![]() |
'Osmanlı Tarihi'
TIMAR SİSTEMİNİN TEKAMÜLÜ
Osmanlilarda, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, Yildirim Bâyezid zamaninda Timur'la yapilan savastan dolayi bir duraklama devresine girmisti. Bu hâl, Fâtih devrine kadar tesirini göstermistir. Fâtih Sultan Mehmed, devletin artan ihtiyaçlarina uygun olarak, devlet teskilâtini tanzim etmek ve bu arada timar sistemini gelistirmek için yeni kanunlar çikarmistir. Nitekim o, timar sisteminin düzenlenmesi, timar topraklarinin arttirilmasi ve aksakliklarin giderilmesi konusunda önemli yeniliklerde bulunmustu. Onun, aslinda devlete ait olup çesitli yollarla devletin elinden çikarak mülk veya vakif haline gelmis olan topraklan tekrar mîrî haline getirmesi operasyonu meshurdur. Bu dönemde bütün vakif ve mülkler gözden geçirilerek 20.000'den fazla köy ve mezra vakif veya mülk olmaktan çikarilip sipahilere dagitilmistir. II. Bâyezid (1481-1512) zamaninda timar teskilâtinda pek büyük bir degisiklik yapilmadi. Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrinde timar sistemi mükemmel bir sekilde islenmis, sipahî ve "cebelû"lerin miktari 1514 yilinda 140 bin kisiyi bulmustu. Timar teskilâti, Kanunî Sultan Süleyman devrinde tekâmülünün zirvesine ulasmistir. Kanunî'nin timarlarla ilgili fermanlari bu hususta çok açik birer delil teskil etmektedirler. Keza bu dönemdeki timar sayisindan ve "cebelû" miktarindan da haberdar bulunmaktayiz. Nitekim, Kanunî zamaninda irili ufakli 37521 timar vardi. Bunlardan 6620 Rumeli, 2614 Anadolu, 419 Haleb ve Sam vilâyetlerinde bulunuyordu. Bunlardan 9653'ü kale muhafiz timari, geriye kalan 27868'i ise tamamiyle eskinci timari idi. Bahis mevzu 27868 eskinci timari sahiplerinin, harbe beraber götürmek mecburiyetinde olduklari "cebelû" (veya cebelî) denilen silâhli ve zirhli askerlerle 70-80 bin kisilik atli bir timarli sipahî ordusu teskil ettikleri tahmin edilmektedir. Padisahin hassa ordusu demek olan Istanbul'daki KapiKulu Ocaklarinin bu devirdeki mevcudu ise henüz 27 bin civarinda idi. Kanunî zamaninda bütün müesseseler gibi dirlik (timar) sistemi de tekâmülünün zirvesine ulasmistir. Bu dönemdeki timarli asker sayisinin yukanda verilenden daha fazla oldugu ve bunun 200 bin civarinda bulundugu da söylenmektedir. Osmanli toprak düzeninde dirlikler, üç kisma ayriliyordu. Bunlar: a) Has: Padisah, vezir ve ileri gelen devlet adamlarina tahsis edilip, senelik hâsilati 100 bin akçadan fazla olan yerlere (dirliklere) denirdi. Her has sahibi, gelirinin her bes bin akçasi için bütün masraflari kendisine ait olmak üzere bir "cebelû" yetistirmek ve beraberinde harbe götürmek mecburiyetindeydi. Haslar irsî degildir. b) Zeâmet: Senelik hâsilati 20-100 bin akça arasinda degisen dirliklerdir. Bu gelirin 20 bin akçasi kiliç hakki oldugundan, zeâmet sahibi bunun disinda kalan her bes bin akça için bir "cebelî"yi yetistirmek ve harbe götürmek zorundaydi. Zeâmetler, devlet merkezinde bulunan hazine ve timar defterdarlarina, zeâmet kethüdalarina, sancaklardaki alay-beyine kale dizdarlarina, kapicibasilara, hâcegan-i