ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Tarih / Coğrafya (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=656)
-   -   Türk Topluluklari (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=1029340)

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:24 AM

Türk Topluluklari
 
Türk Topluluklari

Afganistan Türkleri

Nüfusları 1.800.000 civarında olup yaşadıkları şehirler, Farab, Belh, Samangan, Kunduz, Tahhar ve Bedahşan'dır. Bunlar Özbekler, Türkmenler, Kazaklar ve Kırgızlar olarak alt gruplara ayrılmış olup sürekli bir iç savaşın yaşandığı ülkede durumları belirsizdir. Ancak Özbek General Raşid Dostum komutasındaki Özbekler, Taliban vb. gruplara karşı mücadele vermektedirler.

Afganistan'da Türk dilini konuşanlar genel nüfusun % 10'unu kapsarlar. Türkçe burada üçüncü sırada dil grubudur. Afganistan'da sağlıklı bir nüfus sayımı yapılamadığı için verilen değerler tahminidir. Afganistan'daki Türk grupları şunlardır;

Özbekler: Afganistan'da, Farab, Belh, Mezar-ı Şerif, Samangan ve Kunduz'da yaşamaktadırlar. Sayıları 1 ile 1.5 milyonu bulduğu sanılmaktadır. Çiftçilikle ve hayvancılıkla uğraşırlar.

Türkmenler: Ülkenin Kuzeybatısında yaşarlar. Tahmini sayıları 200 bin civarındadır. Bunlar Teke, Şalar, Sarık, Çekra, Mavrı, Tarık aşiretleridir. Genellikle göçer vaziyette yaşamaktadırlar.

Kırgızlar: Afganistan'ın kuzeybatısında Tahhar ve Bedahşan bölgelerine yerleşmişlerdir. Sayıları 90 bin civarındadır. Büyük çoğunluğu hayatlarını göçebe olarak sürdürmektedirler.
Kazaklar : Sayıları azdır. Tamamı göçebe olarak yaşarlar. Çin bölgesinden göçebe olarak geldikleri zannedilmektedir.Afganistan'da Türk dili konuşanların okuma-yazma oranları çok düşüktür. Ekonomileri pamuk ve şeker pancarına dayanmaktadır. Ayrıca hayvancılık önemli bir yer tutar. Karakul koyunu ve el halıcılığı revaçtadır

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:24 AM

Türk Topluluklari
 
Ahıska Türkleri

1578 yılından 1828 Rus işgaline kadar Anadolu'dan bölgeye yerleştirilen ve Anadolu Türklüğü'nün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska Türkleri'nin asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti'nin toprakları içinde kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska, Ahılkelek, Aspinza, Adıgen ve Bogdanovka vilayetleridir. Buraya yerleşen Türkler'e Ahıska Türkleri denmesinin sebebi ise bu vilayetleri içine alan bölgenin coğrafi isminin Ahıska olmasından ileri gelmektedir.

Son 70 yılda 3 defa sürgüne uğrayan ve 1944 yılında kanlı diktatör Stalin'in hışmına uğrayan ve sürgüne tabi tutulan bir Türk grubu da Ahıska Türkleri'dir. Ahıska Türkleri bu kanlı sürgünde SSCB'nin birçok bölgelerine dağıtılmışlar ve binlerce şehit vermişlerdir.
Ahıska Türkleri bugün 13 Cumhuriyetin 264 değişik bölgelerinde yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonunu 28 yerleşim biriminde 70 bin, Kazakistan'da 145 bin, Azerbaycan'da 106 bin, Kırgızistan'da 57 bin, Özbekistan'da 30 bin, Ukrayna'da 18 bin, Türkiye'de 200 bin, çeşitli ülkelerde 3000 olmak üzere 629 bin Ahıska Türkü yaşamaktadır.. Bunların sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili pek çok problemleri mevcuttur.

Bulundukları ülkelerde oluşturdukları kültür merkezlerinde Ahıskalılar kimliklerini koruma mücadelesi vermektedirler.Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan'da Ahıska Türklerinin kurduğu çok sayıda Türk Kültür Merkezinde bu çaba gösterilmektedir.Özbekistan'da bulunan Ahıskalılara ait kültür merkezi, Özbekistan Medeniyet Vakfı bünyesinde 1992 yılı başında "Türk Medeniyet Merkezi" adı ile kurulmuştur. Merkezin başında Dr. Ömer Salman bulunmaktadır. Kazakistan Ahıska Kültür Merkezi 1991 yılında Dr. Tevfik Kurdayev Haşimoğlu tarafından Almatı'da kurulmuştur. Merkezde Türkçe, din bilgisi gibi dersler verilmektedir. Ayrıca merkez, Türkiye'den Kazakistan'a giden Türk vatandaşlarına da kapılarını açmaktadırlar.Kırgızistan'da bulunan Ahıska Türkleri tarafından 1991 yılında kurulan Türk Medeniyet Merkezi'nin başında eski milletvekili İzzet Maksudov bulunmaktadır. Bu üç merkezin stratejik açıdan önemleri çok büyüktür. Türk, Kazak, Kırgız, Özbek kardeşlikleri arasında nifak tohumları ekmek isteyenlere karşı bu merkez mühim görevler üstlenebilecek yapılanmalar haline getirilebilir.

Ahıska Türkleri'nin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli tutuldu. Gerekçe olarak bu 47 yıl boyunca ileri sürülen ise yalnızca tahmin edilen, varsayılan gerekçelerdi... 1991 yılında sürgünle ilgili belgelerin önemli ölçüde yayınlanmasıyla konu açıklık kazandı. SSCB'nin Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya, savaş sebebiyle bütün yetkileri elinde toplayan Devlet Savunma Komitesi Başkanı Gürcü İ. V. Stalin'e gönderdiği teklif niteliğindeki mektubunda (24 Temmuz 1944) "Gürcistan SSC'nin Türkiye sınırlı bölgelerinde oturan Türk nüfusun önemli bir kısmı yıllardır Türkiye tarafındaki akrabalarıyla temas etmek suretiyle muhaceret eğilimi içerisinde olup, kaçakçılık yapmakta, Türk istihbarat organları için casus angaje etme kaynağı oluşturmakta ve eşkiyaya insan gücü temin etmektedir" diyerek, bu sebeple 16700 hanenin (86 bin kişilik nüfus, bazı kaynaklarda bu rakam 91 bin olarak ifade ediliyor, ayrıca 40 bin kişi de askerde) Ahıska bölgesinde Orta Asya'ya sürülmesini ve bunların yerine de Gürcistan'ın toprak sıkıntısı çekilen kazalarından 7000 Gürcü hanenin iskan edilmesini teklif ediyordu.

Bu teklifini bir hafta sonrasında Stalin tarafından imzalanan yukarıda zikredilen tarih sayılı Devlet Savunma Komitesi Kararıyla da "sürgün" başlıyordu. İşin ilginç tarafı Beriya'nın hazırladığı gerekçeli teklif ile Stalin'in imzaladığı gerekçeli kararın aynı ifadelerden oluşmasıydı. Şüphesiz ki bütün bunlardan daha ilginç olanı gerek teklifte, gerek kararda yer alan iddiaların gerçek dışılığı ve ciddiyetten uzaklığıdır.

Türk toplulukları içerisinde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu olan Ahıska Türkleri kendi okulları ve yayın organları yoktur. Yeni yeni kültür merkezleri, dernek veya cemiyet kurmaya başlamışlardır. Geniş bir alana sürüldükleri halde Türklüklerinden hiçbir şey kaybetmemişler, bugüne kadar Türk adını şan ve şerefle yaşatmışlardır.

Dede Korkut Kitabı'nda "Ak-Sıka" (Ak Kale), 481 yılına ait kayıtlarda "Akesga" adlarıyla anılan eski Oğuzlar beldesi Ahıska, Gürcüce "Yeni Kale" anlamına gelen Ahal-Thise'nin Türkçe ve Farsça şekli olarak da yorumlanmaktadır. İslamın ilk fetihleri esnasında Hz. Osman'ın hilafetine rastlayan dönemde Şam valisi Muaviye'nin kumandanlarından Habib b. Mesleme tarafından ele geçirilen Ahıska, 1267-68 yıllarında da Moğolların hakimiyeti altına girmiş, daha sonraki yıllarda bölgenin yarı bağımsız valileri "Atabeğ"ler tarafından yönetilmiştir.

Ahıska, Atabeğleri Lala Mustafa Paşa'nın, Çıldır Savaşı (1578) sonunda Osmanlı idaresine girdiler. Son atabek Minüçihr Osmanlı'ya bağlılığını bildirerek müslüman oldu ve Mustafa Paşa adını aldı. Bu tarihten sonra Ahıska yeni kurulan Çıldır eyaletinin merkezi haline getirildi ve tahriri yapıldı. Ancak, Çıldır'ın savaşlarda harap olması üzerine Ahıska eyalet oldu, bir ara Safevilerin de eline geçen şehir, 1635 yılında tekrar Osmanlı hakimiyetine girdi. 1828 yılında Rusların idaresine girinceye dek tam 250 yıl Osmanlının serhat şehri olarak kalan Ahıska Türkiye sınırlarından kopunca bu bölgede yaşayan Serhat Türklerinin kötü talihi de işlemeye başladı.

1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı esnasında bir kısım Ahıskalı Osmanlı ordusuna yardımcı oldukları gerekçesiyle üzerlerinde yoğunlaşan baskılardan kaçarak Erzurum'a sığındılar. Yine bu savaş sonrasında Kars'ın Osmanlı sınırlarından koparılmasıyla Ahıska Türkiye sınırından bir hayli uzakta kaldı. Bu dönemde Kuzey Doğu Anadolu'dan Ahıska bölgesine doğru bir Ermeni göçü yaşandı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Balkanlarda Yaşayan Türkler

Türkler'in Balkanlara yerleşmesi çok eski tarihlere dayanmaktadır. Türkler Balkanlar'a iki ayrı yoldan gelmişlerdir. Birincisi Hazar Denizi-Karadeniz kuzeyinden, ikincisi ise güneyden Anadolu üzerindendir.
Balkanlar'a gelen ilk Türk kavimleri MS 300 yıllardan itibaren Karadeniz'in kuzeyden geçerek bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar Oğur (Utrugur, Kutrugur), Bulgar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar (Kıpçaklar) gibi Türk boylarıdır. Ancak bu Türk kavimlerinin büyük bir çoğunluğu hıristiyanlığı kabul ederek Slavlaşmışlardır. Sayıları yediyi bulan bu Türk boyları tarihçiler tarafından "Kayıp Türk Kavimleri" veya "Asimile Kavimler" "olarak adlandırılmıştır. Tarihçilere göre Orta Asya'daki göçebe hayatını devam ettiren, bir türlü yerleşik ve organize olmayan bu boyları birbirleri ve/veya bölgedeki Bizans, Slav, Lâtin vb. gruplarla girdikleri amansız çatışmalar, özellikle Slav ve Bizanslıların ideolojik baskıları sebebi ile kimliklerini kaybetmişlerdir.

Balkanlar'a giren ikinci Türk kuşağı ise Anadolu üzerinden olmuştur. Orta Asya'dan gelip Anadolu'ya yerleşen Türkler, Osmanlı Beyliği zamanında Çanakkale boğazını geçerek Balkanlar'a ayak basmış, 1526 yılında kazanılan Mohaç zaferi ile Balkanlar'da kesin ve mutlak Türk egemenliği başlamıştır. Anadolu'dan seçme aileler Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Eski Yugoslavya ve Romanya'ya yerleştirilmiştir. XIX.nci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamaya başlaması ile Balkanların yavaş yavaş yitirilmesi ve 1830 yılında Yunanistan'ın, 1878 Berlin Anlaşması ile Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın bağımsızlığının kabulü, 1909 yılında yapılan Petersburg anlaşması ile Bulgaristan'ın, 1911-12 Balkan Savaşı esnasında Arnavutluğun bağımsızlığını kazanması sonucu Balkanlar Türk hakimiyetinden çıkmıştır.

Özellikle 1830 yıllarından sonra Balkanlar Türk insanı mezbahası haline gelmiş, Türk şehirleri yakılıp yıkılmış, Türk mal varlığı yağmalanmış, Anadolu'ya akın akın göç başlamıştır. Bütün bunlar sonucu Türkler Balkanlarda kimliklerini muhafaza etmeye çalışan azınlık haline düşmüştür.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Batı Trakya Tüklüğü

Balkanlardaki Türk Kültürel varlığı şu andaki bilgilerimizin ışığı altında milattan hemen önceki yıllara kadar uzanmaktadır. Bundan önceki dönemlere ait bir takım veriler son zamanlarda ortaya çıkmakla beraber kesin bir değerlendirme yapabilmek için yeterli görülmemektedir. Balkanlardaki Türk kültürel varlığı iki koldan gerçekleşen kitlevi göçler sonucunda oluşmuştur. Kuzeyden Onogur-Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak göçleri, güneyden de Oğuz Türklerinin göçleri ve yerleşmeleriyle Balkanlar Türkleşmeye başlamış, 14 ve 15. y.y. da tamamen Türk kültürünün hakim olduğu bir bölge haline gelmiştir.
Bundan daha sonraki gelişmeler sonucunda Balkanlardan bir med-cezir hareketi gibi bir çekilme söz konusu olmuş, dünyadaki değişmeler, gelişmeler, kuzeydeki Slav kültürünün gelişmesi ve buradan gelen baskı ve çatışma, hem de politik mücadeleler ve aynı zamanlarda büyükçe bir sömürge imparatorluğu kurmuş olan İngiltere'nin baskıları arasında kalma sonucunda Balkan savaşına kadar Osmanlı adım adım geri çekilerek bugünkü Türkiye sınırlarına kadar ulaşmıştır. 1912-1913 yıllarından sonraki gelişmelerle de son sınırlar çizilmiş, bununla beraber Türk kültürel varlığı bölgedeki hem Oğuz hem Kıpçak Tüklerinin bakiyeleri şeklinde hayatlarını devam ettirmektedir.
Tabii bunların bir kısmı Türkiye üzerinden göçerek Balkanlarda iskan edilen Evlad-ı Fatihan torunları, Oğuz Türkleridir. Diğerleri de yine kuzeyden gelerek yerleşen, Onogur-Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Türkleridir. Bütün bu Türkleridir. Bütün bu Türk toplulukları günümüzün Türk kültür varlığını teşkil etmekle beraber aralarındaki çok küçük farklılıklar, içinde yaşadıkları kültürlerin yöneticileri tarafından kullanılarak birbirlerine düşman edilmeye de çalışılmıştır.
1950'li yıllardan sonra Türkiye'deki siyasal değişime paralel olarak uygulanan yanlış politikalar sonucunda Balkanlardan Türkiye'ye göçler büyük ölçüde devam etmiş, göçmenleri oy deposu olarak gören bütün siyasi partiler belki de bilmeden Balkanlarda Türk kültür varlığının budanmasına, azalmasına yol açmışlardar. Bütün bu gelişmelere rağmen, yine de Türkve Müslüman kültürel varlığı Balkanlarda aşağı yukarı 12 milyonluk bir nüfusu oluşturmaktadırlar.
Günümüzde, Balkan ülkelerindeki Türk kültür evleklerinin yukarıda kısaca anlatılmaya çalışılan özellikleri sebebiyle teker teker ele alınarak değerlendirilmeleri de bir zaruret olarak ortaya çıkmaktadır. Son 60-70 yıllık dönem içinde Balkan ülkelerinin büyük bir çoğunluğu komünist rejim baskısı altında kültürel açıdan deforme olmuş, bunun dışında kalan Yunanistan ise, Batı Bloku'na dahil olmasına rağmen, daha acımasız asimilasyon politikalarını uygulayarak Türk varlığının demografik verilere göre: normal nüfus artışıyla 500-600 bin kişiyi bulması icabederken, günümüzde 120 bin civarında bir Türk kültür varlığı Batı Trakya bölgesinde kalmış durumdadır. Bu da; iki farklı ekonomik politikaya sahip olan kültürlerin bir noktada birleştiğini gösteriyor.
Kültürel açıdan her iki rejim de aynı şekilde asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Yunanistan'nın uyguladığı asimilasyon politikaları daha ziyadre psikolojik olarak yıldırma, güven duygusunu azaltma, insanlar arasındaki güvensizliği aşılama, yaygınlaştırma ve bu şekilde göçe zorlama şeklinde olmuştur. Buradaki soydaşlarımızın büyük bir kısmı Türkiye'ye diğer bir kısmı da Avrupa'nın değişik yerlerine ve bunun dışında kalan bir kısmı da Avustralya'ya yerleşmek, göç etmek zorunda kalmışlardır. Buradaki kültürel kimlik savaşı halen devam etmektedir. Bölgede kurulmuş olan hükümet dışı organizasyonların isimlerindeki Türk ismi, son yıllarda kaldırılmış, buradaki bütün hükümet dışı kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar baskı altında varlıklarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar.
Ayrıca, buradaki bütün soydaşlarımızın devlet memuriyetleri dahi engellenmekte, "Dikatsa" adı verilen kuruluş tarafından diploma denklikleri ve çalışma izin belgeleri soydaşlarımıza verilmemektedir. Buna bağlı olarak Türkiye'ye doğru yönelmiş olan göç, hızlanmaktadır. Eğitim de bu göçü hızlandırıcı bir faktör olarak yer almaktadır. Yunanistan'daki liselerde ve üniversitelerde okuma imkanları elinden alınan soydaşlarımız büyük ölçüde Türkiye'ye göç ederek, gelecekleriyle ilgili eğitim imkanlarını pekiştirme çalışmaları içindedirler. Bu da tehcir ve asimilasyonunun bir başka yönünü teşkil etmektedir.
Lozan antlaşması (1923), Türk-Yunan Kültür antlaşması (1951), Türk-Yunan Kültür Protokolü (1968) başta olmak üzere en son AGİT tarafından kabul edilen Paris Şartı(1991) ve diğer deklerasyonlar gibi çeşitli milletlerarası hukuk belgesi tarafında güvence altına alınan ekonomik, sosyalve kültürel hak ve satatüleri itibariyle, Batı Trakya Türkleri, milletlerarası hukuk kuralları yönünden bir "etnik", yani milli "azınlık grubu" dur. Söz konusu hak ve statülerinin gasp ve ihlal edilmesi, kısaca "azınlık" haklarının yanında "insan" ve "vatandaş" haklarından mahrum bırakılarak baskı ve ayrımlara tabi tutulması ise, bu grubun sosyolojik manada da etnik "azınlık grubu" statüsünde bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Çünkü, Louis Wirth'in de ifade ettiği gibi, fiziki ya da kültürel karakteristikleri sebebiyle ayrımcı ve eşit olmayan muamelelere hedef olan, tecrit edilen, bu sebeple de kendilerine kollektif ayrımcılığın özneleri olarak gören/diğerleri tarafından böyle görülen insan kategorisi, sosyolojik manada "azınlık" demektir. Herhangi bir ülkede etnik, dini veya ırki bir grup hakkında böyle bir tanımın geçerli olması, o grubun diğer vatandaşlarla aynı haklara sahip olmadığına delalet etmektedir. Yunanistan'da, Batı Trakya Tüklerinden başka Makedon, Arnavut, Ulah gibi "dini" grupların da sosyolojik manadaki "azınlık" statüsüne tabi oldukları gözönüne alındığındı, bu ülkedeki "demokrasi ve insan hakları" probleminin ne boyutta olduğu açıkça ortaya çıkar.
Batı Trakya Türkleri'nin birçoğu kronikleşen ve artık toplum yapısını dezorganizasyona çözülmeye, dağılmaya uğratma yönünde sosyal ve kültürel etkilerde bulunan, bu itibarla da acil olarak çözüme kavuşturulması gereken başlıca problemleri ana hatları ile şöyle özetlenebilir;
Türk azınlığa yönelik Yunan politikasında başvurulan şu dört yol ya da yönteme dikkat çekmek gerekmektedir. Kısaca Yunanistan;
a) İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk belgelerini doğrudan ihlal etmektedir.
b) İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygun olarak daha önce çıkardığı kanun, karaname, yönetmelik, tüzük vb. iç hukuk düzenlemeleri iptal etmekte ve maksada uygun madde değişikliklerine giderek sözkonusu belgelerin hükümlerine ve ruhuna aykırı hale getirmektedir.
c) Boşluk olan yerlerde, ihlal ve gaspları temin eden yeni iç hukuk düzenlemelerine başvurmaktadır.
d) Daha önce ve özellikle de iç savaş (1945-1949) yıllarında kuzeyde gerilla savaşı yürüten gruplara, bağımsız Makedonya mücadelesi veren Makedonlara ve İtalyanlar ile birlikte ülkenin orta kesimlerinde bir Ulah devleti kurma savaşı veren Ulahlar'a ve bunların mal varlıklarına karşı çıkarılmış olan iç hukuk düzenlemelerini Türk azınlığa yöneltmektedir.
Batı Trakya Türkleri'nin başlıca resmi temsil organı statülerine sahip olan 3 müftülük (İskeçe, Gümülcine ve Dimetoka) makamı, bilindiği gibi "kukla müftüler" tarafından işgal altında tutulmaktadır. İşgale ilişkin senaryo, Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa'nın 1984'te, İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi'nin de 1990'da vefatı üzerine uygulamaya konmuştur. Ortaya çıkan durum üzerine gerek İskeçe'de ve gerekse Gümülcine'de azınlık organlarının girişimi üzerine, 2345/1920 sayılı kanunun hükümlerine ve ruhuna uygun olarak camilerde seçim yapılmak suretiyle Mehmet Emin Aga, İskeçe, İbrahim Şerif Gümülcine müftüsü olarak resmi makamların onayına sunulması ihtilafına, her iki makam da kukla müftüler olarak bilinen Mehmet Emin Şinikoğlu ve Meço Cemali tarafından doldurulmuştur.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi, Yunan devleti, azınlığın en önemli kurumları olarak bilinen müftülükler üzerindeki bu haksız tasarrufu, 2345/1920 sayılı "Müftüler ve Başmüftü Seçimiyle, İslam Cemaatlerine Ait Evkaf Gelirlerinin Yönetilmesine Dair Kanun"'u iptal ederek, yerine 182/1991 sıyılı "Müftülük Müessesesi ve İlahiyat Okulu Kurulmasına Dair Esasları Düzenleyen Kanun Hükmünde Kararname'yi getirmek suretiyle gerçekleştirmiştir.
Azınlık iradesinin hilafına gerçekleşen müftülük problemi, 182/1991 sayılı yeni düzenlemenin, azınlığın hak ve statülerini güvence altına alan milletlerarası nitelikteki hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygun olmadığına açıkça delil teşkil etmektedir.
Çünkü, Tük azınlığın, diğer problemleri hakkında da geçerli olan bu durum Lozan antlaşmasının "Azınlıkların korunması bölümü"ndeki en can alıcı maddeyi teşkil eden 37. Madde tarafından adeta yasaklanmaktadır. Yunanistan'a uyarlandğında, bu ülkenin şöyle bir yükümlülükle karşı karşıya olduğu açıkça görülmektedir.
"...Yunanistan, 38. Maddeden 44. Maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerin temel kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir."
Kaldı ki, bu ülkenin At'ye üyeliğinde esas teşkil eden Yunan Anayasası'nın (1975) 28. Maddesi de, sözkonusu yükümlülüğü daha genel manada pekiştirmekte ve teyid etmektedir.
Buna göre Yunanistan;
"...Devletler Hukuku genel ülkelerinin ve onaylanak yürürlüğe giren uluslar arası anlaşmaların, Yunan milli hukukunun bir parçası olduğunu ve kendilerine ters düşen kanun hükümlerine nazaran önceliğe sahip bulunduklarını..." kabul etmektedir.
Cemaat İdare Heyetleri (CİH)ne gelince, müftülükler bünyesinde, azınlık vakıf mal ve mülklerinin idaresinden sorumlu olan bu kurallara yönelik çirkin Yunan emellerine dair ilk müdahale çok erken yıllarda daha 1946 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu yıl işbaşına gelen Panagi Ksaldaris hükümeti İskeçe'deki Cemaat İdare Heyeti'ni dağıtmış, yerine 1950 yılına kadar görev yapacak olan "işbirlikçi" bir komisyon atamıştır.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki temkinli olmakla birlikte başlayan yakınlaşma politikası, 1960 ve 1964'teki ertelemeler hariç, CİH seçimlerinin 1967'ye dek düzenli olarak devam etmesini sağlamıştır. Müdahaleler, 1967'de işbaşına gelen Albaylar Cuntası tarafından yoğunlaştırılmıştır. Cunta idaresi, bir yandan "Türk" ibareli okul levhalarını yerinden sökerken, diğer yandan da CİH'ni dağıtmaya, 20 küsur yıl sonra yerlerini alacak olan " kukla müftüler"e hazırlık mahiyetinde "kukla CİH" atamaya başlamıştır. Bu çerçevede, Dedeağaç'taki müftülük makamının münhal bulunmasından istifade ederek "Dedeağaç'ta müftülük bulunmadığı" gerekçesiyle, burada görev yapmakta olan CİH'nin lağvedildiğini duyurmuştur.
CİH konusunda şunu ilave etmek gerekmektedir ki, Tükler'in daha yoğun olarak yaşadıkları Gümilcine'deki kukla CİH'nin kukla Başkanı Hafız Yaşar adı, Türk azınlık arasında "baş hain" sıfıtı ile özdeşleşmiştir. Şu kadarını söylemek gerekirse, onun tayin edildiği dönemde Başkanlığını yaptığı CİH tarafından işletilen öğrenci yurdundaki 79'u fakir 113 öğrenciye azınlığın hali vakti yerinde aileleri tarafından yapılan yardım durdurulmak zorunda kalmıştır.
Ezcümle, müftülükler gibi, Batı Trakya'daki CİH de bugün kukla üyeler ve başkanları tarafından idare edilmektedir. Gümülcine CİH'nin başı ise Hafiz Yaşar'ı aratmayacak keyfiyete ve yetki genişliğine sahip Abdülhalim Dede tarafından doldurulmuş bulunmaktadır.
Batı Trakya Türkleri arasında Lozan antlaşmasının hemen akabinde ortaya çıkan "Türk" adı altındaki birlikler-dernekler; Türk azınlığın daha çok erken yıllarda TC Devleti'ndeki oluşuma paralel olarak "ümmet" değil "millet" şuuru taşıdığına ve bu şuura istinad eden bir sosyo-kültürel değişme sürecine girdiğine delil teşkil etmektedir. "Ümmet" şuuru esasına dayanan birliklere-derneklere azınlık arasında gösterilen cılız itibar giderek tamamen ortadan kalkar ve bu fikir sahiplerinin birçoğu "millet" şuurunu benimserken, 1927'de ortaya çıkan "İskeçe Türk Birliği", onu 1928'de izleyen "Gümülcine Türk Gençler Birliği" ve 1936'da kurulan "Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği"nin, sosyal ve kültürel fonksiyonları vasıtasıyla azınlık arasında toplumsal birlik ve bütünleşmenin gelişmesinin gelişmesine yaptıkları katkılar inkar etmek mümkün değildir. İşte bu önemli fonksiyonları itibarıyla üç kardeş olarak bilinen bu birlikler-dernekler aleyhindeki ilk Yunan işlemi 1984 yılında başlatılmış, 1988 yılında da varlıklarına resmen son verilmiştir.
Seneryo, önce bu derneklerin isimlerinde yeralan "Türk" ibaresinin "Batı Trakya'da Tük vatandaşları bulunduğuna dair izlenim verdiği" gerekçesiyle kaldırılması (Kasım, 1984), ardından "zararlı faaliyet gösterdikleri" gerekçesiyle kapatılması (Mayıs, 1985) istemiyle Gümilcine Valisi N. Papadimas tarafında davalar açılması suretiyle uygulamaya konmuştur. Bilindiği gibi, nihai temyiz mahkemesi niteliğindeki Yunanistan Yüksek Mahkemesi (Areios Pagos) 20 Kasım 1987 tarihinde "Batı Trakya'da Türk olmadığı" (başlangıçtaki gerekçe bu şekle dönüştürülmüştür) gerekçesiyle üç birliğin-derneğin isimlerindeki "Türk" ibaresinin kullanılmasının yasaklanmasına ve 5 Ocak 1988 tarihinde de bu birliklerin-derneklerin "zararlı faaliyet gösterdikleri" gerekçesiyle kapatılmasına dair mahkeme karalarını onaylamıştır.
Bilindiği gibi, Batı Trakya'da Türk varlığını ve bu varlığın 1927'den itibaren uluslar arası hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygunluk arzeden Yunan kanunlarına göre sosyal ve kültürel faaliyet gösterdiğini inkar anlamına gelen bu iki karar, azınlık tarihinde ilk kez Türklük mitinginin düzenlenmesine ( 29 Ocak 1988) vesile teşkil etmiştir. Yine çok iyi hatırlanacağı üzere, Türklük mitinginin 2. Yıldönümü olan 29 Ocak 1989 tarihi, Yunan gizli teşkilatları tarafından harekete geçirilen çapulcu Yunan fanatikleri tarafında azınlık tarihine "Yunan vandalizmi " olarak geçmiştir. Çapulcu ve fanatik Yunanlılar tarafından düzenlenen taşlı-sopalı saldırılarda 30 Türk yaralanmış, 270 Türk dükkanı tahrip ve yağma edilmiştir.
Dünya hukuk tarihinde skandal ve ulusal hukuk açısından kabul edilemez çelişki olarak söz konusu iki kararın iptal edilmeleri için başlatılan girişimlerin acilen devam ettirilmesi gerekmektedir. Türk azınlığın hak ve statülerini güvence altına alan ikili ve çok taraflı düzenlemeler ile söz konusu kararların kesinlikle bağdaşmadığı açıkça ortadadır. Ulusal hukuk açısından baktığımızda, bu kararlar, iptal edilmiş olmasına rağmen, Yunan hukuk tarihinde yerini alan 3065/1954 sayılı (Mareşal Papagos Kanunu olarak bilinen) "Azınlık Okulları Eğitim Kanunu" ve bu kanunun uygulanmasına dair hassasiyeti ortaya koyan Trakya Genel Valisi F. Fessopoulos'un A. 1043 ve A.202 sayılı genelgeleri yanyana düşünüldüğünde komedi açıkça ortaya çıkmaktadır.
İlgili kanun, azınlık okulların levhalarında nerede varsa "Müslüman/Müslümanca" ifadelerinin, doğrusu olan "Türk/Türkçe" ifadeleriyle değiştirilmesini öngörmekte, genelgeler ise eski haliyle kalmaya devam eden birkaç okul levhasındaki ilgili değişikliğin derhal yapılmasını emretmektedir.
Azınlık hakkı olması yanında, Batı Trakya Türk çocuklarının bir insan ve vatandaş hakkı olarak sahip olmaları gerektiği düşünülen eğitim hakkının ve buna istinaden tecelli eden Türk anne-babaların çocuklarını eğitim veren kurumlara (okullara) gündeme hakkının kullanılması görevinin yerine getirlmesi, Yunan makamları tarafından öteden beri engellenmektedir.
Yunan makamları, eğitim sahasına ilk müdahelesini 1972 yılında gerçekleştirmiş, yukarıda geçen 3065/1954 sayılı "Azınlık Okulları Eğitim Kanunu"un bazı maddelerini değiştirmek suretiyle "Türk/Türkçe" ibarelerin yerine, Yunanca'da "azınlık" ve "müslüman" kelimelerinin kısaltılmışı olan ancak tam olarak hangisini karşıladığı belli olmayan "M/kon" ibaresinin kullanılmasına dair düzenlemedir. Yine, 695/1977 sayılı "Azınlık Okulları ile SÖPA Öğretim ve Denetim Kadrosunun Meselelerinin Çözümüne İlişkin Kanun" çıkartılmak suretiyle, azınlık üzerinde bazı emeller istikametinde kurulmuş bulunan "Selanik Özel Pedagoji Akademisi" mezunlarının azınlık okullarına öncelikli olarak atanmaları sağlanmıştır.
Bu çerçevede, zaten 1960'lı yıllardaki öğretmen kıyımına ek olarak, Türkiye'den görev yapmak üzere gelecek TC vatandaşı öğretmenlerin ve yine Türkiye'deki öğretmen okullarından mezun olan Yunan vatandaşı Türk öğretmenlerin azınlık okulların girişleri kapatılmıştır. Neticede, Elmalı ve Karaçanlar Türk okullarında örnek olay niteliğinde görülen Türk velilerin ilkokul öğrenimi yapmak üzere çocuklarını Türkiye'ye gönderme süreci başlamış ve bu durum günümüze dek genişleyerek gelişmiştir. Hiç şüphesiz, bu velilerin büyük çoğunluğu, çocuklarınınTürkiye'de yerleşmesini istemekte, bu durum ise kendilerini göçe ya da Türkiye'de yasal olmayan bir şekilde ikamet etmelerine yol açmaktadır. Bu çerçevede, azınlığa mensup SÖPA mezunları arasında kendilerine tevdi edilmek istenen bol kazançlı "propaganda amaçlı eğitim hizmeti"ni reddetme yönündeki eğitimin giderek güçlenmekte olduğunu gözardı etmemek gerekmektedir.
Çünkü bilindiği gibi 1991 yılında merhum Dr. Sadık Ahmet tarafından "Yunanlı Türk'e Türkçe Öğretemez" sloganı ile başlatılan Yunan tarihine, bayrağına sevgi aşılamaya ve Türk çocuklarında Yunan milli şuuru oluşturmaya yönelik muhtevaya sahip Yunanlılar tarafından Türkçe okuma kitaplarını boykot hareketine çok sayıda SÖPA mezunu da katılmıştır. Yunanistan'da zorunlu eğitim 6 artı 3 temelinde 9 yıl olarak uygulanırken, Türk azınlık çocukları için bu 6 yıl(ilkokul) ile sınırlıdır. Türçe kitapların muhteva ve sayı itibarıyla yetersizliği, azınlık okullarında ihtiyaç duyulan başlıca eksikliktir.
Mevcut iki azınlık oraöğretim kurumunda (İskeçe Karma Azınlık Lisesi ve Gümilcine Celal Bayar Lisesi) had safhaya ulaşan bu eksiklik, Türk öğrencilere Türkçe okudukları derslerde Yunan dilinde imtihana girmeleri yönünde getirilen değişiklik ve öğrenci taleplerinin kura ve imtihan ile karşılanması şeklindeki uygulama, söz konusu iki öğretim kurumunu zaman zaman kapanma noktasına getirmiştir. Bugün, bu okullarda okumakta olan öğrenci sayısı iyimserlik yaratmakla birlikte, mevcut meselelerin söz konusu her an kapanma noktasına getirebilceği gözardı edilmemelidir. Şu kadarını ilave etmelidir ki, her yıl Türkiye'deki üniversite giriş sınavlarına katılan 600-800 arasındaki Batı Trakyalı Türk öğrencilerin 40-50'si dışındakilerBatı Trakya'daki değil, Türkiye'deki liselerden mezun olmuşlardır.
Bunların yanısıra Batı Trakya Türkleri'nin karşı karşıya oldukları problemler, toprak ve arazi gasplarından, seyahat hürriyetinin kısıtlanmasına, tedhiş ve saldırı olaylarına kadar uzamaktadır. Bu konular, başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar geniş ve karmaşıktır. 21. Yüzyıla girerken, demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden, gerçekde dönem dönem Rus sömürgeciliğinin, bazen de Batılı imparatorluk kalıntılarının oyuncağı olan Yunanistan'ın insan hakları ihlalleri konusunda dünya kamuoyunda yeterince teşhir edilemediği ortadadır. Bu konu ile ilgili olarak hayatına Batı Trakya Türklüğü'nün insan hakları davasına adayan ve acı bir tesadüf sonucu, Lozan antlaşmasının ve Yunanistan'da demokrasiye geçişin yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 tarihinde şehit olan büyük Türkçü, dava ve mücadele arkadaşımız Dr. Sadık Ahmet'i bir kere daha rahmetle anıyoruz.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Bulgaristan Türkleri

Kısa Bilgi

Nüfusları 1.200.000 olup bulundukları başlıca şehirler :Sofya, Şumnu, Kırcaali, Filibe, Dobruca, Varna, Rusçuk, Silistre, Plevne, Tınova, Sofya.

Tarihçe
Güney Rusya bozkırlarından 7. yüzyılın başlarından itibaren çeşitli sebeplerle göç eden ve Balkan Yarımadasına gelen Bulgarlar, aslında Türk soyludurlar. Ancak yeni geldikleri bu bölgede zaman içinde Slav halkları tarafından asimile edilmişler, kültürel kimlik bakımından büyük çoğunluğu Slavlaşmıştır.15. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti Anadolu'dan Türk nüfusu getirerek bölgeye yerleştirmiştir. Buna rağmen genel nüfus içinde Türkler hep azınlıkta kalmışlardır.

Nüfus
Bulgaristan 1940'ta Türk nüfusun yoğun olduğu Dobruca'yı yeniden elde etmiş ve o günden sonra da sınırlarda değişiklik olmamıştır. Dobruca bölgesinde Türklerden başka Türk dili konuşan iki Türk azınlık daha bulunmaktadır.Bunlar, sayıları 7 bin kadar olan Tatarlar ve Gagavuzlardır. Bulgarlar ülkedeki azınlıkları sürekli asimile etmeye çalışmış; 1984-1985 yıllarında ise Türkçe isimleri yasaklayarak göçe zorlamıştır. Türkler bu hadiseye tepki göstermiş; ancak, 1989 yılında 160.000 kadar Türk Türkiye'ye göç etmiştir. Sonraki yıllarda bu sayı 300 bine ulaşmıştır.1985 yılından sonra Bulgaristan'da kalan Türkler, bazı alanlarda Bulgar yurttaşların hak ve hürriyetlerine sahip olmuşlardır.1965 nüfus sayımı verilerine göre Türkler 850 bin'e yakın sayıları ile genel nüfusun % 10'unu oluşturmaktaydılar. 1985 sayımında ise Türk nüfus 1.600 bin civarına ulaşmıştı. Bu durumda Türkler, genel nüfusun % 15'ini teşkil ediyorlardı. Bu nüfus yoğunluklarıyla Bulgaristan'da Türk toplumu en kalabalık azınlık durumundaydı. 1989'dan sonra gerçekleşen göçler, bu sayıyı aşağı çekmiştir.Nüfusun büyük çoğunluğu çiftçilik ve hayvancılıkla geçimini sağlamaktadır.

Göçler
Balkan Türklüğü, 1940 tarihinden itibaren sürekli olarak Türkiye'ye göç vermiştir. 1944'e kadar 140 bin kişi, 1950-1951'de 155 bin kişi, l978 yılında ise 130 bin kişi Türkiye'ye gelmiştir. 1989 yılındaki göçmen sayısı ise 160 bin civarındadır. Bu göçlerden sonra Bulgaristan Türkleri kırsal alanlarda kalmışlardır.

Siyasi Varlıkları
1993'den sonra Bulgaristan'da Türklerin "Hak ve Özgürlükler Partisi" Bulgar Parlamentosu'nda yerini almış ve üçüncü siyasi güç olarak 15 milletvekili çıkarmıştır. Ülkede halen 27 Belediye başkanı, 653 köy muhtarı Türk'tür.Devlet dinî kurumları denetim altında tutmakta ve dini çalışmaları yönlendirmektedir.2001'de yapılan seçimlerde ise 30 milletvekili çıkararak Bulgaristan'da ciddî manada siyasî bir güç olmuştur.

Eğitim
Bulgaristan'da eğitim devlet denetimindedir. Ülkede konuşulan Türkçe, Türkiye Türkçesine oldukça yakındır . Türkçe ilk yıllarda azınlık okullarında öğretim dili olarak okutulurken daha sonra kaldırılmıştır (1960). 1939' da Türklerin yüzde 15'i okula giderken 1957' de bu oran yüzde 97'ye çıkmıştır. 1993'ten sonra ise yeniden Türkçe eğitim başlamıştır. Bulgar Millî Radyosu'nda Türkçe yayınlar başlamış, "Filiz Gazetesi" adlı Türkçe bir gazete yayına girmiştir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Bulgaristan Türkleri

BULGARİSTAN

1989 yılından itibaren dışa açılma ve liberalizasyon sürecine giren Bulgaristan Cumhuriyeti 110910 km2'lik yüzölçümüne ve 1995 verilerine göre % 0,3 nüfus artışı oranıyla 8,4 milyon nüfusa sahiptir Nüfusun % 85'i Bulgar, % 8,5 Türk, % 2,6 Çingene, % 2,5 Makedon, % 0,3'ü Ermeni, % 0,2'si Rustur.
Kuzey ve güneydoğu bölgeleri dağlık olan Bulgaristan'ın diğer bölgeleri ise ovalıktır 608 kmsi Romanya Cumhuriyeti, 494 kmsi Yunanistan Cumhuriyeti, 318 kmsi Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 240 kmsi Türkiye Cumhuriyeti ve 148 kmsi Makedonya Cumhuriyeti'yle olmak üzere 1808 km kara sınırına sahiptir Başlıca doğal kaynakları boksit, bakır, kurşun, çinko, kömür, kerestedir Arazinin % 34'ü ekilebilir alan (Devamlı ekilen alan %3-5 arasında değişmektedir), % 18 mera ve otlaklar, % 35'i ise ormanlık alandır.

İdari açıdan 9 bölgeye ayrılan Bulgaristan, tek taraflı 240 üyeli Ulusal Meclise sahiptir 19 Nisan 1997 tarihinde yapılan erken seçimde halkın % 52,23 oyunu alan Birleşik Demokratik Güçler lideri İvan Kostov başkanlığında 21 Mayıs 1997'de kurulan hükümet görev yapmaktadır.240 sandalyeli Bulgaristan Parlamentosunda Ulusal Selamet İttifakı içinde yeralan Hak ve Özgürlük Hareketine mensup 15 Milletvekili ile Birleşik Demokratik Güçler içinde yeralan 1 milletvekili olmak üzere Türk azınlığından toplam 16 Milletvekili bulunmaktadır.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Ekonomik Durumu

Belirtileri daha önceden ortaya çıkmakla birlikte 1997 yılı Bulgaristan için önlenemez bir kriz yılı olmuş ve Bulgaristan hiperenflasyon yaşamıştır Ocak 1997'de leva güç kaybederek, bir $ karşılığı 3270 Leva'ya kadar yükselmiş, seçim kararının alınmasıyla birlikte mart ayında $ leva paritesi 1588'ye kadar düşmüş, Şubat 1997 ayında yaşanan aylık %242,7 enflasyon oranından mart ayı enflasyonu %12,27'ye inmiştir.
Bu aşamada, IMF krizin kontrol altına alınmasıyla ilgili destek vermiş, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği'yle birlikte, ülkeyi seçime götürecek geçici Hükümetle anlaşmaya varılarak gerekli kredi ve yardım sağlanmıştır Kısa süre içerisinde Şubat 1997 ayında 400 milyon $' düşen döviz rezervleri Mayıs 1997 ayında 1,640 milyon $'a yükselmiştir. 21 Mayıs 1997 tarihinde yapılan seçimlerle birlikte Hükümet, İvan Kostov başbakanlığında, Demokratik Güçler Birliği tarafından kurulmuştur. Ciddi bir ekonomik krize sürüklenmiş Bulgaristan'da yıl içerisinde ekonomik dengeler yeniden kurulmaya başlamıştır IMF ve Dünya Bankasının önerisiyle 1 Temmuz 1997'de uygulamaya geçen Para Kurulu'yla birlikte bire bir sabit pariteyle bin Leva bir Alman Markına endekslenmiş ve yılın ilk üç ayında 1000 seviyesinde gerçekleşen enflasyon kontrol altına alınmış ve yıl sonunda % 578,6'lık bir enflasyon oranına ulaşılmıştır. Gayrı Safi Milli Hasıla'nın 6,3 olarak öngörülen 1997 bütçe açığı % 3,1 olarak gerçekleşmiştir Harcamalar kısıtlanmış, Katma Değer vergisi %18'den % 22'ye yükseltilmiş ve bütün ürünler için aynı rakam öngörülmüştür Vergi toplanması işlemine ağırlık verilmiştir. 1996 yılında %10,6 oranında düşen GSMH, 1997yılına da % 7,4 oranında düşme göstermiş ve 9,2 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.

Döviz rezervleri 1997 yılında 2,4 milyar dolara yükselerek aynı zamanda Bulgaristan'ın tarihindeki en yüksek rezerv miktarına da ulaşılmıştır. Bulgaristan ekonomisindeki bir başka sorun 9,7 milyar Dolar olan dış borçtur Dış borçların büyük çoğunluğunu yüksek faizli ticari krediler oluşturmaktadır Kısa vadeli borçların toplamı dış borç yükü içerisinde % 13'dür 1998 yılı için 1 ,2 milyar dolar dış borç ana para ve faiz ödemesi yapılması öngörülmüştür.1992 yılından buyana yapılan özelleştirme kapsamında Bulgaristan'daki işletmelerin % 20,5 özelleştirilmiştir Sanayi üretiminde özel sektörün payı % 30'lar seviyesindedir. Özel sektörün genel ekonomi içerisindeki payının üç yıl içerisinde % 70'i aşması beklenmektedir Hükümet önceliklerini özelleştirme ve yabancı yatırıma vermiş bulunmaktadır 1992 yılından buyana gelen yabancı sermaye 1,4 milyar Dolardır 1997 yılında 636 milyon dolar olmuştur 1997 yılı içerisinde ilk sırayı 262 milyon dolarlık yatırımla Federal Almanya almaktadır.

