne seyri
Havanın kararmasına yakın çıktığınızda Hıdır Baba tabyasına, Edirne’yi avucunuza alıp doya doya seyir ederken sadece bugüne bakıyor olmayacaksınız. Işıklar içindeki şehirden ayrımlar yapmaya başlarsınız tek tek, önce parıltılı bir Selimiye süzersiniz sonra yansımalı bir Bayezid.
Lozan
Ağaçlarla çevrili arnavut kaldırımlı Karaağaç yolunun kulaklarda bıraktığı hoş tıkırtı henüz geçmeye başlamışken, Lozan Anıtı ve Lozan Müzesine varırsınız. Lozan antlaşmasında kazanılan zaferin anısına dikilen bu yüksek anıt, üzerindeki sembollerle tüm ziyaretçilerine barışın önemi anlatmaktadır. Lozan Müzesi gezintinizde ise Lozan Antlaşmasının yazılı belgelerini görerek bu barışın aslında nasıl büyük bir zafer olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
Saraçlar'da gezinti
İster kar yağsın ister güneş yaksın, Saraçlar Caddesi'ndeki gezinti her yönüyle apayrıdır. Edirne’nin sıcak insanını tanımanın en kolay yoludur, volta edasıyla bir aşağı bir yukarı dolaşmak Saraçları. Alış-veriş için girerseniz bir dükkana, her şeyiyle doğal bir esnaf karşılar sizi, hiçbir şey almasanız da, gülen yüzler uğurlar sizi.
Eğribük ferahlığı
Sabah güneş ağarırken çıkmak gerek balık avına ki tutmalı yayının en güçlüsünü sonra bir Pazar günü kaçıp şehrin gürültüsünden gitmeli Eğribük boylarına, çocuklarla çocuk olup ip atlamalı, top oynamalı ağaçlar arasında, mangalda ağır ağır pişen sıcakların yanına yengenin yaptığı soğanlı salata ve sonrasında başlayınca kuşların eşliğinde muhabbet serpiştirilen fasıla... gün bitsin istenmeyecek.
Kırkpınar zamanı
Kırkpınarzamanıysa eğer, akşam üzeri güreşlerden sonra kuş sesleri arasında, hışırdayan söğüt ağaçlarının altında ve üfür üfür esen rüzgarın şarkısıyla, kır sofrasına oturup, çevirme yemeli, soğuk bir şeyler içmelisiniz.
.Ciğer yemeli
Yemek seçiminde ilk sırayı Edirne Ciğeri alır kuşkusuz. Hiç ciğer yememiş biriyle ciğeri çok seven birinin tek ortak görüşüdür; Edirne ciğerinin lezzeti. Çok pişmişi çıtır olur, az pişmişi bol vitaminli... Kuru biber ısırığındaki çıtırtı cacık veya ayranla bütünleşir damağınızda... Ve sonrasında tanıdıklarınıza anlatacak bir konu daha olmuştur bu derin Edirne gezinizde.
Tatlı: Badem ezmesi
Badem ezmesidiye bir şey duydunuz mu? Adını duyduysanız eğer, mutlaka başında bir de Edirne duymuşsunuzdur. Şekerleme çeşidine giren badem ezmesinin her ısırığı ağzınızda dağılarak size bambaşka bir tatlıyı keşfettirecek.
Söğütlük
Söğütlükte dönmek mümkündür, çocukluk günlerine.. mesela erik ağacına dalın, elinizi yüzünüzü ağaç dalları çizsin ya da bir ip fırlatıp iki dal arasına, yastık serip, bir salıncak kurun, söğüt ağaçlarının gidip-gelmesini seyredin, başınızı göğe doğru dikin, yaprakların arasından süzülen ışık hüzmeleri gözlerinizi kamaştırsın.
Hıdırellez günleri Sarayiçi
Sarayiçi'ndekutlanmalı Hıdırellezin gelişi, bir çiçekle, bir dalla süslenen başınız, neşeli, kıpır kıpır bir dünyanın içinde dolaşırsınız.. en büyük ateşi bulursanız, sıraya geçin hemen. eski bir gelenektir bu, aşı yerine geçermiş ateş... Siz de atlarsanız 3 kez, günahlardan arınmış, bulaşıcı hastalıklara karşı korunmuş olursunuz.
Sarayiçi'nde tarihi gezinti
Sarayiçi’nde gezinirken nehir boylarına doğru yaklaştığınızda aklınıza II. Bayezid gelsin. II. Bayezid’in, bulunduğunuz yerden Tunca’daki kayıklara binip de namaz kılmak için Bayezid külliyesine gittiği anlar canlansın gözünüzde.
Edirne geceleri
Gece eğlenmek isterseniz, size İstanbul gecelerini aratmayacak barları tavsiye ederiz. Canlı müzik eşliğinde arkadaşlarınızla ya da tek başınıza asla sıkılmayacağınız, insanların iç içe olduğu mekanlarda dost canlısı bir ortam sizi bekliyor.
Hatıra
Artık dönmek gerekse yaşadığınız şehre, anlatacaklarınızın ve fotoğraflarınızın yanında bir de sevdikleriniz için Edirnekari götürülmeli bizce..

Hediyelik
Ya da kendinize bir ev hediyesi almak isterseniz, Edirne hatırası mis sabunlarını mutlaka gör

.

Prof. Dr. Sinsi 08-03-2012 05:15 AM

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim
 
Ben bu kadar yazıyı okurken sıkılırım diyenler videoları izleyebilirler..





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 1






Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 2





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 3





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 4





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 5





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 6





Videoyu Göremeyenler Tıklayınız








T.C Edirne Belediye Başkanlığı Edirne Tanıtım Videosu - Bölüm 7




Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.