divan-i hümâyuna ve müteferrikalara tevcih olunurdu. Bunlarin büyük bir suçu görülmedikçe zeâmetleri ellerinden alinmazdi. c) Timar: En küçük kategoriyi teskil eden ve senelik geliri 3.000-20.000 akça arasinda olan dirliklerdir. Bu dirlikte, cinslerine göre kiliç hakki degismektedir. Nitekim, Rumeli'de bulunan Budin, Bosna, Timasvar beylerbeyliklerindeki 6000'lik tezkireli timarlarin kiliçlari 3'er bindir. Anadolu, Karaman, Maras, Rum, Diyarbekir, Erzurum, Haleb, Sam, Bagdad ve Kibris eyâletlerindeki tezkireli timarlarin kiliçlan ise 2 bindir. Kiliç hakkinin disinda kalan her üç bin akça için timar sâhibi bir "cebelî" yetistirmek zorundadir. Osmanli toprak rejiminde her dirligin çekirdegini teskil eden ve "kiliç" adi verilen bir kisim vardir. Timarlar, kiliç tâbir edilen ve hiç degismeyen bir çekirdek kismi ile bu kisma zamanla ilâve edilmis olan hisselerden tesekkül eder. Timarlarin bulundugu yer ve durumuna göre farklilik arz eden her "kiliç"a bir timar sahibinin tayin edilmis olmasi lâzimdir. Bir kiliç yerine iki kisi tayin edilemez. Bu, her sancaktaki zeâmet ve timarlarin büyüklü-küçüklü dagilis seklinin ve kadro mevcutlarinin ayni kalmasini temin için bas vurulmus bir çaredir. |
'Osmanlı Tarihi'
TIMAR ÇEŞİTLERİ
Osmanli toprak düzeninde, timarlari siniflandirmak güç ve ince bir is olmakla birlikte onlari tiplerine göre birkaç kisma ayirabiliriz. Bunlar: 1. Timar arazisinin mülk olarak verilip verilmemesine göre: a) Mülk timarlar: Anadolu'nun bazi vilâyetlerinde mevcud olan bu tip timar sâhipleri, sefer aninda yerlerine "cebelû"lerini gönderebiliyor, kendileri ise sefere istirak etmeyebiliyorlardi. Bu mükellefiyetini yerine getirmeyen timar sahibinin bir yillik geliri hazine tarafindan alinirdi. Fakat timar baskasina verilmezdi. Ölümü halinde ogluna, yoksa diger mirasçilarina kalirdi. b) Mülk olmayan timarlar: Bunlar, hizmet mukabili vâridatinin bir kisminin tahsisi suretiyle verilen timarlardir ki, Osmanli timarlarinin çogu bu nevi'dendir. 2. Timar sahiplerinin gördügü islere göre: a) Eskinci timarlari: Bunlarin sahipleri alay beyinin sancagi altinda sefere eserler (giderler). "Cebelî"leri ile birlikte sefere gitmek zorunda olan bu tip timarlarin mutasarriflari, sefere esmedikleri zaman timarlan ellerinden alinirdi. Osmanli toprak sisteminde bu nevi'den olan timarlar çogunlukta idi. b) Mustahfiz timarlari: Bu timarlarin sahipleri, mensubu bulunduklari kale muhafazasinda bulunurlardi. c) Hizmet timarlari: Bâzi serhadlerde bulunan câmilerin imâmet ve hitâbetinde bulunanlar ile saraya hizmet edenlere verilen timarlardir. 