Bulgaristan ekonomisi mali istikrarın sağlanması ile büyüme ikilemi arasında kalmıştır 1994 yılında % 1,8, 1995 yılında % 2,1 olarak gerçekleşen büyüme oranı 1996 yılında % -10,9 olmuş ve 1997 yılı büyüme oranı ise gene negatif olarak belirmiş ve % - 8' seviyesinde kalmıştır Hükümet 1998 yılı için % 4'lük büyüme beklentisindedir
Türkiye-Bulgaristan Dış Ticareti 1987 yılına kadar Bulgaristan ile olan ticari ilişkilerimizde ihracatımız, bazı yıllar artış göstermişse de ithalatımız genelde ihracatımızın üstünde gerçekleşmiştir.

1987 - 1989 döneminde Türkiye lehine bakiye veren dış ticaret dengesi, Bulgaristan'da görülen dışa açılma ve liberalizasyon sürecine bağlı olarak iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin gelişmesine yol açmış, 1990 yılından itibaren bu ülkeden yapılan yüksek ithalata paralel, dış ticaret dengesi bu defa Türkiye aleyhine gelişme göstermiştir
1990 yılında 42 milyon dolar olan iki ülke dış ticaret hacmi , 1991 yılında % 414'lük bir artış göstererek 216 milyon dolara ulaşmış, 1993 yılında ise 329 milyon dolar seviyesine gelinmiştir Ancak 1993 yılı içerisinde Türkiye'nin Bulgaristan'a ihracatı 862 milyon dolar iken, bu ülkeden ithalatı 2432 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

1995 yılı değerlendirildiğinde ise, ihracatımızın bir önceki yıla göre yaklaşık % 37 oranında artış gösterdiği, buna karşılık ithalatımızın % 106 oranında arttığı gözlenmiştir Böylece 1990 yılından itibaren sürekli artan dış ticaretimizdeki bu açık, takip eden yıllarda da devam etmiş ve 1995 yılında en yüksek rakama ulaşmıştır.1996 yılında ülkemiz verilerine göre, Bulgaristan'a yönelik ihracatımız 152,9 bin dolar, ithalatımız ise 358 bin dolar olarak gerçekleşmiş, 511 bin dolarlık ticaret hacmine ulaşmıştır. 1997 yılında ise, gene ülkemiz verilerine göre, Bulgaristan'a yönelik ihracatımız 170,0 milyon dolar, ithalatımız ise 366,5 milyon dolar olmuştur Bu çerçevede ticaret hacmimiz 536,5 milyon dolar olarak gerçekleşmiş, 196,5 milyon dolarlık dış ticaret açığı verilmiştir.

Ülkemiz dış ticaret rakamlarıyla farklılıklar arz eden Bulgaristan Ulusal İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre 1996 yılı sonu itibariyle Bulgaristan'dan Türkiye'ye yapılan ihracat toplam 368 milyon dolar olarak gerçekleşirken, Türkiye'den yapılan ithalat 91 milyon dolar olarak gerçekleşmiş, iki ülke ticaret hacmi 459 milyon dolara ulaşmıştır 1997 yılında ise, Bulgaristan ülkemizden 101,6 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirmiş, karşılığında 442,3 milyon dolarlık ihracat yapmıştır.
1997'de Bulgaristan'ın en çok ihracat yaptığı ülkeler arasında Türkiye 442,3 milyon dolarla 3 sırada yer almıştır ilk iki ülke 575,1 milyon dolarla İtalya, 468,1 milyon dolarla Almanya'dır Türkiye'ye ihracatı Bulgaristan'ın toplam ihracatının % 9'unu teşkil etmiştir
1997'de Bulgaristan'ın en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında ise, Türkiye 10 sırada yer almıştır İlk dokuz ülke 1374,8 milyon dolarla Rusya, 563,2 milyon dolarla Almanya, 347,1 milyon dolarla İtalya, 206,4 milyon dolarla Yunanistan, 181,2 milyon dolarla ABD, 176,6 milyon dolarla Fransa, 126,9 milyon dolarla İngiltere, 118 milyon dolarla Avusturya'dır Türkiye'den ithalatı, Bulgaristan'ın toplam ithalatının %2,08'ini oluşturmuştur.

Bulgaristan, 1997 yılında en çok ticaret fazlasını 340,7 milyon dolarla Türkiye'yle ticaretinden elde etmiştir bu hususta Türkiye'yi 228 milyon dolarla İtalya, 199,5 milyon dolarla Yunanistan, 104,1 milyon dolarla İspanya, 71,9 milyon dolarla Makedonya'yla ticaretten sağlanan fazlalar izlemektedir. Türkiye'yle ticaretten elde edilen fazlalık Bulgaristan'ın 1997'de toplam 28,1 milyon dolarlık fazlalığının 8,24 katını teşkil etmiştir.

Türkiye'nin Dış Ticaretinde Bulgaristan'ın Yeri: 1995 yılı genel ihracat toplamı 216 milyar dolar olan Türkiye'nin ihracatında, ilk on ülke 134 milyar dolarlık ihracat ile % 62'lik bir paya sahip iken, 183 milyon dolarlık ihracat ile Bulgaristan, % 08'lik bir payla 24 sırada yer almaktadır.

Buna karşılık, 1995 yılında 357 milyar dolar olarak gerçekleşen Türkiye'nin genel ithalatının 231 milyar dolarlık kısmı, ihracat sıralamasında ilk on sırayı alan ülkelerden gerçekleştirilmiş olup, genel ithalat sıralamasında 402 milyon dolarlık ithalatla 19 sırada yer alan Bulgaristan'ın bu sıralamadaki payı % 11 civarındadır. 1996 yılında Türkiye'nin 23,224 milyon dolarlık genel ihracatı içerisinde Bulgaristan'a ihracatımız 153 milyon dolar, 42,627 milyon dolarlık genel ithalatımız içinde ise Bulgaristan'a ithalatımız 358 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

1997 yılında ise, 26,245 milyon dolarlık genel ihracatımız içinde, Bulgaristan'ın 170 milyon dolarlık ihracat, 48,585 milyon dolarlık ise ithalat payı bulunmaktadır. Türkiye ve Bulgaristan arasında var olan coğrafi yakınlık ve diğer olumlu etkileşimlerin, ticari ilişkilerin gelişmesinde iki tarafın lehine olacağı düşüncesini oluşturmakla birlikte, Türkiye Bulgaristan dış ticaret rakamlarına bakıldığında, karşılıklı olarak her iki ülkeyi de etkileyen çeşitli nedenlerden ötürü, ticari ilişkilerde istenilen seviyelere ulaşılamamıştır.

Türkiye ve Bulgaristan arasında ithalat ve ihracata konu olan mal gruplarına bakıldığında, Türkiye Bulgaristan'dan ağırlıklı olarak petrokimya ürünleri, kimyasal madde, hububat ve demir çelik sektörlerinde hammadde ve yarı mamul ithal etmekte buna karşılık dokumacılık ürünleri, muhtelif gıda maddeleri, elektronik ekipman ve yedek parça gibi nihai ürün ihraç etmektedir Nitekim, görüşülen yetkililer Bulgaristan'ın ülkemizin bir hammadde temin eden ülke uzantısı olmasından endişe ettiklerini belirtmektedirler. Yabancı yatırımlar bakımından diğer Doğu Avrupa Ülkeleri kadar itibar görmeyen Bulgaristan'da , yabancı yatırımların ülkelere dağılımında Türkiye 1626 yatırımla birinci sırada yer almaktadır Ancak yapılan yatırımlar büyüklükleri itibariyle değerlendirildiğinde 17 sırada yer almaktadır.

Diğer taraftan reformların başlamasından itibaren Bulgaristan'da yapılan yabancı yatırım tutarı 1997 yılı sonu itibariyle 1,2 milyar dolar olup, istatistiklere göre Türk yatırımcıları tarafından yapılan yatırım tutarı 14,7 milyon dolardır (3091998 tarihi itibariyle 34,5 milyon $)

Bulgaristan iç pazarında satılan gıda, tekstil ürünleri, cam ürünleri ve temizlik maddelerinin büyük bir kısmının ülkeye bavul ticareti yoluyla sokulduğu bilinmekle birlikte kayıt dışı ticaretin boyutları konusunda istatistiki bilgi bulunmamaktadır Bu yolla ülkeye sokulan malların bir kısmının kalitesiz olması, ülkede Türk mallarına karşı olumsuz bir imaj doğmasına neden olmuş, ancak bu olumsuz etkileşim son yıllarda pazara giren büyük Türk firmalarının getirmiş oldukları ürünlerle kırılmaya çalışılmaktadır.Bulgaristan'da, Bulgaristan Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı olan ancak verilerin eksikliği nedeniyle kendilerine tesbit amaçlı ulaşılması da oldukça zor olan 1378 civarında Türk sermayeli şirket mevcuttur Bu şirketler ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli şirketlerdir Ancak, uzun ve zahmetli bir süreçten geçerek kurulan bu şirketlerin büyük bir bölümü göstergelik olarak kurulmuş olup, işlem hacimleri yoktur.

Bulgaristan'daki firmalarımızın sayısı bilinmemektedir. Bulgaristan Ticaret ve Sanayi Odası'na kayıt zorunluluğu bulunmadığından, kaynak olarak kayıtlarına asla ulaşılamayacak olan Yabancılar Polisi ve Vergi Daireleri kalmaktadır.Öte yandan, işlem hacimleri bilinememekle birlikte Ülker, Kent Şekerleme, Petposan Şirketler Grubu, Efes Pilsen, Global Menkul Değerler, Penta Dış Ticaret, Kelebek Mobilya,Beko, Eczacıbaşı gibi büyük gruplarımız da firma yada temsilcilik olarak Bulgaristan'da faaliyet göstermektedir.
22-24101997 tarihleri arasında Sofya'da düzenlenen Bulgarian Investment Form'a ülkemizden katılan Alp Petrol Ürünleri İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd Şti, Alpler Turizm Sanayi Ticaret Ltd Şti, Altay Otomativ Gıda Tekstil Ltd Şti, Camiş Madencilik, Erser İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd Şti, , Hema Hidrolik makina Sanayi ve Ticaret AŞ, Işıklar Holding, Nicol AŞ, Nurol ve Zihni Holding'in Bulgaristan'da varlık gösterdikleri de bilinmektedir.

Özelleştirme Ajansı ile bağlantıya girerek, Bulgaristan'daki büyük işletmelere talip olan firmalarımızın dışında, ülkedeki küçük ve orta ölçekli firmalardan bir kısmı da sermayeleri ve yapılanmaları itibariyle, Bulgaristan'daki küçük ve orta ölçekli işletmelerin yaklaşık % 80'ini elinde bulunduran belediyeler ile bağlantı kurarak, belediyeler bünyesinde özelleştirilecek olan, inşaat, turizm, tekstil ve gıda sektörüne yönelik işletmeler ile ilgilenmektedirler Bu firmaları yada yaptıkları yatırımları takip etme imkanı ancak duyumlarla veya yardım gereksinmeleri halinde Müşavirliğimize ya da Büyükelçiliğimze yaptıkları başvurularla tesbit edilebilmektedir.

Bulgaristan'da teknoloji düzeyi ve kapasite kullanım oranı yüksek önemli sayıdaki işletmenin bugün özelleştirme kapsamına alınmış olması, teknik alanda eğitim görmüş çok sayıda kalifiye elemanın bulunması, düşük ücretler, Bulgaristan'ın az gelişmiş ancak gelişme potansiyeline sahip olan eski Sovyet Cumhuriyetleri, Doğu Avrupa Ülkeleri ve Orta Doğu'daki bazı pazarlarla var olan bağlantıları, ülkenin çözümlenmiş altyapısı ve enerji girdisinin nisbeten düşük oluşu gibi fırsatlar Bulgaristan'da gerek doğrudan ve gerekse de özelleştirme yoluyla yatırım yapmak için önemli fırsatlar niteliğindedir Bunun yanısıra ülkedeki ekonomik istikrarsızlık, ağır işleyen bürokrasi ve özelleştirme prosedürünün açılabilmesi için gerekli bazı destekleyici düzenlemelerin çıkarılamamış olması da yatırımcıların yatırım yapma kararını yeniden gözden geçirmelerine neden olan en önemli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bulgaristan piyasasının avantaj ve dezavantajları değerlendirildiğinde; Bulgaristan önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli ataklar yapacak ülkeler arasında yeralmaktadır. Bu çerçevede, Bulgaristan'a yatırım yapmayı amaçlayan Türk yatırımcılarına, uygun finansal koşullarla Bulgaristan piyasasında kısa sürede önemli pozisyon elde edebilme imkanı sağlamasının gerek olduğu düşünülmektedir Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusu olan, 1998 yılında CEFTA ülkeleriyle ticari ortaklık kurması beklenen Bulgaristan, İMF ve Dünya Bankası kaynaklı kredileri de yerinde değerlendirmekte, ve olumlu ekonomik göstergelere sahip bir ülke olma sürecine girmektedir. Bulgaristan'ın ticaret hacmi küçük olmakla birlikte, en önemli ticari partnerlerinin Avrupa Birliği üyeleri olduğu ve üye ülkelerin yetkililerinin ve Bulgaristan'ı ziyaret eden Komisyon yetkililerinin Bulgaristan'a yönelik olumlu ifadeleri dikkate alınırsa, ülkemizden Bulgaristan'a yapılacak yatırımlar Avrupa'nın da kapısını açacaktır.

Ülkede sistem değişikliği öncesinde, ağırlıklı olarak eski COMECOM pazarı düşünülerek oluşturulan büyük ölçekli işletmeler, Bulgaristan'ın bu pazarı kaybetmesiyle birlikte , teknoloji ve sermaye yetersizliği gibi nedenlere de bağlı olarak atıl kalmış veya ancak % 30 - 40 lık kapasitelerde çalışmaya devam edebilmişlerdir. Ülkedeki enerji, işgücü gibi girdilerin Türkiye'ye kıyasla daha düşük maliyetli temini mümkün olup, Bulgaristan'daki Türk varlığı, doğrudan ulaşım ağı ve Ülkenin Avrupa Topluluğu üyeliğine giriş sürecinin başlamış olması gibi olumlu etkileşimler de düşünüldüğünde , atıl kalan işletmelerin satın alınması veya bu işletmelerde özellikle tekstil, makina imalatı, muhtelif gıda maddeleri gibi konularda ortak üretim veya fason üretim yaptırmak mümkündür.

Diğer taraftan Bulgaristan'daki küçük ölçekli işletmelerin % 80'inin 28 belediyenin elinde bulunduğu ve daha çok hizmet, inşaat ulaşım ve turizm alanlarındaki bu işletmelerin özelleştirme yoluyla belediyelerden satın alınması da dikkate alınması gereken bir diğer husustur.Bulgaristan'da Dresdnerbank, Raiffeisenbank, İNG Bank gibi büyük bankaların faaliyette olduğu ve Nestle, Kraft Jakobs, Danone gibi dünya firmalarının özelleştirme kapsamında yatırım yapmaları da Bulgaristan'ın riskli yönlerinin yanı sıra yatırımcılar için avantajlı ve pazarda pay sahibi olabilme konusunda uzun vadeli planların yapılmasının gerekli olduğunun bir diğer kanıtlarıdır.

Bulgaristan'ın sistem değişikliği öncesinde en büyük pazarının eski Doğu Bloku ülkeleri olduğu dikkate alındığında ise, Bulgar firmalarının bu ülkeler ile olan geleneksel ilişkileri ve kurulmuş olan iyi ilişkilerinin de Türk firmalarının bu ülkelere Bulgaristan üzerinden açılmalarında bir fırsat niteliğindedir.

Bulgaristan pazarında gıda, ev ve ofis mobilyaları, tüketim malları gibi konularda Yunanistan , Almanya ve İtalya pazara hakim olup, Türkiye'nin ekonomik potansiyeli bu ülkeler ile pazarda rekabet etmeye yeterlidir Ancak yeni pazarlara ilk giren ülkeler olmaları sebebiyle , bu ülkeler yarışta avantajlı konum arzetmektedirler Bu avantajın bizim aleyhimize giderek büyümemesi için en kısa sürede resmi ve özel kuruluşlar olarak harekete geçilmesi gerekmektedir Zira, Bulgaristan hemen yanıbaşımızda , kaybedilmemesi gereken ve geniş potansiyeli olan bir ülkedir.
Bu cümleden hareketle, Türk ihraç ürünlerinin tanıtımı, pazarlanması, butün bunların etkin bir şekilde yapılabilmesi için Ticaret Merkezi kurulması da gündem de tutulması gereken bir husustur Kurulacak Ticaret Merkezi tarihsel nedenlerle zaman zaman kırılamayan Türk mallarına yönelik olumsuzluk ile bavul ticaret yoluyla gelen bir kısım kalitesiz mal nedeniyle oluşan olumsuz Türk malı imajının da bertaraf edilmesini sağlayabilecektir Piyasanın tanınması, tüketicinin eğilimlerinin anlaşılması ve önceden tesbiti ile dağıtım, fiyatlandırma gibi kolaylıkları getirebilecek olan Ticaret Merkezi, para, zaman ve emek kaybını da önleyecektir.

Bilindiği üzere, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren Avrupa Birliği ile ülkemiz arasında Gümrük Birliği gerçekleştirilmiştir Bu anlaşma gereği ülkemiz, üçüncü ülkelerden yaptığı ithalatta, gümrük vergilerini AB ile aynı seviyeye çekmiş, tarifelerin Ortak Gümrük tarifesi düzeyine getirilmesi ile Bulgaristan da Türkiye'ye yönelik ihracatında önemli avantajlar sağlamıştır Öte yandan, Bulgaristan'ın AB'yle yaptığı anlaşma ile AB ülkelerinden birçok mal Bulgaristan'a düşük oranlı gümrük vergileriyle ithal edilirken Türkiye'den yapılan ithalat iki ülke arasında yapılması gereken Serbest Ticaret Anlaşmasının akdedilememesi sonucu yüksek gümrük vergileri nedeniyle zorlanmakta, hatta imkansız hale gelmektedir.

Bu çerçevede, uzun bir aradan sonra 3-5 Eylül 1997'de Sofya'da başlayan Serbest Ticaret Anlaşması görüşmeleri, 26-28 Mayıs 1998 tarihinde Ankara'da, 17-19 Haziran 1998 tarihlerinde Sofya'da sürdürülmüş, iki tur görüşmenin ardından 19 Haziran 1998 tarihinde parafe edilmiştir 11 Temmuz 1998 tarihinde Devlet Bakanımız Sayın Işın Çelebi ve Ticaret ve Turizm Bakanı Sayın Valentin Vasilev tarafından imzalanmış olan olan Anlaşma 111999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bulgaristan'la ticari ilişkilerimizin geliştirilmesinde önemli olabilecek diğer bir husus ise, Bulgaristan'da kurulacak olan bir Türk Bankasının varlığıdır Bulgaristan'da herhangi bir Türk Bankası veya banka şubesinin mevcut olmaması, Türk işadamlarının Bulgaristan'a olan ilgisini ve rahat iş yapabilme kabiliyetini azaltan unsurların başında gelmektedir Bankacılık faaliyetlerinin olmaması ülkemizle ticaret yapan Bulgar işadamlarını da olumsuz etkilemektedir Bulgaristan'ın güvensiz ortamında yüklü peşin dövizle çalışmak zorunda kalan yada muhabir banka aracılığına başvuran firmalar bu olumsuz durumu sıklıkla dile getirmektedirler Bu durumun giderilmesine yönelik olarak, iki ülkenin Siyasi Otoritelerinin de gündemde tuttukları, Türk bankalarının Bulgaristan'a gelmeleri girişimleri hızlandırılmalıdır.

Bu konuda Müşavirliğimize yapılan başvurular çerçevesinde bazı özel bankalarımıza Bulgar Bankacılık Mevzuatı ve gerekli yasal düzenlemeler intikal ettirilmekte olup, 11 Temmuz 1998 tarihinde Şubesinin açılışı, Başbakan Sayın Mesut Yılmaz tarafından yapılmış olan TC Ziraat Bankası'nın yanısıra, 1966 yılından bu yana temsilci bazında Bulgaristan Bankacılığıyla ilgilenmekte olan Demirbank da Bulgaristan Merkez Bankasına Banka açmak için 25 Haziran 1998 tarihinde başvurusunu yapmıştırKesin lisansına 12 mart 1999 tarihinde alan Demirbank-Bulgaria'nın açılışının da 22-23 Mart 1999 tarihlerinde Bulgaristan'a resmi ziyarette bulunacak olan Cumhurbaşkanımız tarafından gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

Ülkemizin Bulgaristan'la ticari ilişkilerinin geliştirilmesinde ele alınması gereken diğer bir husus da, Eximbank Kredileridir Bulgaristan, içinde bulunduğu ekonomik zorlukları aşma sürecindedir Gerek yabancı yatırımcılarca, gerekse IMF, Dünya Bankası gibi kurumların yetkililerince de değişik platformlarda ifade edildiği üzere, enflasyonu azaltmada, büyümeyi sağlamada, dış borçlarını ödemede önemli adımlar atılmaktadır Özelleştirme hızlı bir şekilde yürütülmeye çalışılmakta, yabancı yatırımlar için ülke yasal mevzuatı da dahil olmak üzere gerekli düzenlemeleri yapmaktadır Ekonomik göstergelerinin iyiye gidiyor olması, Bulgaristan'la ticari ilişkileri artırmayı sağlayacak finansman desteğinin ülkemizce yeniden gözden geçirilmesi gereğini ortaya koymaktadır Bu çerçevede, Bulgar bankacılığındaki zorluklar bilinmekle birlikte, Bulgaristan'a yönelik ülke kredisinin yeniden açılmasında ve ihracatçının kullanımına verilmesinde yarar görülmektedir Bu arada, Türkiye ile Bulgaristan arasında gerçekleştirilen 13 Dönem Karma Ekonomik Komite toplantısı protokolünde Türk Eximbank kredileriyle ilgili bir düzenleme yapılmıştır Buna göre, Türk müteahhitlerince üstlenilecek alt yapı projelerinin gerçekleştirilmesi karşılığında kullanılmak üzere, ülkemizce 50 milyon dolar tahsis edilmesi niyeti belirtilmiştir.

İki ülke arasında ticari ilişkilerin geliştirilmesinde önemli rolü olacak Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması 18 Eylül 1997 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması da yürürlüktedir. Ayrıca, İki ülke arasında ticari bazı aksaklıklara yol açan, sınırda bekleme ve belge değiştirilmesi sorunlarına çözüm olabilecek ortak sınır kontrol bölgesi yaratılmasına ilişkin bir Protokol de 14111997 tarihinde imzalanmış, iki ülke Gümrük yetkililerince çalışmalara başlanılmıştır.

Tüm bu olumlu gelişmelerin ışığı altında, gerek ülkemizde, gerekse Bulgaristan'da, kamuoyu, yatırım yapılması, özelleştirme çalışmalarına katılınması, ticari ilişkilerin arttırılması amacına yönelik olarak bilgilendirilmeli, ciddi güvenilir Türk firmalarının kaliteli, standardlara uygun üretimleriyle Bulgaristan'a gelmeleri özendirilmelidir Bu cümleden olmak üzere, Türk İşadamları Heyetlerinin Bulgaristan'a organize olarak gelişlerinin sağlanmasının ve ülkemizin tanıtımının yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:25 AM

Türk Topluluklari
 
Osmanlı Eyaletinden Üçüncü Bulgar Çarlığına

Bulgarlar, "Ogur" adı verilen, çeşitli Türk boylarından meydana gelen bir boylar birliğidir. Bu boylar içerisinde, Onogur, Oturgur, Saragur ve Kutrigurlar başta gelmektedir. Önceleri Asya Hun İmparatorluğu'nun batısında oturmakta iken, Hun İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra, II. Yüzyılın sonunda Kafkasya'ya geldiler. Burada iki yüzyıl kadar kaldıktan sonra, Karadeniz'in kuzeyinde Büyük Bulgar Hanlığı'nı tesis ettiler. Fakat Hazar Devleti'nin baskısına dayanamayarak, Tuna havzasına yerleştiler. 681 yılında Tuna Bulgar Devleti'ni kurdular ve yüksek bir kültüre sahip olduklarından, buradaki halklara üstünlük sağladılar. Yalnız çevredeki Slav milletleri değil, Bizans'ı bile etkilediler.
Fakat kendileri Türk boylarından meydana geldikleri halde geniş bir Slav-Ortodoks kitleye egemen olmuşlardı. Sayılarının azlığı, zamanla onların bu geniş Slav-Ortodoks kültüründen etkilenmelerine sebep oldu. 864 yılında Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini kabul ettiler. Slavca resmi dil oldu. Türkçe ünvanlar atıldı. Bu sırada Sırplar ile sıkı bir mücadeleye girişildi. X. Yüzyılda devlet zayıfladı ve 1018'de Bizans'ın egemenliği altına girdi. Böylece, Birince Bulgar Çarlığı ortadan kalktı. Bu tarihten sonra, Karadeniz'in kuzeyinden gelen Kuman, Kıpçak ve Peçenekler, Bulgaristan'ın nüfus yapısına katkıda bulundular. 1185 yılında Bizans'ın etkisinden kurtulup, Misya'da İkinci Bulgar Çarlığı'nı kurdular. İkinci Bulgar Çarlığı, 200 yıl kadar bağımsız olarak yaşadı. Fakat sonra, daha büyük ve kalıcı bir gücün etkisi ile karşı karşıya kaldı. Bu güç, Osmanlı Devleti idi.
XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rumeli'ye geçmeye başlayan Osmanlılar, Çimpi kalesinin alınması ile başlayan fetihlerine, Gelibolu ile devam ettiler. Daha sonra, İstanbul, Vize ve Edirne yönünde üç koldan ilerleyerek, yeni topraklar elde ettiler. Bu ilerleyişi desteklemek için Anadolu'dan savaşçı oymaklar getirildi ve uçlar gittikçe, geride yeni yerleşim alanları kuruldu. Daha önce ıssız ve güvensiz olan kırsal bölgeler, sosyal ve ekonomik bir canlılık içerisine girdi.

Özellikle vakıf sistemine dayanan dini ve ticari kurumlar, hem yeni yerleşim birimlerinin kurulmasında, hem de var olanların gelişmesinde, önemli bir rol oynadı. Edirne, Filibe, Serez, Üsküp, Sofya, Silistre, Tırhala, Yenişehir ve Manastır, bu türlü yerleşim merkezlerinin başında gelir. Osmanlı Devleti, küçük devletler ve derebeylerin elinde parçalanmış bulunan Balkan topraklarını, kendi idaresinde ve güçlü bir devlet çatısı altında birleştirdi. Bu arada Bulgaristan, 1363-1393 yılları arasında verilen mücadeleler sonunda, bir Osmanlı toprağı haline geldi. Bu şekilde, İkinci Bulgar Çarlığı da tarihe karışmış oluyordu.
Bulgaristan , Osmanlı yönetimi altında" güzide bir vatan toprağı" olarak işlem gördü. Çünkü Bulgaristan , Rumeli'de bulunuyordu ve bu bölge, Osmanlı fetih politikasına göre bir "dârü'l-cihâd" idi. Anadolu, Selçuklular zamanında Türk-İslâm karakterini kazanmıştı. Artık sıra, Rumeli'deydi. Bulgaristan da, Rumeli'nin İstanbul'a en yakın bölgesi olarak, bu politikadan nasibini aldı.

Şenlendirmek amacıyla kitleler halinde yapılan göçlerden sonra, Timur istilası bu göçleri daha da artırdı. Kısa zamanda Trakya, Doğu Bulgaristan, Meriç vadisi ve Dobruca, Türk nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler konumuna geldi. Filibe başta olmak üzere Vidin, Rusçuk, Ziştovi, Silistre ve Niğbolu gibi şehirler, imparatorluğun önemli merkezlerini oluşturdu. Fetih öncesinde derebeylerin elinde parçalanan topraklar birleştirildi ve "devlet malı " haline getirildi. Onu işleyen köylüler de, sürekli bir kiracı konumuna girdi. Köylü, bu kiraya ait belli birkaç vergiyi ödedikten sonra, hiçbir şekilde angarya ile yükümlü tutulmadı. Kısaca Bulgar halkı, uzun zamandan beri unutulmuş bir rahatlığın tadına kavuştu.
Kurulan yeni yerleşim birimleri; çeşitli adlar, aldı. Bunlar, kurucusunun ,yerleşen Türk oymağının, Anadolu'dan geldikleri yerin adlarıyla veya bir başka şekilde anıldı. Bu konuda, Kayı ,Menteşeli, Turahanlı, Doğancı, Hacı-Timurhan, Burhan Baba, Selman Dede ve Eskice -Pazar gibi adları sayabiliriz. Zaviyeler ve Türk dervişleri, Rumeli'nin sosyolojik fethi bakımından çok önemli bir görevi yerine getirdiler. Asıl Müslüman nüfusu, Anadolu'dan gidenler oluşturdu. Ayrıca, hem inanç tercihi, hem de hakim unsur zümresine dahil olmanın avantajlarından faydalanmak amacıyla, İslamiyet'i kabul edenler oldu.

Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde, Rumeli Eyaleti'nin önemli bir bölümü olarak yer aldı. Klasik dönemde Bulgaristan'ı, Sofya, Silistre, Vidin, Köstendil, Niğbolu, Vize ve Çirmen sancaklarına ayrılmış olarak görüyoruz. Bu dönemde Bulgaristan'ın önemli yerleşim birimleri şu şekildedir.Ahyolu, Akçakızanlık, Çırpan, Eskizagra, Filibe, Hırsova, Karinabad, Niğbolu, Pravadi Razgrad, Ruskasrı, Silistre, Şumnu, Tırnova, Varna, Yenizagra.
Bulgaristan, XVII. Yüzyıldan itibaren çeşitli idari birimlere bölündü. Hatta Silistre ve Niğbolu, Rumeli Eyaleti'nden ayrılarak, yeni kurulan Özi Eyaleti'ne bağlandı.
Türk İdaresi ile birlikte Rumeli'ye çeşitli tarım ürünleri de geldi. Bakır, Kurşun, Altın, Demir ve özellikle de Gümüş gibi madenlerin işletilmesinde önemli artışlar görüldü. Osmanlı ordusunun savaş hazırlıkları için yapılan geniş ölçüdeki satın almalar, bölge ürünlerinin değerlendirilmesi açısından olumlu etkiler yaptı.

Diğer taraftan saray, köprü, han, kervansaray, imaret, çeşme, su kemeri, sebil, cami, mescid, tekke, mektep, medrese, hamam, kaplıca, ılıca, bedesten, çarşı, dershane, hastahane, kütüphane ve saat kulesi olarak, Bulgaristan'da yapılan eserlerin sayısı, 3.500 civarındadır. Bu eserler, yalnız Türklerin değil, gayri müslümlerin ihtiyaçlarına yönelik sosyal kurumlar olarak da hizmet verdi. Dini eserler bir tarafa bırakılacak olsa bile, Bulgaristan'da 273 mektep, 142 medrese, 116 han, 113 hamam, 24 köprü, 75 çeşme ve 16 kervansaray yapıldığını görüyoruz.

Osmanlı Devleti, XVIII. Yüzyıl boyunca, Rusya ve Avusturya ile iki cepheli olarak çeşitli savaşlar yapmak zorunda kaldı. Bulgaristan, büyük ölçüde bu savaşlara sahne oldu. Diğer taraftan Fener Patrikhanesi'nin Bulgarları asimile etmek isteyen politikası ve yere yöneticilerin çeşitli yolsuzlukları Rumeli gibi, Bulgaristan'ı da olumsuz yönde etkiledi. Bunların sonucunda merkezi otoritenin etkisini kaybetmesi üzerine, Osmanlı idaresi ile sağlanan huzur yavaş yavaş kaybolmaya başladı. 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması'ndan sonra Bulgaristan, diğer bir adlandırma ile "Tuna Boyu" Osmanlı Dünyası'nın Avrupa serhaddini meydana getirdi. Artık Bulgaristan Rus orduları tarafından bir geçiş güzergahı haline gelecektir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Bulgaristan'da Türk Varlığı

Osmanlı gazilerinin Gelibolu yarımadasına çıkmalarıyla başlayan Şark Meselesi önce Türklere karşı Avrupa topraklarını nasıl koruyabilmek ve 1683 Viyana bozgununndan sonra Türkleri Avrupa topraklarından nasıl atabilmek sorularına cevap aramak endişesiyle yaratılmıştı. Bu süre içinde, Türk dinamizminden ürken Hristiyan dünyası Türkün çirkin bir görünümünü yaratmak istemiş, gerek edebiyat ve gerekse sanatında bu konuyu özellikle işlemişlerdi. XVIII. yüzyılın sonuna doğru yaklaşıldığında bünyesinde ekonomik, kültürel ve teknolojik değişmeyi geliştirerek güçlü ülkeler arasına katılan Rusya, Fransa ve İngiltere ile birlikte karşısında ortak bir sorun bulmuştu: Gerilemekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceği. XIX. Yüzyılla birlikte sorun Türk'ü Avrupa topraklarından atmaktı. ancak bununla yetinilmezdi. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda 31 Ekim 1918'den sonra 21 ay 11 gün boyunca uzun süren pazarlıklar Türkiye'nin paylaşılmasını gündeme getiriyordu. Ancak, Türkün şanlı istiklal mücadelesi buna imkân vermedi. Şark Meselesini halletmek üzere olduklarını düşünenler, genç ve kuvvetli Türkiye Cumhuriyeti'yle karşılaştılar.
Fuad Köprülü'den bu yana artık kuruluş şartları pek iyi bilinen ve bir yandan eski Türk geleneğine, diğer yandan da İslâmî esaslara dayanan Osmanlı devletinin gelişme yönü, sürekli Batıya doğru olmuştur. 1345'e doğru kendisi gibi bir gazi beylik olan Karesioğullarının ilhâkı, Osmanlılara Edremid Körfezi ile Kapıdağı arasındaki bölgeyi kazandırarak, onları Avrupa toprakları karşısına getirdi. Karesi gazileri, bu önemli uç bölgesine atanan Orhan Bey'in enerjik oğlu Süleyman'ı Rumeli'de fütuhata teşvik ettiler. 1346'dan 1352'ye kadar geçen süre içinde Osmanlılar, Aydınoğlu Gazi Umur Bey de haçlılarla uğraştığı için bu bölgede gazayı yürüten tek kuvvet olarak Balkanlardaki Bizans'ın durumundan yararlandılar ve 1352'de adım attıkları Rumeli'de sürekli ilerlediler.

Bu ilerlemede Osmanlıların hemen bir uç oluşturarak orayı yeni bir hayat ve faaliyet alanı olarak belirlemelerinin büyük rolü olmuştur. Kronolojiyi kısaca hatırlarsak, 1357'de Süleyman Paşa'nın ölümü üzerine Şehzâde Murad'ın lalası Şahin ile birlikte bu bölgeye gelmesi 1361'de Edirne'nin fethi, Kuzeye doğru fütuhatı ilerletmek için oluşturulan uç kollarının faaliyetini hızlandırdı. 1366'da artık Rumeli'de yeterince kalabalıklaşmışlar ve sağlam bir şekilde tutunmuşlardı. Bu göç hareketi fetihleri adeta zorlamaktaydı. XV. yüzyıl ortalarına ait paşa sancakları nüfus tahrir defterleri bu bölgelerde nüfusun % 80-90'a varan büyük çoğunluğunun daha o zamanlarda Müslüman Türklerden ibaret olduğunu göstermektedir. Bu deliller, Gregoras ve Dukas gibi Bizans kaynaklarının, "Türklerin kitle halinde yerleşmek üzere geldikleri" hakkındaki ifadelerinin mübalağalı olmadıklarını göstermektedir. Esasen Osmanlılar bunun için Selçuklular tarafından da geniş ölçüde kullanılmış, eski bir kolonizasyon usulü olan ve sürgün denilen yöntemden yararlanarak Türkmen gruplarını özellikle istila yolları üzerinde ve uçlarda yerleştirmişlerdi. Diğer taraftan XV. yüzyıla ait vakıflar ve tahrir defterleri, çiftçi halkın da geniş ölçüde kolonizasyon yaptığı ve yüzlerce köyün kurulduğuna tanıklık etmektedirler.

Gelen Müslüman Türklerin genellikle Hristiyan köyleere karışmayarak müstakil köyler kurdukları görülmektedir.Fetihlerin ilerlemesiyle uçlarda yeni sınırlara ulaşılmakta ve yeni ilerleme kolları düzenlenmekteydi. Edirne'nin fethinden sonra sol kolda Evranos Gazi komutasında İpsala, Gümülcine, Serez, Selanik yönünde ilerlenirken orta koldaki uç beyi idaresinde Edirne merkez olarak Filibe, Sofya yönünde; sağ kolda da Zağra, Karinabad, Dobruca, Silistre'ye doğru hedefler belirlenmişti. Uçların bu taksim şekli, eski Türk geleneğine bağlı olup ileride Rumeli'deki sancaklar sağ, sol ve orta kol sancakları olarak üçe ayrılacaktır.

I. Murad'ın saltanatı döneminde bu ilk üç istikametteki Balkanların başlıca yolları ve merkezleri, Osmanlılar tarafından ele geçirilmiş bulunuyordu. Orta kolda Meriç vadisi, sağ kolda Tunca vadisi izlenerek Balkan dağları eteklerine daha 1366 yılında varılmıştı. Oradan Sofya'ya, 1385'lerde ulaşıldı. 1386'da Niş zaptolundu. Fetihler sürüp gitti. Osmanlılar birbirleriyle rakip olmaları yüzünden müttefik bulmada zorluk çekmediler. Mesela 1365-66'da Bulgaristan'ın kuzeyinden Macarlar ve Eflak Beyi tarafından istilaya uğraması, Bulgar Kralı Şişman'ı Osmanlılara tâbi hâle getirmişti.Diğer taraftan Osmanlılar Balkan anarşisi içinde birleştirici dinamik bir kuvvet olarak meydana çıktıktıkları zaman Bizans ve Balkanlar yalnız siyasî bakımdan değil, sosyal ve dinî bakımdan da derin bir ayrılık içindeydi. Merkezî otoritenin yokluğu, iç harpler, eyaletlerde senyörlerin toprak ve köylü üzerinde çok sıkı ve keyfî tasarruf ve tahakkümünün yerleşmesi sonucunu vermişti. Toprağa bağlı köylü, senyöre mahsul vergisinden başka bir takım angarya hizmetler de yapmak zorundaydı. Odun ve saman temini, öküzlerle senyör için haftada iki veya üç gün hizmet, bunların en yaygın ağırlarıydı.

Çiftçinin toprağından kaçması ve senyörler arasında köylüyü kendi toprağına çekmek için rekabet ve mücadele, bu kötü şartların doğurduğu bir sonuç idi. Osmanlı yönetimi gelince, şu prensipleri tatbik ederek Balkanlarda adeta sosyal bir inkılabın temsilcisi oldu. Öncelikle bütün tarım toprakları üzerinde devletin yüksek mülkiyet haklarını tesis ettiler, başka bir deyişle toprağı sıkı şekilde devlet kontrolü altına aldılar. Mahallî senyöriyal hakları ilga ettiler ve mahallî senyörlükleri kaldırdılar. Bunun doğal bir sonucu olarak senyörlerin ve manastırların köylü üzerindeki angarya ve imtiyazlarını lağvettiler. Mesela odun, saman, taşıma, senyörün toprağında çalışma angaryaları karşılığında 22 akça çift resmi denilen bir vergi koydular. Feodal hizmetlerin suistimallere açık uygulamalarına karşı, bu kolay ödenebilir vergi, başlı başına bir inkılap olmuştur.

Kısacası Türk rejimi Bizans'ın son döneminde ve Stefan Duşan İmparatorluğu parçalandıktan sonra Balkanların büyük bölümünde ve Frank egemenliği altındaki Yunan topraklarında görülen feodalleşmeye karşı köylüyü etkili koruma altına alan, tarafsız, yerli halkın haklarına saygılı, kuvvetli bir merkezî idareyi ve onun getirdiği bir güveni temsil etmekteydi.
Balkan feodal dünyasında genel olarak devlet gücünün belli ölçüde yok olarak yerini senyörlerin dallanıp budaklanmasına ve birbirlerinin içine girmesine bıraktığı görülür. Buna karşılık, Osmanlı padişahı, veziriazam ve divanın yardımlarıyla köklerini imparatorluğun dört bir yanına kadar uzatan bir yönetim piramidinin tepesinde yer almaktadır. Merkezî iktidarın uygulayıcıları, yani ehl-i örfü, yargı gücünün temsilcilerini denetim altında tutmaktadır. Osmanlı devleti feodal sistemde olmayan bir dizi özellik arzetmekteydi. Tımarlardan yararlanma hakkının ancak hizmet karşılığı devredilmiş olması ve bu hakkın çiftçilerin bizzat kendileri üzerinde değil, reayanın devlete yükümlü olduğu mali haklar üzerinde tesis edilmiş bulunması, belirtilmesi gereken en önemli niteliklerdir.

Özelliklerini kısaca açıkladığımız bu yönetim düzenini kuran Türklerin başvurdukları fetih sistemi, komşu devletlerdeki hükümdarlıkları ele geçirip buralarda yerleşmek, sonra yerli hanedanları tedrici şekilde yok ederek o bölgeler üzerinde kontroller kurmaktı. Bu, o bölgedeki yaşayan ahalinin assimile edilmesi, ihtida ettirilerek kimliklerinin yokedilmesi demek değildir. Ortadan kaldırılan feodal yöneticilerdir. Türk yönetiminin iledi düzeni buradaki yerleşiklerin hayat şartlarında olumlu tesirler yapmıştır. Bu hususta da tımar sisteminin rolü büyüktür. Tımar sistemi bir yandan yerli ahaliyi etkilerken diğer yandan da merkezî otoriteyi getirdiği için Türk göçünü de kolaylaştırmıştır. Nitekim, tımar sisteminin uygulandığı bölgelerde Türkleşme uygulanmayan bölgelere göre daha fazladır. Bu iki yönlü gelişmenin örneklerini şöyle sıralayabiliriz:

Bir Arnavut tarihçi olan Selami Pulaha tarafından 1974 yılında Tiran'da yayınlanan 1485 Tarihli İşkodra Tahrir Defteri'ni (Defter-i Mufassal-ı Liva-i iskenderiye) incelediğimiz zaman ilk göze çarpan husus, yer ve şahıs adlarının orijinalitesini koruduğudur. Mesela II. cildin 5'inci sayfasında sekiz tane dinî ibadet yeri görülmektedir. Bunlardan beşi manastır, ikisi kilise, biri de keşişliktir. İpek nahiyesinde bir Müslüman, altı tane de gayrimüslim mahalle vardır. Aynı nahiyenin köylerinde de nüfus çoğunluğunu Müslüman olmayanların oluşturduğu görülmektedir. İpek nahiyesinde yerleşim merkezi olan manastırlar bulunmaktadır. Sayıları on kadar olan bu manastırların bir kısmının isimleri: Manastır-ı İstasi, Manastır-ı Şumti Bogovaç, Manastır-ı Nikola şeklindedir. Eserin 30'uncu sayfasında bulunan Karye-i Komnende de aynı manzara görülmektedir. 36'ıncı sayfada bulunan Kumaron nahiyesinde de bir manastır bulunmaktadır.

Bu defterdeki örnekler Osmanlıların fethettikleri bölge halkını, dil, din ve ırk açısından serbest bıraktıklarının açık bir delilidir. Aslında Arnavutluk'a ait olan bu defterlerde Müslüman olmayanların çok oluşu, defterin ilk dönemlere ait olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü Osmanlılar, İslamiyeti teşvik için bazı kıstaslar koymuşlardır. Yerli halkın bazı görevlere gelebilmesi için askerî kadroya girmek veya bazı görevlere gelebilmek için Müslüman olması gerekmektedir. Böyle olunca özellikle Arnavutluk ve Bosna gibi bazı bölgelerde zorlama olmaksızın dikkate değer ölçüde İslamlaşma görülmektedir. Ancak Arnavutlar ve Boşnaklar İslamiyeti kabul ettikleri halde milliyetlerinde bir değişiklik olmamamıştır. Yani Türkleşmemişlerdir. Nitekim Arnavut tarihçisi Selami Puhala bir çok araştırmasında bu hususu açıkça dile getirmektedir.

Dr. Gyula Kaldy-Nagy'nin 1971 yılında yayınlamış olduğu Kanunî Devri Budin Tahrir Defteri (1546-1562), Macaristan'daki Türk hakimiyetini daha yakından tanımaya imkân vermektedir. "Nahiye-i Budun der liva-i Paşa" başlığı altında Nefs-i Budun'daki şahıs adlarının ve mahallelerin büyük bir kısmının gayrimüslimlerden oluştuğu görülmektedir. Halbuki daha sonra bahsedeceğimiz Sofya Tahrir Defteri'ne göre, Sofya şehrinde nüfus çoğunluğu Müslüman Türklerdir. Hatta defterin önsözünde de belirtildiği gibi bazı Macarca kelimelerin defterde kullanıldığı görülmektedir. Mesela biro=muhtar, diak= kâtip, varos= şehir... gibi.

Mc. Govan, Bruce W. tarafından 1983 yılında yayınlanan Sirem Sancağı Mufassal Tahrir Defteri, Osmanlılar devrinde Sirem'in nasıl yönetildiği hakkında geniş bilgi vermektedir. Belgede Türklerin fetih politikaları ile ilgili oldukça ilginç kayıtlar bulunmaktadır. Burada ilgimizi çeken husus, Osmanlıların en belirgin fetih ve yerleşme politikası olan; bir bölgeyi aşamalı olarak merkezî yönetim altına alma yöntemidir.
Sirem sancağının sakinleri Sırplar olduğu için yer ve şahıs adlarının çoğu Slavcadır. Sirem sancağında da nahiye ve köy adlarının büyük bir kısmı eski yer adlarının devamıdır ve yayınlayan tarafından da belirtildiği gibi çoğu Slavcadır. Burada Masanstır-ı İstari ve Kızıl Kilise gibi yerleşim merkezleri vardır. Sancağın İlok kasabası şehir merkezi olarak çoğunlukla Müslüman Türklerden oluşmaktadır. ancak az sayıda da olsa gayrimüslim isimlere rastlanmaktadır. Aynı kazanın köylerinden ikisi Müslüman Türk, 37'si gayrimüslim ve üçü de karışıktır. Müslüman Türk olmayan köylerin bir kısmında bir veya iki hane Müslüman Türk bulunmaktadır. Pek çok kazası olan Sirem sancağının öteki kazalarının da durumu İlok ile benzerlik göstermektedir.

Buraya kadar sıraladığımız örnekler, Osmanlıların Balkanlardaki egemenliği gerçekleşirken bugünkü bazı tarihçilerin iler sürdükleri gibi sistemli bir ihtida, yani İslamlaştırma politikası takip etmediklerine delildir. Nitekim Batılı bir Osmanlı tarihçisi olan Machicl Kiel, 1985 yılında yayınladığı Art and Society of Bulgaria in tihe Turkish Period adlı eserinde bu görüşleri aynen desteklemektedir. Zaten böyle bir zorlamayı gerektirecek bir davranışa yönelmeleri söz konusu olmazdı. Şöyle ki,

1. Osmanlı devleti, Orta-Doğu İmparatorluklarının çoğu gibi bir takım kaynaklardan beslenen, özellikle eski Türk geleneğinden etkilenen bir yönetim anlayışını, İslami teoriye dayandırmıştı. İslam hukuku olan fıkıh, temel olarak Müslümanların ilişkilerini düzenleyen kurallar getirmiş olmasına rağmen Müslüman olmayanların da İslam halifesinin otoritesini tanıdıkları takdirde zimmî statüsüne alınarak hangi esaslara tabi olacaklarını belirlemişti. Yönetim açısından onların gayrimüslim olmaları, herhangi bir zorluk yaratmıyordu. O nedenle İslama davet ya da kendiliğinden hidayete erme, ancak sevinçle karşılanan bir olgu olarak değerlendirilmekte ve bu tür yeni din kardeşleri hüsnü kabul görmekteydi.
2. Balkanların fethinde biraz önce de açıkladığım gibi Osmanlılar "uç" geleneğinin itici gücünden yararlanmışlardı. Uç hayatının hoşgörülü, elektrik nitelikleri, zimmî denerek, padişahın koruyuculuğu altına alınan gayrimüslimlere karşı hinterlanddan daha toleranslı bir davranışa sebep olmaktaydı.
3. Ayrıca, gayrimüslimlerden alınan şerî vergi cizyenin, nakdî bir vergi olması dolayısıyla bu gelirler doğrudan merkezî hazineye aktarılabilecek cinsten olduğu için devletin bu açıdan da zorla İslamlaştırma politikası uygulaması söz konusu değildi.
4. Fethedilen ülkelerin yine İslamî teori açısından dârü'l-İslama, İslam toprağına dönüşmesinden dolayı buraları Türk-İslam nüfus açısından da yerleşmeye açık hale geliyordu. Nitekim gelişmenin bu ikinci yönünün bol sayıda delilini sıralamak mümkündür:

Fethedilen bölgelere Türk-İslam nüfusun akımı, başlıca şu yollarla oldu:
1. Osmanlıların Balkanlara geçip ilerlemeye başladıkları andan itibaren Türkmenlerin de orada yerleşmeye başladıklarını görüyoruz. Bu iş ilerledikçe buna uygun olarak Türkmen taifelerinin sayıları ve önemleri artmış, daha sonra da bunları askerî bir teşkilata bağlamak, kendilerine mahsus bir nizam ve kanun meydana getirmek gereği ortaya çıkmıştır. Bu vakıanın delillerini hem kroniklerde, hem de tahrir defterlerinde bulmak mümkündür. Mesela, Aşıkpaşazâde, daha 1335'de "Karesi vilayetine gelen göçer evlerin Rumeli'ye geçirildiğini, bunların bir müddet Gelibolu civarında sâkin olduklarını" kaydetmekte ve Hayrabolu'ya giderek yurt tutup gaza ile meşgul olduklarını ilave etmektedir. Bunu fethin ilerdeki safhalarında Balkanların bütün bölgelerinde görüyoruz.

Rumeli'de tamamen yayıldıktan sonra tahrirlerini ve yükümlülük altına alınmalarını kolaylaştırmak amacıyla, Türkmenler ya yoğun olarak bulundukları mevki ve merkezin adına, ya herhangi bir niteliklerine, ya da o cemaatin reisliğini yapan kişinin adına göre adlandırılmışlar ve resmî işlemlerde böylece tanınmışlardır. Diğer taraftan, bu Türkmen gruplarına göre ayrı ayrı defterler düzenlenmiş, bunların birer suretleri merkeze gönderilmiş, diğer suretleri de Türkmen beylerine verilmiştir. Daima başvurulan, gerektiğinde sureti çıkartılarak ilgili kişilere gönderilen bu defterler zaman zaman yenilenmiş yeni durumları tam ve doğru olarak aksettirecek yeni tahrirler yapılmıştır

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Naldöken Türkmenleri

Bunlar, Türkmen gruplarının en önemlilerindendir. Özellikle şimdiki Bulgaristan'da hemen her yerde rastlanan Naldöken Türkmenleri, XVII. yüzyıl başlarına kadar teşkilatını ve bütünlüğünü korumuş, hatta sayıları sürekli olarak artmıştır. Mesela 1543'te yalnız 196 ocak mevcut iken altmış sene sonra, 1603'te 243 ocak olmuş ve tahrir edilenlerin toplamı 8.763 kişiye yükselmiştir. Defterlere kaydedilmeyenle, herhangi bir sebeple, bu teşkilatlattan ayrılmış olanları da hesaba katmak şartıyla Naldöken Türkmenlerinin kadın, erkek bütün nüfusunu bu sırada yaklaşık olarak 50.000 kabul etmek mümkündür.
Bunların en fazla bulunduğu yerleri de belgelerden belirleyebiliyoruz. Mesele, Eskihisar-Zağra'da 66 ocak, Filibe'de 46 ocak, Tatarpazarcık'ta 19 ocak Türkmen kaydedilmiş durumdadır. Bunların yanında İhtiman, İzladi, Tatarpazarı, Çirmen, Yanbolu, Şumnu, Varna, Pravadi, Hirsova, Tekfurgölü, Silistre, Aydos, Çernova, Tırnova, Niğbolu, Hasköy, Çırpan, Kazanlık'taki Naldöken Türkmenleri dikkate değer görülenlerdir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Tanrıdağı Türkmenleri

Sayıları ve Rumeli'de yayıldıkları alanın genişliği ile bu alanların nüfus ve kolonizasyon hareketlerinde çok büyük ve enemmiyetli bir rol oynamışlardır. Bu grup Naldökenlere nazaran daha kalabalık olduğu gibi Rumeli'de daha geniş bir alana yayılmışlardır. Edirne, Kırkkilise, Bender, Akkerman gibi bir kaç yer dışında, Naldökenlerin bulunduğu her yerde mevcut olduktan başka Rusçuk, Tırnova, Razgrad, Niğbolu gibi Kuzey Bulgaristan'da yoğun olarak Batı Trakya'da fazla sayıda Kavala, Drama, Demirhisar gibi kısmen Makedonya'da yerleşmişlerdir.
1591 yılı defterlerinde toplam olarak 3.000 ocak kaydedilmişlerdir. 1584-1591 yıllarında Tanrıdağı Türkmenlerinin eşkinci ve yamakları toplamı, yani askerî ve malî yükümlülük altında bulunanların sayısı 16.835'tir. Bu miktar Naldöken Türkmenleri mevcudunun en fazla bulunduğu adedin yaklaşık iki mislidir. Kayıtlı olmayan serbest haymeneleri de hesaba katmak şartıyla bu grubun genel nüfusunun XVI. yüzyıl sonunda XVII. yüzyıl başında yaklaşık 100.000 kişi olduğunu kabul etmek herhalde yanlış olmayacaktır

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Ofçabolu Türkmenleri

Ofçabolu, bilindiği üzere Üsküp ile İştip arası bölgeye verilen addır. Buranın adıyla anılan Türkmenler, imparatorun eski Kosova ve Manastır vilayetlerinde dört mahalde yoğun olarak ve Bulgaristan ve Dobruca'da değişik yerlerde görülmektedir.

Vize Türkmenleri

Bu gruplar, Dimetoka ve Hasköy dışında Rumeli'nin çeşitli yerlerinde ve Bulgaristan'da görülmektedir. Sayıca, daha önce zikrettiklerimizden azdırlar. Türkmenlerden başka bir de Tatarlar vardır ki, aynı hukukî statü içinde ve aynı mâlî yükümlülük altında Türkmenlerle birlikte ve onların yazılı bulundukları defterlerde tahrir edilmiş, bunlardan her grup, yakınlığına göre bir Türkmen subaşısına tabi kılınmış ve onun zeameti arasında anılmıştır. Bunlara da Bulgaristan'ın ve diğer Balkan topraklarının çeşitli yerlerinde rastlanmaktadır

Kocacık Türkmenleri

Kısmen Naldöken ve Tanrıdağı Türkmenlerinin bulunduğu Doğu Trakya, Bulgaristan ve Doğu Rumeli'nin doğu tarafları, bütün Dobruca ve Bender, Akkirman mıntıkalarında yaşayan Kocacık Türkmenleri, oldukça ehemmiyetli bir grup teşkil etmişlerdi.
Türkiye Cumhuriyeti Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve Türkiye Cumhuriyet Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde mevcut Anadolu ve Rumeli'ye ait tahrir defterlerinde yaptığımız ve toplam nüfusu belirleme çalışmalarımızın sonucu, tahminlerimize göre bu saydığımız Türkmen gruplarının asgari 500.000 dolayında olduklarını göstermektedir. Tarihî demografi ile uğraşanların yakından bilecekleri üzere, defterlere kayıtlı yükümlülerin sayısı, çoğu kez gerçeği en alt düzeyde göstermektedirler. Çeşitli nedenlerle defter dışında kalanların sayısı bazen çok büyük sayılara ulaşmaktadır.

Defter dışı kalanların sayıca pek fazla olmayacağı düşünülse bile, Türkmen gruplarının sadece Bulgaristan toplam nüfusu içinde küçümsenmeyecek bir oranda olduğu kendiliğinden anlaşılır. Oysa Balkanların demografik yapısı içinde yalnızca Türkmenler bulunmaktadır. Tahrir defterleri, şehirlerin, köylerin de büyük ölçüde Türk-Müslüman nüfusu barındırdığını göstermektedir.2. Balkanlarda Türk-Müslüman nüfusunun yerleşmesinde gözlenen ikinci olgu, şehirlerin yeni yapılar etrafında oluşan Müslüman mahaleler yoluyla yeniden iskânı ve tekke ve zaviyelerin nüfus çeken odaklar olarak belirmesidir. Bu olgunun delilleri olabilecek örnekleri, Bulgaristan tahrir defterlerinde görebiliriz

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Osmanlı Yönetimindeki Bulgarların Kültürel Faaliyetleri

Osmanlı egemenliği altına girdikten sonra Bulgar halkının kültürel ilerlemesi durmadı. Ancak, karakterinde, biçimlerinde ve ideolojik içeriğinde değişiklikler oldu, şöyle ki kültürel hareketler tamamıyla halka dönük ve demokratik hale geldi. Artık politik gücün birleşmesine ve yok edilmiş bulunan Bulgar feodal sınıfının sınıf üstünlüğüne hizmet etmiyordu. Osmanlı egemenliği altında geçen yüzyıllar içerisinde Bulgar Kültürünün ana merkezleri manastırlardı. Bulgaristan'da yaklaşık 150 manastır vardı, bunların pek çoğu XV. Yüzyılın sonunda ve XVI. Yüzyılda yeniden inşa edildiler. Bunların en ünlüleri Rila, Baçkovo, Poğanovo, Slepçon, Etropole, Çerepiş, Kuklen ve diğerleri idi. Mt. Athos'daki Hilendar ve Zograf manastırları, Osmanlı egemenliği altındaki Bulgar Kültürel hayatında özellikle önemli bir rol oylamışlardır.
Büyük manastırların pek çok kasaba ve köylerde şubeleri vardı, buralara dinsel hizmetleri ve dinsel törenleri yerine getirmek ve bağış toplamak için papazlar gönderilmişti. Manastırlarda ve şubelerinde papazların, keşişlerin, yazıcıların, ağaç oymacılarının, ressamların ve diğer meslek dallarındaki kişilerin yetiştirilmesi amacıyla okullar açılmıştı. Manastırlar Rus Ortodoks Kilisesi ile bağlarını sürdürüyorlardı. Bunun Bulgar Kültürünün gelişmesi konusunda yararlı bir etkisi vardı. Rahip sınıfından olmayan kişilerce de zanaatkar yetiştirmek amacıyla özel okullar açılmıştı. Bu kişiler işlerini terk etmeksizin çocuklara, gelecekteki işleri ve toplumsal aktiviteleri doğrultusunda okuma, yazma ve matematik öğretirlerdi. Bu okullardaki temel eğitim kaynağı kilise ve dinsel kitaplardı.

Yabancı egemenliği altında yaşanan yüzyıllar süresince, Bulgar ulusal özelliklerinin canlı kalmasının önemli bir nedeni, ta Orta çağdan beri devam etmekte olan edebi geleneklerin korunmuş olmasıdır. Bu arada Osmanlı idaresinin, bütün öbür tebaasının olduğu gibi, Bulgarların din, dil görenek, gelenek gibi kültür unsurlarına hiçbir şekilde müdahale etmemesinin, onların bir millet olarak devamını sağlamış olduğunu da unutmamak lazımdır. Manastırlar aynı zamanda, ayin ve dua kitaplarının Bulgarca yazıldığı ve Hıristiyan dini ve kuralları konusunda yazılmış ders notu koleksiyonlarının derlendiği yerlerdi. Bu eserlerin yazarları genellikle kilise mensupları idi, ama bunların arasında kiliseden olmayanlar da vardı. Zaman geçtikçe, yazarların sayısı, Bulgar şehir nüfusunun büyümesine paralel olarak arttı. Belli başlı yazarlar arasında Gramer Uzmanı Vladislav, Peder Peyo, Matey Lambadori ve diğerleri vardı. Gregori Tsamblak, Konstantin Kosteneşki ve diğer bazı yazarlar Bulgaristan dışında çalışoyorlardı. Bulgarca basılan ilk kitap, XVI. Yüzyılın en başında Romen şehri Tırgovişte'de yayımlandı. Daha sonra Venedik'te de Bulgarca kitaplar basıldı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:26 AM

Türk Topluluklari
 
Ulusal Bilinçlenme

XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olan Bulgar toprakları, basit maların üretiminde süratli bir gelişmenin yanı sıra, dağınık ve merkezileşmiş üreticiler ve çiftçilerdeki parayla tutulmuş işçiler şeklinde, kısıtlı bir ölçüde kapitalist bir üretim modeline sahne oldu. Ülke içi ticaret ve dış dünya ile ticari ilişkiler yoğunlaştı. Yaklaşık 30 yıl süresince Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa rakipleri arasında barış hüküm sürdü ve bu da Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da sahip olduğu ülkelerin ekonomik gelişmelerini kolaylaştırdı. 17. yüzyılın sonundaki Avusturya-Osmanlı Savaşı sırasında, pek çok Bulgar Batıya, Macaristan'a, Slovakya'ya, Transilvanya'ya ve Habsburg Hanedanı'nın yönetimi altında bulunan diğer ülkelere kaçtılar. Oralarda kendi ülkeleri ile ticaret yaptılar.
Yine XVIII. Yüzyılda, Sofya, Vidin, Tırnovo, Şumen, Provadia, Plovdiv, Stara, Zagora (Eski Zağra), Manastır, Üsküp vb. gibi şehirlerdeki Bulgar nüfusu önemli ölçüde artarken, pek çok yeni zanaatkarın yetiştiği ticarî merkezler olan Gabrovo, Kotel, Tryavna, Teteven, Koprivştitsa, Panagyürişte, Kızanlık, Kalofer, Karlovo, Sopot, Samokov, Dupnitsa, Gorna Djumaya (Cuma-i Bala), Nevrokop, Pirlepe, İştip ve pek çok diğer şehirde süratli bir gelişme kaydedildi. Zanaat ve ticaretle uğraşan Bulgarların sayısı arttı ve bunlar ekonomik ve toplumsal yaşam içerisinde yerlerini aldılar.

Toplumsal üretim tarımı da içine alacak şekilde genişledi. Tarımsal üretimin düzenli bir şekilde artan bir bölümü satış için ayrıldı. Bu da tarımsal ilişkilerde değişmeler yol açtı. Askerî-feodal tarımsal üretim modeli yerini, rençberlerin toprak sahibi olma hakkından yoksun bırakıldığı ve ücret ödenmeyen ortakçı durumuna getirildiği çiftlikler sistemine bıraktı. Çiftlikler, ürünlerin pazarda kolaylıkla satılabileceği limanlara ve önemli kentlere yakın, verimli arazilerde kurulan ve büyük çapta mal üreten arazilerdi.

Mal üretimindeki gelişme aynı zamanda iç ve dış ticaretin gelişmesine de yol açtı. Sınaî ve tarımsal ürün değişiminde aracı rolü oynayan önemli sayıda küçük ve büyük Bulgar tüccarları köy ve kasabalara geldiler. Bazı Bulgarlar da devlet vergilerinin toplanmasında tahsildar, büyük kentlere ve orduya kesimlik hayvan temininde ve Türkiye'nin diğer ülkelerle olan ticaretinde aracı olarak çalıştılar. XVIII. Yüzyıl sırasında Bulgar topraklarında basit mal üretimi ve ortaya çıkan kapitalizme dayanarak yeni bir sosyal sınıf, Bulgar burjuvazisi biçimlenmeye başladı. Bu sınıfın büyük çoğunluğu küçük zanaatkarlar ve tüccarlardı. Bunlardan daha iyi durumda olanlar ise büyük tüccarlar ve tefecilerdi. Bunların Yunan tüccarları ve tefeci burjuvazisi ile ilişkisi olup onlara ve İstanbul Patrikliğine bağımlı idiler.

Bu nedenledir ki Yunanlı gibi davranırlar ve Yunanlı kabul edilmek hoşlarına giderdi.
Mal üretiminin gelişmesi ve kapitalizmin ortaya çıkışı, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki askerî, idarî sistemin kurumlarını zayıflattı ve bunun sonucu olarak, XVIII. Yüzyılın sonlarında, sistem büyük bir krizin içine düştü. İmparatorluğun, daha önceki güç ve görkemi giderek azaldı ve parçalandı. Aynı zamanda kapitalizmin belirmesi sonucu yeni sosyal güçlerin ortaya çıktığı Balkan halkı ve Osmanlı yönetimi altındaki diğer Balkan Milletleri ulusal uyanış ve kalkınma dönemine girdiler.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
Milli Bağımsızlık İdeolojisinin Doğuşu

Bulgarların Milli Uyanış dönemine girmelerinin nedenleri, XVIII. Yüzyılda ekonomik ve sosyal yaşamda olan değişikliklerde ve özellikle yeni bir sosyal sınıf olan burjuvazinin ortaya çıkışında aranmalıdır. Uyanış dönemi, Bulgaristan'da, kapitalizmin ortaya çıkış ve eski sistemin çöküş dönemi ve aynı zamanda Bulgar ulusunun formasyonu ve ulusal özgürlük için çaba dönemi oldu. Uyanış, Bulgar ulusal özgürlük ideolojisinin olgunluğa ulaştığı dönemdir.
Bulgar halkının ulusal kalkınması konusunda ilk bilinçli kavgacı ve milli bağımsızlık ideolojisinin kurucusu Hilendar'lı Paisiy idi. Halk için çalışmayı seven zanaatkar ve tüccarların yerleşme merkezi olan Bansko'da doğup büyüyen Paissiy, dönemin değişmekte ve Bulgaristan'da yeni bir sosyal sınıfın bilinçlenmekte olduğunu daha çocukluğunda hissedebilmişti. Bansko tüccarları Mesta ve Struma nehirleri vasıtasıyla halka çeşitli malar getiriyorlardı. Aynı zamanda Ege sahillerindeki üreticilerden pamuk getirip bunu Avusturya ve Bohemya'daki tekstil üreticilerine satan büyük ve girişimci tüccarlar da vardı. Sonraları, Zograf ve Hilendar manastırları keşişleri olarak ve dinsel amaçla seyahat eden grupların lideri sıfatıyla çalışan Paisiy, halkının özlemlerini ve onların varlığını tehdit eden tehlikeleri hissetti. Voyvodina'da Sremski Karlovtsi'ye gitti ve orada, Bulgarların da dahil olduğu Slav'ların tarihi konusunda kitaplar okudu. Bu onu büyük, yurtsever, kahramanca girişimine zorladı.

Paisiy, 1762'de Bulgar halkının gelişiminde yeni bir çağın öncüsü olan, ünlü "Slav-Bulgar Tarihi" kitabını tamamladı. Bu kitapta, Bulgaristan'ın bağımsız bir devlet olduğu zamanlardaki görkemli geçmişinin ulusal onurunu dile getiriyordu. Aynı zamanda Osmanlı fatihlerinin ve İstanbul Patrikliği'nin egemenliği altındaki halkının o günkü durumunu ortaya koyuyordu. Paisiy'e göre, siyasi özgürlükten ve kilise bağımsızlığından yoksun ve büyük Helen burjuvazisi tarafından yüzüstü bırakılmış Bulgar halkı, bağımsız ırkî varlıklarının yok edilmesi tehdidi ile karşı karşıya idi. Bu gerçek, Paisiy'in kendi kökenlerini ve ana dillerini unutanlara ve kendilerine Bulgar demekten utananlara karşı sesini güçlü bir biçimde duyurmasına neden oldu. "Oh mantıksız ve aptal insanlar, niçin Bulgar olmaktan utanıyorsunuz ve niçin kendi öz dilinizi okuyup konuşmuyorsunuz?" diye soruyor ve bunun yanıtını da veriyordu. Bu, mantıksızlıktı, anlamsızdı, çünkü Bulgarlar görkemli bir geçmişe sahiptiler ve Avrupa'nın devlet otoritesine ve kendi kültürüne sahip en eski uluslarından biri idiler. Paisiy'nin, Bulgar kökenli olmaktan utanan insanlara böyle seslenişi, kendi Bulgar milliyetini korumaktaki çabasının bir anlatımı idi. Bu nedenledir ki "Slav-Bulgar Tarihi" kitabında, ilk ulusal özgürlük programının yani, milli uyanış, bağımsız bir Bulgar Kilisesi ve Politik özgürlüğe ulaşmanın hedeflerini açıkladı.

Hilendar'lı Paisiy'nin fikirlerinin kitleler üzerinde çok güçlü bir etkisi oldu.
Paisiy'nin tarihi Bulgaristan'ın her yerinde çok sayıda çoğaltıldı ve geniş ölçüde okundu. Kitaba Paisiy'nin yandaşları tarafından bazı eklemeler yapıldı ve yurtseverlik ve milli bağımsızlık kavgasının esin kaynağı olarak tanıtıldı ve yayıldı. Kitabın bu güne dek kalmış 60 kopyası ve düzeltilmiş baskıları yapıldı. Tarih'i çoğaltanlar arasında en önemli kişi ve Paisiy'nin bu işe en çok kendini adamış yandaşı, Kotel'li bir papaz olan ve daha sonraları Vratsa piskoposluğuna getirilen Sofronius idi. Bulgar tarihinde, Ulusal Kalkınmanın başlangıç dönemlerinde, en önemli olayların merkezinde rol almış, özellikle ulusal-özgürleşme amacına Rusya'nın desteğini sağlamak için girişilen hareketi düzenlemişti.

Bulgarların Millî uyanış hareketi XVIII. Yüzyılın sonlarında ve XIX. Yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki kargaşalıklar yüzünden gecikti. Bu kargaşalıklar, askerî idarî sistemin bölünmesini ve buna karşılık merkezî hükümetin, imparatorlukta politik ve askerî reformlar yapma çabalarını birlikte getirdi. Reforma yeniçeriler ve bazı bağımsızlık yanlısı yerel yöneticiler karşı çıktılar. Barış içinde yaşayan Hıristiyan ve Müslüman halkı yaklaşık 20 yıldır yağma ve talanlarıyla huzursuz eden, silahlı eşkiyaların göçebe kolları bu durumdan yararlanıp her yeri ateşe verdiler ve kılıçtan geçirdiler. Bunlara karşı mücadelede Bulgarlar da rol aldı. Silahlanmalarına ve kendilerini korumak için yerleşme merkezlerinin çevresine istihkam duvarları inşa etmelerine izin verildi. Bu da kendilerine olan güvenlerini artırdı ve savaşma ilhamı verdi.

Asi yerel yöneticilerin direnişi kırıldıktan, yeniçeriler ve silahlı eşkıya yok edildikten sonra, huzursuzluk sona erdi. Buna XIX. Yüzyılın 20'li yıllarında ulaşıldı ve merkezî hükümet III. Selim'in tasarladığı, ancak yapmayı başaramadığı reformları gerçekleştirmeye ve politik üst yapıyı, değişen sosyo-ekonomik koşullara göre ayarlamaya karar verdi. Askerî hizmetlerine karşılık sipahilere toprak verme sistemi 1832 ve 1834 yılları arasında kaldırıldı. Tarımda çiftçilik modelinin gelişmesi ve pek çok sipahi eyaletinin sivil idareye, Müslüman tüccarlara ve tefecilere geçmesi ile sayıları azalmış olan sipahilerin, köylüleri idare etme ve feodal kirayı onlardan alma hakları elerinden alındı. Bunun yerine, devlete destek olacakları kabul edildi. Sipahi süvarileri ve yeniçeri piyadeleri dağıldılar ve bunun yerine, batı modeline göre düzenlenen, silahlandırılan ve eğitilen yeni bir ordu aldı.

Sultan, 1839'da yayınladığı Hatt-ı Şerif olarak bilinen bir karar ile, imparatorluğun buyruğu altındaki herkesin can, mal, ırz dokunulmazlığı ile vicdan hürriyeti ve kanunlar karşısında eşitlik hakkına sahip olduğunu açıkladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî-idarî bir sistemden, merkezîleştirilmiş ve bürokratik bir devlet haline dönüştürmeyi amaçlayan bir dizi yasa, bu kararı izledi ve insan gücünün serbest göçünü sağlayan koşullar yaratıldı. Bu, mal üretiminin ve ticaretin gelişmesini kolaylaştırdı. Bununla birlikte reformlar, eski sistemi tamamen yok edip merkezî devlet sistemine dönüştüremedi. Bu nedenledir ki, reformlardan sonra bile, kapitalist üretim modelinin gelişmesini hızlandıracak koşullar yoktu.
XIX. yüzyılın başlarında, Bulgar ulusal özgürlük hareketi, Türklerin yönetimi altında bulunan diğer Balkan ülkelerindeki ulusal özgürlük hareketlerine paralel ve onlarla ilişkili olarak gelişti. Yüzyılın başında Sırbistan'da patlayan ayaklanmaya pek çok Bulgar katıldı. Yüzyılın 20'liyıllarında Yunanistan'da bir başka ayaklanma patlak verdi. Bu ayaklanmaya Bulgarlar çok daha geniş bir ölçüde katıldılar. Yunan ayaklanmasına adını veren Etniki Eteria desteğindeki gruplar pek çok kasabaya yerleştiler ve Bulgar gönüllüleri Yunanlılarla omuz omuza savaştılar.

Milli ruhu destekleyen ve ulusal özgürlük çabasına güç katan bir başka dış etken de, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı güttüğü politika idi ki bunun sonucu olarak XIX. Yüzyılın başlarında iki ülke arasında iki savaş yapıldı. Yüzlerce Bulgar gönüllüsü, ya ayrı ordu birimleri veya Rus ordusu birimlerinin üyeleri alarak savaştılar. 1806-1812 yılları arasında süren Osmanlı-Rus savaşında Bulgarlar önemli ölçüde rol aldılar. Bu savaş sırasında Vratsa'dan Sofronius St. Petersburg'a bir delegasyon gönderilmesini organize etti ve ulusal bağımsızlık çabasına Rusya'nın desteğini istedi. Napolyon'un Rusya'ya saldırısı Bulgarların planlarını bozdu. Aynı olay, 1829'da da oldu, Rus orduları Türkiye'nin Avrupa kesiminin ta içlerine kadar girip Türkiye'yi Edirne Barış Anlaşmasını imzalamaya zorunlu bırakmışlardı. Ancak Anglo-Fransız düşmanlığı nedeniyle Ruslar geri çekildiler ve bu olay Bulgarların kütleler halinde doğdukları yerleri terketmelerine ve Besarabya ve Ukrayna'da yerleşmelerine neden oldu.

Ancak Rus çabalarının, özgür bir Bulgaristan kurulmasından çok bu perde altında aslında kendilerine tabi ve Rus çıkarlarına hizmet edecek bir Bulgaristan kurulması amacını güttüğünü de unutmamak gerekir. Bulgar Ulusal Kalkınma konusunda en önemli rolü Bulgar okulları oynadı. Değişen koşullara ve gereksinimlere artık cevap veremeyen eski Manastır okulları Ulusal Uyanış Döneminde birer birer ortadan kalktılar. Bulgar gençleri kendilerine rasyonel bir biçimde, doğa toplum ve hümanite bilgileri veren Yunan, Sırbistan ve Romanya okullarına gitmeye başladılar. Ülkelerine dönüşlerinde dine bağlı olmayan yeni okullar açtılar ve bu okullardaki öğrenci sayısı hızla yükseldi. Bu, XIX. Yüzyılın ortalarına dek sürdü. Daha sonra öğrenmeye istekli Bulgar gençlerine en çekici gelen merkez Rusya oldu. Bir çokları da okumak için Batı'ya, esas olarak Fransa'ya, Bohemya'ya, Almanya'ya, İsviçre'ye ve diğer bazı ülkelere gittiler.

Bulgaristan da dini amaçlar dışındaki ilk okul 1835'de Gabrovo'da açıldı. Bu okulda eğitim, karşılıklı eğitim metodu diye adlandırılan temele dayanıyordu, yani öğretmen büyük öğrencileri eğitiyor, buna karşı onlarda daha küçükleri eğitiyorlardı. Sınıfları olan okullar daha sonra kuruldu. Erişkinlerin eğitilmesi amacıyla kültürel merkezler kuruldu. Bu merkezlerde toplumun yararlanması için Bulgar ve yabancı kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Eğitimin gelişmesiyle ortaya çıkan bir grup Bulgar aydını, yurtseverlik ruhunu geliştirdiler. Bu aydınlar arasında öğretmenler, rahipler, ikon ressamları, kitap yayıncıları, gazeteciler, dergi yayıncıları, bunları satan memurlar Bulgar belediye görevlileri vb. vardı.
Bulgar dini bölgeleri eğitim alanında önemli rol oynadılar. Başlangıçta Bulgarlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaki diğer ortodokslarla birlikte dini bölgeler oluşturdular. Bunlar "Bizans Bölgeleri" olarak bilinir.

Ancak kalkınma çabası güç kazandıkça, hiçbir ulusal nitelik taşımayan bu birimler yerlerini tümüyle Bulgar bölgelerine bırakmaya başladılar. Bu bölgeler "çorbacı" denilen bölge başkanlarının yönettiği 5 ila 12 yaşlı üyeden oluşan konseylerce yönetilirdi. Bölge konveyleri, devlet vergilerinin dağıtımı ve toplanmasında Bulgar halkı ile Türk yetkilileri arasında aracı olarak hareket ederlerdi. Aynı zamanda her iki toplum arasındaki ilişkilerde ve İstanbul Patrikliği ile olan ilişkilerde de aracılık ederlerdi. Kiliselerin ve okulların yapılması ve yönetilmesi, toplum düzeninin ve ahlak törelerinin gözlenmesi ve benzeri işlerle ilgilenirlerdi. Bölge konseyleri sayesinde Bulgarlar siyasi güce ve kilisenin gücüne bireysel olarak değil, bir topluluğun üyeleri olarak karşı çıktılar ve bu da onları kendilerine güven duymaya, özel ve toplumsal çıkarlarını korumak üzere birleşmeye yöneltti.

Bu yeni güç ve birleşme ruhu, özellikle, bağımsız bir ulusal kilisenin kurulma çabasında kendini gösterdi. Bu savaşın, XIX. Yüzyılın ikinci çeyreğinde, Aratsa, Üsküp Samokov ve başka yerlerde yerel Yunan piskoposlarına karşı protesto kampanyaları ile başladı. Sonraları hareket, amacına ulaşarak Yunan Piskoposların yerini Bulgar Piskoposları aldı, kilise vergileri ve halktan toplanan harçlar düşürüldü. 40'lı yıllardı hareketi Neofit Bozveli yönetiyordu. Bu sırada mücadelenin merkezi, Bozveli'nin Bulgar zanaatkarlar ve tüccarlardan oluşan geniş topluluğun içinde önemli destekler bulduğu İstanbul'a kaydırıldı. İstanbul'un Fener bölgesinde bir Bulgar toplumu kurulması ve bir Bulgar kilisesinin açılışı ile mücadelede bir adım daha atılmış oldu.

Bağımsız bir ulusal kilise için mücadele başlatılıncaya kadar, Osmanlı yetkilileri bulgarla'a ayrı bir halk gözüyle bakmıyorlardı. Onlar Rum Milleti (Bizans halkı)'nın bir parçası olarak kabul ediliyor ve etnik bir topluluk olarak değil dini (Ortodoks) bir topluluk olarak muamele görüyorlardı. XIX. Yüzyılın ilk yarısından kalma bazı dini bölge mühürlerine bakılırsa, Bulgarlar kendileri bile dini bölgelerine "Bizans", yani Ortodoks Hıristiyan adını takmışlardı. Bununla birlikte, kilise bağımsızlığı için mücadelenin başlangıcından sonra durum değişti. İstanbul'daki ve kalkınma hareketinin güç kazanmaya başladığı bütün Bulgar topraklarındaki Bulgarlar, kendilerini Bulgar milleti olarak adlandırmaya ve ayrı bir millet olarak tanınmayı istemeye başladılar

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
Batı ve Kuzey-Batı Bulgaristan'da Köylülerin Ayaklanması

Kültürel aydınlanma hareketi yayılıp bağımsız kilise mücadelesi devam ederken köylü yığınlarının ayaklanmaları Batı Bulgaristan'ı sarstı. İlk ayaklanma 1835'te Pirot'ta patlak verdi, bunu 1841'de Niş bölgesinde çıkan ayaklanma izledi ve ayaklanmalar Bulgarlar ve Sırpların oturduğu bölgelere doğru yayıldı. Ancak çok geçmeden bastırıldı.En büyük ayaklanma 1850'de patlak verdi. Vidin, Kula, Lom ve Belogradcik kasabalarının çevresindeki köylere yayıldı. 10,000'den fazla isyancı Belogradcik kalesini çevirdiler, ancak ateşli silahları olmadığından kaleyi zaptetmeyi başaramadılar ve düzenli Osmanlı orduları karşısında dayanamadılar.
Köylülerin ayaklanmaları, Sipahilerin keyfi davranışlarına karşı idi. Askeri toprak mülkiyeti sisteminden vazgeçilmiş olunmasına karşın sipahiler köylüler üzerindeki güç ve baskılarını sürdürüyorlardı. Devletin almakta olduğu vergi, resim ve harçlara ek olarak kendileri için tamamıyla yasa dışı toprak kirası topluyorlardı. Sipahiler aynı zamanda köylülerin özel ve toplu kullanıma ait topraklarını çiftlikleri dönüştürüp dilediklerince kullanıyorlardı.

Ayaklanmalar, aynı zamanda ulusal özgürlük hedeflerine yönelikti. Liderleri, yani İvan Kulin ve diğerleri dışarıdan gelecek -özellikle özgür Sırbistan devletinden gelecek- yardıma güvenmişlerdi. Sırbistan'ın doğudaki etkisini genişletmek isteyen yöneticileri, Bulgar isyancı liderlerine cesaret ve yardım etmeye söz vermişlerdi. Ancak ayaklanmalar baş gösterdiğinde, Türklerin misillemesinden korkarak söz verdikleri yardımı yapmayı reddettiler. Bunun üzerine Bulgarlar, büyük gruplar halinde Sırbistan'a göçtüler.

XIX. Yüzyıl başlarında Rus -Osmanlı savaşında rol alan Bulgarlar da bağımsızlık hedeflerini izliyorlardı. Bunlardan biri Kotel kasabasından Kaptan Georgi Mamarcev idi. 1835 yılında, diğer Bulgarlar'la birlikte, Tırnovo bölgesinde planlanan bir ayaklanmayı açıklamak amacıyla bir gizli toplantı düzenlendi. Ancak, Bulgar tarihine "Velahova Zavera" olarak geçen toplantıya katılanlar Tuna'yı geçmeyi ve Bulgaristan'da bir isyan çıkarmayı düşünüyorlardı. Ancak durum hükümetçe haber alındığından planları başarısızlığı uğradı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
Milli Uyanış Hareketi ve İsyanlar

XIX. yüzyılın ilk yarısında Bulgar Milli uyanış hareketinden sonra dini amaçlar dışında pek çok okul kuruldu ve İstanbul Patrikliğinden ayrılıp bağımsızlığa kavuşmak amacıyla bir mücadele başladı. Bulgar topraklarında, halktaki ulusal duyguları uyandırma ve bir Bulgar ulusunu oluşturma çalışmaları devam etti. Osmanlı İmparatorluğu Kırım Savaşını (1853-1856) kazanmış olmasına karşın bu savaş onun için olumsuz sonuçlar doğurmuştu. Savaş eski sistemin değişmesini hızlandırmış ve bunun neticesinde imparatorluk içindeki değişik sınır ve uluslar arasındaki anlaşmazlıkları kızıştırmıştı. Aynı zamanda batı kapitalizminin imparatorluk ekonomisine sızmasını kolaylaştırmış ve böylelikle imparatorluğu, yavaş yavaş ekonomik ve politik olarak bağımlı bir ülke haline getirmişti.
Milli bilinçlerini kazanan Bulgarlar, özellikle Rusya'nın desteğiyle 1855'ten başlayarak önemli isyan ve komite faaliyetlerine giriştiler. Bu komitelerin amacı Sırp beyliği gibi bir Bulgar beyliği kurmaktı. 1835'de Rus subayı üniforması taşıyan Georgi Mamarçev'in yönetiminde Tırnovo'da bir isyan hareketi görüldü ve bastırıldı. 1841'de Niş ve çevresinde Sırbistan'dan gelen komitecilerin tahrikiyle oldukça önemli bir ayaklanma oldu. Bu da yatıştırıldı. Aynı zamanda Eflak'da İbrail'de Tuna'yı geçmek isteyen bazı çeteler yok edildi. 1850'de Sırbistan'dan gelen komiteciler, Vidin bölgesinde 10 bin köylünün katıldığı büyük bir ayaklanma çıkarmaya çalıştılarsa da başarıya ulaşamadılar. Kırım Savaşı (1854-1856) sırasında iki bin kişilik bir Bulgar gönüllü kıtası Rus ordusuna katıldı. 1856'da Tırnovo'da yeni bir isyan hareketi görüldü. Osmanlı hükümeti komiteci faaliyetlerine karşı Bulgaristan da yönetimi düzeltecek bazı önlemler aldı.

Bulgar çorbacılarını teşkilatlandıran ve onlara bazı yetkiler veren bir "Çorbacı Nizamnamesi" yaptı. Bir ayaklanma bölgesi halini alan Vidin-Niş bölgesinde, köy ağaları karşısında köylünün durumunu düzeltecek kanunlar çıkardı. İl meclislerine Bulgarların da katılmalarını sağladı. Ancak komitecilerin girişimi gittikçe genişledi. Bükreş'te "Bulgar Merkezi İhtilal Komitesi" kuruldu. Bulgaristan halkını Osmanlı Devleti aleyhinde kışkırtmak ve haydutluk ederek mal, eşya, para elde etmek ve çeşitli uygunsuz hareketlerde bulunmak amacıyla kurulan bu cemiyetin bir kolundan olan Filip Totü adlı kişinin Ziştovi'de ayrı bir cemiyet kurarak eşkıyalığa başlaması üzerine, bunlardan yakalananlardan ikisinin müebbet hapsine, sekiz kişinin, onbeş yıl, onsekiz kişinin onar yıl kürek ve diğer bir şahsın da Kıbrıs'ta üç yıl kalabentliğine karar verildi. Başkanları Lüben Karavelov'du. Komitede, bütün Bulgaristan'daki ihtilal komitelerinden oluşan bir şebeke meydana getirerek genel bir ayaklanmaya karar verdi .

Türkiye'nin savaştaki müttefikleri Britanya ve Fransa'nın önerisi üzerine, 1856'da Babıali, halkın durumunu ve devlet organizasyonunu geliştirecek yeni reformlar vaat eden Islahat Fermanını yayımladı. Ancak Türkiye'de savaştan sonra da keyfi idare devam ediyor ve halkın durumu gitgide bozuluyordu. 30'lu ve 40'lı yıllarda gelişen ve büyüyen zanaat ve ticaret Batı Avrupa'da üretilen malların rekabeti ile karşılaştı ve gerilemeye başladı. Organizasyon, yeni silah ve teçhizat temini, bunun yanı sıra bürokratik üstünlüğün korunması için, devletin çok büyük kaynaklara gereksinimi vardı ve bu para vergilerin yükseltilmesi ve yabancı kredilerle sağlanıyordu. Köylüler, yerel yöneticiler ve hükümet görevlilerinin acımasızlıklarından ıstırap çekmekteydiler. Çok büyük miktarlarda besin maddesi ve tarımsal ham maddeler ülke dışına ihraç edilirken, ülkenin pek çok bölümünde halk temel beslenme maddelerinden yoksundu.

Zanaattaki gerileme ve köylünün giderek artan bir biçimde sömürülmesi küçük üreticiler üzerinde yıkım etkisi yaptı. Kırım savaşının sonucu olarak Bulgar topraklarında, üretim yapamayan ve geçinemeyen geniş bir halk kesimi oluştu. Bu da büyük bir iş gücünün Eflak, Boğdan, Besarabya, Ukrayna Sırbistan ve diğer yerlere göç etmesine yol açtı. Aynı zamanda, bunun tam tersine bir olgu da gelişmekteydi; şöyle ki Bulgar tüccarları, tefecileri, müteahhitleri, komisyoncuları ve benzerleri arasında yeni zenginler artmaya başladı. Ancak gerekli yasalar ve düzenin olmaması nedeniyle, bunlar yeni edindikleri varlıklarını kapitalist üretime yatırmaya isteksizdiler. Bu da, Kırım savaşından sonra dahi, kapitalizmin Bulgar topraklarında çok yavaş ve çok sınırlı bir biçimde gelişmesinin nedenini açıklamaktadır. Ülkenin özgürlüğe kavuşmasından önce, ücretli iş gücü kullanan sınai girişimlerin sayısı hiçbir zaman 20'yi aşmadı. Buna ek olarak, ücretli işgücü kullanan merkezileşmiş ve ayrı ayrı yaklaşık 200 üretici vardı. Bulgarların sahip olduğu çok az sayıdaki çiftliklerde, toprak, durumları kırsal kesimdeki proleteryaya yakın olan rençperler tarafından işlenmekteydi.

Kırım Savaşı'ndan sonra, Bulgar topraklarının ekonomik gelişiminde beliren bu iki ayrı eğilim, ulusal özgürlük kavgasındaki sosyal güçler arasında bir ayrılık yarattı. Ekonomik etkinliklerinde güvenceden yoksun olmalarına karşın bu büyük burjuvazi, yönetimdeki Türklerle işbirliği yaptı. Reformların gerçekleştirilmesinin Türkiye'yi liberal bir burjuva devletine dönüştüreceğine ve böylelikle devlet politikası içine yavaş yavaş girebileceğine ve gücü paylaşan bir sınıf oluşturabileceğine inanıyorlardı. Büyük burjuvazinin bazı temsilcileri daha da ileri gittiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlarda sahip olduğu topraklarda bir lider rolü oynayacak yarı bağımsız bir Bulgar devletinin oluşması imkanını düşünmeye başladılar. Bir başka grup ise, Türkiye'yi, Habsburg İmparatorluğu gibi, ikilik ilkesine dayalı bir ülke yapma fikrine kapıldılar. Bunlar 1866'da kurulan "Erdemli Topluluk" ve "Gizli Merkezi Komite"'nin liderlerinin zihinlerini işgal eden düşüncelerdi.

Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun gelişmesi gösterdi ki İmparatorluğun reformlarla modern bir devlet haline gelmesi ümitleri, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ve istekten öteye gidemeyecek düşüncelerdi. Bu nedenle de büyük burjuvazi, sonuca ulaşabilmek ve sınıf üstünlüğünü sağlamak için dış güçlere güvendi. Büyük burjuvazinin bir bölümü tüm umutlarının Rusya'ya bağlarken diğerleri Batıdan yardım bekliyorlardı. Bir başka grup ise yardımın Sırbistan ve Romanya'dan geleceğine hala inanıyorlardı. Kırım Savaşı'ndan sonra Bulgarların büyük çoğunluğunun isteği, Türk yönetici sınıfıyla işbirliği yaparak bu arada dış yardım aramak değil, bağımsızlık için sistematik ve bütün Milli mücadeleyi kapsayan bir savaşımı kendi inançlarıyla organize etmek ve sürdürmek idi. Bunu ilk kez ve derinden kavrayan, ulusal devrimin olgunlaştırılmasında ideolojik temelleri kuran ve organizasyonla ilgili prensipleri oluşturan Georgi Stoikov Rakovski idi.
Georgi Rakovski 1821'de Kotel şehrinde doğmuştu. Georgi Mamarçev'in yeğeniydi ve onun güçlü etkisi altında büyüdü. Karlovo'da, seçkin Bulgar etimcisi Raino Popoviç'ten eğitim gördü. Daha sonra eğitimine İstanbul'da devam etti. Braila ayaklanmalarında rol oynadı ve Kırım Savaşı sırasında Ruslar'la işbirliği yaptı.Rakovski Bulgar halk yığınlarında ulusal devrim mücadelesi kavramını oluşturdu. İlk kez ulusal devrim ruhunu yükseltti ve ulusal bir devrimin programın5ı hazırladı. Bağımsızlık mücadelesini yönetecek ilk örgütlü birimleri kuran da odur.Georgi Rakovski, kitlesel devrim savaşımının gerekli olduğu düşüncesine Kırım Savaşı'ndan sonra varmıştır. Bu konudaki düşüncelerini "The Forest Traveller" (Orman Yolcuları) adlı şiir kitabında dile getirmişti. Bu Rakovski'nin, halkın güç durumunu çok canlı bir şekilde tanımladığı ve düşmanlarını ortaya koyduğu edebi bir eserdir. The Forest Traveller ideolojik yönü ve gerçekte Bulgar ulusal devriminin ilk programı oluşu nedeniyle geniş bir okuyucu kitlesi topladı ve özgürlük hareketi üzerinde güçlü bir etkisi oldu.

Bağımsız bir kilise için mücadele 60'lı yıllarda büyük ölçüde yoğunlaştı. Kilse bağımsızlığı hareketi iki akıma ayrıldı. Bunlardan biri, büyük burjuvazinin çıkarlarını gözeten taraf, mücadelenin barışçı yollarla ve Sultanın desteğini kazanarak sürdürmesinden yanaydılar. Daha fazla taraftarı olan diğer taraf ise, kütle olarak baş kaldırmak ve İstanbul Patrikliği'nin atadığı piskoposları Bulgar şehirlerinden atmak için çağrıda bulunuyorlardı. Daha fazla yandaşı olan akımın öncüsü Georgi Rakovski idi. Bu amaçla Dunavski Lebed gazetesini kullanıyordu.Georgi Rakovski ulusal devrim için yalnızca ilk programı yapmakla kalmadı. Aynı zamanda bu mücadelenin liderliğini de üstlendi. İlk Bulgar Lejyonu 1861'de Belgrad'da Rakovski tarafından kuruldu. Amacı, planlanan özgürlük mücadelesine hazırlık olarak Bulgar gençlerine askerî eğitim vermekti.

Lejyon, Belgrad kalesinde yerleşmiş olan Türk garnizonu ile savaştı. Ancak Türkiye ve Sırbistan arasındaki ilişkiler geliştikten sonra Lejyon dağıldı. Rakovski'nin, tüm ulusa yaygın bir ayaklanmayı başlatmak üzere, silahlı Bulgarları Bulgaristan'a gönderme planları bozuldu. Lejyonerler acı bir şekilde düş kırıklığına uğradılar, ama aynı zamanda da özgürlük kavgasında yabancı bir hükümetin desteğine değil, yalnızca kendilerine güvenmeleri gerektiğini öğrendiler. İlk Bulgar Lejyonu'nun oluşturulması özgürlük kavgasındaki "Askerî müfreze taktikleri"nin bir parçası idi. Bu taktikler, İtalya'daki Garibaldicilerin etkisi altında geliştirilmişti.

Bu tarihlerde Babıali, Bulgaristan'a önem verdiğini göstererek "Tuna Vilayetini" oluşturmuş ve başına Midhat Paşa'yı getirmişti. Midhat Paşa ve halefleri sürekli olarak komitecilerle uğraşmak zorunda kaldılar. Midhat Paşa ayrıca Tuna vilayetini oluşturup kurduğu yeni yönetim tarzı ve yaptığı ıslahatla özellikle Hıristiyan halkın çeşitli şikayetlerinin önünü almış, huzuru sağlamış bulunmaktaydı. Fakat Tuna vilayetinin kurulmasıyla sağlanan idari birlik Bulgar kilisesine tanınan bağımsızlık, Bulgarların yavaş yavaş daha imtiyazlı ve sonu bağımsızlığa varacak muhtar bir yönetime kavuşma eğilimlerini artırdı. Sonunda Rusya'nın Filibe Konsolosu Nayden Gerov ve Rusçuk Konsolosu Nasnin'in kışkırtmalarıyla Kızanlık, Eski Zağra, Hasköy ve Çırpan kazalarında oturan Bulgarlar, hep birlikte ayaklanmaya karar verdiler. Fakat Kızanlık ve Eski Zağra'daki hükümet memurlarının durumu haber almaları üzerine ayaklanma başlamadan bastırıldı ve elebaşıları yakalanarak hapsedildi. Bunların sorgusu sırasında bütün Bulgaristan'da bir ayaklanma hazırlandığı hakkında ipuçları alındıktan sonra Babıali'ye sözlü nota ile şeklen yardım etmek üzere Sırbistan'ın da savaş hazırlığı içinde olduğunu belirten belgeler ele geçti. Bu durum Rusya'nın İstanbul sefiri General İgnatiyev'i tedirgin ettiği için Babıali'ye başvurarak ülkesinin Bulgaristan'da güvenliğinin devamını istediğini ve Bulgarları kışkırttığının sanılmamasını söyledi. Ayrıca General, bazı kişileri hapsederek şiddet kullanmanın doğru olmadığını, Bulgaristan'da güvenlik bozulduğu takdirde Rusya ile diğer devletlerin kayıtsız kalamayacaklarını belirterek Edirne Valisi Hurşid Paşa ile Kızanlık ve Eski Zağra kaymakamlarının azledilmelerini veya değiştirilmelerini, hapsedilenlerin de serbest bırakılmalarını istedi.

Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, General İgnatiyev'in isteklerini kabul ederek, Edirne valisiyle kaymakamları değiştirip tutuklanan asi elebaşıları serbest bıraktırdı. Hüseyin Avni Paşa'nın ikinci seraskerliği (25 Ağustos 1875- 1 Ekim 1875) sırasında Sırpların Hersek taraflarına durmadan çeteler göndermekle kalmayıp gerektiğinde Bulgaristan'a yardım için Vudin, Niş ve Kosova bölgelerine asker yığmaları üzerine Hüseyin Avni Paşa, çıkması muhtemel olayları önleme için güçlü bir ordu ile Sırbistan'a yürünmesini önermiş, öte yandan da Vidin ve Niş kalelerindeki askerî gücü artırmış bulunmaktaydı. Bunu öğrenen Sırp Prensi, telaşa kapılarak devlete bağlılığını bildiren mektuplar göndermeğe başladı. Rus sefiri İgnatiyev de derhal işe karışarak Niş sınırına asker yığılmasının nedenini sorup bu durumun Sırpları korkutacağını, bunun ol bölgede güvenliğin bozulması sonucunu yaratacağını ve kargaşalıklara sebep olacağını ileri sürerek, askerin geri çekilmesini uygun bulmayarak Sultan Abdülaziz'i bu kanoda ikna etti.

Bunun üzerine Namık Paşa'da seraskerlikten derhal uzaklaştırılarak yerine mevkiini korumak için her şeye rağmen boyun eğmeye hazır olan Rıza Paşa atandı. Sadrazam, onun seraskerliği sırasında yine General İgnatiyev'in isteği üzerine Edirne ve Tuna vilayetlerindeki askeri geri çekti. Böylece Bulgaristan'da bir hareket çıktığı taktirde derhal harekete geçerek bunu bastıracak kuvvet kalmamış oldu. Edirne valisi Akif Paşa ile Filibe Mutasarrıfı Aziz Paşa Babıali'ye üst üste arızalar göndererek Bulgaristan'da ayaklanma hazırlıklarının büyüdüğünü bildirip asker gönderilmesini istedilerse de kendilerini dinleyen olmadı. Aziz Paşa, Babıali'ye gönderdiği mektupta öğretmen adı altında Bulgaristan'a birçok Sırp subayının sokulduğunu, bunların Bulgar halkına gizlice askerî eğitim yaptırıp savaşa hazırladıklarını ve Çerkez kıyafetine sokulmuş bazı Bulgarların köylere saldırtılarak bu bahaneyle ayaklanma çıkarılacağını haber verdiği halde, Mahmud Nedim Paşa Rusların gönlünü hoş etmek için gerekli önlemleri almaktan kaçındı. Aziz Paşa'nın bu uyarısından bir buçuk ay sonra Bulgaristan'da ayaklanma patlak verdi.

Aslında Avretalan'lı olup Osmanlı-Rus savaşları sırasında Ruslara casusluk ettiği ortaya çıkınca Rusya'ya kaçan Nayden adlı bir Bulgar, Bulgaristan'da planlanan ayaklanmayı hazırlamak için Rusya tarafından Filibe konsolosluğuna atanmış bulunmaktaydı. Fakat, yerlilerden konsolos atanması anlaşmalara aykırı bulunduğu için, devlete karşı suç işlemiş olan birinin kesinlikle böyle bir hizmet görmemesi gerekirken Nayden'in konsolosluğu kabul edilmişti. Nayden, konsolosluk görevinde bulunduğu sürece Bulgaristan'ı elinden geldiğince ayaklanmaya hazırladı. Tuna boylarından İstanbul'a kadar uzanan Büyük Bulgaristan görüşünü gençler arasında yaydı ve halkı silahlandırarak ayaklanmaya hazır bir duruma getirdi. Öte yandan Panislavizm hareketinin başında bulunanlar Bulgaristan ayaklanmasının başlangıç tarihi olarak 1876 yılının Mayıs ayını seçmişlerdi.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
Bulgar Kilisesinin Bağımsızlık Faaliyetleri

Bulgar-Rum kilise sorununda (1840-1872) iki önemli kişi ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir Neofit Hilendarski Bozveli, diğeri ise İlarion Makariopolski idi. Neofit Hilendarski, 1839 ilkbaharında İstanbul'a geldiğinde artık Rumlaşmış olan İstanbul'daki Bulgar cemaatine etkili bir konuşma yaparak ilk olarak Fener Rum Patrikhanesi'ne karşı ayaklanma fikrini ortaya atmış, fakat mücadelenin zaferle sonuçlandığını görmeğe ömrü yetmemiştir. İlarion Makariopolski ise, mücadelenin öncüsü olmuş ve sürgünlere gönderildiği halde gerek ruhban sınıfından, gerek halktan diğer mücadele arkadaşlarıyla birlikte ülküsünün gerçekleştiğini gördü.
Bulgar kilisesi özellik taşıyan ayinlerini yapma geleneğine sahip bir kilise olarak mücadele etti ve hiçbir şekilde bu konuda taviz vermemeğe çalıştı. Ancak kuruluşundan itibaren milli bir kimlik kazanma ülküsü uğrunda çaba gösterdiği halde, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmesinden ve özellikle İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet'in kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıklara dayanan Fener Rum Patrikhanesi bu ayrıcalıkları kötüye kullandı. Patrikhane, "Megalo idea"yı gerçekleştirmek amacıyla sürekli artan bir şekilde Bulgarlığı, Bulgar milliyetçiliğini ve dilini ortadan kaldırmak için çalıştı ve bu çabalar sonucu Bulgar kelimesinin kullanılmasının ayıp olduğunu Bulgarlara bile kabul ettirmeyi başardı.

Neofit Hilendarski Rum Patrihanesi'nin entrikaları sonuçunda gittiği Tırnovo, Hilendar, Zograf ve Dionisiat'daki sürgünlerden 1845 yılı başında dönüşünde beş yıl önceki döneme oranla şu sebeplerden dolayı gelişmeye uygun bir zemin buldu:

1 -Bulgarların kendilerini baskı altında tutan Fener Rum Patrikhanesi'nin Helenizm propagandasına rağmen, Fransız ihtilalinin ışığında Avrupa'da "millet" kavramının doğması, Payisiy Hilendarski'nin Bulgarların tarihte büyük ve ayrı ir millet olduklarını yansıtan eserlerinin sonucu uyanmaları;
2 - 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile Osmanlı Devleti'nin yönetimi altında bulunan milletlere yeni haklar tanınması ve yeni bir Hatt-ı Hümayunla bunları teyid edilmesi;
3 - İstanbul'daki Bulgar kolonisinin gerek fikri, gerek maddi gelişme yönünden büyük adımlar atması
4 - Bulgar isteklerinin Osmanlı ordusunda Sadık Paşa adıyla görev alan Polonyalı Mihaliç Çayka Çaykovski'nin desteğini görmesi:
5 - Neofit Hilendarski'nin sürgündeyken tanımış olduğu ve İstanbul'da tekrar karşılaştığı, sonradan Tırnovo Metropoliti ünvanını taşıyan Stoyan Mihailovski ile tekrar İstanbul'da karşılaşmaları.

Böyle bir ortam içersinde çalışmaya başlayan Neofit Hilendarski ile Stoyan Mihailovski, Babıali'ye bir şikayet dilekçesi vererek, Fener Rum Patrikhanesi tarafından, kiliselerde ve okullarda ayin ve ders dili olarak Rumcayı kullanmaya zorlandıklarını ve ayrıca piskoposların açgözlülüğü yüzünden Patrikhane için yerli yersiz para topladığını, bu durumun Bulgar cemaatinin ileri derecede hoşnutsuzluğa sebep olduğunu bildirdiler ve Osmanlı hükümetinden Bulgarları korumasını istediler. Bu dilekçenin en önemli noktaları şunlardı:

1) Hangi nedene dayanarak takdir edildiği Bulgarlarca bilinmeyen ve Fener Rum Patrikhanesi tarafından toplanan 7,000,000 kuruşluk verginin Bulgar Eparhiyaları tarafından ödenmemesi:
2) Bulgarlarla meskun yerlerde cemaate ana diliyle hitap edecek eğitim sağlayarak Bulgar piskoposlarının atanması:
3) Eparhiyalardan Piskoposların maaşlarının ve her türlü ayin dışı görevleri sırasında alacakları ücretlerin tespit edilmesi:
4) Fener -Rum Patrikhanesi'ndeki Sen Sinod Meclisi'nde asil üye olarak 3 Bulgar Piskoposun bulunması ve bunların da Bulgar cemaat tarafından seçilip yalnız cemaatin arzusu ile ve Babıali'nin emriyle görevden alınabilmeleri;
5) İstanbul'da Osmanlı hükümeti nezdinde Bulgar Cemaatini temsil eden ve Bulgar cemaatinin isteklerini dile getiren dört Bulgar sivil temsilcisinin bulunması. Aynı zamanda İlarion, Fransızca yazdığı ayrı bir mazbata ile Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'ya Bulgar cemaatin uğratıldığı eziyetleri bildirdi. İlarion bu mazbatada, Rumların "megalo idea"larını gerçekleştirmek amacıyla Bulgar neslini eritip tüketmek istediklerini acı bir dille anlatmaktaydı.

Ayrıca Bulgarların bu isteklerine ve bunların elinde olan kilise yönetim fonksiyonundan ayrılmasını ve Bulgarların İstanbul'da bir kilise kurmaları konusunda Babıali'nin yardımını istemekteydi. Mustafa Reşid Paşa, İstanbul Bulgarlarının bu isteklerini büyük bir anlayışla karşıladı ve Fener Rum Patrikhanesi'ne bu konuda bir karar vermesini emretti. Bu emir, Fener Rum Patrikhanesini zor durumda bıraktı ve entrika mekanizması derhal calışmaya başladı. Durumu kurtarmak için Neofit Hilendarski ile İlarion'un Polonyalı ve Rus göçmenlerle ilişkide bulundukları ve bunların ülke için zararlı oldukları söylentisi özellikle yayıldı. Bu söylenti üzerine Patrikhane Osmanlı yönetiminden Neofit Hilendarski ve İlarion'un yakalanarak Aynaroz'a sürülmesi için emir çıkartmayı başardı. Bu olaydın sonra bir gün Patrikhane kavaslarıyla zaptiyeler, Neofit'i yolda giderken yakaladılar, sonra da Patrikhane'de İslavca bir mektup yazılması gerektiği bahanesiyle oraya çağırılan İlarion da tutuklandı. Neofit ile İlarion, Büyükada'ya götürülüp Kidonya adıyla da anılan mevkide bu günkü Aya Yorgi Manastırı'na kapatıldılar.

Dini önderlerinin yakalandığını geç de olsa öğrenen İstanbul Bulgarları, abacı ustabaşısı Eftim Sapunov'un insiyatifiyle toplanarak 12 kişilik bir grup kurdular ve Neofit ile İlarion'u kurtarmak amacıyla Patrikhane'ye gittiler. İlarion ve Neofit'in kapatıldığı yerin kapısını zorlamaya başladıkları sırada Patrikhane kavasları tarafından çağrılan ve çevredeki bir köyden gelen zaptiyelerin müdahalesi üzerine geri dönmek zorunda kaldılar. Durumun ciddiyetini anlayan patrikhane, ertesi sabah iki tutukluyu bir kömürcü mavnası ile Aynaroz'a gönderdi ve bunu önceki padişahlar tarafından kendisine verilen yetkiye dayanarak yaptığını Osmanlı Hükümeti'ne bildirdi. Bu iki önderin kurtarılması için gerek İstanbul, gerek Aynaroz ve gerekse Bulgaristan eyaletlerindeki Bulgarlar olağanüstü çaba harcadılarsa da özellikle patrikhane tarafından önceden tezgahlanan entrikalara inanan İstanbul'daki Rus elçisi Titav'un muhalefeti üzerine bu girişim sonuçsuz kaldı.

Bu arada Sultan Abdülmecit'in Bulgaristan'a yaptığı seyahat sırasında Sviştov, Eski Zağra, Kazanlık ve Gabrovo Bulgarları kendisine Rum ruhani önderlerinin adaletsizliğinden ve zulmünden yakınarak Neofit Bozveli ve İlarion Makariopolski'nin serbest bırakılması için ricada bulundular. 15 Mayıs 1846'da Tırnovo'ya gelen padişah, burada da aynı şikayetlerle karşılaştığından gereken önlemlerin alınmasını emretti. Tırnovo'dan Ruscuk'a geçen Padişah'a 27 Mayıs 1846'da şu noktaları içeren bir dilekçe sundular :

1 - Piskoposların yıllık ücretlilerinin belirlenmesi ve bunların hizmetkarlarının tespiti;
2 - Piskoposların halk tarafından seçilmesi;
3 - Bulgarlara kendi Piskoposlarına sahip olma izninin verilmesi;
4 - Piskoposların, halkça bilinmeyen borçlarının halka yüklenmesine izin verilmemesi;
5 - Osmanlı yönetiminin, Patrikhanenin Bulgar Piskoposlarına İtimadı olmadığı için bunların atanmasına izin vermediği şeklindeki özürlerini dikkate almaması;
6 - Bulgarların, herhangi bir Bulgarın Piskopos olarak atanmasını istemeleri halinde Patrikhanenin her seferinde bunların müfsit olduklarını ileri sürmek suretiyle bu atamayı reddetmesinin önlenmesi. Bu dilekçe, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ve Rus Çarı Nikola 1.tarafından Padişah'ı selamlamak üzere Rusçuk'a gönderilen General Nayden Gerov ile Sırp Prensi Aleksandar Karayorgiyeviç'in huzurunda Sultan Abdülmecid'e sunuldu. Buna rağmen durumdan haberdar olan Patrikhane, bütün bunların kendilerini kontrol eden Rum Piskoposlarının denetiminden kurtulmak isteyen Bulgarların bir komplosu olduğuna Babıali'yi inandırdı ve dolayısıyla Bulgarların girişimi de sonuçsuz kaldı. Bu arada Neofit Bozveli. Aynaroz'da öldü. (4 Temmuz 1848) İlarion da affedilerek İstanbul'a geldi (28 Kasım 1850).

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
İstanbul'da Bulgar Kilisesinin Açılması

İlarion ve Neofit'in sürgüne gönderilmeleri, İstanbul'da Bulgar kilisesinin açılması isteklerinin bir süre duraklamasına sebep olmuşsa da, 1847 yılının sonlarına doğru bu konu tekrar alevlendi. Bazı Bulgar ve esnafının öncülüğünde çalışmalar yeniden hız kazandı. Patrikhanenin zorluklar çıkarmasını ve özelikle kendilerine mahsus kilise yapmalarını önlemek için Samatya'daki Aya Nikola, Galata'daki Aya Sotiri, Velizerios Sarayı'ndaki Meryam Ana Rum kiliselerine Bulgarca ayin yapmalarına izin verme eğilimine rağmen Bulgarlar, Patrik Antimos I. ve onun yerine geçen Antimos II.'ye otuz kadar başvuruda bulunduktan sonra, Patrikhane'den izin alabildiler ve Vasilaki Velikov'un yardımıyla kendilerine mahsus bir kilise kurulması konusunda Osmanlı yönetiminden ferman alabildiler. Prens Bogordi (Aleko Paşa), hemşehrisi olan Bulgarlara Balat'ta Mürselpaşa caddesindeki konağını verdi. 17 Ağustos 1849'da konağın alt katının düzeltilip kilise haline getirilmesi çalışmalarına, Kayseri Despotunun yaptığı duadan sonra başlandı.
Düzeltmenin bittiği 9 Ekim 1849 tarihinde aralarında Prens Stefan Bogordi'nin de bulunduğu büyük bir kalabalık önünde kilise Sozopol Metropoliti'nin Islavca yapmış olduğu ayinle cemaate açıldı. Bulgarların İstanbul'da bir kilise inşa ettirip kendilerinden ayrı olarak ayinlerini ve mezhepleri gereğini yerine getirme isteklerinin devam etmesi üzerine, kilise yapmalarının uygun olamayacağı, fakat isteklerinin reddedilmesi ise Bulgarları üzeceği sebebiyle İstefanaki Bey bir tezkere ile Fener'de sağladıkları arsaya bir papaz evinin yapılmasının uygun olacağını bildirmesi üzerine padişah tarafından bu istek uygun karşılandı. 23 Ekim 1849'da Arhidiyokon Stefan adına takdis edilen kilisenin 17 kişiden oluşan ve Oeştina diye adlandırılan mütevelli heyeti seçildi ve bu heyetin başına da Toma Stefanidi Abacıbaşı ile Filibeli Nikola Eftimov Sapunov geçirilerek mühür, ferman ve diğer kağıtlar kendilerine teslim edildi. Heyet ilk iş olarak, kilisenin karşısına metohion adı verilen ve İstanbul'dan geçmekte olan bütün Bulgarların konuk edileceği bir yer olan üç katlı, 25 odalı bir binanın yapımına başladı (bu bina bugün de ayaktadır).

14 Haziran 1851'de yapılan büyük kongrede de 33 maddelik bir yönetmelik onaylanarak yürürlüğe girdi. İstanbul Bulgarları, bu arada her kilisede olduğu gibi kendi kiliselerinde de iç düzeni ayarlayan ve büyük bayramlarda dini ayine katılan bir despotları olmasını istediler. Bu görev için Neofit Rilski veya İlarion Makariopoloski önerildi. Ancak, Rus Büyükelçisi Titov'un ısrarı ve bu öneriye zaten pek taraftar olmayan Patrikhane'nin de bundan yararlanması sonucu, o sıralarda İstanbul'da bulunan Sırp asıllı Arhimandrit Stefan Kovaçeviç 15 Ağustos 1851'de Laodikiiski lakabıyla piskoposluk görevine getirildi. Fakat laodikiye piskoposu olan Stefan Kovaçeviç'in kötü tutumu dolayısıyla Patrikhane kendisini Trabzon'a sürdü. Kovaçeviç'ten boşalan bu yere bir süre için Patarolikiya piskoposu Bulgar asıllı Polikarp geçtiyse de, piskoposluk dönemi silik ve kısa süreli oldu.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:27 AM

Türk Topluluklari
 
İstanbul Dışındaki Bulgarların Faaliyetleri

Bu arada Rum piskoposlar Bulgar ruhban sınıfı ve öğretmenlerine işkence etmeye devam ettikleri gibi, zaman zaman Bulgarlardan kendi okul, yetimhane, hastahane, dernek ve hatta gazetelerinin masraflarını karşılamak için Osmanlı Devleti'nin koyduğu vergilerden fazla vergi topladıkları da oluyordu. Ayrıca Filibe, Triavna, Drianovo, Dolna ve Gorna Oryahovitsa, Haskovo, Silistre Samakov, Sofya, Sliven, Üsküp Edirne, Lofça, Vraça ve diğer kentlerde Rum piskoposların kötü davranışları son derece artmıştı. Özellikle Tırnovo Piskoposu Neofit çok kötü davranmaktaydı. Bu arada İlarion da Tornovo'dan Neofit'in yanında metropolit vekili olarak bütün bunların tanığı oldu ve Tırnovolu gençlerle birlikte Neofit'e karşı bir tutum izledi. Bu arada 18 Şubat 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı ile Bulgarlar için yeni bir ümit doğdu.
Bu fermana göre, reayanın dini özgürlüğü tanınmakta ve kilise gelirleri de prensip olarak ortadan kalkmaktaydı. Bu hatt-ı hümayuna dayanarak Babıali'ye ilk şikayette bulunanlar Tırnovolular oldu. Tırnovolu tüccarlardan Hacı Nikola Minçoğlu (Minçev), Metropolit Neofit'e karşı gençleri kendi çevresinde topladı. Bunun üzerine ise eskilerin tarafını tuttular. Tırnovolu Türkler de bu anlaşmazlığa katıldılar. İşler daha da karışınca Hacı Nikola Minçoğlu Babıali'ye şikayet etmek için İstanbul'a geldi ve mücadeleye İstanbul'da katıldı. Mücadele gittikçe hızlandı. İşlerin düzelmesi için 15 Ağustos 1856'da Tırnovo'ya yeni kaymakam Aşir Bey, Vidin Valisi Muammer Paşa ve Rusçuk komutanı Nusret Bey gönderildi. Tırnovo Valisi Galib Paşa, görevden alındıysa da durum yatışacağına daha da karıştı. Neofit yanlıları da gençlerin tutumunu Patrikhaneye şikayet etmek için İstanbul'a bir heyet yolladılar. Bunu öğrenenler gençlerin partisinde toplandılar ve 15 Aralık 1856'da verdikleri karar gereğince kendiler de Padişah nezdinde şikayette bulunmak üzere bir heyet kurarak İstanbul'a hareket ettiler. Bunun üzerine Ocak 1857'de Babıali, Vidin Valisi Muammer Paşa'yı tekrar Tırnovo'ya yolladı.

Ancak Neofit'in entrikaları yüzünden bu kez de durum yine Bulgarlar aleyhine döndü. Bu arada artık İstanbul'a yerleşmiş olan Hacı Nikolo Minçoğlu ve arkadaşları, Babıali'den Tırnovo'ya Muhsin Efendi adlı gizli bir komiserin gönderilmesini sağladılar. Muhlis Efendi, durumu olduğu gibi tespit ederek Babıali'ye bildirdi. Bunun üzerine Babıali tarafından Muammer Paşa'nın Vidin'e, Metropolit Neofit'in ise İstanbul'a dönmesi emredildi. Neofit'in Tırnovo'dan ayrılması üzerine partisi zayıfladıysa da iki partı arasındaki mücadele İstanbul'da da devam etti. Babıali bunun üzerine Midhat Paşa'yı Tırnovo'ya gönderdi. Midhat Paşa, olaylarla ilgili bilgi alıp Babıali'ye bildirdi. Ortalık bir süre sakinleştiyse de, Neofit'in çabalarıyla tekrar karıştı. Her ne kadar Fahreddin Efendi adlı yeni komiser Tırnovo'ya gönderildiyse de, çevrilen entrikalar sonucu Neofit eldeki bütün verilere rağmen Babıali tarafından suçsuz bulundu. Ancak Babıali, Tırnovo'daki Bulgar halkı da memnun etmek amacıyla Patrikhane, onu görevinden alarak Selanik Metropolitliğine atadı. Neofit, İstanbul'da bulunduğu sıralarda Protosingelos vekili İlarion Makariopolski aleyhinde faaliyete geçerek kendisini Patrikhane'de hapsettirmeyi ve bir hafta sonra da Aynaroz'a Hilendar Manastırı'na gönderilmesini sağlamıştı. 1857 Mayısının sonuna kadar orada kalan İlarion, Aynaroz kiliseleri yöneticisi olarak tekrar İstanbul'a döndü.

Berlin Antlaşması'nın (13.7,1878) 1. maddesi gereğince Bulgaristan, Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında, özerk ve Tribüter bir prenslik durumuna girmişti. Bulgaristan'ın geçici yönetimi hakkındaki anlaşmanın 6. maddesinde ise ülke yönetim tüzüğüne ek olarak, idarî organlara bir Rus komiseri de atanmıştı. Osmanlı Devleti'nin atadığı Osmanlı komiseri ve anlaşmaları imzalamış olan diğer devletlerin atayacakları konsoloslar bu Rus komiserine, geçici hükümetin hareketlerini denetleyerek yardımda bulunacaklardı.Geçici hükümetin dokuz aylık süresi sona erince, Aleksandr Battenberg Bulgaristan prensi olarak atandı. Osmanlı egemenliği altında ilk Bulgar hükümetinin oluşması için, Berlin Antlaşması'nın 12. maddesi içinde, vakıf idaresince bir de Osmanlı komiseri atandı. Komiserlik görevini gören Nihad Paşa, aynı zamandı Osmanlı Devleti'nin diplomatik temsilcisi idi. Başka devletlerin diplomatik temsilcileri, diplomatik ajan ve başkonsolos ünvanını taşıdığı halde, Osmanlı temsilcileri komiser ünvanını taşımaktaydılar. Böylece gerek Nihad Paşa, gerekse halefleri Bulgaristan bağımsızlığına kavuşuncaya kadar Vakıf Komiseri adını kullandılar.

19.7.1879 tarih ve 19 sayılı fermanla İstanbul'da bir Bulgar temsilciliğinin kurulmasına izin verilip aynı yılın Ağustos ayında 114 sayılı fermanla İstanbul'a diplomatik temsilci olarak Dragan Tsankov atandı. Ancak Bulgaristan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında diplomatik temsilcilerin değişimi yapılmışsa da Osmanlı komiserinin, prenslikteki diplomatik bünye içindeki durumu ile İstanbul'daki Bulgar diplomatik temsilci ajanının durumu ve Bulgar temsilcilerinin akredite oldukları başka yabancı ülkelerindeki durumları sorunu açık bırakılmıştı. Bulgaristan'da padişahın rüsum ve vergilerini toplamakla görevli Osmanlı komiserleri, resmi seremonilerde kordiplomatik arasında değil, prenslik bakanları arasında yer almakta ısrar ediyorlardı. Ancak Bulgar hükümeti bu tür ayrıcalıkları kabul etmiyordu.
1897 yılında Ruhi Bey, daha sonra Necib Efendi ve Faruk Bey vb, komiser olarak atanınca, kendilerine izin verilmeyeceğini bile bile, bu ayrıcalık üzerinde ısrar etmeğe başladılar.
1908'de Sofya'da Osmanlı komiseri olarak Kazım Bey atandı. Bulgar dışişleri bakanı Paprikov, kendisi ile yaptığı görüşmede, aynı konuda bir ayrıcalık aranmamasını önerdi. Bulgar prensi ile yapılan görüşmelerde de bütün resmi kabullerde önceden belirlenen yerde durması bildirildi.

Ayrıca Paprikov, İstanbul'daki diplomatik temsilcisinden, sadrazama başvurmasını ve Osmanlı temsilcilerinin resmi kabullerde hazır bulunmadıklarından dolayı, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere ne gibi zararlar verildiğinin anlatılmasını istedi. 1897'de İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatik temsilcilerine diplomatik ayrıcalık tanınmadığı gibi, Bulgar diplomatlarına sıradan herhangi bir memur muamelesi yapılıyordu. Örneğin, İstanbul'daki Bulgar maslahatgüzarı P. Dimitrov 10.3.1892 günü itimatnamesini sunarken, dışişleri bakanı kendisine, Bulgaristan'ın bunca düşmanı varken Osmanlı İmparatorluğu peyki olarak kalmasının, ülkesinin çıkarlarına daha uygun düşeceğini açıkça söyledi.

1897 yılında İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatik temsilcilerine uygulanan rejim geçici olarak yumuşadı. Bunun sebebi, Osmanlı-Yunan Savaşı'nın patlak vermesi ve II. Abdülhamit'in Bulgaristan'ın bu askerî çatışmada tarafsızlığını sürdürmesinden bir çıkar umması oldu. Padişahın emriyle, bayramlarda ve törenlerde İstanbul'daki Bulgar diplomatik temsilcileri saraya, kordiplomatik arasında davet edilmeye başlandı. Ancak Babıali eski yöntemlere dönülmesi için ısrar etmekteydi. 1897 Mayısında Bulgar maslahatgüzarı Dimitır Makarov Yıldız Sarayı'na davet edildi. Temmuz 1908'e kadar (II. Meşrutiyet) İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatları güçlükle koparılan bu ayrıcalıkları kaybetmemeğe dikkat gösterdiler.