3. Verilis sekillerine göre: Timarlarin, beylerbeyi tarafindan veya Istanbul'dan verilmesine göre siniflandirilmasi ile ilgilidir. Buna göre timarlar ikiye ayrilmaktadir: a) Tezkireli: Beylerbeyilerin, bir tezkire ile devlet merkezine teklif ettikleri timarlara bu isim verilirdi. b) Tezkiresiz: Beylerbeyilerin, kendi beratlari ile verdikleri timarlara da tezkiresiz adi verilir. Küçük timarlarin dagitilmasinda beylerbeyilerin selâhiyetleri büyüktü. Muhtelif eyâletlerde degisik baremlerde olmak üzere defter yazilari belirli bir rakamin altinda olan timarlarin sahiplerini beylerbeyiler kendi tugralarini tasiyan beratlarla dogrudan dogruya tâyin edebiliyorlardi. Daha büyük bir gelir saglayan timarlarda ise beylerbeyi, o timara hak kazanmis olan sipahinin eline bir "tezkire" vererek tâyinini devlet merkezine teklif eder. Bu sipahinin berati, devlet merkezinden verilirdi. Beylerbeyinden böyle bir tezkire alan sipahî, Istanbul'a giderek 6 ay içinde beratini almak zorunda idi. Aksi takdirde timarinin gelirinden faydalanamazdi. Dogrudan dogruya beylerbeyi tarafindan verilen tezkiresiz timarlarin defter geliri düsüktür. Bunlarin en büyügü Rumeli'deki eyâletlerle (Budin, Bosna, Timasvar vs.) Sam, Haleb, Diyarbekir, Erzurum ve Bagdad bölgelerinde 6000, Anadolu ve Kibris eyâletlerinde 5000, Karaman, Zülkadiriye ve Rum eyâletlerinde de 3000 akçalik geliri olan timarlardir. Osmanli timar sisteminde dikkat edilen hususlardan biri de tezkireli timarlarin bozulup tezkiresiz hâle getirilemeyisidir. 4. Malî durumlarina göre: a) Serbest timarlar: Timar sahibinin "resm-i arûs", "resm-i tapu", "kislak", "yaylak", "cürüm, cinayet" vs. gibi vergileri, alma hakkina sahip bulundugu timarlardir, (dirliklerdir). Bunlar, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nisanci, defterdar, divan kâtipleri, çavuslar çeribasilari, sübasilar ve dizdarlar gibi yüksek rütbeli idare âmirleri ile memur ve askerlerin has ve zeâmetleridir. Bunlar, bazi imtiyazlara sahiptirler. b) Serbest olmayan timarlar: Böyle bir timari tasarruf eden sipahînin, serbest timar tasarruf eden gibi bir yetkisi yoktur. Onun için yukarida adi geçen vergileri kendi nâm ve hesabina alamaz. Çesitli yönleri ile tedkik ettigimiz timar sisteminin geçirmis oldugu merhaleler ile farkli sebeblere bagli olarak aldiklari degisik isimleri gördük. Beldiceanu, kendine göre ve özellikle timar tasarruf eden kimselere göre ayri bir siniflandirma yapmaktadir. |
'Osmanlı Tarihi'
TIMAR SISTEMININ BOZULMASI VE ORTADAN KALKMASI
Kanunî Sultan Süleyman devrinde, tekâmülünün zirvesine erisen timar sistemi, bu pâdisahin ölümünden sonra bozulma temâyülü göstermeye baslamis olacaktir. Koçi Bey (? 1640), 992 (1584) tarihine kadar timarlarin kiliç ehli elinde ve ocakzâdelerde bulundugunu, bu sinifa yabanci ve kötü kisilerin girmedigini keza timarlarin büyükler ile âyânin sepetine de girmedigini belirterek o ana kadar bir bozulma belirtisi görülmedigine isaret eder. Fakat XVI. asrin sonlarina dogru timarlarin iltizam usûlü ile verilmesi, bunun neticesinde mültezimlerin fazla kâr saglayabilmeleri için reâyâya haksizliklarda bulunmalari, bozulmanin baslangici sayilmaktadir. III. Murad (1574-1595) devrinde bozulma emâreleri, daha belirgin bir sekil almisti. Zira bu devrede eski kanunlara riayet edilmeyerek çesitli yollardan timar sahibi olan kimseler türedi. Bununla ilgili olarak Koçi Bey, "bosalan timar ve zeâmetler de eski kanunlara aykiri olarak Istanbul tarafindan verilmeye baslandi. Ileri gelenler