Dışişleri Bakanı Paprikov 1.9.1908 tarihli notasıyla, başka ülkelerdeki Bulgar diplomatik temsilcilerine diğer diplomatlarla eşit muamele gösterildiğini, Geşov'u ise İstanbul'da bir peyk devlet temsilcisi olduğu gerekçesi ile saraya ve resmi şölenlere davet edilmediğinden Sofya'ya geri çağrıldığını bildirdi. Geşov'un yerine İstanbul Bulgar diplomatik temsilciliğinde, Nesterov memur olarak bırakıldı. Geşov olayından ve kendisinni geri çağrılmasından yararlanan Bulgar hükümeti, Bulgaristan'ın bağımsızlığının ilanına hazırlanmaya başladı. Tırnovo'da Ferdinand tarafından 22.9.1908 günü imzalanan Manifesto açıklanıp yayınlandı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Bulgaristan'ın Bağımsızlığı
Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle, Osmanlı Devleti ile ilişkiler gerginleşti. Ancak, Rusya'nın arabuluculuğu ve diplomatik yoldan gerekeni yapması sayesinde, iş savaşa kadar vardırılmadı.6.4.1908 İstanbul'da Rus, İngiliz ve Fransız temsilcilerinin de huzurunda özel bir protokol imzalandı ve buna göre Osmanlı Devleti, Bulgaristan'ın yeni politik durumunu ve bağımsızlığını kabul ettiğini açıklamış oldu (protokolün 8. maddesi).
21.5.1909 gün ve 11 no'lu kararı ile, Bulgar diplomatik temsilcileri, delegasyonları ve diplomatik ajanları büyük elçilik adını taşımağa başladı. Büyükelçi olarak İstanbul'a gönderilen Mikail K. Safarov güven mektubunu sundu (17.7.1909). Öte yandan Mustafa Asım Bey de kendi güven mektubunu Sofya'da takdim etti (14.9.1909).
Balkan Savaşı'ndan az önce Bulgaristan bütün müttefikleri ile Babıali'ye bir nota vererek Osmanlı Devleti'nden, Hıristiyan halkın yaşadığı Balkan topraklarının idari özerkliğinin verilmesini istedi. (30.12.1912). Osmanlı Hükümeti bu notayı reddederek Avrupa ve Asya'da bulunan ordularının seferberliğini ilan etti. Daha sonra da Balkan ülkelerindeki bütün temsilcilerini geri çağırdı. 8 Ekim 1912'de Karadağ, 17 Ekim 1912'de Bulgaristan ile Sırbistan Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler. Rusya, Bulgaristan'ın çıkarlarının Osmanlı Devleti'nde korunmasını üzerine aldı. İstanbul'daki Rusya Büyükelçiliği yanında dragoman (tercüman) sıfatıyla gönderilen Milan K. Popov bu görevinde, yeniden Bulgaristan elçiliğinin açıldığı güne kadar kaldı. Öte yandan İspanya'nın Sofya'daki delegasyonu da Bulgaristan'daki Türk çıkarlarını koruma görevini üstlendi.
Savaş, Osmanlı Devleti ile müttefikler arasında Londra'da imzalanan barış antlaşması ile sonra erdi (30.5.1913). Bu antlaşmanın 1. maddesi, Osmanlılar ile Balkan İttifakı ülkeleri arasında dostluk ve sonsuza dek barışı öngörmekteydi. Ancak barış iki ay bile sürmedi. Balkan İttifakı-Osmanlı Devleti arasında savaşa yol açtı. Bu savaştan sonra Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler 29.6.1913 günü imzalanan İstanbul Antlaşması'nın 3. maddesi hükmüyle yeniden kuruldu. Barış antlaşması imzalandıktan sonra, Bulgar hükümeti İstanbul'daki Rus büyükelçisi Girs aracılığıyla, Bulgaristan elçisinin İstanbul'a atanması için gereken "agreement" (muvafakat name) verilmesini istedi. Ancak Osmanlı hükümeti bu isteği reddederek, Osmanlılar ile Bulgaristan arasında barış antlaşmasından doğan bir takım sorunların çözümlenmesi gerektiğini bildirdi. İmza olunan barış antlaşması hükümleri içinde İstanbul'a gönderilen büyükelçi Andrey Tonasev güven mektubunu sundu (2.11.1913). 2 Aralık 1913 günü, Sofya Büyükelçiliği binasını, bir tütün tüccarının özel evi iken 1913'te Osmanlı hükümetine satılmıştı. Binanın Osmanlılara geçmesi sırasında Sofya Büyükelçisi Ali Fethi Bey'di.
Bu dönemde Mustafa Kemal ateşemiliter olarak, kurma, binbaşı rütbesiyle Sofya büyükelçiliğine atandı (28 Ekim 1913). Ateşemiliterlik görevine Belgrad ve Çetine de dahildi. Sofya'da kurmay yarbay rütbesine yükselen Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği sırasında Kral Ferdinand'ın maskeli balosuna Yeniçeri kılığında katıldı. Kral, balosuna gösterilen bu ilgiden dolayı teşekkür ederek kendisine gümüş tabakasını armağan etti. Mustafa Kemal'in Sofya'daki görevi sırasında komitacılar arasında çıkan anlaşmazlıklar dolayısıyla iki kez öldürülmek istendi. Mustafa Kemal, Makedonya komitacılarının kendisine yaptıkları uyarmalarla bu tertiplerden sıyrıldı. Türk Milli Savunma Bakanlığı'nın bu atamadan beklediği en önemli sonuç, Bulgarlarla Osmanlı Devleti arasındaki askerî sorunların çözümlenmesiydi. İlk günden itibaren büyük bir titizlikle ve yeterlikle görevine sarılan Mustafa Kemal, İstanbul'a gerektiği bilgileri göndermeyi ve hükümetin isteklerini gerçekleştirmeyi başarmıştı. 1914'te, Yunanlılara karşı Bulgarlarla bir antlaşma yapılması çalışmalarında önemli hizmetlerde bulundu. Bu gerçek o zaman, Bulgar Milli Savunma Bakanı olan General Kliment Boyaciyev'in Mustafa Kemal'e gönderdiği 15 Mart 1922 tarihli mektubundan aşağıdaki parçalardan da anlaşılmaktadır:
"1914 yılında Yunanlılara karşı, Türkiye ile Bulgaristan arasında bir askerî anlaşma yapmak üzere Sofya'ya geldiğiniz zaman, siyasi ve askeri bakımdan pek önemli olan o anda, aramızda doğan dostluğu, umarım ki hatırlarsınız. O vakit, ben Harbiye Nazırı bulunuyordum. Sizinle Bulgar Genelkurmay Başkanı arasında çıkan anlaşmazlığı gidermek için, birçok defalar görüşmelerinize katılmak fırsatını bulmuştu. Hatırlıyorum ki çeşitli tasarılarda yüksek şahsınızı tutuyordum. Zira askerî teknikteki bilginiz ve tam dehanız sayesinde kıtalarımızın ortak harekatı için gereken ilkeleri ekselansınız daha iyi takdir buyuruyordunuz. Size verilen görevleri başarı ile tamamlayarak, İstanbul'a hareketiniz sırasında yüksek şahsınıza gönderdiğim bir mektupla hakkınızda en iyi dileklerimi ulaştırmakla birlikte, Vatanınızın gelecekteki kaderinde parlak bir yer tutmanız umudunu açıklamıştım"
Görülüyor ki, Mustafa Kemal Bulgar Harbiye Nazırı üzerinde en büyük etkiyi yapmış bulunmaktadır. Elbette ki, ilişki kurduğu diğer çevrelerde de bilgisi, inceliği ve üstün yeteneğiyle Türk Milletini, Türk ordusunun en iyi şekilde temsil etmeyi başarmıştır.
Ateşemiliter Mustafa Kemal, Türk Genelkurmayınca ele alınan sefer planlarının hazırlanmasında esas olacak, Bulgar ordusu kuruluş ve durumu hakkında çok değerli bilgileri öğrenerek Genelkurmaya bildiriyordu. Bir yandan da Bulgaristan'ı inceliyor, edindiği bilgileri, vardığı kanaatleri üst makamlara sunuyor, bu arada, bazı devletlerin iç ve dış politikalarına da değiniyordu. Aralık 1913'te gönderdiği bir raporda, Bulgar ordusu ileri gelenlerinin büyük bir ciddiyet ve intikam duygusuyla orduyu yeni baştan düzenlemek çabasında bulundukları belirtilmektedir.
Yukarıda tarihi belirtilen rapordaki konuların uygulanması bakımından beşer yıllık dönemlere ayrılmış yirmi yıllık bir plan yapıldığı; başka bir raporda da, 250 milyon franklık çeşitli top ve tüfek ve türlü cephane satın almak istedikleri açıklanmıştır. Almanya ve Avusturya'ya yapılan bu siparişlerin türü ve sayısı bildirilmekte, o arada "192 makinalı tüfek, 440 sahra topu, 170 dağ topu, 220 bin tüfek" alınmasına çalışıldığı anlaşılmaktadır.
Mustafa Kemal Bulgarların bayındırlık ve ulaştırma çabalarıyla, demiryollarına verdikleri önemi, strateji bakımından değerlendirmekte; bu arada Hasköy, Porto Logos (Karaağaç) hattını döşeyerek Adalar Denizi'ne inmek istediklerini anlatmaktadır.
Verilen bilgiler, Osmanlı Devleti'nin Milli Savunma Politikası, silahlı kuvvetlerin hazırlıkları bakımından her halde büyük önem taşımaktaydı. Sofya Ateşemiliteri M. Kemal, bu görevde yüzlerce önemli rapor ve öneriler sunmuş, ülkesine çok yararlı hizmetler yapmaya çalışmıştır. M. Kemal Türk Genelkurmayınca yapılacak sefer planının hazırlanmasında esas olacak askerî bilgileri vermekle yetinmemiş, Balkan Devletlerinin siyasi durum ve ilişkileriyle siyasi hedeflerini de belirleyen değerli raporlar vererek, ateşemiliterlik görevinde de üstün başarılı olmuştur. Bu raporların en önemlisi 6 Mart 1914 tarihini taşımaktadır.
Mustafa Kemal 1913-1914'lerde Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da ataşemilter olarak bulunduğu sırada kendisi ile görüşen Bulgaristan'ın eski başkomutanı emekli general N. Jekov şunları söylüyor: "... 1914 sonbaharında idi. Bulgaristan I. Dünya Savaşında Almanların yanında yer almak üzere iken, Türkiye ile askerî bir anlaşma yapma görüşlerinde bulunuyordu. Bu anlaşmanın hazırlıkları için Bulgar Genelkurmay Başkanlığında çalışırken, bir gün buraya Mustafa Kemal adında bir Türk subayı geldi. Türk hükümetinin kendisini Sofya Ataşemiliteri olarak gönderdiğini ve Türkiye ile Bulgaristan arasında askerî ittifak anlaşması görüşmelerine katılmak üzere de gönderildiğini söyledi. O binbaşı ben ise albaydım. Harikulade Fransızca konuşuyordu. Cümleleri, bir yüksek diplomat gibi tartarak söylüyordu. Karşımda yüksek kültür sahibi centilmen ve aydın bir Türk bulunduğunu anladım... Bu münasebetle Mustafa Kemal ile ahbap oldu. Sofya'da birlikte gezmeye başladık. Tarihî ve politik konularda konuşuyordu. Daha o zamanlar, yeni Türkiye'de yapacağı devrimleri düşünüyordu. Sonunda duruma hakim oldu, muradına erdi, yeni Türkiye'yi kurdu, ayağa kaldırdı." Mustafa Kemal 2 Şubat 1915'te Sofya'dan ayrılmıştır.
Türk Bulgar ilişkileri, Balkan Savaşı'ndan sonra normale dönmüş gibiydi. Türkiye ve Bulgaristan merkezi imparatorlukların müttefikleri olarak çeşitli cephelerde birlikte savaşmışlar ve her ikisi de yenilgiye uğramıştı. Savaş sonunda Bulgarlar, imzalamaya mecbur oldukları Neuilly Antlaşması ile Romanya ve Yugoslavya'ya toprak vermek zorunda kalmışlardı. Yunanistan da Batı Trakya'yı ilhak ettiğinden Bulgaristan Dedeağaç limanından ve Ege Denizi'ne mahreçten yoksun bırakılmıştı. Makedonya'nın Yugoslavya'ya bırakılması yüzünden 300.000 Makedonyalı Bulgar, Bulgaristan'a sığınmıştı. Bunlar, Yugoslavya aleyhinde daimi bir kışkırtma kaynağı idiler. İlk önceleri Türkiye ile Bulgaristan'ın 1914-1918 süresinde kader birliği etmiş ve her ikisinin de yenilgiye uğramış olmaları, Yunanistan'ın Türkiye'nin olduğu kadar Bulgaristan'ın düşmanı oluşu, iki ülke arasında bir yakınlık unsuru gibi görünmekteydi ve Bulgarlar Türk Milli hareketine sempati göstermekteydi.
I. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan ile Osmanlı Devleti, Almanya müttefikleri olarak birlikte yenildi. Barış Antlaşması ile bu iki ülkeye çok ağır bir takım zorunluluklar yüklendi. Selanik'te imzalanan Barış Antlaşması ile (27.11.1918) müttefiklerle Bulgaristan arasında her türlü askerî harekat durduruldu. Merkez güçlerin diplomatik temsilcileri Bulgaristan topraklarından diledikleri gibi geçme hakkını kazandı. Ayrıca gerektiği anda, Bulgaristan ve eski müttefikleri ile bütün ilişkilerini kesme hakkı da kendilerine verildi. 17.12.1918 tarihli nota ile Sofya'daki Osmanlı delegasyonu Büyükelçi Sefa Bey'in Varna, Ruse ve Burgaz konsoloslarının Bulgaristan'ı terk edecekleri bildirildi.
Bulgar çıkarlarının Osmanlı Devleti'nde korunması, oradaki İsveç delegasyonuna verildi. İsveç, Bulgar elçiliğinin kapısına kendi armasını ve bayrağını dikti. Yalnız Bulgar ****iyonunu yöneten iki Bulgar memur, Bulgar vatandaşlarının vizeleri ve pasaport işlerini yürütüyordu.
İşbaşındaki Bulgar hükümeti, ihtilalci hareketlerin baskısı karşısında yönetimi 21 Mayıs 1920'de Bulgar bağımsız Çiftçi Partisi'ne bırakmak zorunda kaldı. Partinin iktidara gelmesiyle başkanlığa bağımsız olan Aleksandr Stamboliyski getirildi. Stamboliyski, aynı zamanda dışişlerini de üstüne almıştı. Müttefikler, Bulgaristan'da biri askerî kontrol komisyonu, diğeri de tazminat komisyonu olmak üzere iki kurul oluşturdular. Bu kurullardan birinin görevi ordunun silahsızlandırılmasını sağlamak ve kendi organları aracılığıyla hükümetin ve askerî kuvvetlerin nerelerde silah sakladığını meydana çıkarmaktı. Bu komisyondaki İngiliz temsilcileri Tunca nehri kıyılarındaki Yambol ve Elhovo'dan bir takım silahların Türkiye'ye Kemalist ihtilalcilere doğru sevk edildiğini tespit etmişlerdi.
Türkiye, Mondros Mütarekesi'nin 23. maddesi gereğince, eski müttefiklerinin hepsiyle, bu arada Bulgaristan ile de ilişkilerini kesmek zorunda bırakılmıştı. Bugaristan da aynı şekilde Selanik Antlaşması gereğince savaş sırasındaki bütün müttefikleri ve Türkiye ile ilişkilerini kesmişti. Anlaşma gereğince, Türk Dışişleri Bakanı Mehmed Reşid Paşa İstanbul'daki Bulgar Elçisi Kolişev'e bir nota vererek kendisinin ve İzmir, Edirne konsolosları da dahil olmak üzere Türkiye'de bulunan bütün Bulgar diplomatlarının Türk sınırlarını terk etmelerini istemek durumunda kalmıştı. Bunun üzerine iki ülke de birbirlerinde temsilci bulunduramıyorlardı. Bu şartlar altında her iki ülkenin bir diğerindeki çıkarlarını korumak savaşa katılmamış tarafsız bir ülkeye kalmaktaydı. Bulgaristan'ın Türkiye'deki çıkarlarını korumayı İstanbul'daki İsveç Elçiliği üzerine almış, Türk çıkarlarını korumayı da Sofya'daki İspanyol Elçiliği üstlenmişti.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından ve Türkiye'nin tesliminden hemen sonra 1918 Kasım ayının ilk günlerinde İstanbul'da Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyet, Doğu Trakya'nın Türkiye'nin sınırları içinde kalması gerektiğini savunuyordu. Daha sonra buna berzer bir cemiyet te Edirne'de kuruldu. Erzurum Kongresi'nden sonra, düşmana karşı direniş harekatının teşkilatlandırılması kararlaştırıldığı zaman Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti önemli rol öynadı. Bu cemiyetin faaliyetlerini yakından izleyen Mustafa Kemal, son derece büyük bir ileri görüşlülükle Türk milletinin Trakya'daki savaşının başarıya ulaşabilmesinin, Bulgar halkının anlayış ve işbirliğine bağlı olduğunu ifade ediyordu. Bu konuda M. Kemal'in 24/25 Ekim 1919 tarihinde Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticilerinden Cafer Tayyar Paşa'ya gönderdiği direktifte şu noktalara değinilmekteydi:
"Bizim en önemli görevimiz vatanın parçalanmasını önlemek ve milletin bağımsızlığını korumaktır. Bu amacımıza ulaşmamıza engel olanlar Türkiye'nin düşmanı olan İngilizlerdi. Onlara kendi çıkarlarını düşünen Fransızları da eklemek gerekir. Biz bütün imkanlarınızla düşmana karşı savaşmak kararını almış bulunuyoruz. Bulgarların da, aynı düşmanlarla aynı şekilde durumları olduğunu zannetmekteyim. Bunu göz önünde tutarak onlara başarılar diliyor ve onları Yunanlılara karşı giriştikleri harekatta destekliyoruz. Bu durumda iki komşu ülke arasında uzun ömürlü bir iyi komşuluk ilişkisinin kurulması gerekir. İki ülke arasında istenilen bu ilişkinin sağlanması için bu tip özel bir deklarasyonun gelmesine gerek yoktur. Bu ilişkiler Cafer Tayyar gibi bir kardeşimiz vasıtası ile sağlanabilir". Mustafa Kemal, yazısının sonunda şunları belirtmekteydi: "Sizin dikkatinizi şu hususa çekmek isterim. Bulgarların Kolçarov Rusyası ile bağlantı meyilleri bizim gelecekteki çıkarlarımızla bağdaşmamaktadır. Bulgar dostlarımıza şahsi selamlarını iletin".
Bu sırada Türkiye ile yapılacak barış şartlarının görüşülmesi için müttefikler 19-26 Nisan 1920 tarihleri arasında San Remo'da toplandılar. Bu konferansta alınan kararlardan bir de Batı ve Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesiydi. Daha sonra Servr Antlaşması'nda maddeleştirilmiş olan bu öneri İngilizler tarafından dikte edilmişti. İngiltere bunu Balkanlarda kendi üssü durumunda bulunan Yunanistan'ı kuvvetlendirmek için yapıyordu. Bu karar Türk ve Bulgar halkı üzerine derin bir memnuniyetsizlik uyandırdı. Bulgaristan'ın Balkan Savaşı'ında kazandığı Batı Trakya, Neuilly Antlaşması ile Bugaristan'ın elinden alınarak müttefiklere bırakılmıştı. Burada bir müttefik idaresi kurulmuş ve başına da Fransız Generali Charpy getirilmişti. Bu durum Trakya'daki havayı son derece gerginleştirmişti. Durum her an kanlı çarpışmaların başlayabileceği bir hale gelmişti.
Bu durumdan kurtuluş yolu arayan Bulgarlar, milli kurtuluş ordusu kurmuş olan Cafer Tayyar Paşa ile ilişki kurarak partizan çeteler oluşturmaya başladılar. Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ikinci kongresi 9-13 Nisan 1920 tarihleri arasında Edirne'de toplandı. Kongrede Yunanistan'ın Trakya'yı işgaline karşı yapılması gereken organizasyon tartışıldı. Kongre, Cafer Tayyar'ı bütün Trakya'nın Milli Komutanı olarak ilan etti. Edirne'deki kongreye Bulgar çetelerinden Abadçiev, birkaç arkadaşı ile katılmıştı. Bu çeteci ve arkadaşları Edirne'de bir ay kadar kaldılar. Onlara Edirne ve çevresindeki bazı birlikler ve bunların mevzileri gezdirildi.
M. Kemal Paşa, kongrenin tamamlanmasından önce kongre çalışmaları ve kararları konusunda haberdar edilmekteydi. Ayrıca ona bazı Bulgar liderleri ile varılan anlaşmalar da bildirilmekteydi. M. Kemal ,14-15 Mayıs 1920 tarihli telgrafında Trakya'daki yöneticilere: "Bulgarlarla işbirliği yolunda denemelerde bulunduğunuzu bildiriyorsunuz. Bu olumlu bir davranıştır" diye yazmaktaydı. Cafer Tayyar Paşa, komşu Bulgaristan halkının yardımı olmadan ciddi bir zaferden emin değildi. Cafer Tayyar, Mayıs ayının ilk günlerinde Dirne garnizonundan Yarbay Baha Bey ile birlikte Karaağaç'a giderek okul müfettişi Naçev ile buluşarak bir Bulgar-Türk işbirliği konusunda etraflı bir görüşme yaptı. Bu toplantıda şu konular ele alındı: 1- Türkler ile Bulgarlar arasında işbirliği; 2- Trakya'nın geleceğinin tayininde Türk ve Bulgar görüşlerinin tespiti; 3- Yunanistan Makedonya'sında Arnavutluk'taki harekatla bağlantılı bir harekatın meydana getirilmesi.
Cafer Tayyar, 10 Mayısta Bulgar sınırına gitti ve burada Sofya'dan özel surette gelmiş, olan bir Bulgar binbaşısı tarafından karşılandı. Burada Edirne'deki Bulgar Konsolosluğunun tercümanı vasıtasıyla konuşan Cafer Tayyar, Bulgarlarla yapmış olduğu bu temaslardan son derece memnun olduğunu bildirdi. 6 Haziran 1920'de de Edirne vilayeti sekreteri ve Cafer Tayyar'ın siyasi müşaviri Şekib Bey Sofya'ya geldi. Şekib Bey Bulgaristan'da bir yıldan fazla kaldı; bu süre içinde Bulgar Çiftçi Partisi hükümeti ile konuşarak, Bulgarlardan Alman tipi silahlarla dağ birlikleri için mermi istedi. Şekib Bey, bu arada bazı sorunları da ortaya koydu. Bunlardan biri Doğu Trakya hükümetinin Bulgaristan'dan serbestçe silah alması ve bunların itimat edilir kişiler tarafından gizlice Türkiye'ye sokulmasıydı. Bir diğeri de çetelere Doğu ve Batı Trakya sınırlarından serbest geçiş hakkının tanınmasıydı. Şekib Bey, Bulgar hükümetinden Trakya'nın bir Yunan istilasına karşı işbirliğinin sağlamlaştırılmasını da talep ediyordu.
Şekib Bey, bu arada Makedonyalı önderlerden Prof. Mihalçev ve Protogerov ile tanışarak işbirliği ve yardımlaşma sorunlarını görüştüğü gibi, Başbakan Stanbolinski'nin bazı yakınları ile de temas etti. Bu arada tanınmış bir şahıs olan Dr. Doçkov, Dışişleri Bakanlığına şahsi bir mektup yazarak Cafer Tayyar Bey'in muhtemel bir Sofya seyahatinde kendisi ile Bulgar hükümeti arasında, ordusuna iktisadi ve askerî yardım sağlanması konusunda görüşmeler yapılabilmesi için sondajda bulunmaktaydı.
Cafer tayyar, faaliyetleri sırasında Bulgar halkından da yardım gördü. Seferberlik ilan edildiği sırada Edirne'deki Türk halkı ile birlikte Batı Trakya'daki Bulgarlar da silah altına girmişti. 1 Nisan 1920 tarihli ve 38 numaralı ordu karargah bülteninde Bulgarlar ve Türkler tarafından 30 kadar çetenin kurulduğu yazılmaktadır. Bulgaristan'daki Müttefik Askerî Komisyonu Başkanı General Gontrekur, 21 Nisan 1920 tarihinde Bulgar Savunma makamlarına verdiği birer nota ile Doğu Orduları Genel Kumandanı'nın elinde Bulgarların Doğu Trakya'da Türklere yardım ettiklerine dair kesin deliler bulunduğunu bildirmekteydi.
Müttefik devletler, Cafer Tayyar'a yapılan yardımların önlenmesi için her türlü önlemi almaktaydı. Bunlara bir örnek olarak, Sofya'daki İngiliz diplomatik temsilcisi Herbert Dering'in, o sırada Dışişleri Bakanlığı'nı geçici olarak yönetmekte olan Dimitrov7a verdiği 21 Temmuz 1920 tarihli nota gösterilebilir. Bu notada Bulgar hükümetinin Cafer Tayyar'a yardım yapıp yapmadığı konusunun büyük bir dikkatle izlenmekte olduğu belirtilmekteydi. Ayrıca yapılmakta olan her türlü yardıma karşı Bulgar hüketinin elinden gelen her çeşit araçla engel olması gerektiği de açıkça belirtilmekteydi.
1920 Mayıs ayının sonlarına doğru Batı Trakya'daki Fransız işgal askerleri çekilmeğe başlamış ve onların yerine Doğu Trakya'yı almış olan Yunan askerleri yerleşmişti. Bunun üzerine bu bölgede Yunanistan ile Türkiye arasında savaş başladı. 1920 Haziran ayı sonlarında yenilgiye uğrayan Cafer Tayyar, saldıran Yunan ordusu tarafından esir edilerek Atina'ya götürüldü. Cafer Tayyar Paşa'nın yenik düşen askerleri ve halk, Yunan ordusundan kurtulmak için Bulgar sınırını geçti. Filibe'de yayınlanan Yug Gazetesi'nin açıkladığına göre, on bin kişilik piyade birliği ile bir topçu alayı bütün donatımı ile Kızılağaç bolgesindeki Kostantinova köyüne 1200 kişilik bir başka birlik te Kocamustafapaşa'dan ve Virantepe'den Bulgar topraklarına geçmişti. RABOTNİCESKİ VESTNİK Gazetesinin bildirdiğine göre de, sadece Yanbolu'ya 12000'i Cafer Tayyar ordusuna mensup askerle, 12000'i sivil Türk göçmüştü. Bunların bir çoğu Edirne bölgesindendi. Bu göçmenler arasında 200 memurla 700 subay bulunmaktaydı. Aralarında Kolordu Komutanı Muhiddin Bey, Karargah Komutanı Nazif Bey, 50. Tümen Komutanı Cemil Bey, 49. Tümen Komutanı Şükrü Bey, 55. Tümen Komutanı Alaaddin Bey, Kürşat Bey, Sami Dimitokal, Alaşık Bey, Hamdi Bey, Cemal Bey, Fethi Bey ve daha başka subaylar da vardı. Cafer Tayyar ordusunun subay ve erlerinden oluşan bir başka grup da Malko Tırnova'ya yerleşmişti. Subaylar arasında Sınır Alay Komutanı Sabri Bey ile, Pınarhisar, Vize ve Hayrabolu kaymakamları da bulunmaktaydı.
Cafer Tayyar kuvvetlerinin Bulgaristan sınırlarını geçişi Bulgaristan'da bulunan müttefik komutanlarını endişelendirmişti. İşgal komutanının emriyle Türk askerlerinin silahsızlandırılması için derhal bir komisyon oluşturuldu. Başkanı Fransız işgal kuvvetleri karargahından Albay Gotzman olan bu komisyon, İngiliz yüzbaşısı Baker, Yunan subayı Spatalis, Fransız üsteğmeni Raymount ve Yugoslav üsteğmeni Popoviç'ten kuruluydu. Çalışmalarını Yanbolu şehrinde yürüten bu müttefik komisyonu Cafer Tayyar ordusundan alınan silahların Anadolu'da çarpışan milli kurtuluş ordusuna gönderilmemesi için büyük bir titizlik göstermekteydi. Gotzman'ın raporundan anlaşıldığına göre, bu sıralarda türk ordusundan 385 subay, 3239 asker ile 22200 sivil yanlarında 1000 tefek, batarya sistemi Krupp yapımı olan 7,5 sm.lik 4 top, 4 top mermi sandığı ve bir ağır makinalı tüfek olduğu halde Bulgar sınırını geçmişti.
Bulgar Çiftçi Partisi Hükümeti, M. Kemal'in de söylediği gibi, Türk göçmenlerini misafirperverlikle karşıladı. Bu göçmenler Plevne, Vidin,Varna, Lom, Rusçuk, Razgrad, Gorno Paniçrevo ve Kazanlık gibi yerlere yerleştirildiler. Birçok Kemalist, yerleştikleri Kazanlık, Yeni Zağra, Filibe ve Sofya'da batı Trakya'ya sevketmek üzere çeteler hazırladı veya Anadolu'ya yardım gönderme faaliyetlerine katıldı. Bunların arasında Şekib Bey (Kesebir; Gelibolu milletvekili), Ekrem Bey ( Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Genel Kurul üyesi), Ekrem Bey (Demiray), Şevket Bey (Dingillioğlu), Ahırköylü Ahmed, Ali Seyfi (Tülümen). Rıdvan Bey (Ergüder), Muhsin Bey (Edirne Lisesi Tarih ve Coğrafya öğretmeni), İbrahim Zihni Bey, Şefik Bey (Bidcioğlu), Ali Galib Bey, Fuad Bey (Balkan), Şadi Bey, Tahsin Ergun vb. bulunmaktaydı. Bu Kemalistler arasında, 27,11,1921'de Bulgaristan'da Ankara hükümetinin temsilcisi olarak bulunan Cevad Abbas Bey (Gürer) de vardı.
Bulgar Hükümeti'nin Kemalist faaliyetlere ve Türk milli mücadelesine karşı tutumu, Başbakan Stanbolinski'nin 7 Nisan 1921 tarihinde Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada dile getirilmekteydi; bu konuşma şöyledir: "İdare bana her zaman ağır gelmiştir. Fakat durum bir ay önce büsbütün ağırlaştı. Çok güç dakikalar geçirdik. Sanki diplomatik bir savaş veriliyordu. Öyle şartlar doğdu ki siyasi, askeri ve mali komisyonlarla şiddetli mücadeleler yapmak gerekti. Bizim için bu güç çalışma ve çatışmalar nereden doğdu? Bunun dünya olayları içinde derin detayları ve ortalıkta belirli olan sebepleri vardır. Görünen sebeplerden bu ağır durumu meydana getirenler şunlardır: Kemal Paşa'nın Bulgaristan'da bazı temsilcileri vardır. Bu durum büyük sorunlar yaratmıştır. Müttefiklerin büyük kuvvetlerinin bulunduğu İstanbul'dan buraya Kemalist temsilciler gelmiştir. Bu şahıslara izin verilmiştir. Bunların neden geldikleri soruluyor. Size soruyorum hangi uluslarası anlaşma bizi onları kovmaya mecbur edilebilir? Onlar Yunanistan ile savaştalar. Bulgaristan'da az mı Rum var? Biz esir bir ülke mi yoksa bağımsız bir ülke miyiz? Biz Buraya gelmiş ve hiçbir kötülük yapmayan insanları kovabilir miyiz?".
Batı Trakya'nın Yunanistan'a verilmiş olması ve Bulgaristan'ın Akdeniz'e çıkıştan yoksun edilmesi, Batı Trakya'daki Bulgar ve Türk haklı tarafından Yunanistan'a karşı yapılan partizan savaşlarına ortak kuvvet sevkine yolaçmıştı. Mayıs 1920'de Karaağaç'da, Batı Trakya Bulgar ve Türk temsilcileri arasında bir görüşme yapıldı. Bu toplantıya katılanlar şunlardı: A. Popaleksov, Dr. K. Nencev, Yüzbaşı Boyaciev, P. Mutafov, Ksanti ile Gümülcine, Dedeağaç ve Kofluca'dan gelen başka Bulgarlarla. Cafer Tayyar Kurmayı ile bir Alay Komutanı, Drama'dan Fuad Bey, Ksanti'den Cemal Bey, Gümülcine'den Ali Galib Bey ile diğer bazı Türkler. Bu buluşmada Bulgar ve türk temsilcileri şu kararları almışlardı: 1- Birleşik Batı ve Doğu Trakya'nın muhtariyeti; 2 - Muhtar Trakya'nın resmi dili Bulgarca ve Türkçe olacaktır; 3 - Muhtar vilayetin yönetimi kesin olarak Türk ve Bulgar halkı tarafından belirlenecektir. Türkler ve Bulgarlar referandumla geçici bağımsız bir hükümet kuracaklardır; 4 - Yunan ordusuna ortak kuvvetlerle karşı konulacaktır; 5 - 20 Mayıs'ta Himitli ve Gümülcine'de halk temsilcileri geçici hükümeti seçmek üzere kongreye çağrılacaktır.
22 Mayıs 1920'de Batı Trakya Bulgar ve Türklerinin kongresi başladı. Bu kongreye birkaç yüz kişi katıldı. Kongreye Türkler taraından katılanlar şunlardı: Ali Fuad (300 kişilik çetesi), Karabekir (50 kişilik çetesi), Cemal Bey (60 kişilik çetesi), Necmeddin Bey (50-60 kişilik çetesi), Topal Kadir (40 kişilik çetesi), ve Cafer Tayyar ordusundan subaylar. Bulgarlar, işgal dolayısıyla bulundukları yerleri terketmek zorunda kaldıkları için kongreye daha az sayıda çeteci ile katılmışlardı. Bulgarlardan da şu kimseler katıldı: Dimo Nikolov, Dimitri Madkorov, Rusi Slavov, Vangel Georgiev, Dr. Nençev, Todor Hroynov ve bunların yanısıra 15-20 çeteci. Kongre, 27 Mayıs 1920'de Batı ihtilalci hükümetini seçti. Bu Batı Trakya hükümetine başta eski milletvekillerinden Peştere doğumlu Tevfik Bey olmak üzere 8 Türkle 3Bulgar girmişti. Bu Batı Trakya Hükümeti bir çağrı yaparak Türk ve Bulgar halkından Trakya halkına haklarının iadesi için mücadele etmelerini ve Yunan işgaline izin vermemelerini istedi. Edirne, Uzunköprü ve İpsala'da Trakya'ya geçerek Yunanlıların gelmesine karşı koymak üzere silahlı çeteler kuruldu. Bu çetelere birçok Batı Trakyalı katıldı. Bunların arasında önemli rol oynayan Akköprülü Ahmed Bey'in 114kişilik çetesinin içinde Bulgar, subaylarında Yüzbaşı Panev de bulunmaktaydı.
192-1922 yıllarında Anadolu'da milli kurtuluş savaşı yapılırken, Bulgar sınırında, Batı ve Doğu Trakya'da faaliyette bulunmak üzere bir çok Türk ve Bulgar çetesi kuruldu. Bunlardan biri 90'ı Türk, 30'u Bulgar olan 120 kişilik Kemalist ordusundan Yüzbaşı Abdürrezzak Bey tarafından Haskovo'da kurulmuş olan çete idi. Bundan başka, 200 Türk ve 200 Bulgardan oluşan İbrahim Çavuş'un 500 kişilik çetesi gibi çeteler de vardı. 1920 yılının başında 18 lider Filibe'de bir toplanlıya çağrıldı. Bu toplantıya katılanlar arasında şu kimseler de bulunmaktaydı: Dimitri Madkarov, Diko Yankov, Kosta Mitev, Georgi Kaloyanov, Rusi Slavov, Fuad Bey ve başkaları. Toplantıda Batı Trakya'nın kurtarılması için yapılması gereken ihtilal konusu görüşüldü. Toplantıda ihtilalci kuvvetler için bir genel karargah kuruldu. Bulgar liderlerinden T. Nikolov ve çetelerden K. Mitev ile birlikte bu karargaha iki Kemalist subay da katıldı.
Bundan sonra Batı Trakya'nın birçok bölgesinde faaliyete geçildi; istasyonlar, kışlalar ve stratejik önemi olan birçok yer tahrip edildi. Bulgaristan Çiftçi partisi Hükümeti, Anadolu'da M. Kemal Paşa'nın yönetiminde kurulmuş olan T.B.M.M. Hütümeti ile ilişkiler kurmak için büyük çaba harcamaktaydı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş sırasında Bulgar Çiftçi Hükümeti, daima Türklerin yanını tutmuş ve onları desketlemişti. Stanboliyski, Bulgaristan'ın yenilmiş olmasına rağmen, ülkesinin müttefikler tarafından Kemalist ihtilalcilere karşı bir üs olarak kullanılmasına izin vermemişti. M. Kemal, 20 Nisan 1920'de Bulgaristan Başbakanı Stamboliyski'ye de bir mektup yazmıştı. Ankara hükümetinin içinde bulunduğu güçlükler, savaş durumu ve Bulgar diplomatlarının dış ülkelerdeki kısıtlanmış faaliyetleri dolayısıyla bu mektup Bulgaristan Dışişleri Bakanlığı'na ancak 11 Ağustos 1920 tarihinde gelebildi. M. Kemal, bu mektubunda Osmanlı Parlamentosu'nun İstanbul'da toplantıda bulunduğu sırada, 16 Mart 1920'de İngilizlerin tecavüzüne uğradığını ve birçok milletvekilinin tutuklanarak sürüldüğünü, bunun üzerine T.B.M.M.'nin Anadolu'da toplandığını ve bu meclisin ülkesinin bugünkü ve gelecekteki durumunu belirleme yetkisini ele aldığını belirterek Stanboliyski'ye şunları yazmaktaydı:
"... Barış anlaşmasının hükümlerine tamamen aykırı olarak yapılan bu tecavüzün Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından şiddetle protesto edildiğini bildirmekle şeref duyarım. Bu durum Osmanlı milletinin barış konferansında alınan sonuçları tasvip etmediğini bir kere daha göstermiştir. Bütün ileri milletlerce kutsal bir yer olarak tanınan parlamento oturum sırasında tecavüze uğramıştır. Milletin temsilcileri, bütün parlamentonun şiddetli protestolarına rağmen İngiliz polisi tarafından suçlandılar. Senatörler, milletvekilleri, generaller ve yazarlar evlerinden alınarak kelepçelenip sürgüne yollandılar. Resmi ve özel daireler sadece daha kuvvetli olmanın üstünlüğüne dayanarak silah zoru ile işgal edildi. Bu saldırı ve bağımsızlığa karşı yapılmış olan bu tecavüz karşısında Osmanlı milletinin Ankara'da toplanan temsilcileri aralarından bir icra konseyi seçerek milletin yönetimini bunların eline verdi.... Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmış olan milletin arzularını size ulaştırmaktan şeref duymaktayım: 1- İşgal altındaki İstanbul'dan yayınlanmış olan kanun ve fetvaların hiçbir değeri olmadığı gibi bunlar milletçe de hiçbir şekilde tasvip görmemektedir; 2- Osmanlı milleti vatanının savunması ve bağımsızlığı ve adil, şerefli bir barışın sağlanması için kararlı ve inanç içindedir. Millet, kendi adına bütün sorumluluğu almak ve gereğini yapma hakkını temsilcilerine vermiş bulunmaktadır; 3- Memlekette bulunan Hıristiyanlarla yabancıların memleketin savunması bakımından bir endişe içinde bulunmalarının gereği yoktur".
Bulgar Çiftçi partisi Başkanı ve Başbakan A. Stamboliyski hükümeti, 1920 yılının başlarında Türkiye'de bir diplomatik temsilcilik açmak için birkaç kez girişimde bulunmuştu. Ancak müttefik devletler, Bulgar hükümetinin bu isteğine sürekli olarak karşı koymuşlardı. Bu durum karşısında Fransız Hükümeti, Paris'teki Bulgar elçisi Savov aracılığıyla Bulgar hükümetine, Türkiye ile ilişkilerin tesisi konusu, barış antlaşmasında belirtildiği şekilde kalmak zorunda olduğunu müttefikleri ile yaptığı istişareler sonunda bildirdi.
Ankara'da T.B.M.M. kurulduktan sonra Stamboliyski, müttefiklerin etkisi altındaki İstanbul hükmeti ile Ankara'daki hükümet arasındaki farkı açıklıkla anlatmakta ve milletin yegane temsilcisinin Anadolu'daki hükümet olduğun görmekteydi. 1921 yılı başlangıcında, sadece ekonomik sorunlarla ilgilenmek üzere İsveç elçiliğinden ayrılan Bulgar diplomatik temsilciliği, daha bağımsız çalışmaya başlamıştı. Ancak bütün diplomatik sorunlar, aracı elçi tarafından çözülmekteydi. Bulgar Çiftçi Hükümeti, Mayıs 1921'de Ankara'ya gizlice Angel Grozkov, Çiftçi Partisi Meclis grubu temsilcisi Yüzbaşı Grigor Pisarev ve Paskal Ençev'den kurulu bir heyet gönderdi. Ancak, bu ziyaret müttefikler tarafından öğrenildi. Batı basını ile Balkan devletlerinden bazılarında bazı kesimlerince Bulgar Çiftçi Partisi'ne karşı sert hücumlara başlandı. Bunların başında İngiliz gazetesi Daily Telegraph gelmekteydi. Bu gazete, 16 Ağustos 1921 tarihli sayısında Türkiye'nin Bulgaristan'da yarı resmi, bir temsilcisinin bulunmasını anlamadığını yazmakta ve Grozkov'un Ankara'da bulunuşunu ele alarak sert hücumlarda bulunup aslında ağır olan Çiftçi Partisi'nin durumunu daha da ağırlaştırmaktaydı.
Gazete, Grozkov'un Ankara ziyaretinin ayrıntılarını öğrenmek üzere Albay Repington adlı bir özel muhabirini Sofya'ya gönderdi. Repington, Sofya'da, Grazkov'un ve Çiftçi Partisi hükümetinin durumunu anlamak için çeşitli sınıflardan insanlarla temas etti. Repington, daha sonra Daily Telegraph'de "Bulgar Meselesi" adı altında bir seri yazı yayımladı. Bu makalelerin birinde "İthamlar ve Cevaplar" başlığı altında şunları yazmaktaydı: "Grozkov, Bulgaristan'a döndükten sonra Stamboliyski'ye bilgi verdi... Başbakan Stamboliyski ondan Kemal'in gelecekte düşündükleri ve stratejisi hakkında bilgi aldı. Bulgar başbakanı, bu seyahati benden saklamadı. Sadece bunun resmi bir gezi olmayıp iktisadî olduğunu tütün ve yiyecek satımı konusunda bir anlaşmaya varılması için yapıldığını söyledi".
Repington, bununla da yetinmeyerek Çar Boris ile de ilişki kurdu. Çar da bunları teyid etti. Grazkov'un Ankara'yı ziyaretini başka Balkan devletlerinin basını da eleştirir bir şekilde yorumladı. Örnek olarak Romanya basınından iki gazete, Grozkov'un seyahatini Bulgar siyasetinin bir oryantasyonu olarak yorumluyor ve bu yönelişin maksadının da anlaşmaları yıkmak olduğunu yazıyordu. Bulgaristan'da da, Grozkov'un Ankara'ya gidişi Çiftçi Partisi muhalifleri tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bulgar Meclis'inde Demokrat Parti'nin Başkanı A. Malinov, şunları söylemekteydi: "Ben şunu soruyorum: Bulgaristan iktisaden çökmüş, maddeten ve manen yorulmuş durumdayken ne gibi bir imkana sahiptir ki, Kemal Paşa'nın davası gibi bir davaya angaje olmaktadır".
Radikal Parti Başkanı Stoyan Kosturkov da şöyle demekteydi: "Biz sadece komşularımızın değil onları savunan büyük devletlerin de hiddetlerini üzerimize çektik". Bulgar sosyalistlerinin yayın organı olan Narod Gazetesi de Grozkov'un gezisini ele alarak " Bir manyağın Anadolu gezisi" deyimlerini kullanarak onun Kemalistlerle bağlantı kurma çabalarına hücum etmekteydi. Çiftçi Partisi'ni savunan ve Grozkov ile arkadaşlarının seyahatini tasvip eden tek parti Bulgar Komünist Partisi idi. Partinin meclis üyesi Atanasov, Grozkov'a yapılan hücumları ele alarak şöyle demekteydi: "Ben, arkadaş Grozkov'un Mustafa Kemal ile görüştüğünü bilmiyorum. Ama eğer görüşmüşse o bahtiyardır. O açıkça arkasında bir Sovyet Rusya'nın bulunduğunu belirtmektedir. Avrupa kapitalizmi Sovyetleri ne kadar çok yıkmak isterlerdi. Fakat sonunda onunla bağlar kurmak zorunda kaldılar. Bulgar halkı, Bulgar hükümeti de durumunu Mustafa Kemal'in getirdiği seviyeye getirebilseydi ne derece bahtiyar olurdu...".
Grozkov7un Ankara seyahati hakkında M. Kemal'den ve Türk milletinin istiklal savaşından büyük bir sempati ile söz eden Nova Vreme Gazetesi ise, Anadolu cephesinde başlığı altında şu bilgileri vermekteydi: "Bir süre önce Anadolu'nun kalbi Ankara'dan dönmüş olan tanınmış bir Bulgar ile karşılaşmak imkanını elde ettik. Bu kimseye cepheye gitmek ve bütün askerî bölgeleri dolaşmak imkanı sağlamıştır. Bu kimsenin ifade ettiğine göre Türk ordusu son derece iyi eğitilmiş, morali yüksek ve fakat teknik araçlardan mahrum bulunmaktadır. Mustafa Kelam, milli bir gurur olmuştur. O adeta bir Tanrı durumuna gelmiştir. Meclise gelişinde coşkun bir tezahüratla karşılanmaktadır...".
Aslında Grozkov ve Pisarev, Ankara'ya Ticaret Bakanlığı tarafından yünlü kumaş pazarını incelemek üzere gönderilmişti. Bulgar Başvekili de Grozkov'dan, Bulgaristan ve Türkiye'nin ilerdeki gelişmesini göz önüne alarak M. Kemal ile sağlam bir anlaşma yapmasını istemişti. Ayrıca Bulgaristan, yaptığı yardımlara karşılık M. Kemal'den ileride yapılacak barış görüşmelerinde Türkiye'nin batı komşusu olarak Yunanistan yerine Bulgaristan'ı tercih etmesini istiyordu. Yüzbaşı Pisarev'in görevi ise ordunun durumunu ve Anglo-Fransız ve İtalyan- Yunan askerlerine karşı partizan hareketlerini incelemekti. Ankara'da Grozkov, M. Kemal Paşa ile, Pisarev ise İsmet Paşa ile sürekli temas halindeydi. Sofya ile devamlı ilişki halinde bulunabilmesi için Pisarev, askerî şifreden yararlanmaktaydı ve M. Kemal, bu haberleşmenin sağlanabilmesi için Edirne'de yardımcı bir telsiz istasyonunun kurulması emrini vermişti.
Bulgar heyeti, M. Kemal ve İsmet Paşalarla birlikte Ankara, Eskişehir, İnebolu, Kastamonu, Kütahya, Antalya, Sivas vb. cepheleri dolaştılar. Bulgar heyetinin Ankara'yı ziyareti, Ankara Hükümeti ile Bulgar Başbakanı arasında varılmış bir anlaşmanın sonucu olarak yapılmıştı. Temas ve konuşmalar her iki hükümetin adına yürütülmekteydi.
Grozkov ve arkadaşlarının Ankara'ya yaptıkları bu ziyaret Bulgar Çiftçi Partisi hükümetini, müttefik devletler karşısında güç duruma soktu. Bundan sonra müttefikler birçok olayda Bulgar hükümetinin işlerine açıkça karşımaya başladılar. Bütün bunlara rağmen Stanboliyski Hükümeti, Türkiye'nin Sofya'da resmi bir temsilcilik açmasına izin verdi. 27 Şubat 1921'de M. Kemal'in yakın arkadaşlarından ve güvendiği kişilerden biri olan Cevad Abbas Bey, Çiftçi Partisi hükümetinin ileri gelenleri ile daimi ilişki halinde oldu. Al. Botev, P. Yanev, R. Daskolov, A. Groskov, K. Malev gibi kişilerle yakın ilişki kuran Cevad Abbas Bey, Bulgaristan'dan Türk Milletinin kurtuluş savaşı için destek sağlanmasını organize etti. Bulgar hükümetinin o tarihlerdeki milletlerarası durumu dolayısıyla Cevad Abbas Bey'in faaliyetleri müttefiklerden saklanamadı. Müttefik devletler, Çiftçi Hükümetine büyük bir baskı yaparak Cevad Abbas Bey'in derhal Bulgaristan'dan çıkarılmasını istedikleri gibi, Bulgar hükümetini Neuilly Antlaşması'na aykırı hareket etmekle de suçladılar. Buna rağmen Stanboliyski, Türk milli mücadelesine karşı tutumunu değiştirmedi.
26 Ekim 1922'de Parlamentoda verdiği büyük nutukta Stanboliyski, Türk milletinin kurtuluş savaşı üzerinde durarak şunları söylemekteydi: "Türk milletinin giriştiği hareketi büyük önder Mustafa Kemal Paşa'nın şahsında tanımak gereklidir. Sevr Antlaşması'nın üzerinde yapılacak tadilat diğer antlaşmaların da tadilini gerektirecektir. Sabır. Şimdi bizim komşumuz olan Türkiye ile ilişkilerimiz sadece iyi ve dostane olabilir. Ortak çıkarlarımız bizleri barış içinde yaşamaya zorlamaktadır".

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Cumhuriyet dönemi

Stamboliyski hükümetinin yerine geçen Al. Tsankov'un Dışişleri Bakanı Hristo Kalfov. 19 Haziran 1923'de İstanbul'daki İsveç devlet temsilcisi Wallenberg'e bir mektup göndererek, İsvec delegasyonu yanındaki Bulgar şebekesinin kapandığını ve Bulgaristan Hükümeti'nin Türk Hükümeti ile resmi ilişkiler kuracağını bildirdi. 5 Temmuz günü Adnan Bey, Ankara Hükümeti'nin Bulgar delegasyonun yarı resmi durumunu kabul ettiğini ve 7 Temmuz tarihinde de İsveç delegasyonu Bulgar şubesinin tasviye edildiğini resmen açıkladı. Bulgar Hükümeti, Marko'un yerine atanacak temsilci sorununun çözümlemeden 24 Temmuz 1923'de Lozan'da Türkiye ile barış antlaşması imzalandı. Bulgar hükümeti, 31 Ağustos 1923 günü Markov'a resmi bir itimatname hazırlayarak kendisini resmen ve uluslararası kurallara uyarak Lozan Antlaşması'nı imzalayan devletlerden biri olarak, Türkiye'ye gönderdi.
3 Aralık 1923'de Marov'un yerine Simeon Radev gönderildi. Radev'e Bulgaristan ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin tam anlamı ile yeniden kurulması için gerekenin yapılması görevi verildi. Bulgaristan ile Türkiye arasında henüz askıda kalan bir takım sorunlar ve gecen savaşların sonuçlarının ortadan kaldırılması için Bulgar hükümeti S. Radev'e talimat vererek dostluk antlaşmasının imzalanmasını bildirdi ve çözümlenmemiş sorunların çözümlenmesini, Türk-Bulgar ilişkilerinin gerçekten pürüzsüz ve dostane bir hale geldiği zamana kadar ertelenmesini istedi. Görüşmelere Bulgar Hükümeti, delegesi ve temsilcisi S. Radev, Türk delegasyonu tarafından ise dışişleri bakanlığı müsteşar yardımcısı Tevfik Kamil Bey ile başbakanlık hukuk müşaviri Münir Bey katıldılar. Görüşmeler 10 Haziran 1924 günü başladı. Göçmenler ve mülteciler ve bunların mülkiyetleri sorunu yüzünden birçok zorlukla karşılaşıldı.

18 Ekim 1925'de Dostluk Antlaşması ve işlerin çözümlenmesi ile ilgili ek anlaşma imzalandı. Bu belgelerle Bulgaristan ile Türkiye arasında gerçek diplomatik ilişkiler kurularak, iki komşu ülke arasında en önemli sorunlar çözümlenmeye çalışıldı. Diplomatik ilişkiler yeniden kurulunca, Türkiye ile bulgaristan diplomatik temsilcilerini karşılıklı değiştirip, yönetimdeki kademeleri tesbit ettiler. Bulgar delegasyonu ile İstanbul'daki başkonsolosluğun geçici yönetimini N. Nedyev yüklendi. Başkonsolos olarak At. Yaranov, Sofya'da Türk geçici delegasyon yöneticisi olarak Ali Bey atandı. 1927 yılı başlarında Bulgaristan delegasyonu Ankara'ya taşındı, İstanbul'da başkonsolosluk kaldı. Diplomatik ilişkiler pürüzsüz duruma girdikten sonra (Mart 1927) Bulgaristan temsilcisi olarak Ankara'ya T. Pavlov atandı. Bulgar mümessilliği, bazı formaliteler yüzünden ancak 1923 yılında tam olarak Ankara'ya taşındı.

Bu yıllarda, Bulgarların, Doğu Trakya ve Edirne üzerinde gözleri olduğu dikkati çekmekteydi. Bu durum karşısında Türk Hükümeti'nin almaya gerek gördüğü bazı ihtiyat önlemleri Bulgarların bu emellerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bulgarlar, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen Türklerin sınır boylarına yerleştirilmesinden ve alınan askeri önlemlerden rahatsız olmaktaydı. Hele Yunanistan ve Yugoslavya ile Türkiye'nin ilişkilerinin iyileşmesi Bulgaristan'ı iyice rahatsız etti. Fakat her şeye rağmen Türk Hükümeti, "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine ve bütün komşularıyla dostluk ilişkileri kurma politikasına bağlı kalarak Bulgaristan'la iyi geçinmeye özen gösterdi. 1929'da iki ülke arasında Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması imzalandı. Gelişen dostluk ilişkileri, bir Balkan Birliği kurmak amacıyla Ekim 1930'da Atina'da toplanan Birinci, Ekim 1931'de İstanbul'da toplanan İkinci Balkan Konferansları ileri sürdü. Fakat Ekim 1932'de Bulgaristan, azınlıklar sorunu yüzünden Üçüncü Balkan Konferansı'nı terketti. Aynı yıl, Bulgaristan Başbakanı N. Muşanov, Ankara'yı ziyaret ettiği sırada, Atatürk ona şunları söylemekteydi: "Türkiye ile Bulgaristan'ın dost olmaları gerekir. Bulgaristan'a karşı olan Türkiye'ye de karşıdır".

Balkan Konferanslarının amacı olan Balkan Paktı'nı en çok Türk Hükümeti desteklemekteydi; engelleme ise statükodan memnun olmayan Bulgaristan'dan gelmekteydi. Kasım 1933'de Selanik'te toplanan Dördüncü balkan Konferansı'nda Bulgaristan'ın revizyonist emellerinden vazgeçmesi için çaba harcandı. Bulgaristan amacına ulaşmak için bazı Balkan devletlerini kendi yanına çekmeğe çalıştı. Bulgaristan'ın revizyonist politikasını önlemek için Türkiye ile Yunanistan arasında 14 Eylül 1933'de bir samimi Anlaşma Misakı imzalanmıştı. Bu antlaşma ile Türkiye, Yunanistan'ın sınırlarının dokunulmazlığı için teminat veriyordu. Antlaşma Bulgaristan'da tepkiyle karşılandı ve Türkiye'nin Bulgaristan'a karşı Bulgaristan'da tepkiyle karşılandı ve Türkiye'nin Bulgaristan'a karşı düşmanca bir hareketi olarak yorumlandı. 28 Kasım 1933'de Türkiye ile Yugoslavya arasında da bir antlaşma imzalandı. Türk Dışişleri bakanı Tevfik Rüşdü Aras, Belgrat'dan dönerken bulgar topraklarında durmuş, Bulgar Dışişleri bakanı Muşanov ile görüşmüş ve Türk - Yugoslav Antlaşması'nın imzalanması münasebetiyle bulgar Başbakanına aydınlatıcı ve yatıştırıcı nitelikte bilgi vermişti.

Türk Dışişleri Bakanı'nın, Atina ve Belgrat seyahaki ve belgrat'daki samimi dostluk gösterileri Bulgarları, bir siyasi kuşatılma politikası karşısında oldukları izlinimini uyandırdığından kaygılandırmaktaydı. Dr. Aras gazetelerin muhabirleriyle görüşürken bu kaygıları gidermeğe çalışmış, aynı zamanda Balkan politikasının nitelikleri hakkında açıklamada bulunmuştu. Bakanın bu açıklaması şöyleydi: "Türkiye antlaşmaların tadili işinde dogmatik esaslara tutunuyor değildir. Amacı Balkanlar'da barışın korunmasıdır. Hiç kimse Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşmasıyla malik olduğu hakları sağlamak için çaba harcaması hakkına itiraz edemez. Mesela Bulgaristan Ege Denizine mahreç iddiasında bulunduğu zaman bunu bir toprak isteği değil de tamamen iktisadi bir istek olmak şartıyla ben de destekleri ve bu hususta Yunanistan ile Bulgaristan arasında aracılık etmekten çekinmem ve bu esas dahilinde olmak üzere Yunanistan da Bulgarların isteklerini yerine getirmek için tartışmayı reddetmeyecektir".
Dışişleri Bakanı Aras, Trakya sorunu hakkındaki Türk ve Bulgar basınlarının giriştikleri tartışmaya da değinerek, Türk politikasının bulgar milletine karşı dostluk hisleriyle dolu olduğunu ve Türk basınının yazılarının Bulgar basınının Trakya hakkındaki yazılarının bir tepkisinden başka bir şey olmadığını söyledi. Aras, Sofya'da Muşanov ile olan görüşmelerini de şöyle anlatmaktaydı: "Türkiye'ye dönerken Sofya istasyononda, ricam üzerine beni görmeğe gelmek nezaketinde bulunan Mr. Muşanov ile kısa bir zaman konuştuk. Kendisine Balkan ülkelerindeki temaslarından bende hasıl olan intibaı anlattım ve Balkan siyasetinde gayemizin Balkanlar'da iyi komşuluğu kuvvetlendirmek ve Balkan milletleri arasında bir ahenk kurarak barışı sağlamak olduğunu ve söz konusu memleketlerden hiç birinin ötekine karşı dostlukta kusur etmeyeceğini, Balkan ülkeleri sorumlu devlet adamlarının samimi beyanatlarından hipsinin Bulgaristan ile de iyi komşuluk kurmayı istediklerini anladığımı söyledim..."

Başbakan İsmet paşa ile Dışişleri bakanı T,R, Aras, Bulgaristan'ın endişelerini gidermek üzere Sofya'ya gitmişlerdi. Fakat Bulgaristan, Balkan Paktı'na girmeyi reddetti. Ancak bu ziyaret sırasında 1929 tarihli Türk - Bulgar Tarafsızlık, Uzlaşma ve hakem Antlaşması 5 yıl süreyle uzatıldı. Başbakan İsmet Paşa ile Bulgaristan Dışişleri Bakanı ve Başbakanı arasındaki görüşme sonunda yayınlanan resmi bildiride Türk - Yunan ilişkileri hakkında şöyle denilmekteydi. "Her iki hükümet, iki tarafl-tan biri veya diğeri tarafından girişilmiş ve ya girişilecek taahhütleri 1929 antlaşması hükümlerini hiçbir veçhile ihlal edemeyeceğini veya hükümlerinin şümulünü azaltamayacağını kaydetmek hususunda mutabık kalmışlardır. Bu fikir iledir ki Türk Bakanları 14 Eylül 1933 tarihinde Anka'da imzalanan Türk - Yunan antlaşmasının katiyen ne Bulgaristan'a ne de diğer herhangi bir ülke aleyhine yöneltilmiş olmadığını ve bilhassa Bulgaristan'a karşı hiçbir düşmanca eğilimden ilham almış bulunmadığını kendiliklerinden Bulgar hükümetine beyan etmişlerdir. Bundan başka her iki Hükümet, Türkiye ile Bulgaristan arasında askıda olan birkaç meselenin en kısa bir zamanda tetkik ve tesviye edilmesinin karma bir komisyona tevdiine karar vermişlerdir".

Bütün komşularıyla toprak sorunları olan Bulgaristan, statükonun aleyhinde ve antlaşmaların revizyonu lehinde bulunmaktaydı. Bu nedenle de, yayınlanan resmi bildiriye rağmen iki ülke arasında samimi bir komşuluk ve işbirliği kurulması kolay değildi. Sofya'da 1934 yılında bir Trakya Komitesi kurulmuştu. Sofya Metropoliti'nin başkanlığında ve Trakya İlim Enstitüsü adı altında çalışmalarına başlayan bu komitenin hedefi, Doğu ve Batı Trakya'yı elde etmek idi. Komitenin yayınladığı beyannamede: "Dünya durdukça ve bir Bulgaristan yaşadıkça Trakya üzerindeki Bulgar iddiaları mevcut olacaktır" denilmekteydi. Bütün bunlar Bulgaristan ile Türkiye ve Yunanistan ilişkileri üzerinde soğuk ve kötü etkiler yapmaktaydı. Fakat buna karşın, Bulgaristan'da, Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya arasında bir anlaşma olmasını isteyenler de vardı. Bulgar Başbakanı, HAKİMİYET-İ MİLLİYE gazetesine bir demeç vererek. "Türkiye ile Bulgaristan arasında, iki memleketi kötü vasıflarla tanıtacak ve dostluklarını bozacak meseleler yoktur" demekteydi.

Mart 1935 başlarında Türkiye'nin Bulgar sınırlarında yığınak yapmakta olduğu hakkında bazı haberlerin dolaşması üzerine Anadolu Ajansı 7 Mart 1935 tarihinde bu haberleri yalanlamış ve "iki ülke ilişkileri iyi bir safhada gelişmektedir. Türk gazetelerinin çoğunda acı yazıların azalmakta olması da iyiliğin belirtilerinden sayılsa gerektir" demişti. Fakat buna rağmen Bulgar hükümeti, Cemiyet-i Akvam Genel Sekreterliği'ne bir muhtıra göndererek şu şikayetleri yaptı: "Bir yıldan beri yani balkan birliğinin kuruluşundan sonra Türkiye, Trakya'daki kuvvetlerini yeniden teşkilatlandırmaktadır. Oraya yeniden iki Tümen ile 500'den fazla topu olan topçu birlikleri gönderilmiştir.

Bu yığınakların neden ileri geldiği hakkında yapılan sorulara Ankara Hükümeti, bunların yalnızca Boğazların savunulması için olduğunu söylemekle yetinmiştir. İşbu yığınaklar geçen Ocak ayından yeniden başladı ve BULGAR SINIRLARI YAKINLARINDA BİR Tümen kuruldu. Bulgar sınır boyları Türk askerleriyle tıklım tıklım doludur. Cephane parkları ve levazım depoları kurulmaktadır. Her yerde sanki bir savaş arifesinde imiş gibi askeri hazırlıklar görülmektedir. Türk Hükümeti Trakya'daki ihtiyatların üçte birini silah altına çağırmış ve ayrıca İstanbul'dan ve Anadolu'dan 23 bin asker getirmiştir...". Resmi Bulgar çevreleri, Bulgar Hükümeti'nin, Türk Hükümeti'nin durumunu dostane bir şekilde açıklamasını istemiş olduğunu ileri sürmekteydi. Ayrıca gazetelerde, Bulgaristan'ın da iki sınıf askeri silah altına çağırdığı haberleri yer almaktaydı.

Türk yığınakları haberlerine karşı Dr. T,R, Aras, Anadolu Ajansı'na bir demeç vererek, trakya'da barış zamanı ihtiyaç dışında hiçbir yığınak olmadığını, silah altına asker çağrıldığı haberinin de asılsız olduğunu, Türkiye'nin Boğazlar hakkındaki taahhütlerin sadık bulunduğunu söyledi. Türkiye'nin gerek Ankara'da, gerekse Geneve'de (Cenevre) verdiği barış teminatı üzerine Bulgaristan ayrıca iki sınıf askerin silah altına çağrıldığı haberini yalanladı ve aslında Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşması gereğince asker alma sistemine sahip olmadığını ileri sürdü. Bu olaydan birkaç ay önce Bulgar Başbakanı bir demecinde Türk - Bulgar ilişkilerinin dostça olduğundan söz etmiş. Türk Başbakanı İsmet İnönü'de, T.B.M.M. önünde hükümetin programını açıklarken Türk - Bulgar ilişkileri üzerinde durmuş ve iki ülke başbakanları arasında teati olunan dostça yazılmış telgrafların, iki ülkenin karşılıklı ilişkilerinin ifadesi olduğunu beyan etmişti.
Dr. T.R. Aras, ULUS Gazetesine verdiği demeçte Türkiye'nin barışa bağlılığını bir kez daha ifade etmişti. Bu arada Yunanistan'ın bir iç ayaklanma sarsıntısı içinde olması, Balkanlar'daki hassasiyeti artırdı ve siyasi durumun çeşitli şekillerde yorumuna neden oldu. Balkan Birliğinin Başkanı olan Titulescu da bu münasebetle ajanslara verdiği demeçte, balkan Birliği'nin kuvvetini övdü, herhangi bir ülkenin, Yunanistan'da olduğu gibi bir iç buhranı sürüklenebileceğini ve böyle bir durumun hiçbir zaman o ülkenin toprak bütünlüğünün ihlali tehlikesiyle karşı karşıya bulunduramayacağını, bugünkü durumun Balkan Birliği'nin ne kadar metin ve kuvvetli olduğunun bir belirtisi olduğunu söyledi.
Bu olayların hemen ardından Bulgar Başbakanı Köse İvanov'un gazetelere dostça beyanatı ve buna Dr. Aras'ın aynı şekilde karşılıkta bulunması havayı yumuşattı. Bulgaristan'ın Ankara İlçiliği'ne, Türkiye'ye yakınlığı olan ve iyi Türkçe bilen Todor Pavlov atandı. İki ülke bazının karşılıklı sert yazıları durdu. Elçi Pavlov, bir basın toplantısında: "Bulgaristan'ın Balkan paktı dışında kalması için herhangi bir sebep yoktur" dedi.

Türk - Bulgar ilişkilerinde görülen düzelmenin bir gösterisi olarak Türk Başbakanı İsmet İnönü ile Dışişleri Bakanı Dr. Aras, Yugoslavya'dan dönüşlerinde 20 Nisan 1937 tarihinde Sofya'yı ziyaret ettiler. İsmet İnönü, Sofya'dan dönüşünde Filibe istasyonunda gazetecilere, Türk heyetinin Bulgaristan'da gördüğü samimi, iyi kabulden ötürü teşekkürlerini ifade ettikten sonra: "On yıllık siyasetimiz esnasında Bulgaristan ile dostluğa daima özel bir önem verdik" dedi. Bulgar basını da bu ziyaret münasebetiyle İsmet İnönü'nün ve Dışişleri Bakanı'nın kişiliklerini öven ve Türkiye'nin Balkanlararası dostluk ve barış eserindeki önemli rolünü belirten yazılar yayımladılar.Türk - Bulgar ilişkilerinin son safhası, Bulgaristan ile balkan Birliği devletleri arasında Selanik'te imzalanan 31 Temmuz 1938 tarihli beyanname oldu. Bu beyannamede; "bir yandan Balkan Birliği adına hareket eden Metaxas, öte yandan da Bulgar Başbakanı Köse İvanov, Bulgaristan ile Balkan devletleri arasındaki ilişkilerde karşılıklı olarak kuvvete baş vurmayacaklarını ve Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşması'ndan doğan askeri taahhütlerine son verilmesi hakkında fikir birliği etmişlerdir" denilmekteydi.Bulgaristan'ın Balkan Paktı'na girmesine en büyük engel olan Dobruca konusunu çözümlemek için Türkiye 1939'da ciddi girişimler yaptıysa da olumlu sonuç alamadı. 13 Ocak 1940'da iki hükümet sınırındaki kuvvetlerini geri çekmeyi ve dostluklarını sürdürmeyi kararlaştırdı. 1940 sonları, özellikle 1941'de Almanya'nın Balkanlar'a inmesi Bulgaristan'ın gittikçe Mihver devletlerden yana kaymasına yol açtı. Bu durumda endişelenen Türkiye, İstanbul'da sıkıyönetim ilan ederek sınır boyunda bazı güvenlik önlemleri aldı. Bu önlemlerin Bulgaristan'a karşı olmadığını açıklamak amacıyla 17 Şubat 1941'de Ankara'da Türkiye ile Bulgaristan arasında bir bildiri imzalandı. Bildiri ile iki ülke birbirine saldırmamayı taahhüt etti.

Kısa bir süre sonra Bulgaristan Mihver devletlerin tarafına geçti (Mart 1941). Savaşta Mihver devletler yenilince Bulgaristan tarafsızlığını ilan ederek (Eylül 1944) Türkiye'nin aracılığıyla Müttefikler'le anlaşmak istedi. Ancak sonuç alınamadı. Sovyetler Birliği Bulgaristan'ı işgal etti ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti kuruldu (15 Ekim 1944). 1947'den itibaren Bulgaristan - Türkiye ilişkileri bozulmaya başladı. 1948'de iki Türk uçağının Bulgaristan üzerinde düşürülmesiyle ilişkiler iyice gerginleşti. Türkiye Bulgaristan'ın Ankara'daki ataşesinin çekilmesini istedi. Kısa bir süre sonra Bulgar askerleri Lalapaşa yakınında bir Türk sınır karakoluna saldırdılar. Türk hükümeti sert tepki gösterdi. Türk basını Bulgaristan aleyhinde şiddetli bir kampanyaya girişti. Bulgaristan'da Filibe Türk konsolosluğuna yapılan bombalı saldırı gerginliği daha da artırdı. 10 Ağustos 1950'de Bulgaristan bir nota vererek 250,000 göçmenin üç ay içinde Türkiye'ye gönderileceğini bildirdi. Göçmen akını iki ay sürdü. Bulgaristan göçmen kabulünün hızlandırılmasını isterken Türkiye, Türk - Bulgar sınırını kapadı (7 Ekim 1950). Aralık ayı başında sınır Türk vizesi bulunan göçmenler için yeniden açıldı. Ancak istenmeyen bazı göçmenlerin gönderilmesi üzerine Türk hükümeti sınırı yeniden kapattı (8 Kasım 1951). Bu tarihe kadar 150,000 kadar Türk, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmüş oldu. Türkiye'nin Nato'da, Bulgaristan'ın Varşova Paktı'nda yer almasıyla Türkiye - Bulgaristan ilişkileri yıllarca soğukluğunu korudu.

1961'de ilişkiler daha da gerginleşti. Türkiye, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin, milletlerarası anlaşmalarla garanti altına alınmış bulunan azınlıklar haklarına uyulmadığı gerekçesiyle 1961 Eylülünde Bulgaristan'a bir nota verdi. Küba krizinden sonra başlayan milletler arası yumuşama siyasetinin benimsenmesiyle iki ülke arasındaki ilişkilerde de yumuşama belirdi. Sovyetler Birliği ve ABD arasında sık sık yinelenen barış içinde birlikte yaşama parolası Bulgaristan ve Türkiye'yi de etkiledi. Bunun sonucu olarak 10 Ekim 1964'de Sofya'de turizm alanında işbirliğini öngören bir anlaşma imzalandı. 1966'da Bulgar dışişleri bakanı İvan Başev Türkiye'yi resmen ziyaret etti. Bu ziyaret sonunda, yakın akrabaları 1951'den önce Türkiye'ye göç etmiş olan Türklerin orada kalan yakınlarının Türkiye'ye ihtiyari göçleri konusunun en kısa sürede çözümlenmesi kararlaştırıldı. 1969 başında da Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov Türkiye'yi ziyarete geldi. Bundan kısa bir süre sonra iki ülke arasında 19 Ağustos 1969'da yürürlüğe giren "bir yakın akraba göçü" anlaşması imzalandı. Anlaşma gereğince 30,000 Türk Bulgaristan'dan Türkiye'ye geldi.

Aralarında sistem farkından veya ikili ilişkilerden kaynaklanan çeşitli sorunlar olmasına rağmen, Türkiye ile Bulgaristan'ın ilişkilerinde, son yıllarda büyük bir gelişme görülmektedir. Bu gelişmede Bulgaristan'ın deniz ticareti açısından İstanbul ve Çanakkale Boğazları'ndan geçmek zorunda oluşunun ve kara ticaretinin can damarını oluşturan dev Tır filosunun da İran ve Arap ülkelerine Türkiye üzerinden ulaşabilmesinin büyük etkisi vardır. Buna karşılık Türkiye-Avrupa kara ve demiryolu ulaşımının Bulgaristan üzerinden yapılması ve Türkiye'nin Bulgaristan'ın elektrik enerjisine ihtiyaç duyması önem taşımaktadır. Ayrıca daha önce yapılan yoğun göçe rağmen Bulgaristan'da oldukça fazla Türk nüfus ve bunların Türkiye'de siyasi ve ekonomik ilişkiler, özellikle 1975'ten başlayarak hızlı bir gelişme dönemine girdi.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 4 günlük resmi bir ziyaret için 24 Şubat 1982 günü beraberinde Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ve diğer ilgililer olduğu halde Bulgaristan'a gitmiştir. Evren'i Sofya'da özel havaalanında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov askerî törenle karşılamıştır.

Sofya'nın girişinde Türkiye'nin Sofya Büyükelçiliği yakınlarındaki Kartal Köprüsüne gelindiğinde Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'i, Belediye Başkanı Petır Mejdureçki karşılamıştır. Orgeneral Evren ve Jivkov, burada otomobilinden inmişlerdir. Sofya Belediye başkanı Mejdureçki, Orgeneral Keman Evren'e, şehrin fahri hemşehrilik beratını vermiştir. Kurdela ucundaki ALTIN SOFYA amblemini boynuna asan Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren de gösterilen sıcak karşılamadan dolayı teşekkür etmiştir.Sofya'da Evren başkanlığındaki Türk heyeti ile Bulgaristan Devlet Konsey Başkanı Todor Jivkov başkanlığındaki Bulgar heyeti arasındaki resmi görüşmelerde, ikili ilişkiler gözden geçirilerek, bu arada Türkiye ile Bulgaristan arasındaki çeşitli alanlardaki işbirliğinin, karşılıklı ve dengeli olarak artırılması imkanları değerlendirilmiştir. Evren'e aynı gün 19.30'da törenle STARA PLANINA nişanı takılmıştır. Evren, Bulgaristan'a Ankara'dan hareketinde havaalanında, askerî törenle uğurlanmıştır. Evren'in burada verdiği demeçte "Bu ziyaret Türkiye'nin komşuları ve bütün ülkelerle iyi ilişkiler sürdürme arzusunda olduğunun kanıtıdır. Bu vesileyle, Bulgaristan Devlet Başkanı ile ülkelerimizin karşılıklı yararlarına hizmet edeceği kanaatinde olduğum görüş teattisinde bulunacak müşahhas neticelere ulaşmak amacıyla çalışmalar yapacağız" demiştir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Türkiye ile Ekonomik İlişkiler

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk Sofya'da Askeri Ataşe iken, Bulgaristan Kooperatifçilik hareketini, Balkan ülkelerindeki kooperatifçilikle ilgili gelişmeleri izlemiş ve incelemiş, Midhat Paşa'nın Memleket Sandıkları olayından önemli ölçüde esinlenmiştir. Nitekim Atatürk, Cumhuriyetin ilanını beklemeden ve diğer bir dizi devrimleri gerçekleştirmeden önce Kooperatif Şirketleri adlı bir kitap yayınlamak suretiyle Türk ulusunun kooperatifleşmesi çağrısında bulunmuştur. Matbuat Umum Müdürlüğü'nün 24 No'lu yayını olarak, 19 Mart 1923 tarihinde yayınlanan Kooperatif Şirketler adlı eserin, imzası bulunmasına karşın, Atatürk tarafından kaleme alınmış olduğunda kuşku yoktur. Çünkü eserde Atatürk'ün Sofya Askerî Ataşeliği yaptığı dönemdeki Bulgaristan Kooperatifçilik hareketinden söz edilmekte, ayrıca yazıdaki anlatım, Atatürk'ün üslubuna tümüyle uymaktadır.
Baştan sona değin, kooperatifçiliğin yararlarından söz edilen bu eserde, Bulgaristan örneğine geniş yer verilmektedir. Eserde, Almanya, İngiltere, Rusya, Macaristan, İtalya ve Romanya'daki kooperatiflerden de söz edildiğine göre, Atatürk, Sofya'da görevli bulunduğu süre içerisinde esaslı bir biçimde incelemek olanağı bulunduğu Bulgaristan Kooperatifçiliği ile ilgili bilgiler de edinmiştir. Eserin Koy Muallimlerini Vazife Başına davet başlıklı bölümü, önemli ve ilginçtir. "Bulgar köylerini Bulgar muallimlerinin kurtardığını unutmamalıyız.
Ziraat, sanayi ve ticaret erbabının kuvvei istihsaliyesini arttırmak ve istihlakatı tahtı nizama almak, dolayısıyla müşterikler arasında iştirak ve yardım fikrini takviye eylemek suret ile iktisadi ve içtimai pek çok fevaidi cami olduğundan dolayı aslı hazır siyaseti iktisadiye ve içtimaiyesinin büyük bir amili halinde bulunan kooperatif şirketler teşkilatının memleketimizde de taammümü hususunda en büyük hizmeti dokunacak olanlar, her an çiftçi ve ahali ile temasta bulunmak fırsatına malik bulunan kasaba ve köy muallimleridir.
Bulgaristan'da teşekkül eden ve şimdi köylüye pek büyük faydalar temin etmekte bulunan kooperatif şirketleri, hiçbir mecburiyet-i kanuniyeleri olmadığı halde fedakar vatanperver Bulgar köy muallimlerinin gayretleri eseridir. Vatanını seven her Türk köy ve kasaba muallimi de köylerimizi iktisaden ve içtimaen yükseltecek bu müessesatın memleketimizde teammümü hususuna son derece gayret etmeği bir vazife mukaddese-i vicdaniye olarak telakki etmelidir.

Her ne kadar hükümetimiz tarafından sırf bu şirketler hakkında Meclis-i Milli'ye teklif olunan kanunun Meclis tarafından şimdiye kadar müzakere ve kabul edilen maddeleri meyanında beşinci madde bu hususa sarf-ı gayret etmeği memurlar için bir vazife telakki ediyorsa da arz olunduğu veçhile yükselmeğe pek muhtaç fedakar köylümüzün refah ve saadetine çalışmak ve Vazife-i kanuniye olarak değil fakat bir vazife-i vicdaniye ve vataniye olarak telakki edilmeli ve Türk gençliği meydanı harbe koştuğu gibi memleketimizin iktisadi vaziyetini ıslah etmek üzere de bundan sonra yapmağa mecbur olduğumuz müthiş cidalin başına geçmelidirler. Meclis-i Milliyenin kabul ettiği ve henüz mevkii icraya vazolunmayan beşinci maddede 'Ziraat Müdür ve memurları ile ziraat ve ticaret ve sanayi odaları ve bilumum muallimler kooperatiflerin teşkili hususunda muavenet etmek ve malumat-ı lazımeyi ifa eylemekle mükelleftir. Bunu ifa etmeyen memurlar ve muallimler vazifelerini ifa etmemiş addolunurlar" denilmektedir.

Bulgaristan ile ticari ilişkiler üç döneme ayrılır. Dünya ekonomik buhranına kadar olan birinci dönemde (1923-1930) iki ülkenin birbirinden satın aldığı malların değeri yılda birkaç milyonu buluyordu. Liberal bir dış ticaret siyasetinin yürütüldüğü bu dönemde Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalata göre ortalama yüzde 2 kadardı.
II. Dünya Savaşı öncesine denk gelen ikinci dönemde (1930-1940) Türkiye'de dış ticarette devletçilik ağır basar. Bu dönemde iki ülke arasındaki alışveriş yılda birkaç yüz bin lirayı geçmez. Örneğin, yeni bir ticaret anlaşmasının imzalandığı, 1935 yılında Türkiye'nin Bulgaristan'dan ithalatı 136,000 lira, Bulgaristan'a ihracatı 200,000lira tutarındadır.

II.Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan son dönemde ticari ilişkiler yeniden canlandıysa da başlangıçta ithalat ve ihracatta önemli bir gelişme olmadı. Ancak son on beş yılda iki ülke arasındaki ticaret hacmi nispeten genişleyerek iki katına ulaştı. 1972'de Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalat değerinin binde 3'ü, Bulgaristan'a ihracatın değeri ise toplam ihracat değerinin binde 6'sı kadardı. Bu dönemde iki ülke ticaretini düzenleyen anlaşma 23 Şubat 1955'te Ankara'da imzalanmış olan kliring anlaşmasıdır. Her yıl uzatılmakta olan bu anlaşmaya göre, Türkiye Bulgaristan'dan marine, suni elyaf, petrokimya ürünleri, suni gübre, sudkostik, çelik vb. satın alır. Bulgaristan'a turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokumalar, borasit, buzdolabı, çamaşır makinesi vb. satar. Bunların dışında iki ülke arasında elektrik akımı için bir anlaşma da yapılmıştır. Bununla ilgili tesis ve bağlantılar 1970 sonlarında tamamlanmıştır.

Bulgaristan ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler özellikle dış ticaret alanında gelişmeye devam etmektedir. Bu ilişkiler 1974 yılında imzalanan ticaret anlaşmasına dayanmaktadır. Bu anlaşmayla kliring sisteminden konvertibl dövizle ödeme ticaretine geçilmiştir. 1975 yılı içinde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel arasında üç görüşme yapıldı. Bu görüşmelerin iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi bakımından büyük önemi vardır. 20 Temmuz 1975'te Süleyman Demirel ile Todor Jivkov, Babaeksi'de kurulan Türkiye - Bulgaristan elektrik alışveriş trafo merkezini hizmete açmak üzere bir araya geldiler. Burada yapılan görüşmeden sonra yayımlanan Ortak Bildiride şöyle deniyordu: "Türkiye ile Bulgaristan, dünya barışı ile, Avrupa ve Balkanlar'da politik yumuşamanın sağlanması konusunda aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. İkili ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çalışmaların da hızlandırılmasını dilerler."
Nitekim bu görüşmenin hemen ardından, gene Temmuz ayında, Varna'da Türk- Bulgar Karma Taşıt Komisyonu toplandı ve iki ülke yurttaşlarının birbirlerinin topraklarında uğrayabilecekleri kazalarda, acil yardımın sağlanması ve gerekli kolaylıkların gösterilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı. Bunun yanı sıra Avrupa - Asya telefon bağlantısının geliştirilmesi amacıyla Sofya - İstanbul telefon hattının çekilmesi kararlaştırıldı (bu konudaki anlaşma, 2 Haziran 1976'da Türkiye'ye gelen Jivkov ile Demirel arasında imzalandı.

1975 yılı Ağustas'unda, Helsinki'de toplanan Avrupa İnsan hakları Konferansı'nde yeniden bir araya gelen Jivkov ile Süleyman Demirel, ikili ilişkilere yeni bir hız kazandırılması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu görüşme, gerçekten de Türk - Bulgar ilişkilerinde bundan sonra özlenecek hızlı gelişmenin başlangıcı oldu. Aynı yılın Eylül ayında Varna'da toplanan Türkiye - Bulgaristan ekonomik, Bilimsel ve Teknik işbirliği Komitesi'nde çok önemli bazı anlaşmalara varıldı. Bunların arasında: Beş yıl süreli Ekonomik, Teknik ve Politik Anlaşma ile bu konulara ilişkin bir protokol da yer almaktaydı. İşbirliği alanına giren konular arasında makine yapımı, metalürji, tarım ve gıda sanayii, elektrik enerjisi kimya, petrol, ecza sanayii, taşıt ve ulaştırmacılık, mal değişimi ve turizm ön sıraları alıyorlardı. Ayrıca, çeşitli uyuşmazlık konularına da yeni yaklaşımlar getirilmekteydi.

TIR trafiği ve elektrik alımı: 1975 yılında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularının başında, Bulgaristan'ın Türkiye'den geçmek zorunda olan ve sayıları yılda 50 bini aşan TIR kamyonlarından alınacak geçiş ücretlerinin saptanması ile Bulgaristan'da yaşayan Türklerin durumu gelmekteydi. Bu iki sorun tam bir çözüme kavuşturulamamıştı, ama iki yıl önce 14 milyon dolar dolayında olan ticaret hacmi 33 milyon dolara, Bulgaristan'dan satın alınmağa başlanan elektrik enerjisi de 100 milyon kws'a ulaşmıştı. Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, 1976 yılının 2 Haziran'ında resmi bir gezi için Türkiye'ye geldiğinde, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni aşamalar gerçekleştirildi. Todor Jivkov - Süleyman Demirel görüşmelerinin sonunda 6 Haziran'da yayınlanın Ortak Bildiride şöyle denilmekteydi: "Türkiye ile Bulgaristan kara, hava ve deniz ulaşımında işbirliğine gidecekler; TIR'ların Türkiye'de konaklamaları (ki bu konuya Milli İstihbarat Teşkilatı karşı çıkmaktaydı) ve iki ülke arasındaki geçişlerde vize sorunu ise çözümlenmek üzere görüşmelere konu edilecektir." 1976 yılında Türk - Bulgar ilişkilerinde gerçek anlamıyla somut gelişmelerin elde edilebildiği söylenemez. Her ne kadar Bulgarlar 21 Eylül'de, havuzları kendi topraklarında kalacak bir baraj için ortaklık önerisinde bulundularsa da, bu ortaklık gerçekleştirilemedi. 1976 yılında iki ülke arasındaki en önemli gelişme. Türkiye'nin almakta olduğu elektrik enerjisinin yılda 330 milyon kilovat saate yükseltilmesidir.

Ödeme güçlükleri: 1977 yılına girilirken, iki ülke arasındaki bazı sorunların hala askıda olduğu görülüyordu. Nitekim o dönemin ana muhalefet partisi lideri CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Ocak ayında Bulgaristan'a yaptığı gezi sırasında Todor Jivkov'la görüşürken: "bugüne dek elde edilen gelişmeler elde edilebilecek olanların yanında çok azdır" diyordu. 1977 yılı, Türkiye'nin ekonomik bunalıma girdiği ve döviz işlemlerinin hemen hemen tümüyle durduğu yıldı. Bu olgu Türk-Bulgar ilişkilerine de yansıdı ve Türkiye o yıl aldığı 500 milyon kilovat saat elektrik enerjisinin bedelini ödeyememek durumunda kaldı. Bulgarlar'ın "protesto" çekmelerinden sonra, Eylül ayında Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil elektrik alabilmek için Bulgaristan'a gitti. Bu görüşmelerden sonra Türkiye Kasım ayı başlarında yaklaşık 9 milyon dolar borcunu ödedi ve bunun üzerine Bulgaristan elektiriği kesmekten vazgeçti.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Ticari Mübadele

Türk balıkçılarının, Bulgar karasularına girdikleri gerekçesiyle 1977 Ocak ayı başlarında tutuklanmaları, iki ülke arasındaki ilişkilerde bazı gerginlikler yarattıysa da, Haziran ayında İstanbul'da Bulgar Sanayi Sergisinin açılması ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 55 milyon dolara çıkması gibi olumlu gelişmeler gerginliği kısa sürede giderdi. İki ülke arasında ticaret hacmi artıyor, ama ödemeler dengesi açığı Türkiye aleyhine gelişmekte devam ediyordu. Çünkü iki ülkenin tarım ürünlerinde benzerlik vardı, ancak sanayi ürünleri alışveriş konusu olabilirdi. Bu alandaysa Türkiye'nin satacağı alacağından azdı. Türkiye, Bulgaristan'dan başta elektrik enerjisi olmak üzere makine ve donanımları, yapay gübre, sudkostik, cam, kimyasal maddeler ve seramik gibi yüksek değerli mallar satın almakta, bunlara karşılık turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokuma, bor tuzları, buzdolabı, deri ve zeytin gibi ürünler satmaktaydı.
1978 yılı başlarında, Türkiye'de Bülent Ecevit hükümetinin kurulmasından hemen sonra, Türk-Bulgar ilişkileri yeni bir gelişme sürecine girdi. 4 Ocak'ta Bulgaristan, Türkiye'ye vermekte olduğu elektriği 2 milyon kilovat saate çıkarmayı kabul etti. Ticaret Bakanı Teoman Köprülüler, 24 Nisan 1978'de Sofya'ya giderek Ekonomi-Ticaret Karma Komisyonu çalışmalarına katıldıktan sonra, Başbakan Bülent Ecevit'te 3 Mayıs 1978'de Devlet Başkanı T. Jivkov'un davetlisi olarak Bulgaristan'ı ziyaret etti. İki devlet adamı arasında Varna'da yapılan görüşmeler sonunda bir Geniş Kapsamlı İşbirliği Belgesi imzalandı. Buna göre, iki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi yılda 200-300 milyon dolara yükseltilecek, Tunca nehri üzerinde ortak yatırımla bir baraj yapılacak, elektrik alışverişinde teknik kapasite en yüksek düzeye çıkartılacak ve bazı tarım araç ve gereçleri ortaklaşa yapılacaktı. Aynı belgede yıllardan beri çözümlenemeyen TIR kamyonlarının Türkiye'den geçişleri ve Bulgaristan'ın Türklere vize uygulaması gibi sorunlar için de yeni yaklaşımlar sağlandığı belirtiliyordu.

Ecevit, gezisinden hemen sonra 1-3 Haziran tarihleri arasında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov Türkiye'ye geldi. Yapılan görüşmelerde, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç dolayısıyla ortaya çıkan bölünmüş aileler sorunu ele alındı ve bazı yeni yaklaşımlar sağlandı. 1978 ortalarında Bulgaristan'ın Türkiye'den yılda 20 bin otomobil istediği, 22 Kasım'da da Türkiye'nin birikmiş borçlarının yeni bir ödeme planına bağlandığı açıklandı. Aynı yıl Bulgaristan'ın Türkiye'ye verdiği elektriğin tutarı da, çeşitli kesintilere rağmen bir önceki yıl düzeyini aştı.

1982 yılında Bulgaristan'da düzenlenen Türk Sanayi Sergisi sırasında karma Bulgar-Türk işletmeleri kurulması için yeni imkanların mevcut olduğu tespit edildi.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Bilimsel, Kültürel ve Sportif İlişkiler

Bulgarlarla Türkler arasında kültürel işbirliği ve yakınlaşmanın taşıdığı önem siyasi ve ekonomik olduğu kadar bilimsel ve kültürel açıdan da incelenmeye değer.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra, iki toplum arasındaki kültürel işbirliği belirgin bir aşama gösterme; ancak bir ara gelişen kültürel ilişkiler birkaç edebî eserin çevrisi üzerinde yoğunlaşır. Yirminci yüzyılın ilk 20-30'lu yılları Türk toplumunun tarihî evriminin en çalkantılı dönemidir. Eskimiş doğmalar, köhnemiş gelenekler yok olmuş, yeni bir sosyal düzen, yeni bir kültür, yeni bir ideoloji doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihi sahnesindeki yerini almıştır.
Bu dönemde Bulgar-Türk kültürel ilişkileri belirli bir aşama göstermektedir.
1924 yılının sonlarına doğru, bir grup Bulgar aydının girişimiyle Sofya'da bir Bulgar-Türk Cemiyeti kuruldu, temel ilkeler saptandı. Süresiz başkanlığa Sofya Üniversitesi'nde Mali Bilimler profesörü Petko Stojanov getirildi. Dernem yönetim kurul Trajko Popov (sekreter), Panco Dorev (ikinci başkan), Petar Mutafciev (üye) ve diğerlerinden oluşuyordu. Daha sonra yönetim kuruluna Dimitar Pandov, Pavel Satev, Boris Ackov, Galab D. Galabov vb. getirildi. Bulgar-Türk Cemiyeti'nin amacı, iki komşu millet arasında ekonomik, siyasi, kültürel bağları sağlamlaştırmaya katkıda bulunmaktı. Karşılıklı ziyaretler, konferanslar, geceler vb. düzenlendi. Uzunca bir süre sonra 1931'de, Ankara'da Meclis üyesi ve siyaset adamı Fazıl Ahmet Bey başkanlığında Türk-bulgar Cemiyeti kuruldu. Türk-Bulgar Cemiyeti de aynı amaca yönelikti.

Ünlü Bulgar kültür elçilerinden iki yazar Dora Gabe ve Jordan Stubel ve bir sanatçı Vela Useva-Karalijceva, Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'yi ziyaret eden ilk kişi oldular. İstanbul'da Eylül 1924'te düzenlenen büyük bir Polonya Sanayi Sergisi'nin açılışına katıldılar. Bu fırsattan yararlanarak eski Osmanlı başkentinin görülmeye değer yerlerini gezdiler ve yeni cumhuriyetin aydın kesimiyle temas kurdular.1924 yılında Bulgaristan'ın eğitimi ile ilgili yayın organlarında Türk eğitim sistemi ve Türk eğitimcilerinin faaliyetleri konusunda yazılar yer aldı. İki ülkenin eğitim örgütleri arasında ilişki kurulması yolunda girişimlerde bulunuldu. Edirne Lisesi ilk ve orta bölüm öğretmenlerinden kalabalık bir grup, Milli Eğitim Bakanlığı baş müfettişi başkanlığında 1925 Eylülünde Bulgar eğitim sistemi ve ders programı konusunda bilgi almak üzere Bulgaristan'a gitti. Kısa süreli bu ziyaretleri sırasında Sofya'daki Etnografya Müzesi'ni, hayvanat bahçesini, Parlamentoyu ve diğer kuruluşları gezdiler. Başkent dışında, Bulgaristan Türklerinin kültürel gelişimini ve yaşam biçimini görme fırsatını buldukları Ruse, Sumen, Razgrad ve diğer yerleşim bölgelerini ziyaret ettiler.

Türk eğitimciler Bulgaristan gezisinden çok memnun kaldılar. İstanbul gazetesi Sabah'ın bir yorumuna göre Tür öğretmenlerinin Bulgaristan'daki sıcak karşılanmaları, iki toplum arasındaki dostluğun kutlanmasıydı. Altı yıl sonra 9 nisan 1931'de Sofya II. Erkek Lisesi öğretmenlerinden bir grup Edirne'ye geldi. Edirne'deki meslektaşları kendilerin büyük bir içtenlikle karşıladılar. Bulgar konuklar şehir müzesini, Sultan Selim ve Sultan Murat camilerini ve diğer ilginç yerleri ziyaret ettiler. Şehrin kız lisesinde konuklar şerefine özel bir konser düzenlendi. İki ülkenin lise hocaları, kendilerin ilgilendiren konularda -öğrenim sistemi, öğretim programı, öğretim metotları - uzun uzun görüşme fırsatı buldular. Bu vesileyle Edirne'de basılan Milli Gazete'de Kadri Oğuz tarafından Türk-Bulgar Dostluğu başlıklı bir baş makale yayımlandı. Yazıda içten ve dostane bir ifadeyle şunlar yazılıydı: "Sofya'dan gelen 24 lise öğretmeni ve 3 eğitmenin Edirne'yi ziyaretleri sırasında iki toplumun eğitimcilerinin nasıl karşılaştıklarına tanık olduk, bir gün, hatta bir saat içinde birbirleriyle kaynaştılar... bu şekilde kurulan karşılıklı samimi bağların, günden güne sağlamlaşacağını umuyoruz".

1926 Kasımında, Türkiye maliye Bakanlığı adına altı üyeden oluşan bir heyet Sofya'ya gitti. Türk uzmanlar Bulgar vergi mevzuatı ve Bulgaristan'da uygulanan dolaysız vergi sistemiyle ilgili incelemelerde bulundular. Heyetin başkanı, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü müdür yardımcısı Şefik Bey'di. Konuklar Sofya'yı, Dupnica'yı, Pernik'i ve dolaylı ve dolaysız vergi uygulamalarını yerinde inceleme imkanını buldukları diğer yakın yerleşim bölgelerini gezdiler.

Bu dönemde Bulgaristan'da özellikle Türk edebiyatı eserleri tanınmaktaydı. En ünlü Türk yazarlarının eserleri Bulgarca'ya çevrilmişti. Bunlar arasında çok beğenilen eserleri önemli yer tutuyordu (Halide Edip'in "Ateşten Gömlek", "Vurun Kahpeye" vb.) Sofya'da çıkan SVOBODNO REC gazetesi, tanınmış Bulgar kadın yazarı Anna Kamenova'nın hazırladığı Edebiyatlar ve Sanatlar sütununda halide Edip'in edebi kişiliği konusunda geniş bir makale yayınladı. Makalenin başlığı "Türk Georg Sand'ı" idi. Devamında şunlar yazılıydı: "Genç Türkiye'nin kurucuları arasında bir kadın uzun süreden beri seçkin bir yere sahip bulunmaktadır. Bu enerjik ve spirituelle kadına George Sand adını vermek yerinde olur. Yeni Türk edebiyatını çok sayıda okuyucusu olan ve beğeni kazanmış sayısız romanla zenginleştirmiştir. Halide Edip. Türk kadının kültürel bağımsızlığını kazanması yolunda gönülden mücadele verenlerin başında gelir. Halide Edip'le ilgili bir başka makale de Varna'da basılan edebiyat ve sanat dergisi ZENSKO OGLEDALQ'da yayımlandı. Makalede şöyle deniliyordu: "Halide Edip, en ünlü kadın yazarlardan biridir. İlk yapıtları savaşın ilanından sonraya rastlar. Ününü borçlu olduğu "Ateşten Gömlek" romanında, savaşta gördüklerini kendine özgü ve büyüleyici bir tarzda kaleme almıştır. Savaşla geçen yılların etkisiyle yazdığı ikinci romanı, psikolojik bir tahlil olduğu kadar çok da ilginçtir". (Vurun Kahpeye"den söz edilmektedir).

İlerici siyasi fikirlerin odak noktası, edebiyat ve bilim dergisi NAKOVALNİA,1926'da çıkan sayılarından birinde, tanınmış yazar Dimitar Poljanov'un kaleminden, Tevfik Fikret'in şiiri Victor Hugo'yu anımsatır. Şiir, büyük bir insan sevgisinin ve merhametin izlerini taşımaktadır. Mısralar zengin ve ahenklidir... Tevfik Fikret Türk şairleri arasında şüphesiz ilk sırayı alır". Derginin aynı sayısında Fikret7in, D. Poljanov ve M. Ayvazov tarafından çevrileri yapılmış iki şiiri yayımlandı: Gelecek ve Kutsal Savaş.

1926 yılının sonlarına doğru, sayfalarında Bulgar ve dünya edebiyatına geniş yer veren haftalık VESTNİKNA ZENATA Gazetesi, Türk kadınıyla ilgili özel bir makale yayımladı. Damyan Kalfov'un kaleme aldığı bu uzun makale şu başlığı taşıyordu: Edebiyat ve Sanat Dallarında Türk Kadını. Yazar dergide çok sayıda Türk kadınının -yazar, sanatçı, ressam, kompozitör, milimle uğraşanlar - eserlerini sıralamaktaydı. Damyan Kalfov özellikle kadın yazarlar konusunda şunları söylüyordu: "Edebiyat dünyasında kadının en ünlü temsilcisi Halide Edip'tir. Kendisi yurtseverlik duygularının işlendiği çok sayıda romanın yazarıdır... Aynı zamanda eski rejimde ve Cumhuriyetin ilanından sonra ülkenin sosyal ve siyasî hayatında rol almış ilk Türk kadınıdır. Her zaman kültürel kadın örgütlerinin başında olmuştur... Halide Edip'ten sonra Türk okuru tarafından çok beğenilen bir romanın yazarı olan Suat Derviş'i de anmak yerinde olur". Gazetenin aynı nüshasında Türk kadın şairleri Hiday ve Refik, Şeyda Rıfat, Zübeyda Şaplı'nın Damyan Kalfov ve Dimitar Simidov tarafından çevrilmiş şiirleri yayımlandı.
Yazar Dimtar Şişmanov, SLOVO (1929) Gazetesi'nde çıkan Türk Edebiyatı adlı makalesinde, Balkan milletleri, bu arada Bulgar ve Türk milletleri arasında karşılıklı birbirini tanımanın ve kültürel işbirliğinin gerekliliği üzerinde ilginç fikirler öne sürdü: "Balkan yarımadasında yaşayan milletler birbiriyle komşu durumunda olduğu halde, ne Sırp ne Yunan, ne de Romen edebiyatı hakkında bir şey bilmemekteyiz. Türk edebiyatına gelince bu konuda o kadar bilgisiziz ki, nerede ise Türkiye'de edebiyatın var olmadığına inanacağız. Bu doğru mu değil mi? Şayet asırlarca komşu yaşadığımız, bizi bilerek veya bilmeyerek muhakkak etkilemiş olan bir milletin şiir sanatı üzerinde bir şeyler öğrenebilseydik, bu çok ilgin olurdu". Daha aşağıda D. Şişmanov Suat Derviş'in, Ahmet Haşim'in, Yakup Kadri'nin, Ahmet Hikmet'in, Halide Edip'in vb.nin edebi kişilikleri üzerinde durmaktaydı.

NAKOVALNİYA Dergisi'nde yayınlanan makale, Hikmet'in eserleri konusunda büyük ilgi uyandırdı. Şairin eserleri Sviştov'lu Ziya İzmailov ve NiNida Gımzov tarafından Bulgarcaya çevrildi. Bulgar aydınları Nazım Hikmet'in adı ve eserlerinin yanı sıra Reşat Nuri Güntekin'in adını da öğrendiler. Kendisini Çalıkuşu romanıyla tanıdılar. Çalıkuşu romanı 12 Nisan 1931'den itibaren Boris Ackov tarafından yapılan çevirisiyle, Sofya'da basılan ZORA Gazetesinde yayınlanmaya başlandı. Çevirmen mektuplaştığı yazarı uzun süredir tanıyordu. Romanın Bulgar okura sunulması vesilesiyle Reşat Nuri Ackov'a şunları yazdı: "Eserimi beğendiğinize ve onu Bulgarca'ya çevirdiğinize sevindim. Beni beğenen Bulgarlara karşı ben de uzun zamandan beri sevgi beslemekteyim. Bir gün Bulgarca'ya çevrilmiş bir kitabımı görürsem, mutluluk duyarım. Özellikle de bu basında yer alır ve siz de bana bir nüsha gönderirseniz, kütüphanemde seçkin bir yeri olur".

Çalıkuşu romanı Bulgar okurun büyük beğenisini kazandı. Reşat Nuri'nin yetenekleri konusunda Bulgar basınında övgüler yer aldı. Bir başka makale, Bulgar okura, Türk edebiyatı üzerinde bilgi vermekteydi. Makalenin başlığı şuydu: Türkiye'deki Gündelik Basının ve Edebiyatın Seçkin Temsilcileri. Makale, Yunus Nadi, Mahmut Bey, Ruşen Eşref vb. ünlü gazetecilerin faaliyetlerini ve Yakup Kadri, Ömer Seyfettin ve diğer yazarların eserlerini gözden geçiriyordu. Vasil Tabakov'un bir başka makalesinde ise Tanzimat döneminin en önemli kişilerinden biri, Şinasi'nin öğrencisi ve çalışma arkadaşı, yeni Türk gerçekçi edebiyatının kurucusu Namık Kemal'in yaşamı ve eserleri incelem konusu edilmişti.
Tanınmış Bulgar siyaset adamı ve hukukçu Stefan B. Bobcev, iki ülke arasındaki kültürel işbirliği ve Bulgar-Türk ilişkilerinin sağlamlaştırılması konusunda önemli rol oynadı.

Kuruluşunun ilk günlerinden itibaren yeni Türk devletinin yapısına ve politik yaşamına belirgin katkıları oldu. Türkiye'nin modern tarihi ile ilgili yayınlar ve incelemeler onun yetenekli kaleminden çıktı. 1925'te Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu adlı makalesini, ertesi yıl Yeni Türkiye'nin yapısı adlı incelemesini yayınladı. 1 Kasım 1926'da Bağımsız Üniversite (Balkan ve Yakındoğu Enstitüsü)'nün bayramının kutlama törenlerinde yaptığı akademik konuşmanın metni bu inceleme'de toplanmıştı. Üniversitenin iki yayın organı Naucen Pregled ve Godisnik Na Svorodniya Üniversitet'de Prof. S. S. Bobcev, bir dizi inceleme yayımladı: Türkiye Cumhuriyeti'ndeki En Son Anayasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Padişah ve Halife Türkiye'den Ne Zaman ve Neden Kovuldu, Yeni Türkiye'de, Hukukla İlgili Bulgar ve Türk Atasözlerindeki Benzerlikler ve Gelenek ve Görenek Hukuku İçin Taşıdığı Anlamlar, Yeni Türkiye'deki Önemli Siyasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Yeni Türkiye'de Reformlara ve İcraata Duyulan Özlem vb.

1 Ekim 1927'de İstanbul'da I. Balkan Veterinerlik Konferansı toplandı. Bulgaristan bu bilimsel toplantıda ünlü Bulgar bilim adamı Georgi Pavlov tarafından temsil edildi. Pavlov ilk kez sınır bölgelerinde veterinerlik hizmetleri örgütü sorununu ortaya attı ve genel ekonomik veteriner bölgelerinin kurulmasıyla, sınırlarda salgın hayvan hastalıklarıyla mücadelede, yeni yöntemler önerdi. Prof. Pavlov'un bu önerisi, yeni bir veterinerlik sözleşmesi projesi doğrultusunda sempatiyle karşılandı.

1930 yılının başında Bulgar ve Türk gazetecileri arasında işbirliğinin sağlanması amacıyla temaslar başladı. 2 Ağustos 1930'da, aralarında Falih Rıfkı Atay, Necmeddin Sadak, Hakkı Tarık gibi basın dünyasından ve siyasî çevreden, TBMM üyesi kişilerin de bulunduğu altı kişilik bir Türk gazetecileri heyeti Sofya'ya gitti. Ziyaretlerinin amacı, Bulgaristan'daki yaşamı görmek ve ülkenin gelişimini izlemekti. Yola çıkmadan önce Türk gazeteciler Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından kabul edildiler. Atatürk, gazetecilere Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişimi üzerine uzun bir beyanat verdi: "Bulgaristan'a gidin. Orada onları sevmeyi öğreneceksiniz. Onlarla samimi bir şekilde konuşun ve onlara, kardeş Bulgar milletine karşı en dostane duyguları belediğimi hatırlatın". Türk gazeteciler Bulgaristan'da 9 Ağustos'a kadar kaldılar. Burgaz, Varna, Sofya ve diğer yerleri gezdiler UTRO Gazetesinde Falih Rıfkı Atay, Türkler ve Bulgarlar başlığı altında bir makale yayımladı. Makalede şunlar yazılıydı: "Türk-Bulgar ilişkilerinin yeni bir döneme girdiği şu anda, hükümete değil, kültür alanında çalışmalar büyük görev düşmektedir. Bu görev bizi bütün fikir ürünlerinde, şarkı olsun, hikaye olsun aramızdaki her türlü hıncı ve öfkeyi yok etmeye zorlamaktadır. Bu düşüncelerimizi acılarına yürekten katıldığımız soylu Bulgar halkına da iletmek isteriz". Türk gazeteciler, yurda dönüşlerinde Bulgaristan'daki gezilerinin izlenimlerini nazik bir dille gazeteleri Vakit, Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Hakimiyet-i Milliye'de anlattılar. Bunlardan en ilginci, Falih Rıfkı Atay'ın izlenimleriydi.

Bulgar ve Türk gazeteciler, Balkan Basın Birliği'nin kurulması yolunda girişimlerde bulundular. Bu amaçla 2-6 Aralık 1930 tarihleri arasında Sofya'da bir konferans düzenlendi. Romen delege A. Clarnet başkanlığında konferansın görevi, Balkan Basın Birliği'nin statüsünü hazırlamaktı. Konferansın çalışmalarına TBMM üyesi tanınmış gazeteci Türk delegesi zeki Mesud Bey faal olarak katıldı.

Sofya'da basılan VREME Gazetesi 1931'de arka arkaya 27 nüsha halinde Mustafa Kemal Paşa'nın Anılarını yayımladı. Çeviri ünlü Bulgar yazarı Gyonco Belev tarafından yapılmıştı. Böylelikle Bulgar kamuoyu, Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanı Kemal Atatürk'ün hayatının en ilgi çekici sayfalarını ve çalışmalarını öğrenme imkanını buldu.
Bu Bulgar-Türk kültürel işbirliği ürünlerine, Türk bilim adamlarının Sofya'yı ziyaretlerini de eklemek gerekir. 1932 Ocağında İstanbul Yüksek Mühendislik Okulu Fizik Dersi Öğretim Üyesi Salih Murat Bey, Sofya Üniversitesi Fizik ve Matematik Fakültesi'nde görevli Bulgar meslektaşlarının konuğu oldu. Bulgaristan'da kaldığı iki hafta süresince aşağıdaki konularda üç konferans verdi: Konuşma ve İşitme; Sesin Kaydı ve Yeniden Yayınlanması; Hoparlör, Filtreler, Gramofon Plakları.
1939 Haziran'ının başında Sofya'da Balkan Üniversitelerarası Konferansı düzenlendi. Konferansın konusu, üniversite gençliğinin durumu ve yaşamıyla ilgili sorunlardı. Türkiye Cumhuriyeti bu toplantıda Prof Murat Bey tarafından temsil edildi. Konferansa yoksul öğrenciler, hasta öğrenciler, öğrencilerin kırsal alandaki sosyal çalışmaları, üniversitelerarası işbirliği vb. sorunlar üzerine çok sayıda rapor sunuldu.1930 yılında çok sayıda Bulgar genci İstanbul Üniversitesi'ne bağlı Stomatoloji (Ağız Hastalıkları) Fakültesi'nde eğitim gördü. 1932'de sayıları 100'e ulaşmıştı. 25 Nisan'dan 11 Mayıs 1923'e kadar yaklaşık 80 kişilik kalabalık bir grup lise öğretmeni -tarihçi ve coğrafyacı- Türkiye'yi ilk kez ziyaret ettiler. Resmi olarak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen bu gezi gerçekte, Bulgar Tarihçileri Cemiyeti, özellikle cemiyet başkanı ünlü Bulgar tarihçisi Prof. Vasil N. Zlatarski tarafından gerçekleştirilmişti. Bu konuda Bulgar konuklarla ilgilenmek üzere İstanbul'da özel bir komite oluşturuldu. Komite Milli Eğitim Bakanlığı genel müfettişi Zeki Bey, İstanbul Üniversitesi Filoloji ve Tarih Fakültesi Dekanı Prof. Muzaffer Bey, Erkek Öğretmen Okulu Müdürü Saffet Bey, Galatasaray Lisesi Müdürü Feci Bey vb. tarafından oluşuyordu. Prof Zlatarski İstanbul'un 1453'te II. Mehmed tarafından Zaptı konulu konferans verdi. Bulgar konuklar ayrıca Mudanya, Bursa ve sayfiye bölgesi Yalova'yı ziyaret etme imkanı buldular. Orada Atatürk tarafından sıcak bir biçimde kabul edildiler. Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel, ekonomik, sosyal yaşamının çeşitli yönleri hakkında yakından bilgi alma imkanları oldu ve katıldıkları geziden unutulmaz anılar taşıdılar. Bulgar eğitimciler, tarih, coğrafya, resim, beden eğitimi ve diğer derslerin eğitiminde gösterilen titizlikten çok duygulandılar. Bu geziye katılmış olan bir lise öğretmeni notlarında şöyle yazıyordu: "Tarih ve coğrafya dersleri için projeksiyon aletleriyle donatılmış özel amfiteatrlar var... Birkaç yılda Türkiye, Kültürel alanda kalkınmak için büyük çaba göstermiştir...Türkiye'den kendini bulduğu, kültürel alanda kalkınmasında en doğru yolu seçtiği, asırlarca süren zulme rağmen milletin yok olmayan enerjisini yavaş yavaş canlandırdığı ve yeniden doğmasının sağladığı konusunda edindiğimiz kesin izlenimlerle ayrılıyoruz".

1923 Ekim sonu ile kasım başına doğru, aralarında İstanbul Ünivertisesi'ne bağlı Tıp Fakültesi'nden profesörlerin de bulunduğu bir Türk tıp heyeti Sofya'ya gitti. Heyette bilim adamlarından Prof. Dr. Akil Muhtar Bey, Prof. Dr. Akif Şakir Bey, Prof. Dr. Salih Zeki Bey ve diğerleri bulunuyordu. Türk doktorlar, Sofya Üniversitesi Cerrahi Kliniği'nin konuğu oldular ve burada kliniğin teşkilatı ve çalışma yöntemleri konusunda bilgi aldılar.1930 yılının başında Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni bir alfabenin (Latin alfabesi) kullanılmağa başlanması, kütüphanelerin ve okuma salonlarının açılmasında büyük gelişme sağladı. Yeni Türk aydınının oluşmasında kütüphanelere büyük görev düşüyordu. Varna Milli Kütüphanesi müdürü Dobrin Vasilev, 1932'de İstanbul'a geldi ve burada Türkiye cumhuriyetinin kütüphane ve okuma salonu açma çalışmalarını inceledi. Bulgaristan'a döndükten sonra bu konuyla ilgili özel bir makale hazırladı. Makalede özellikle şunu belirtiyordu: "Türkiye'deki kütüphaneler ve okuma salonları şimdi devrimci bir anlayışla canlanmış durumdadırlar". Aynı kütüphane konusu, gazeteci P. Dacev tarafından yayınlanan bir başka makalede de dile getirildi. Dacev gezici okul kütüphanelerine ve genç neslin eğitiminde oynadığı role dikkat çekiyordu. Balgarska istoriceska biblioteka serisinde, Türkiye'deki müzeler başlıklı makale yayınlandı. Yetkililerin eski müzeleri yeniden düzenleme, orijinal koleksiyonlara sahip yeni müzeler kurma çabasına girmelerinin önemine değiniyordu.

Bulgar-Türk kültürel işbirliği yıllığında ayrıca Bulgar sanatçı topluluklarının Türkiye turneleri de yer almaktaydı. 1931 Kasımında Sofya Cooperatif Tiyatrosu, İstanbul ve Ankara'da temsiller verdi. Tiyatronun komedi oyunları yalnız İstanbul'da, Theatre Français salonunda 25 temsil vermişlerdi. Her temsilde salon ağzına kadar doluydu. Halk, komik tablolarda Türkçe oynayan sanatçılar Asen Ruskov, Tinka Kraeva ve İvan Stanve'i uzun alkışlarla karşılıyordu. Ankaralılar da topluluğu aynı alkışlarla karşıladılar. Bu konuda sanatçı Mimi Balkanska şunları anlatıyor: "Ankara'da oynadığımız tiyatro çok güzeldi. Beyaz mermerden inşa edilmişti ve en modern teknik araç gereçle donatılmıştı. Bir parter, bir balkon ve localardan oluşuyordu. Altı temsil verdik. Bütün yerlerin parası Kemal Atatürk tarafından ödenmişti. Her akşam yalnız başına orta büyük locada yerini alır, maiyetindekiler ve diğer ülkelerin diplomatik temsilcileri yakın localara yerleşirlerdi. Parterin kapıları herkese bedava açıktı... Bir gece, temsil bittikten sonra Kemal Atatürk'ün locasına davet edildi. Orada Cumhurbaşkanı bize temsilden duyduğu mutluluğu beyan etti, biz de içten teşekkürlerimizi sunduk. Bir zamanlar Sofya'da askerî ataşe olarak bulunmuştu ve yeniden Bulgarca konuşulmasını işitmekten dolayı çok mutluydu. Bize Bulgarca'yı unutmadım dedi. Ertesi akşam Valentinov'un, konusu Jön Türklerin İhtilali, Müslümanların giydiği fes ve çarşafın kaldırılmasıyla ilgili bir Rus opereti olan Haremin Gizleri'ni sahneledik. Kemal Atatürk'ün operete ilgili beğenisini öğrenmek bize çok ilginç gelmişti. Bu nedenle fikrini öğrenmek üzere bizi bir kez daha kabul etmesini rica ettik. Bizi gülerek karşıladı. Bu Ruslar güzel bir Türk opereti bestelemişler dedi. Bulgaristan'da da başarı kazandı mı? Diye sordu. Biz de evet diye yanıtladık. Bu beni sevindirir diye cevap verdi".

Bütün eleştirmenler Theatre Cooperatif'in sahnelediği oyunu, özellikle baş kadın oyuncu Mimi Balkanska'yı çok beğendiler. Basında yer alan bazı yazılar şöyleydi: "Bulgar operet topluluğu, kendi tiyatrosunu oluşturan ve kanıtlayan, bağdaşık bir bütün sunan belki de ilk topluluktur. Bize, İstanbul'un aydın kesiminin beğenisini kazanmış özgün bir şey getirmişlerdir... Her şeyden önce sanatçıların oyun güçlerini belirtmek gerekir. On beş günden fazla bir süredir Pera salonlarında, balkan ülkeleri arasında bir yakınlaşma için yaratılmış bir isim olan Madam Mimi Balkanska'nın çekiciliğinden ve güzelliğinden söz edilmektedir".

13 Haziran 1932'den itibaren sanat yönetmenliğini Boris Conev'in yaptığı, Plevne'den gelen Balgarska kitka halk dansları topluluğunun Türkiye Cumhuriyeti'ndeki turnesi başladı. Topluluğa Bulgar Taşra Basını Birliği'nden çok sayıda gazeteci eşlik etmekteydi. Türk gazeteciler gerek Ankara'da gerekse İstanbul'da meslektaşlarını büyük bir coşkuyla karşıladılar. Bulgar gazeteciler Ankara'da Meclis Başkanı Kazım Paşa, Cumhuriyet Halk Partisi başkanı Recep Peker ve Marmara Köşkü'ndeki ikametgahında onurlarına büyük bir resepsiyon veren Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiler. Türkiye'deki bu geziye katılan gazetecilerden biri gezi notlarında şunları yazıyordu: "Türklere karşı asırlarca hınç ve öfke beslemiştik, ama bütün bu gördüklerimizden sonra açık kalplilikle söyleyebiliriz ki iki toplumun birbirine yaklaşması bir varsayım değil, gerçekleşebilecek ve iki milletin de hayrına olan bir olaydır".

Balgarska Kitka topluluğu İstanbul ve Ankara'da bir dizi temsiller verdi. Ankara'da, temsillerde düzenli olarak Devlet Başkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve diğer zevat hazır bulundu. Bu temsillerden birinde, bir antrakt sırasında, Cumhurbaşkanı topluluğun yöneticisi Boris Conev'i ve bazı sanatçıları locasına davet ederek onlarla samimi bir görüşme yaptı ve temsil hakkındaki izlenimlerini bildirdi. Boris Conev anılarında şunları anlatıyordu: "Atatürk bizi coşkunlukla selamladı, beni kucakladı ve gözle görülebilen bir memnuniyetle şunları söyledi: Beklediğinden çok daha fazlasını gördüm. Balgarska kitka'nız beni güzel Bulgaristan'a, sevgili Bulgar halkının arasına götürdü. Sizi kutlarım. Beni yeniden gençleştirdiniz. Bulgaristan'da geçirdiğim günleri yeniden hatırladım". Marmara Köşkü'nde düzenlenen ve hükümet üyeleriyle diğer zevatın hazır bulunduğu resepsiyonda Başbakan İsmet Paşa, topluluğun yönetmenine üzerinde şunlar yazılı olan bir sana albümü armağan etti: "Balgarska kitka'nın temsillerinden büyük mutluluk duyduk". Ankara'yı ziyaretleri bizde unutulmaz anılar bıraktı. Balkarska kitka sanatçılarının Bulgaristan'a dönüşlerinde kendilerini Ankara'dan İstanbul'a götüren terene, Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen özel bir uçak eşlik etmekteydi. Gazeteci H.D. Brazicov'un LİTERATUREN GLAS gazetesinde yayınlanan ve 24 bölümden oluşan İstanbul Mektupları adlı röportajı da Bulgaristan ile Türkiye arasındaki kültürel yakınlaşmaya yardımcı oldu. Yazar bu bölümlerde İstanbul7un tarihi yapıları, Bulgar halkının tarihine sıkı sıkıya bağlı yerler, çeşitli kesimlerden, birçok insanla karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar konusunda izlenimlerini yazmaktaydı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:28 AM

Türk Topluluklari
 
Osmanlı Döneminde Bulgaristan Türkleri

Prenslik Dönemi ( 1878 - 1908 ) Türkler, yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadır. XVI. yüzyılda Bulgaristan nüfusunun büyük bir kısmını Müslüman Türkler teşkil ediyordu. Bulgaristan Türkleri, genelde Osmanlı döneminde Anadolu'nun çeşitli yörelerinden Rumeli'ye gitmiş yörüklerden oluşmaktadır. Bu yörük grupları arasında; Vize (Hayrabolu olarak da anılır), Naldöken, Tanrıdağı ve Karagözler önemli bir yer teşkil etmektedir. Osmanlı döneminde Anadolu'dan bölgeye göçen Türkler, buradaki yerli Türk halkla kaynaşıp çoğalmışlardır. Böylece bölgede bir Türk varlığı oluşmuştur. Hoşgörülü ve adil Osmanlı yönetimi altında Bulgarlar, milli varlık ve kültürlerini koruyabilmişlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu; Asya'da Anadolu, Avrupa'da Rumeli ve ortada başkent İstanbul jeopolitik dengesi üzerine kuruldu ve yaşadı (1987: 47). 1876'da Tuna vilayetinin altı sancağında (Niş hariç), Türk ve Bulgar nüfus eşit ve 1.100.000 dolayındaydı. Berlin Antlaşması ile Doğu Rumeli adını alan bölgede ise 1876'da, 681 bin Türke karşılık 483 bin Bulgar yaşamaktaydı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında 1 milyon bölge Türkü kanlı bir şekilde yurtlarından göçe zorlandı ve bunlardan yarısı soykırım ve ağır tabiat şartlarından ötürü katledildi. Böylece Osmanlı Tuna eyalet topraklarında azınlıkta olan Bulgarlara bir ülke oluşturuldu. Diğer bir ifade ile Rus yetkili makamlarınca da belirtildiği gibi bu savaş, "bir ırklar ve yok etme" savaşı olarak planlandı ve uygulandı. Çoğunlukta olan Türkler, beşyüz yıldır yaşadıkları vatanlarında azınlık konumuna düştüler. Yine de Bulgaristan Türklüğü tamamen ortadan kaldırılamadı. Örneğin Ocak 1881'de ülkenin kuzeydoğu bölgelerinde hala Türkler, %65'lik bir çoğunluğu teşkil ediyordu (1987: 48-49). Bölge tarım arazilerinin %70'ine sahip olan Türklerin azınlığa düşürülmesi ile ekonomik durumları da kötüleştirildi.

Bölge Rus işgaline düşmüş ve Berlin andlaşması ile, Balkan dağları kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği ve güneyinde ise, Doğu Rumeli Vilayeti kurulmuştu. Bu iki bölge yönetimi de fiilen Bulgarların eline geçmiştir. 93 Harbi sonrası Rus askeri birlikleri bölgeden çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir baskı ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar. Binlerce Türk kurşuna dizilmiş, hamile kadınlar katledilmiş, camilere doldurularak yakılmışlardır. 1883 yaz ortasından itibaren üç aylık dönemde 200 bin Türk, Türkiye'ye geldi. Bu göçler, 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında 70 bin olarak sürmüştür. Savaş sonrası kısmen yaralar sarılmış ve Türkler bazı kültürel haklar elde etmişlerdir. Bulgaristan, 1885'te Balkan Dağları güneyindeki Doğu Rumeli vilayetini ilhak ederek büyümüştür.

1864'de kurulan Tuna Vilayeti "pilot bölge" seçilerek Mithat Paşa'nın yönetimi altında, eğitim alanında büyük atılımlar yapmış ve ülkenin en ileri bölgelerinden birisi olmuştu. 1875'te bu vilayette Türklere ait; 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese bulunuyordu. Ancak Osmanlı-Rus savaşı esnasında Türk eğitim kurumları yakılıp yıkılmış ve büyük darbe yemişti. 1886 yılından itibaren Bulgaristan Türk eğitimi, yavaşta olsa bir toparlanma dönemine girmiştir. 1894/95 öğretim yılında, 1284 ilk ve 16 orta okul olmak üzere Bulgaristan Türklerinin 1300 okulu faal durumdaydı. Ancak Türk okulları, devlet desteğinden yoksun olduklarından araç-gereç ve formasyonlu öğretmen açısından oldukça sıkıntı içindeydi.

Berlin Antlaşması, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin dini, kültürel ve eğitim konusundaki hak ve özgürlüklerini garanti altına alıyor ve bunların Bulgar anayasasında yer alacağını hükme bağlıyordu. 1884'de çıkartılan Resmi ve Özel Okullar Yasası, Berlin Antlaşması kararları doğrultusunda Türk okullarını özel statüde sayıyor ve bunların yönetim ve denetimini Türk cemaatine bırakıyordu. 1891'de yürürlüğe giren Milli Eğitim Yasası, Türk okulları üzerindeki yerel yönetim yetkisini artırıyordu. 1908 başında çıkartılan İlk ve Orta Öğretim Yasası ile, görünürde Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı verilmekle birlikte gerçekte eğitim özgürlüğünü kısıtlamak ve Türkleri cahil bırakmak amaçlanıyordu.

Bulgaristan Prensliğinin kurulmasından itibaren Osmanlı-Bulgar ilişkilerinin odak noktasını Bulgaristan Türk azınlığı oluşturmuştur. Osmanlı yönetimi, soydaşların hak ve özgürlüklerini, eğitim durumlarını ve dini faaliyetlerinin korunması yönünde girişimlerde bulunmuştur.23 Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası kaos ortamında Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908'de krallık ilan ederek Osmanlı Devletinden ayrılmıştır. Bu yeni dönemde Bulgar yönetimi, içte Türkler üzerinde tekrar baskı ve dışta ise diğer devletleri gölgede bırakacak bir emparyalist politika uygulamaya başlamıştır. Osmanlı devleti, 19 Nisan 1909'de Türk ve Bulgar hükümetlerince İstanbul'da imzalanan bir protokol ile Bulgaristan'ın bağımsızlığını tanıyordu. Bu protokol; Bulgaristan Türklerinin Bulgarlarla eşit haklara sahip olması ile birlikte özel azınlık haklarını, eğitim ve dini hürriyetlerini bir kez daha güvence ve teminat altına alıyordu.

1909'da çıkartılan Bulgar Milli Eğitim Yasası ile, tüm eğitim ve öğretim kurumları bir araya toplanıyor ve denetimi hükümet yönetimine bırakılarak merkezileştiriliyordu. Bulgar emsallerinden en az on kat daha yoksul olan Türk okulları, yerel ve genel yönetimlerden hiç maddi destek alamıyorlardı. Ayrıca anılan yasa ile Bulgar okullarına çeşitli gelir getirici fonlar sağlanırken Türk okulları bundan mahrum edildi. Amaç; Türk çocuklarını eğitimsiz ve cahil bırakmaktı. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Bulgaristan Türk eğitimi, yavaşta olsa bir gelişme içindeydi. Bulgaristan'da en fazla Krallık döneminde Türk basını canlılık göstermiştir. Bu dönemde yaklaşık 80 dolaylarında dergi ve gazete yayın hayatındaydı.

1909 tarihli İstanbul protokolüne göre Bulgaristan'da bulunacak ve Türkiye'nin de onayı ile atanacak Başmüftü, Bulgaristan Müslümanları üzerinde büyük denetim ve kontrol yetkisine haizdi. Bu yetki; dini, hukuki, vakıf ve eğitim-öğretim konularını içermekteydi. Daha sonra 26 Haziran 1919'da bir müftülük tüzüğü yürürlüğe girmiştir. Buna göre, müftülükler, Bulgaristan Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı denetim ve atama yetkisi altına girmekte ve görevli müftü maaşları devletçe ödenmektedir.
Tıpkı 93 Harbi gibi 1912-13 Balkan Savaşıları da Türkler için tam bir felaket olmuştur. Türkiye, hiç beklenmedik şekilde bu savaşı kaybetmesi üzerine 550 yıldır ikinci Anayurt olan Rumeli'yi bırakarak Meriç'in gerisine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu savaş esnasında da bölge Türkleri büyük zulüm gördüğü gibi eğitim öğretim kurumları da önemli tahribatlara uğramıştır. Bu savaşta yarısı Bulgarlar tarafından olmak üzere 200 bin Türk katledilmiştir. Ayrıca yine bu savaşta 200 bini Bulgarlar tarafından olmak üzere 440 bin Türk yaşadıkları topraklardan Türkiye'ye göç ettirilmişlerdir. Bu savaşta Bulgaristan, Güney Dobruca'yı Romanya'ya bırakırken Batı Trakya'yı işgal ediyordu.

Balkan Savaşı sonrası Bulgarların bölgede yaşayan Türklere yönelik katliam ve soykırım hareketleri büyük ivme kazanmıştır. Ayrıca Türk isimlerini değiştirme, Hıristiyan olmaya zorlama ve milli kıyafetlerini yasaklama ve camileri yakma gibi bazı uygulamalar olmuştur. Bu amaçla Bulgar Genel Kurmayı tarafından 1912'de hazırlanan plan şunları içermektedir: kültürel imha, soykırım, göç ettirme, tehcir ve sınırdışı. Balkan Savaşı sonrası iki ülke arasında 29 Eylül 1913'te imzalanan İstanbul Barış Antlaşması da, Bulgaristan Türklerinin önceki haklarını teyit etmektedir.

I. Dünya Savaşında müttefik olan Türkiye ve Bulgaristan arası ilişkiler yakınlaşmış ve müşterek askeri birlikler Romanya cephesinde Ruslara karşı savaşmıştır. Bu yakınlaşma atmosferinde Bulgar yönetimi, Türklere isim kullanma hakkını iade etmiştir. Savaş sonrası Bulgaristan'ın 27 Kasım 1991'da imzaladığı Neuilly Barış Antlaşması ile, ülkede yaşayan tüm azınlıkların kültürel ve dini özgürlükleri teminat altına alınmıştır. Böylece Müslüman halka geniş dini haklar sağlayan 1919 tarihli Bulgaristan Müslümanları Teşkilat Nizamnamesi düzenlenmiştir.

Çiftçi Partisi Dönemi ( 1918 - 1934 )
I. Dünya savaşında aynı ittifakta yer alan ve yenilen Türkiye ve Bulgaristan'da savaş sonrası önemli gelişmeler olmuştur. Türkiye'de Milli Mücadelenin başladığı sırada Bulgaristan'da ise, önce ihtilal ve arkasından seçimle Çiftçi Partisi yönetime gelmiştir. Bu parti yönetimi altında Bulgaristan Türkleri ilk ve son kez rahat bir nefes almış ve 1919-23 yıllarını kapsayan bu dönemde en huzurlu günlerini geçirmişlerdir. Türk azınlığa karşı gösterilen bu olumlu Bulgar tutumu; iki milletin henüz bitmiş olan I. Dünya savaşında silah arkadaşlığı yapmaları ve ortak kaderi paylaşmaları, iktidarın çiftçi desteğine muhtaç olması ve ülke Türklerinin %80'inin çiftçi olması ve o günlerdeki devletler hukukunda azınlık lehine önemli değişiklikler yapılması gibi nedenler etken olmuştur. Ayrıca savaş sonrası Bulgaristan'ın imzaladığı Neuilly Antlaşması, Bulgaristan Türk azınlığının dini, kültürel ve eğitim alanındaki haklarını teminat altına alan hükümlerde içermekte ve bu durum da aynı dönemde bölge Türklerine yönelik Bulgar politikasını etkilemektedir.

21 Temmuz 1921'de yürürlüğe giren Bulgar Milli Eğitim Yasası Türk okullarıyla ilgili şu yenilikleri içermektedir: ayrı bir müfettiş atanması, 20'den fazla okulu bulunan encümenlerin birer orta ve ilk okul öğretmeni seçmesi, Bulgarca eğitim yapma zorunluluğunun kalkması, okul fonları oluşturulması, okul ve okul yapımına devlet desteği sağlanması. 1921/22 eğitim döneminde Bulgaristan Türklerinin okul sayısı, 1712'ye ulaşmıştır. Bu dönemde ayrıca Şumnu'da bir Türk öğretmen okulu açılmış, Türk öğretmenlere mesleki kurslar düzenlenmiş ve yine Şumnu'da din adamı yetiştiren bir İlahiyat (Nüvvab) okulu açılma hazırlıkları başlamıştır.

1923'de yapılan bir darbe ile Bulgaristan'da Çiftçi hükümetinin devrilmesi sonrası yönetime faşist bir idare geçmiş ve ortaya atılan "Bulgaristan Bulgarlarındır" sloganı ile tekrar Türklere yönelik baskılar artmıştır. Bu faşist yönetimin 1930 sonrası Türkleri cahil bırakma amaçlı kararları şöyle özetlenebilir: gerekli tüm yasal tedbirlerin alınması, okullarda verilen bilgilerin en basit seviyede tutulması, dini eğitime ağırlık verilmesi ve Türk okullarında görevli Bulgar öğretmenlerin istihbarat amaçlı tutulması. Yine bu dönemde 1926'da ilk mezunlarını veren ve 1947 yılına kadar hayatını sürdüren Şumnu İlahiyat Okulu, öğretmen okulunun 1928'de kapatılmasından itibaren daha çok öğretmen yetiştirme amaçlı görev icra etmiştir.

1920'lerde Bulgaristan Türkleri, Müftülük ve Türk Öğretmenler Birliği vasıtası ile ülke düzeyinde örgütlenmişlerdi. II. Dünya Savaşı öncesi Bulgaristan'da 25 olan müftü sayısı bu savaş esnasında işgal edilen topraklarla birlikte geçici olarak 40'a çıkmıştır. Ancak savaş sonrası komünist dönemde bu sayı sürekli azaltılarak 1959'da 6'ya indirilmiştir. Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası dönemde müftüler, hükümetçe atanan birer kukla durumundadır. 1938'den itibaren müftülerin hukuki yetkileri kaldırılmıştır. Türk Öğretmenler Birliği, birlik ve beraberliği geliştirme ve eğitim kalitesini yükseltmenin yanı sıra Türk çocuklarının milliyetçi, Türklük şuuruna sahip ve Türkiye'ye bağlı bir nesil olarak yetiştirilmesi çabası içindeydi. Ayrıca bu birlik, Türkiye'deki gelişmelere paralel Temmuz 1928'de ülke çapında Türk okullarında Latin alfabesi ile eğitime geçme kararı aldı ve bu konuda hazırlıklara başladı. Ancak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı, bu girişimi 10 Ekim 1928'de yayınladığı bir genelge ile dört sene müddetince yasakladı. Bunu üzerine Bulgaristan Türk Öğretmenler Birliği ve Türkiye hükümeti, Bulgar hükümeti nezdinde girişimlerde bulunarak bu ertelemeden vazgeçilmesini talep ettiler. Bu çabalar neticesinde kısa bir süre sonra Türk okullarında Latin alfabesine geçme ertelemesinden vazgeçildi. Böylece 1928/29 öğretim yılından itibaren yeni alfabeye geçildiği gibi Bulgaristan Türkleri arasında da Millet Mektepleri (yaşlı nesle yeni yazıyı öğretmeyi amaçlayan) yaygınlaştı ve Türk Basını da yeni harfleri kullanmaya başladı. Türk Öğretmenler Birliğinin faaliyetleri, 1933 sonrası yasaklanmıştır.

Türkiye'nin Milli Mücadeleden başarı ile çıkması ve bağımsızlığını kazanması, Bulgaristan Türk gençliğini de sevince boğmuştu. Böylece çeşitli kültürel ve sportif amaçlı birçok gençlik kulüpleri kuruldu ve kısa sürede tüm Bulgaristan Türk yörelerine yayıldı. Bu spor kulüp temsilcileri 1924'de Rusçuk'ta birincisi olmak üzere her yıl farklı bir şehirde kongreler tertip ettiler ve bir birlik oluşturarak müşterek hareket etme kararı aldılar. Bu tür toplantıların üçüncüsünün düzenlendiği 1926 Varna kongresinde Bulgaristan Türk Spor Birliğinin adı "Turan" olarak değiştirildi. Atatürkçü bir çizgide bulunan Turan dernekleri, çok kısa bir süre içinde Türklerin bulunduğu hemen tüm birimlere yayıldı. Ayrıca bu derneğin yayın organı olarak Turan adlı bir gazete de 1928'de yeni Türk harfleri ile basılmaya başladı. Çok kısa bir sürede Bulgaristan Türk gençleri arasında Türklük bilincinin oluşması ve Atatürkçülük fikirlerinin yayılmasına vesile olan Turan derneği, sekizinci ve son kongresini 1933'de Rusçuk'ta yaptıktan sonra ertesi yıl kapatıldı. Kapatıldığında bu dernek, 95 şube ve 5 bin aktif üyeye sahipti.
18 Ekim 1925'te imzalanan Türk - Bulgar Dostluk Anlaşması, Neuilly Antlaşma kapsamındaki azınlık haklarını Bulgaristan Türklerine ve Lozan Antlaşması kapsamındaki azınlık haklarını da Türkiye'de yaşayan Bulgarlara uygulanmasını karar altına almıştır. Yine bu anlaşmaya göre; her iki ülkede azınlık konumunda bulunan Türk ve Bulgarlar, yanlarına taşınabilir mallarını alarak serbestce göç edebileceklerdi.

1930'lı yıllarda Bulgaristan'daki soydaşlar üzerine baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve birçok Türk okulu kapatılmıştır. Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile kültürel bağlarını koparmak ve birliklerini zayıflatmak veya onları Türkiye'ye göçe zorlama gayretleri içine girmiştir. Bu kapsamda; Türkiye'ye göçü teşvik, aydın din adamlarını görevden uzaklaştırma, okullarda tekrar Arap harfleri ile eğitime geçme gibi politikalar uygulanmıştır. Bu arada Atatürk'ün gayretleri ile 9 Şubat 1934'te kurulan Balkan Paktı'na Bulgaristan, komşularına ait topraklar üzerinde işgal emelleri olmasından ötürü katılmamıştır.

Bulgaristan Türkleri, 31 Ekim - 3 Kasım 1929 tarihleri arasında 450 delegenin katıldığı Sofya'da bir Milli Kongre düzenleyerek problemlerini tartışmış ve çözümü doğrultusunda kararlar almışlardır. Kongrede çeşitli sorunların ele alındığı şu altı komisyon oluşturulmuştur: Maliye, Müftülükler ve Şeriye Mahkemeleri, Hayır Kurumları, Maarif, İslam Cemaatleri ve Vakıflar. Müftülükler Komisyonu; bu kurumların ıslahı, müftülerin seçimle gelmesi ve keyfi görevden alınmaması gibi kararlar almıştır. Maarif komisyonu ise, yeni Türk alfabesi ile eğitime karar vermiştir. Ayrıca diğer kararlar; Türklere uygulanan okul vergilerinin hafifletilmesi, okul bütçelerinin müftülerce onaylanması, hükümetçe alınan okul tarlalarının iadesi gibi hususları içeriyordu. Daha sonra bu kongre kararları Bulgar hükümetine iletilmiştir. Bu ve benzeri kararlar, hükümetçe dikkate alınmadığı gibi Türk eğitimi üzerindeki baskılar daha da artırıldı. 1930'lardan itibaren Türk okullarını kapatma politikası, 1946'da bu okulların devletleştirilmesi ve eğitim dilinin Bulgarca yapılması ile doruğa çıktı. Ayrıca 1934 hükümet değişikliği akabinde kongreye iştirak edenlere karşı Bulgarlar, açıktan cephe almıştır. Böylece müşterek hareket yeteneğini kaybeden soydaşlarımızın hakları, Bulgar yönetimlerince daha kolay gasbedilmiştir.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:29 AM

Türk Topluluklari
 
Faşist Dönem

Bulgaristan kurulduğunda birçok yörede Türkler çoğunluktaydı. Bu durum göçlerle azaltıldı. 1934 sonrası Bulgarlar, bir toprak ihtilali yaparak Türklerin elindeki arazilere el koydular. II. Dünya Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan, 1 Mart 1940'ta Berlin Paktı'na girmiş ve Almanya safında savaşa katılmıştır. Çünkü Bulgarlar; Dobruca, Makedonya ve Batı Trakya'yı almak istiyorlardı. 1 Aralık 1943 Tahran Konferansı'nda müttefikler, Bulgaristan'ı Sovyet nüfuzuna bırakma kararı aldılar. Bunun üzerine Rusya'nın yardım ve desteği ile kurulan gizli vatan cephesi militanları 1942'de Bulgaristan'da bir iç savaş başlattılar. Bulgar toprakları, 5 Eylül 1944'ten itibaren Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edildi; 15 Ekim 1944'de ise ülke, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti adını aldı. Savaş sonrası 1946'da yapılan referandumla da ülke, sosyalist aile üyelerinden biri olmuştur.
1944'de yönetime gelen komünistler, azınlık desteğini temin için önce baskı politikasına son verdi. Ancak 1946 sonrası özel okul statüsündeki Türk okullarını devletleştirdi ve arkasından da tek tip bir sosyalist Bulgar toplumu oluşturmaya kalkıştı. Okullardan din derslerinin kaldırılmasını Türkçenin yasaklanması ve Türk adlarının değiştirilmesi izlemiştir. Bu dönemde Türk azınlık okullarının sayısı, 1200'e kadar ulaşmış, Türkçe kitaplar bile basılmıştı. Bulgarca hariç diğer tüm dersler Türkçe yapılan bu okulların giderleri, soydaşlarımız ve vakıflar tarafından karşılanmaktaydı. Ancak 12 Ekim 1946'da çıkarılan bir yasa ile; okul ve camilere ait vakıflar kamulaştırılmış, özel statüdeki Türk okulları devletleştirilmiş ve Eğitim Bakanlığı denetimine girmiştir 1944 öncesi Türk okullarında 23 olan ders kitap adedi, 1953/54 öğretim yılında 85'e yükselmiştir. Türk okulları ve bu okullarda okutulan ders kitaplarındaki artış, Türk çocuklarına komünist ideoljiyi aşılama niyetine dayanmaktadır. Böylece Türklerin gelecekle ilgili endişeleri artmış ve göç istekleri kamçılanmıştır. Ancak II. Dünya savaşı esnasında Türklerin satacakları mal bedellerini ülke dışına çıkartma yasağı göçü engellemiştir.

Türk azınlık okullarının devletleştirilmesi sonrası yeni ders kitapları da hazırlanmıştı. 1947/48 öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanan bu kitaplar, bir geçiş dönemi kitaplarıydı. Yani bunlar; 1930'ların milliyetçilik, Türklük aşılayan kitaplarına benzemediği gibi komünist ideolojinin propagandasını da içeren kitaplar değildi. Müteakip yıllarda Bulgaristan Türk azınlık okul müfredatları, belirli bir plan ve program dahilinde sürekli değiştirilerek Türk çocuklarını komünistleştirme istikametinde gelişmiştir. Hatta bu uygulama kapsamına kreş ve anaokulları da dahil edilerek ve buralarda da Bulgarca eğitim verilmiş ve komünist terbiyenin ilk tohumları atılmıştır. Genel komünist eğitim sistemi içinde Türkiye yabancı ve bir düşman devlet olarak öğretilirken; Sovyetler Birliği, sonsuz hayranlık ve minnet duyulacak bir anavatan olarak öğretilmiştir (1986: 196-232).

Türkiye'nin bağımsızlığını kazanması akabinde Türkiye ve Bulgaristan arasında 18 Ekim 1925'te Ankara imzalanan ikamet sözleşmesi ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler konusu hukuki temellere oturtuluyordu. Bu sözleşme sonrası yıllarda da çeşitli Türk göçleri yaşanmıştır. Örneğin 1923-39 yılları arasında yaklaşık 200 bin soydaş Türkiye'ye gelmiştir. II. Dünya Savaşı başları ve sonrası yıllarda ülke dışına çıkışlar yasaklanmış olduğundan benzer göçlerde bir yavaşlama olmuş ve böylece göçmen sayısı 20 binde kalmıştır.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:29 AM

Türk Topluluklari
 
Sosyalist Dönem

II. Dünya Savaşı sonrası Bulgaristan'da rejim değişikliği olmuş ve ülkede bir komünist dönem başlamıştır. Bu yıllarda büyük işgücü ihtiyacı duyan Bulgaristan, bir taraftan Türk göçünü engelleme çabasındayken; diğer taraftan da, Türk sosyal kurum ve topraklarına el koyarak huzursuzluk ve göç isteğini artırma gibi çelişkili bir tutum içindedir (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 107). Bu karmaşık ortamda Türk azınlığa ait tarlalar ellerinden alınmaya, okullar devletleştirilmeye ve Bulgarlaştırılmaya, önemli Türk aydınlar tutuklanmaya başlandı. Özellikle 1947 sonrası artan bu tür baskı politikaları, Türk azınlık üzerinde infial yarattı ve milli benlik ve yeni nesilleri koruma endişesine sevketti. Böylece büyük bir soydaş kitlesi, Türkiye yetkili ve diplomatik temsilciliklerine müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bu talepleri değerlendiren Türk hükümeti, 31 Mayıs 1947'de aldığı bir kararla II. Dünya Savaşında Sovyetler Birliği'nden Avrupa'ya sığınan soydaşlarımızdan mülteci kabulü ile Bulgaristan'dan serbest göçmen (hükümetten yardım almıyacak) kabulünü karara bağlıyordu.
Bu kapsamda 1947-50 arası her yıl 1-2 bin arası bir göçmen kitlesi gelmiştir. Ama 10 Ağustos 1950'de Bulgar hükümeti, Türkiye'ye bir nota vererek Bulgaristan Türklerinden 250.000 kişinin üç ay içinde Türkiye'ye göçmen olarak alınmasını talep etmiştir. Bunun üzerine gergin olan Türk-Bulgar ilişkileri daha da kötüleşti ve karşılıklı bir nota düellosuna girildi (1986: 212-223). Bulgaristan adeta bir tehcir operasyonu ile Türk ekonomisini felç etmek ve Türkiye'yi cezalandırmak istiyordu. Ayrıca Bulgaristan, göçmen kitleleri arasına bazı zararlı insanlar sokmayı ve göçmenlerin mallarını yok pahasına satmalarını arzuluyordu. Bulgar entrikalarını engellemek için Türkiye, Bulgaristan'dan gelecek soydaşlara vize uygulamış ve bu kapsamda 1 Ocak 1950 ile 30 Eylül 1951 tarihleri arasında 212.150 kişiye Türkiye'ye giriş vizesi vermiştir (bunların hepsi Türkiye'ye gelemediler). Türkiye, Ocak 1950'den başlayan ve gittikçe artan oranlarda göçmen kabul etmiştir. Ancak üç aylık bir süreçte 250.000 kişinin kabulü mümkün değildi. Bu şekilde göç akını sürerken Bulgarlar, Türk göçmenler arasına vizesiz bazı kimseler ile Çingeneler soktular.

Bunun üzerine Türkiye, bunları Bulgaristan'a iade etmek istemiş ve Bulgaristan ise buna yanaşmamıştır. Arkasından Türkiye, 7 Ekim 1950'de sınırı kapattı. Vizesiz kimselerin geri alınacağı ve bir daha da benzer olayların yaşanmayacağının Bulgarlarca kabul edilmesi üzerine, Türk-Bulgar sınırı 2 Aralık 1950'de tekrar açıldı. Bunun üzerine 1950-51 kışının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 20'şer binin üzerinde göçmen kitlesi Türkiye'ye sığındı. Nisan'da Türk hükümeti aldığı bir kararla 1 Ocak 1950'den beri Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelmekte olan tüm göçmenler "iskanlı göçmen" statüsüne (yani devlet desteği verilecek) alındı (1986: 224-225). 1951 yazı esnasında sayıları gittikçe azalmakla birlikte göç yürüyordu; ama Bulgaristan, yine göçmenler arasına bazı vizesiz ve Çingene kişileri soktu. Bunun üzerine Türkiye, Haziran-Ekim 1951 tarihleri arasaında altı nota vererek istenmeyen kişilerin geri alınmasını ve sahtekarlık yapanların bulunup cezalandırılmasını talep etti. Bulgarların Türk notalarına olumlu bir cevap vermemesi üzerine Türkiye, 8 Kasım 1951'de ikinci kez Türk-Bulgar sınırını kapattı. Buna karşılık Bulgar hükümeti, 30 Kasım 1951'de Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçü kesin olarak yasaklıyordu (Eminov 1990; Şimşir, 1986: 226-227). 1950-51 yıllarını kapsayan dönemde toplam 154.393 soydaş Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmen olarak gelmiştir (1989: 73). Bu göçmenler, kısa sürede ev sahibi olmuş ve üretici duruma geçmişlerdir.

Sosyalist bir ülkeden kapitalist Türkiye'ye göç, komünist camiada hoş karşılanmamış ve Stalin'in emri ile durdurulmuştur. Ayrıca Stalin, Bulgaristan Türklerinin ileride Türkiye'de yapılacak sosyalist devrimin öncüleri olarak yetiştirilmelerini de emreder. Bunun üzerine Bulgaristan'da kapatılmış olan Türk okulları Türkçe eğitim verecek şekilde yeniden açılır. Ancak 1950-51 yıllarındaki büyük göçle yetişmiş elemanların çoğu Türkiye'ye göçtüğünden öğretmen sıkıntısı çekilir. Bu problemin çözümü için Bulgaristan Türklerinin eğitiminde "Azerbeycan" model seçilir ve 1952 yılında bu ülkeden Bulgaristan'a birçok Azeri uzman ve danışman getirilir. Azeri uzmanlar Bulgaristan Türk eğitimini inceledikten sonra hazırladıkları raporda Türklerin eğitim açısından çok geri kaldığı ve alınması gerekli tedbirleri belirtmişlerdir. Bunun üzerine Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türk okullarının durumunu iyileştirmek için 5 Ağustos 1952 günü bir dizi kararlar alır. Bunlar; Türk pedagoji okulları açılması (Kırcaali, Razgrat ve daha sonra Sofya'da), Türk kız lisesi ve ortaokulu açılması (Rusçuk'ta), Türk öğrencilere burslar verilmesi, yeni Türkçe ders kitapları hazırlanması ve Sofya Üniversitesi'nde Türkler için yeni bölümler açılması gibi konuları içeriyordu (Yenisoy, 1997: 1784-86).

Yeni açılan okularda bazı Azeri hocalar da görev almış ve Bulgaristan Türklerinden seçtikleri asistanları yetiştirmişlerdir. Yine bu dönemde 30 dolayında Türk öğrenci, yüksek öğrenim yapmak için Azebeycan'a gönderilmiştir. Azeri uzmanlar, Bulgaristan Türk okul müfredatlarının gelişmesi ve güncelleşmesine büyük katkı sağlamışlardır (Yenisoy, 1997: 1786-87). Ancak Bulgaristan Türklerine uygulanan sosyalist içerikli eğitim planı tutmamış; bilakis Azeri Türk uzmanların gayretleri ile soydaşlarımızın Türklük bilinci ve milliyetçilik duyguları daha fazla artmıştır (1991: 47). Stalin'in ölümü ve Türkiye'de sosyalist bir devrimin mümkün olamayacağının anlaşılması ile Bulgar yönetimi, Türk azınlığa yönelik politikaları silbaştan değiştirmiştir. Bu kapsamda; 1956'dan itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine gönderilmiş, Sofya Üniversitesi'ndeki Türklere ait bölümler kapatılmış, Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca olmuştur. Ayrıca yüksek okul mezunu Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev verilmemiştir. Daha sonra Türklere ait ana, ilk ve ortaokullar ile liseler kapatıldı, Türk tiyatro faaliyetleri durduruldu, komünist propaganda içerikli hariç Türkçe kitap basımı yasaklandı, Türkçe radyo yayını sona erdi.
Komünist rejim döneminde Bulgaristan'da sanayileşme ve ağır sanayi geçiş çabalarında konunun sosyal boyutu düşünülmedi. Böylece köyler boşaldı. Diğer taraftan kooperatiflerin yaygınlaşması ve özel mülküyetin yasaklanması, tarımsal ve zirai üretimde verimsizliğe neden oldu. Bu durum, bir tarım ülkesi olan Bulgaristan'ın dış pazarlara tarımsal ürünler ve kaliteli sanayi mamülleri satamamasına sebep oldu.

1949-1956 yılları arası dönemde toprakların kollektifleştirilmesi ile Türkler, çok daha kötü duruma ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düştüler. Ayrıca bu dönemde; toplu halde yaşayan ve kültürlerini muhafaza eden soydaşlarımızın dağıtılması ve asimile edilmesi de sistematik hale getirilecektir. 1950'lerde Bulgaristan'da komünist içerikli bir Türk eğitimi gelişti. Bu durum; 1946'da Türk okullarının devletleştirilmesi ile başladı, 1950-51 göçü ardından yoğunlaştı ve 1959-60 öğretim yılında Türk okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesiyle sona erdi. Bulgar faşist ve komünist yönetimleri, Türklerin sosyal ve kültürel varlıklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve birbirlerini tamamlayan politikalar tatbik etmişlerdir. Sosyalist dönemde başlayan Türk eğitimini kalkındırma çabaları çok kısa ömürlü oldu. Türk pedagoji okullarıyla liseleri, 1956/57 kapatıldı. 1958/59 öğretim yılında ise, Türk azınlık okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi.
Türk okulları 1946'da devletleştirilmiş olmakla birlikte Bulgarlardan ayrı Türkçe eğitim yürütüyorlardı. Bu eğitimin içeriği sosyalist idi. Todor Jivkof yönetimi altındaki Bulgar hükümeti, tüm Türk azınlık okullarını kapatarak Bulgarlaştırıyordu. İlkokullardaki uygulama üçe ayrıldı: (1) nüfusu tamamen Türk olan köy ve mahalle okulları bu durumunu korudu, Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu ve eğitim dili Bulgarca oldu ve Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde Türk çocukları, Bulgar okullarına aktarıldı. Ayrıca yine aynı dönemde Türk ortaokulları da Bulgarlaştırıldı ve Bulgar ortaokulları ile birleştirildi. Bu uygulamalarla; Bulgaristan Türklerinin Türkiye'den koparılması, Bulgarlaştırılıp Bulgarlarla kaynaştırılması amacı güdülüyordu. Bu uygulamalarla birlikte birçok Türk öğretmen açığa alındı ve Türkçe ders kitapları toplatıldı. Bu uygulamalar demokratik usül ve yöntemlerle değil tepeden inme komünist parti kararlarıyla yaptırılmıştır. Türk dili eğitimi her geçen gün azalmış ve 1970'ye gelindiğinde tamamen ortadan kalkmıştır. 1950-51 göçünden sonra Bulgaristan'daki ilk genel nüfus sayımı 1 Aralık 1956'da yapıldı. Bu nüfus sayımına göre Türklerin sayısı 1 milyon kadardır (Pomakların sayısı ayrı gösterilmekte). Türkler genelde köylerde yaşamaktadır. Sekiz yaş ve üstü 505 bin olan Türklerin yaklaşık üçte birinin okuma bilmemesi ve çeşitli düzeylerde okul bitirmiş olanların ise çok az olması konunun vahametini göstermektedir. Bu amaçla tüm Bulgar yönetimleri ortak çaba harcamışlardır.
1960'larda 27 Mayıs ihtilali ve sonrası gelişmeler, koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs sorunu v.b. gibi meselelerle uğraşan Türkiye, komşu Bulgaristan'daki soydaşların eğitimine gerekli ilgi ve alakayı gösteremedi. Todor Jivkof yönetimi, köklü Bulgaristan Türk eğitimini boğazladı.

Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç kampanyası ve bu amaçla Türk temsilciliklerine yapılan resmi müraacatlar, 19 Mart 1964'te 400 bine ulaşmıştı. Bu kampanyanın gerisinde Türk azınlık okullarının kapatılması ile yeise düşen ve Bulgarlaştırılacağı hissine kapılan soydaş kaygıları yatmaktadır. Ancak göç konusu Bulgar makamlarınca şiddetle yasaklanıyor ve kelimenin telafuzu dahi ağır ceza gerektiriyordu. Bulgarları kaygılandıran ve endişeye sevkeden husus, çok ağır işlerde çalışan Türklerin göçmesi ile işlerin aksayacağı ve Bulgar ekonomisinin zarar göreceği idi. Kısa bir süre sonra Bulgaristan'da Türk olmak veya kalmakta suç sayılmaya başlanacaktır.

Bulgaristan, kurulduğu günden itibaren sistemli bir şekilde Türk azınlığı yok etmeye çalışmıştır. Bu amacın son halkalarından birisi olarak 17 Temmuz 1970'da Bulgaristan Merkez Politbüro yetkilileri 549 sayılı "gizli tehdiş ile milliyet ve din değiştirme" kararı almışlardır (1991: 48; Toğrol, 1989: 74-75). Bu dönemde Bulgar yönetimi, bir "Komünist-Bulgar-Slav toplumu" yaratma fikrini benimsemiş ve azınlıkların din, dil ve isimlerini değiştirme planları yapmıştır. Önce Çingene, Gagavuz ve Pomak Türklerinin adları değiştirilmiş ve arkasından da diğer Türklere benzer yöntemler uygulanmıştır. Bu uygulamaya karşı gelenler çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. Örneğin 1972'deki Rodoplar'daki uygulamada 10 binin üzerinde masum soydaşımız katledilmiştir. Bulgarları bu tür çılgın karar ve uygulamalara iten nedenlerin başında, Türklerin hızlı nüfus artışı karşısında Bulgarların zamanla azınlığa düşme endişesi yatmaktadır. Nitekim bu kaygılar, çeşitli resmi toplantı ve raporlarda dile getirilmiştir.

1964'te Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel Türk-Bulgar ilişkileri de iyileşmiştir. Bu kapsamda Bulgaristan'la; ticaret anlaşması (1965), ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi (1966), ve medeni ve siyasi haklar sözleşmesi imzalanmıştır. Ayrıca iki ülke arasındaki parçalanmış ailelerin birleştirilmesini amaçlayan "Yakın Akraba Göç Anlaşması" da uzun pazarlık ve görüşmeler neticesinde Türk ve Bulgar Dışişleri Bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Ankara'da imzlanmıştır (1989: 74-75). 1969-78 yılları arasındaki göçün kökü, 1950'lere dayanıyordu. O yıllarda Türkiye'ye gelen bazı soydaşların yakın akrabaları Bulgaristan'da kalmıştı. Bu nedenden parçalanmış aileler birleşmek istiyordu. Diğer taraftan vize almış, malını mülkünü satmış bir çok Türk sınırın kapatılmasından dolayı göç umutları içinde Bulgaristan'da kalmıştı. Bu konular iki komşu ülke arasında potansiyel bir sorun oluşturuyordu.

Türkleri göçe iten nedenlerin başında 1949-1956 yılları arası Bulgaristan tarım topraklarının kollektifleştirilmesi olmuştur. Bu vesile ile çoğunluğu çiftçi olan Türklerin toprakları ellerinden alınmıştı. Bu durumda Bulgaristan'daki soydaşlar ve onların Türkiye'de bulunan yakınları Türk makamlarına müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bunun üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı, Bulgar makamları ile temasa geçerek bir göç anlaşması yapmanın yollarını aradı. Ancak Sofya hükümeti, tüm iyi niyetli çaba ve girişimleri geri çeviriyordu. Bu arada 1959-60 öğretim yılında Türk azınlık okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesi ve Türkçe eğitimin yasaklanması ile de soydaşların göç arzuları daha fazla arttı. Mart 1964'e gelindiğinde resmen Türk makamlarından göç talep eden soydaş sayısı 400 bini bulmuştu. Türkiye'deki koalisyon hükümetinin müsbet çabalarına Bulgarların yapıcı bir yaklaşım göstermemesi, çözümü savsaklıyordu. 21 Ağustos 1966'da Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ivan Başef'in Türkiye ziyareti sırasında yapılan görüşmelerde bir çözüm ihtimali belirdi. Sınırlı da olsa göç hususunda ortak irade oluştu. Bu kapsamda Türk ve Bulgar uzmanların Aralık 1966 - Ocak 1967 arası Sofya ve Kasım 1967'de Ankara'da yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alınamadı (1986: 314-318).
Uzun müzakereler neticesinde bir göç anlaşması imzalandı ve 24 Şubat 1968'de Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyuruldu. Buna göre; 1952 yılına kadar Türkiye'ye göç etmiş Bulgaristan Türklerinin birinci dereceli yakınları serbest statülü göç kapsamına alınıyor ve belirli bir plan ve program dahilinde Türkiye'ye gelmelerine izin veriliyordu. Ayrıca soydaşlar, Bulgaristan'daki gayri menkullerini satıp alacakları bazı malları da Türkiye'ye getirebileceklerdi (bu durum pek işlemedi). Göç anlaşması, iki ülke dışişleri bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Türkiye'de imzalandı. Bu anlaşma, 17 Mart 1969'da TBMM onaylandı. Daha sonra 8 Ekim 1969'da ise ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna geldi. Bunu izleyen on yıl boyunca da her hafta (Aralık-Mart ayları hariç) göç kafilelerinin gelmesi sürmüş ve bu kapsamda gelen göçmen sayısı tüm tahminlerin aksine 130 bin gibi büyük bir sayıya ulaşmıştır (1986: 319-338). Böylece cumhuriyet tarihinde Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmen sayısı 600 bini aştı (1987: 65).

1980'li yıllarda Bulgaristan nüfusunun %40 dolayında bir kısmını teşkil eden Türkler, diğer azınlıklarla birlikte ülkede çoğunluktaydı. Yani Bulgarlar, azınlık durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme ve/veya Türkiye'ye göçe zorlamaktaydı. Ayrıca Türklerin milli ve dini benliklerini korumaları, komünist ideoloji ve diğer benzeri propogandalardan etkilenmemeleri de Bulgar yönetimini telaşa ve kendi açılarından acil çözümler aramaya sevk etti. Türklerin bu özelliği güçlü aile yapsına sahip olmalarına dayanmaktadır.
1960-84 arası yapılan her türlü psikolojik baskı, propaganda ve teşviğe rağmen hiç bir Türk, kendiliğinden ad değiştirmeyi düşünmedi. Zorla ad değiştirme işlemine önce Pomaklardan başlandı ve bunların adları 1972-74 arası zorla değiştirildi (bu esnada 200 bin Türkte aynı kaderi paylaştı). Arkasından Türk-Bulgar ilişkileri en iyi seyrettiği 1981-83 arası dönemde aynı işlemler Müslüman Çingenelere tatbik edildi (bu esnada 100 bin Türkte benzer kaderi paylaştı).

Bu çağdışı uygulamalara uluslararası kamuoyunun tepki göstermemesi üzerine Bulgar yönetimi, aynı işlemi tüm Bulgaristan'ı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Bulgarlar, 1984 sonbaharında büyük Türk kitleleri üzerine yürüyerek zorla ve kanlı bir şekilde onların adlarını değiştirmeye başladılar. 1985 başlarında Bulgaristan'dan gelen haberlerle Türk ve dünya kamuoyu sarsıldı. Bu ülkede yaşayan Türklere karşı, ad değiştirme, baskı, zulüm ve katliamlar doruk noktasına çıkmıştı. 1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirme başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara maruz bırakılmıştır. 1985 Martına kadar 3.5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme operasyonu, önce Güney Bulgaristan'da başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yaşayan yarım milyon civarında Türkün adları değiştirilmiştir.

Türkiye'nin tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85'te Bulgar Cumhurbaşkanına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi. Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubat'ta tamamlandı. Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan'da başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi. Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler sürekli Türkiye'ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı. Bu durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı. 1960'dan itibaren Bulgaristan'daki Türkler, Müslümanlaşmış Bulgarlar şeklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu. Ad değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkof yönetimini şaşırtmıştır. Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler tarafından bir deney laboratuvarı olarak kullanılmıştır. O dönemde 4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme planlarına rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır.

Türk basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük kentler ve üniversitelerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı. Ankara Üniversitesi Senatosu'nun yayınladığı 8 Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır. Daha sonra bunu Üniversitelerarası Kurul'un ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri izlemiştir. 19 Şubat 1985'te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır. Ocak ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan Özal, soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi. Yine aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya'da yapılan bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan Özal, BM'lerin 40. kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır. Ayrıca San Fransisco'da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı muameleler kınanmıştır. 22 Şubat'ta Bulgaristan'a bir nota veren Türkiye, "geniş kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini" önerdi. Bu notaya 28 Şubat'ta karşılık veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir. Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustos'a gelindiğinde Türkiye 4. notasını vermişti.
1989 yılında dünya hafif siklet halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu, isminin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine Türkiye'ye iltica etti. Aynı yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçen parçalanmış aile dramları Türk televizyon programlarına dahi konu olmuştu (Aysel adlı kız çocuğunun dramını anlatan Yeniden Doğmak filmi ile). Bulgaristan Türklerinin çile ve ızdıraplar, aynı yılın mayıs ayında Türkiye'ye büyük bir göç dalgası yaratıyor ve kısa sürede göçmen sayısı 313 bini ulaşıyordu. Bu insanlık dramı dünya gündeminde sahipsiz kalırken sadece Türk kamuoyu ve basını konuya özel bir önemle eğilmiştir. Türklerin maruz kaldığı bu insanlık dışı tutum karşısında ünlü Bulgar yazar ve şairi Blaga Dimitrova dahi isyan ederek Bulgar yönetimini kınamıştır. Bu soydaşların bir kısmı, bir süre sonra yeni bir anlaşma ile hak ve birikimlerini alma ümidi belirince Bulgaristan'a geri döndüler. 1980'li yıllardaki asimilasyon kampanyası çerçevesinde Belene kamplarına dolduru-lan Bulgaristan'daki soydaşlar, iktidar ortağı oldu. HÖH'e iki bakanlık verildi.

Bulgaristan'da 17 Haziran'da yapılan parlamento seçimlerinde hiçbir siyasi gücün tek başına iktidara gelecek oranda oy elde edememesinin ardından dün, eski Kral II. Simeon'un başkanlığında kurulacak koalisyon hükümeti için protokol imzalandı. Protokolle beraber, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) koalisyon ortağı oldu. Hak ve Özgürlükler Hareketi ile birlikte Balkanlar'da yaşayan Türkler 1912 yılından beri ilk kez iktidara gelmiş oldular. Makarios dönemi Kıbrıs Cumhuriyeti hariç tutulduğunda, Türkiye dışında Türkler, azınlık kabul edildikleri bir ülkede ilk kez hükümet ortağı durumuna geldiler.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 01:29 AM

Türk Topluluklari
 
Derbent Türkmenleri

Dağıstan Cumhuriyetinde yaşayan Azerbaycan Türk'üne verilen isimdir. Nüfusları 70 bin civarındadır.

Hazarlar ve Karaylar

Dünyada halen Hazar adı ile anılan bir millet veya topluluk mevcut değildir. İsa sonrası VI-XI. yüzyıllar arasında yaşadıkları ve büyük bir devlet kurdukları kesinlikle bilinen Hazarların, hiçbir iz ve eser bırakmadan tarih sahnesinden silinmiş olması mantıken mümkün görülemez. Dolayısıyla onların devamı ve mirasçıları sayılabilecek bir topluluğun dünyada var olması gerekir. Bu varis topluluğu öncelikle eski Hazar devleti sınırları içinde aramak gerekir. Yapılan araştırmalar sonunda eski Hazar devleti sınırları içinde Hazarların bakiyyesi sayılabilecek bir topluluk tespit edilmiştir ki, bu topluluk "Karaylar" veya "Karaim Türkleri" dir.
Karaylar son zamanlara kadar çoğunlukla Kırım ve Kafkasya (Hazar Devleti alanı) çevresinde yaşayan, Türkçe konuşan fakat Tevrat'a ve Hz. Musa'ya inanan Musevi bir topluluktur. Karayların dilleri Türkçe, dinleri ise Musevîliktir. Kısmen Yahudiliği benimsemiş olan Hazarlarla, halen eski Hazar devleti sınırları içinde yaşayan, onların kültürlerini taşıyan ve Tevrat'a inanan Karay Türkleri arasında bir ilişkinin olması tabidir. Dolayısı ile Hazarlarla Karaylar arasındaki ilişkiyi ele alıp incelemek ve bu iki topluluğun siyasi ve dini tarihlerini kısaca gözden geçirerek konuya açıklık getirmek yerinde olacaktır.

Hazarlar
Hazar kelimesi "gez" anlamına gelen "kaz" kökünden türetilmiş Türkçe bir kelimedir. "kazar", gezer anlamına gelmekte olup, Anadolu Türkçesinde serbest dolaşan, bir yere bağlı olmayan göçebe demektir. Muhtemelen kelime, gezer, gazar, kazar ve hazar şeklinde etimolojik bir seyirden sonra nihai şeklini almıştır. Hazar kelimesi diğer dillerden Arapçada "el-Hazar", İbranicede "Huzari, Kozar", Latincede "Gazari, Chazari", Gürcücede "Hazari", Macarcada "Huszar" ve Çincede "Ko-sa, ka-sat" şeklinde kullanılmaktadır.

Tarihçilerin büyük bir çoğunluğunun Türklerin bir boyu olarak kabul ettiği Hazarları, bazı Batılı bilim adamları sonraları Türkleşmiş bir boy olarak isimlendirmişlerdir. Hazar adının Türkçe bir kelime olması bir yana, en eski Çin kaynaklarında "Tu-kuo Ko-sa" yani Türk-Hazar tabirinin geçmesi ve Hazarlarla çağdaş olan Arap kaynaklarının büyük bir kısmında onların Türk menşe'li olarak takdim edilmesi, Hazarların Türklüğünü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyar. Hazar devletinin kurucusu olan Hazar boyu özbeöz Türktür. Hazarlar konusunda batılıların da itibar edip kabul ettiği en sağlam delil, Hazar Hakanı Yusuf'un Endülüs veziri Hasday b. Şarput'a yazmış olduğu mektupta Hakan Yusuf, kendi soy kütüklerini şöyle açıklamaktadır.

"Atalardan kalma soy kütüğümüze göre Togarma'nın on oğlu vardı. Bunları soylarından Uygur, Dursu, Avar, Hun, Basila, Tarniak,Hazar, Zagora, Bulgar ve Sabirler gelmektedir. Biz yedinci oğul Hazar'ın soyundan geliyoruz. Mektupta bahsetilen Togarma, Yasef'in oğlu olup soy kütüğü kitaplarına göre Türklerin babasıdır. Bu ifada birinci derecede mühim bir kaynaktan çıktığına göre ona itibar etmek gerekir.

Hazar bölgesinde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan malzemeler arasında Türkistan kökenli kılıçlar, baltalar vb. kültür malzemeleri bulunmuştur. Bu durum, Hazarların Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye Türkistan'dan geldiklerini ve onların Türk menşe'li olmalarının gerekliliğini gösterir.

Hazarların sosyal hayatı tamamı ile Türk tarzına göre düzenlenmiştir. Devlet sistemleri ve bilinen dil kalıntıları bütün ile Türk özelliği göstermektedir. Hakan Yusuf'un mektubuna göre, Hazar Hakanlarının, İbranice isimlerinden ayrı olarak öz Türkçe isimleri de vardı. Bu durum, onların Türk menşe'li olduklarını açıkça gösterir.

Bazı araştırmacıların Hazarları, Sabirlere, Göktürklere veya Suvarlara bağlamak istemelerine rağmen, biz onların çok eski dönemlerden itibaren ayrı bir Türk boyu olarak var olduklarını kabul ediyoruz. Ancak onlar devletlerini kurmadan önce fazla etkili olmadıklarından, fazlaca bilinmemiş ve tanınmamış olmalıdırlar. Belki de onlar o dönemlerde tabi oldukları hakim zümrelerin adları ile anılmışlardır. Onlar güçlenerek devletlerini kurmuşlar ve siyasi bir güç haline geldikten sonra Hazar adını tarih sahnesine çıkarmışlardır.
Hazarların Orta Asya'dan çıkarak Hazar Denizi kıyıların gelmiş olduklarını daha önce belirtmiştik. Ancak bu göçün ne zaman meydana geldiğini tespit etmek çok güçtür. Hazar Devletinin kuruluş tarihi olan M.S. 558 yılından önceki dönem hakkında verilen bilgileri ihtiyatlı olarak karşılamakla beraber bu bilgileri kısaca belirtmekte fayda görüyoruz.
Gürcü kaynaklara göre Hazarlar, bu bölgeye İsa öncesi devirlerde gelmişlerdir. Gürcü tarihlerine göre Gürcü kralı Mirvan (M.Ö. 167-123) Hazarlara karşı savaşmıştır. Ermeni vb. kaynaklara göre Hazarlar, Milattan sonra II. yüzyılın ilk dönemlerinde Ermenilere karşı savaşmışlardır.

M.S. III. Yüzyıldan itibaren Hazarları bazen Roma İmparatorluğu, bazen de Pers İmparatorluğu saflarında savaşırken görürüz. V. Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Avarların bir süre Hazarlara hakim olduklarını tespit ettiğimiz gibi, VI. Yüzyılda Hazar-Pers savaşlarının giderek arttığını, sonunda Anuşirvan tarafında Bab el-Ebvab'ın Hazarlardan korunmak üzere inşa edildiğini görüyoruz. VI. yüzyılda bir süre Göktürk devletinin hakimiyeti altına giren Hazarlar, çevrelerindeki Sabir ve Sargur kütlelerini de bünyelerine alarak Göktürk Devletinin batı kolu şeklinde 558 yılında Hazar Devletini kurdular.

Bu zamana kadar teşkilatlı bir devlet, görünümü vermeyen ve sadece akını bir hüviyette görünen Hazarlar, bundan sonra belli bir devlet teşkilatına ve sistemine kavuşmuşlardır. 558 yılından 620 yılına kadar olan dönemde Sabir, Saragur, Semender, Belencer vb. Kuzey Kafkasya kabileleri üzerinde hakimiyet sağlayarak bir kabileler federasyonu şeklinde Göktürklere bağlı olarak yaşayan Hazarlar, 627 yılında Göktürk devletinin yıkılmasından sonra 630 yılında bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.
Tam bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışlarından sonra Hazarlar, çevrelerindeki diğer devlet ve kabileleri itaatleri altına almaya başlamışlar, öncelikle Bulgarlar ve Slavlar üzerine akınlar yaparak onlara hakimiyetlerini kabul ettirmişlerdir.

VII. Yüzyıl içinde Araplarla karşılaşmaya başlayan Hazarlar, bir asrı aşkın bir süre Müslüman Araplara karşı savaşmışlar, bazen onları yenerek, bazen de mağlup olmuşlardır. VII ve VIII. Yüzyıllarda bir yandan Araplarla savaşırken öbür yandan Doğu Avrupa ve Orta Avrupa ve Balkanlara doğru yayılmaya devam eden Hazarlar, Ruslar başta olmak üzere Slav kabilelerini, Macarları itaatleri altına almışlar, hatta onların devlet kurmalarına ve örgütlenmelerine yardımcı olmuşlardır.IX. yüzyıldan itibaren daha önce himayelerine almış oldukları ve teşkilatlandırdıkları Ruslar, Bizans'ın da tahrikleri neticesinde Hazarlara karşı hücuma geçmeye başlamışlardır. Daha önce Hazarlara itaat eden bazı Türk boylarının da bu saldırılara destek vermesi neticesinde Hazar devleti zayıflamaya başlamıştır.

965 senesinde Rus, Bizans ve Peçenek müşterek saldırısı karşısında dayanamayan Hazar devleti,Rusların eli ile bu tarihte çökertilmiş ve bir daha kendine gelememiştir. Şöyle veya böyle 1030 yılına kadar ayakta kalabilen Hazar devleti, çevredeki diğer Türk boylarının da saldırıları neticesinde bu tarihte devlet varlığını kaybetmiş ve tarih sahnesinden silinmiştir.

1030'lu yıllardan itibaren yerini Kıpçaklara bırakan Hazarlar, devlet olarak değilse bile, bir topluluk olarak varlıklarını bölgede uzun süre koruyabilmişlerdir. XII, XIII ve XIV. yüzyıllarda bölgede varlıkları tespit edilebilen Hazarların adı, XV. yüzyıldan itibaren bölgeden kaybolmuştur.

Görüldüğü gibi, Hazarların Karadeniz ile Hazar Denizi arasında kalan bölgedeki varlığına Milat öncesi ikinci yüzyılda rastlanmaya başlıyor. Milat sonrası VI. yüzyılın ortalarına kadar devlet organizasyona sahip olmadan bölgede varlığını devam ettiren Hazarlar, 558 yılında Göktürklere bağlı bir devlet olarak ortaya çıkıyor ve bu bağlılığını 620 yılına kadar sürdürüyor. 630 yılından itibaren tam bağımsız bir devlet olarak gelişmeye başlayan bu devlet, 700 yılına kadar varlığını bölgede sağlama almaya gayret ediyor. 700-850 yılları arası Hazar Devletinin yükselme devri olarak kabul edilebilir. 850-950 yılları arası zayıflama dönemi, 965 yılı ise devletin çökmeye başladığı zaman olarak alınabilir. Bu tarihten sonra yaklaşık 70 yıl devlet olarak bölgede yaşamaya gayret eden Hazarların, devlet varlığı 1030'lu yıllarda sona ermiştir.
Yaklaşık beş asır bölgede bir devlet olarak varlığını devam ettiren Hazarlar, sadece bu bölgede değil, Asya ve Avrupa'nın büyük bir bölümünde sosyal, siyasel ve kültürel açılardan büyük tesirler meydana getirmişlerdir.Başta Selçuklular, Ruslar ve Macarlar olmak üzere Hazarlardan sonra ortaya çıkan birçok devletin müesseselerinin temelinde Hazar müesseseleri vardır. Selçuklu askerî ve idarî sisteminde olduğu kadar Rus devlet müesseselerinde hep Hazar izleri vardır. Madenlerin işlenmesi, silah sanayi, altın ve gümüşün ziynet olarak işlenmesi, şehir planları, yapı plan ve teknikleri bakımından Hazarlar sadece Rusların ve Macarların değil, belki de bütün Avrupa'nın hocası durumundadırlar.
Hazarlar, ekonomik açıdan bugün bile model alınabilecek mükemmel bir sisteme sahiptirler. O dönemde başkent Etil, dünyanın en önemli ticaret merkezlerinden biri idi.

Etil şehri açık Pazar olarak dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tüccarları bünyesinde barındırıyordu. Devlet, ülkenin bütününde ekonomiye hiçbir şekilde müdahale etmiyor, ticari mallardan sadece vergi almakla yetiniyordu. Ülkede tam anlamı ile rekabete dayanan ve özel teşebbüs eli ile yürütülen bir ticaret hayatı mevcuttu. Devlet, aldığı vergiye mukabil, öncelikle ticari eşya naklinde yol güvenliği sağlıyor, ticari ilişkilerde ortaya çıkan ihtilafları adil bir tarzda çözmek için gerekli tedbirleri alıyordu. Bunun dışında devlet, işletmecilik başta olmak üzere serbest ekonomiye zarar verecek hiçbir şey yapmıyordu.
Sadece ekonomik yönü itibarı ile Hazar devletinin incelenmesi neticesinde ekonomik açıdan, onlardan alınabilecek pekçok şeyin var olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim, A.B.D. de Hazarları araştırmak üzere bir Hazar Araştırmaları Enstitüsü'nün kurulduğunu görüyoruz.Beş asır devlet olarak varlığını sürdüren Hazarlar, dini hayat bakımından dünyada örnek alınabilecek ender topluluklardan biridir. Hazar ülkesinde tam anlamı ile dini bir serbestlik mevcuttu. Hazar başkenti Etil'de Müslüman, Hristiyan, Musevî ve diğer din mensupları hep bir arada barış içinde yaşıyorlardı. Ülkenin tamamında tam bir düşünce ve din hürriyeti vardı, kimse inancından döndürülmek istenmiyor ve kimseye inancı dolayısıyla baskı yapılmıyordu.

Hazarlar bu bölgeye gelmeden önce Türkistan'da eski Türk dini inancında idiler. Onlar, Hazar Denizi kıyılarına göçettikten sonra bir süre daha bu dini inanca bağlı kaldılar. Ancak Hazar Devleti kurulup Hazarlar siyasi bir güç olarak sahneye çıktıktan sonra üç ilâhi dinin mensupları Hazarları kendi inançlarına çekmek üzere faaliyete başladılar. Dönemin Abbasi Devleti yöneticileri onları Müslümanlığa davet ederken, Hristiyan Bizans yöneticileri de onları Hristiyanlıştırarak kendi saflarına çekmek istiyordu. İşte bu sırada Bizans İmparatorluğunun İstanbul'dan sürdüğü bazı Yahudi din adamları önce Kırım'a geçtiler, oradan da Hazar ülkesine, Hazar sarayına gelerek Hakan'ın insafına sığındılar.

Hakan, bu gelen sığınmacılara çok iyi davrandığı gibi, onlardan kendi dinleri hakkında bilgi aldı. Hazar sarayına gelen bu Yahudi din adamlarının propagandaları neticesinde Hakan (Yusuf'un mektubuna göre Hakan Bulan) ve yakın çevresi Yahudi dinini kabul ettiler. İşte bu olay, tarihte "Hazarların Yahudiliği kabul etmesi veya Yahudileşmesi" şeklinde yerini almıştır. Zamanla halktan bazı insanlar da Yahudilerin dinini benimsediler, hatta Hazar boyundan olmayan Kıpçak, Kaliz vb. Türk boylarından bazı kimseler de Musevîliği kabul ettiler.
Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. Yahudiler, İsrail ırkından olmayan insanları kendi dinlerine almadıkları halde Hazarları nasıl dinlerine kabul ettiler? Bu soruya verilecek cevap, Karay Türklerinin menşe'i problemine de çözüm getirecektir. Yahudi tarihinin en eski dönemlerinden beri Yahudiler Talmud'u kabul edenler ve Talmud'u kabul etmeyenler olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Orta çağlardan itibaren bunlardan birincilere Rabbanîm(Rabbaniler), ikincilere ise Kaim (Karailer) denilmeye başlandı. Başka ırklardan insanları dinlerine almayan Yahudiler, birinci sınıfı teşkil eden Rabbanim yani Talmud'cu Yahudilerdir. Karai Yahudiler tarihin her döneminde başka ırklardan insanları kendi dinlerine kabul etmişlerdir. İşte Hazar ülkesine giderek Hazar Hakanına ve çevresine Yahudiliği benimseten o günkü Yahudiler, sadece Tevrat'a inanan, Talmud'u kabul etmeyen Karaim Yahudileridir. Hazar ülkesinde Karaim Yahudiliği kabul eden insanların sayısı Dunlop vb. bazı tarihçilerin abarttığı gibi çok fazla değildi, dolayısıyla bugün sayıları milyonlarla ifada edilen Doğu Avrupa Yahudilerinin tamamının Hazarlardan geldiğini söylemek doğru değildir. Belki günümüzdeki Doğu Avrupa Yahudilerinde bir miktar Hazar kanı olabilir, ancak bu abartıldığı kadar yüksek oranda değildir.

İslâm tarihçisi Mes'udi'nin verdiği habere göre o dönemde Hazar başkenti Etil'de yedi hakim vardı. Bunlardan ikisi Müslümanların, ikisi Hristiyanların, ikisi Yahudilerin, bir ise diğer dinlere mensup olanların davalarına bakıyordu. Dolayısıyla bu ülkede kimse inançları yüzünden horlanmıyor, inançlarına ters bir muamele ile de karşılaşmıyordu. Türkiye'de ve dünyada laikliği veya dini müsamahayı uygulamak isteyenler de öncelikli olarak Hazarların dini tarihini incelemelidirler.

Karaylar
Hazar Devletinin yıkılmasından sonra Hazar ülkesinde bulunan çok sayıda Müslüman, diğer Müslüman kavimlerle karışıp kaybolmuştur. Hazar Müslümanları özellikle Kıpcak, Karaçay, Karabarda gibi Müslüman Türk boylarının içinde erimişlerdir. Devlet yıkıldığı sırada ikinci büyük dinî topluluğu oluşturan Hristiyanların bir kısmı Hristiyan Slav kabilelerine karışarak onların arasında erimişlerdir. Diğer bir kısmı ise Hazar ülkesinden yine bir Hristiyan devleti olan Bizans'a göçetmişlerdir. Bu göç deniz yolu ile olduğu gibi, kara yolu ile Doğu Karadeniz kıyılarını takip ederek Kuzey, Doğu, Orta ve Güney Doğu Anadolu topraklarına olmuştur.

Bölgeye gelen bu göçmenler bunlarda daha önce Rumlar ve Ermeniler tarafından kurulmuş olan kiliselere intisab etmişlerdir. Rum ve Ermeni kiliselerine katılmış olmakla beraber bu insanlar uzun süre Rumca ve Ermenice konuşmamış, sadece Türkçe konuşmuşlarındır. Onbirinci asırda Anadolu'ya gelen bu insanlar, tam beş asır Rumca veya Ermenice öğrenmemiş, onüç ve ondördüncü asırlarda Anadolu'da inşa ettikleri kilisenin kitabelerini bile Rum veya Ermeni alfabesi ile Türkçe yazmışlardır. Onyedinci asırdan itibaren Anadolu'ya gelen Katolik misyonerlerinin faaliyetleri neticesinde bunlardan bazıları Rumca veya Ermenice öğrenmişlerse de bazıları Türkçeden başka dil kullanmamakta ısrar etmişlerdir.

Bunlardan Karamanlılar, kurtuluş savaşından sonraki müdahale neticesinde Yunanistan'a gönderilirken bile Rumca bilmiyorlardı. Karadeniz kıyılarını takip ederek Anadolu'ya gelen bu Hristiyan Hazarlardan, maalesef bir süre sonra Rum kilisesine katılanlar Rumlaşarak Ermeni kilisesine katılanlar da Ermenileşerek Hazarlıklarını kaybetmişlerdir. Bugün Doğu ve Orta ve Güneydoğu Anadolu'nun birçok yerinde bu Hristiyan Hazarlardan izler mevcuttur. Hazar Dağı, Hazar Gölü, Hazarşah, Hazri, Hazro, Hazriyan, Hazara vb. pekçok isim bize Anadolu'daki Hristiyan Hazarların izlerini göstermektedir.

Hazar devletinin yıkılmasından sonra Musevî Hazarların bir kısmı Kıpçaklar tarafından Rusların içine sürüldü. Ruslara karışan bu Musevî Hazarlar, misyoner propagandaları sonunda Hristiyanlığı kabul ettiler. Ancak, bunlandan bir kısmı Hristiyanlığı kabule yanaşmayınca Ruslar bunları baskı ve işkence yolu ile Hristiyanlaştırdılar. Bunlar dış görünüşleri itibarı ile Hristiyan gibi idilerse de uzun süre gizlice Musevîliklerini sürdürdüler. Yahudi kaynakları, ondokuzuncu yüzyılda Çarlık Rusyasında Pazar günleri kiliseye gittiği halde Cumartasi günü de Şabat'ı kutlayan bu gizli Yahudilerden bahsetmektedirler.
Sürgüne gönderilenlerin dışında kalan Hazar Yahudileri bir süre sonra kendileri için daha emin olarak gördükleri Kırım'a göçettiler. Kırım'a toplanan cemaate Kıpçaklardan, Kalizlerden Musevîlği kabul etmiş olanlar da katılarak toplumu büyüttüler. Kırım'da bu şekilde ortaya çıkan yeni cemaatin içinde Hazar asıllılar, Kıpçaklar, Kalizler vb. boylardan insanlar vardı. Ortaya çıkan bu yeni cemaat, karma bir cemaat olduğundan Hazar veya Kıpçak adı ile değil de bağlı bulundukları mezhep adı ile anılmaya başlandılar.
Bilindiği üzere Hazarların kabul etmiş olduğu Yahudi mezhebinin adı Karaim idi. Dolayısı ile yeni ortaya çıkan bu topluluk, Karaim cemaati olarak anılmaya başlandı. Karaim isminin yoğun olarak kullanılması XV. asırdan sonra olmuştur.

Bu topluluğun esası Hazarlara dayanmakta olup, çoğunluğu Hazar Musevîleri teşkil ediyordu. Ancak, Kıpçakların Hazar Devleti yıkıldıktan sonra bölgeye iki asır hakim olmalar sebebi ile topluluk, Hazar lehçesi yerine Kıpçak lehçesi ile konuşmaya başladı.Fakat konuşulan dil tam bir Kıpçakça değildi,Hazarca kelimelerin de içinde bulunduğu, ama Kıpçakçanın hakim olduğu farklı bir Kıpçak lehçesi ki, buna dilciler Karaim Türkçesi ismini vermektedirler. Karaim kelimesi aslında İbranice bir kelime olup, orta çağlardaki bir Yahudi mezhebinin ismidir.

Bu mezhepte başlangıçta sadece İsrail kavminden insanlar vardı, ancak kısa sürede başka ırklardan insanlar bu mezhebe girmeye başladılar ve bu başka ırklardan insanlar giderek çoğunluğu sağladılar. Bir süre sonra israil kökenliler tamamen yok oldukları gibi, Türklerin dışındakiler de zamanla azınlığa düştüler. XIX. yüzyılın sonlarına doğru mezhep mensuplarının nerede ise tamamını Türklerden oluşturmaya başladı. Dolayısıyla kelime artık bir dini veya mezhebi ifade etmekten çok, bir Türk kavmini temsil etmeye başladı.
Karaim kelimesi, İbranice çoğul bir kelimedir, tekili "Karai" şeklinde olup, sona takılan "im" eki çoğul ekidir. Bazen kelimenin yanlış bir şekilde iki çoğul eki ile "Karaimler" şeklinde de kullanıldığına rastlanıyor.

Arap alfabesi ile yayınlanan bazı eski Kırım Kaynaklarında kelimenin Karaim değil, Karayım şeklinde geçmesi neticesinde genel olarak Yahudi mezhebinden bahsedildiği zaman Karaim kelimesinin, Mezhep değil de belli Türk boyu kastedildiği zaman onların kullandıkları gibi çoğul olarak Karayım, tekil olarak Karay kelimelerinin kullanılmasının daha uygun olduğuna inanıyor ve bu yüzden biz Yahudiliğin Karaim mezhebine mensup olan Türk cemaatine Karay ismini veriyoruz.

Büyük çoğunluğu Hazar asıllı olan, Kıpçakçanın farklı bir şivesini konuşan ve bağlı bulunduğu mezhebin ismi ile anılan Karay Toplumu, asırlar boyu Kırım'da varlığını sürdürmeye muvaffak olmuştur. Bunlar büyük nisbette Hazar kanı taşıyan, Hazarların etnik ve kültür yönünden varisleri olan insanlardır. Bunların sayıları bilinen ilk tarihlerinden beri pek fazla değildir.

Karay toplumundan bazıları XIV ve XV. Yüzyıllarda Litvanya ve Polonya'ya göçettiler ve oraya yerleşerek bir cemaat oluşturdular. Ayrıca Hazar Devletinin yıkılmasından sonra hiçbir yere gitmeyip Kafkas dağlarında kalan ve varlığını orada sürdüren, anti Tamudist, Karaim Yahudilerinin var olduğunu ve bugün onların Dağlı Yahudiler olarak adlandırıldıklarını da biliyoruz.

Kırım'dan ayrılan Karayların bir kısmı direkt olarak İstanbul'a gelip yerleşirken, diğer bir kısmı Kırım'dan , önce Romanya'ya, oradan Edirne'ye ve oradan da İstanbul'a gelip yerleşmişlerdir. Dolayısı ile İstanbul'da da bir Karay cemaati oluşmuştur. 1917 Ekim ihtilaline kadar bütün Rusya'daki Karaylar çok rahat idiler, ancak ihtilalden sonra bunların rahatları kaçtı ihtilal sonrası bir kısım Karaylar Kırım ve Rusya'yı terkederek Avrupa ülkelerine, Amerika'ya ve Mısır'a göçettiler. Mısır'a göçedenlerin hemen hemen tamamı 1947 Kanal savaşından sonra İsrail'e giderek Ramle lydda bölgesine yerleştiler. Bugün İsrail kaynaklarının verdiği bilgiye göre İsrail'de 15 bin civarında Karay Türkü yaşamaktadır. Kendileri ile görüştüğümüz İsrailliler, Mısır'dan gelen göçmen Karayların Türk kökenli olmadığını söylediler.
Halbuki Mısır'dan gelen Karayların kahir ve ekseriyeti daha önce Kırım'dan Mısır'a göçetmiş Türk Karaylarıdır. 1917 yılında Ruslardan büyük bir darbe yiyen Kırım Karay Türkleri, İkinci Dünya Savaşında Ruslardan daha büyük bir darbe yemişler ve en az 30 bin Karay Türk'ü Sovyet coğrafyasının değişik yerlerine sürgüne gönderilmiştir.

Bugün, A.B.D. Avrupa'nın çeşitli ülkeleri, Türkiye, İsrail ve eski Sovyet coğrafyasında olmak üzere bütün dünyada 30.000'in üzerinde Karay yaşamaktadır. Ancak, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra daha önce tespit edilen rakamların eksik kaldığı da anlaşılmaktadır. Bugünkü Azerbaycan coğrafyasında yaşayan Dağlı Yahudiler Karay olmalıdırlar. Azerbaycan'ın Kusar, Bakü, Gence gibi şehirlerinde varlığı tespit edilen Dağlı Yahudilerin sayıları bu rakamı daha da yukarı çıkarmaktadır.

Halen İsrail'de yaşayan Karayların tamamı İbraniceyi öğrenmiş ve günlük konuşmalarında bu dili kullanmaktadırlar. İsrail'de Karayca gitgide çocuklar tarafından unutulmaya başlanmıştır. Karaim mezhebindeki evlilik kurallarının sıklığı ve bu mezhebin yakın akraba evliliklerini yasaklaması sebebi ile İsrail'deki Karay gençleri genellikle Talmudist Yahudilerle evlenmekte, bu durum da cemaatin küçülmesine sebep olmaktadır.

Türkiye'deki Karayların sayısı 1985 yılında 150 civarında iken bu sayı 1993 yılında 95'e düşmüştür. 1960'lı yıllarda sayılan 1000'den fazla olan Polonya Karaylarının sayıları da bugün hayli düşmüştür. Ayrıca, Avrupa ve Amerika'daki Karay nüfusunda da gözle görülen bir azalmaya şahit olmaktayız. Daha önceleri kendilerinin Hazarların devamı olduklarını iftiharla söyleyen Kafkasya ve Azerbaycan'lı Dağlı Yahudiler, Amerika, Avrupa ve İsrail'den gelen Talmudist din adamlarının telkinleri ile kendilerinin Hazar asıllı olmadıklarını, Karaim mezhebi ile de bir ilgilerinin bulunmadığını, dolayısıyla kendilerinin İsrail kökenli ve Talmudist olduklarnı söylemeye başlamışlardır.

Karaylar, Türk tarihinde önemli bir yeri bulunan Hazarların, torunları ve onların devamıdırlar. Karay kültürü Türk kültürünün bir parçasıdır. Öyle ise Türk dünyası Karaylara gereken ilgiyi göstermelidir. Ayrıca, Türkiye Cumhuruyeti Devleti de kendi milletinin ve kültürünün bir parçası olan Karayları ve onların kültürlerini korumaya almalıdır


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.