ve vükelâ, bosalan yerleri adamlarina ve akrabalarina verip, Islâm memleketinde olan timar ve zeâmetin seçmelerini ser'-i serife ve yüksek kanuna aykiri olarak kimini mülk olarak, kimini vakif olarak, kimini vücudu sihhatta olan kimselere emeklilik olarak verip bütün zeâmet ve timar, ileri gelenlerin yemligi oldu. Bu bozukluklar, devletin en secaatli, güçlü, san ve sevkete sebep olan askerinin harap olmasina sebep oldu. Halbuki parali asker, asagi tabaka halkindan devsirilirse hiç bir yararligi olmaz. Aksine bunlar, baris günlerinde azginlik ve isyana sebep olup ser aleti olduklarindan epeyce zamandan beri taskinligin ardi arkasi kesilmemektedir. Bu beylerbeyliklerinde ve sancakbeyliklerinde, vezirlerin agalarin, müteferrika, çavus ve kâtipler zümresinde, dilsiz, cüce taifesinde, padisah nedimlerinde bölük halkinin ileri gelenlerinde bir çok timar ve zeametler olup, kimi hizmetkârlari üzerine, kimi azadsiz kullan üzerine berat çikarmislardir. Nâm adamlarinin olup, mahsûlü kendileri yerler. Içlerinde öyleleri vardir ki, yirmiotuz belki, kirkelli kadar zeâmet ve timari bu yoldan alip, ürününü kendileri yeyip, sefer-i hümâyun olunca, cebe ve cevsen yerine aba ve kebe giydirip birer semerli beygir ile sefere gönderirler. Kendileri evlerinde zevk ve safâ, seyir ve sohbette olurlar" diyerek bozulmanin sebep ve sekillerini göstermeye çalismistir. |
'Osmanlı Tarihi'
Mondoros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Türk topraklarının hızla işgalini övünerek anlatan İngiliz Devlet adamı Sir W.S. Churchill anılarında Anadolu’nun paylaşımını şu sözlerle dile getiriyordu:
“Subaylarımız bütün Anadolu’da ikişer üçer gruplar halinde mütareke hükümlerince silah ve cephane toplanmasına nezaret ediyorlardı. Silahsız ve tamamen serbest olarak Anadolu’da seyahat ediyorlar ve parmaklarının ucu ile yapılması gereken işleri gösteriyorlardı. Subaylarımıza bir makine gibi itaat ediyorlardı.” Padişah Vahdettin ise Mondoros Ateşkes Antlaşması’nın ağır koşulları altındaki çaresizliğini yansıtan şu sözleri söylemiştir: “Bu şartları, çok ağır olmasına rağmen, kabul edelim. İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde ederiz.” Padişah Vahdettin’in bu sözleri söylemesi elbette Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasıyla bağdaştırılamaz. Topraklarının 100 yıldır gizli-açık bir şekilde hızla paylaşıldığı Osmanlı yönetimi tarafından biliniyordu. Konuyla ilgili olarak Araştırmacı Yazar M.Mustafa Çınkı’nın “Krom” adlı makalesinden bir bölüme bakalım: “1800’lü yılların ikinci çeyreğinden sonra, Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda; Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Rus jeologlar sessiz sedasız tıpkı bir köstebek edasıyla dolaştılar. “Bitmeyen Oyun” adlı yapıtında Peter Hopkirk bu yıllara ilişkin olarak şunları yazıyor; “ İngiltere 1895 yılında, Osmanlı imparatorluğu’nun parçalanması için bir teklif hazırladı ve Almanya’ya cömert bir parça sundu. Ancak Berlin buna şaşırtıcı bir ilgisizlik gösterdi. Almanya parçayı değil bütünü istiyordu. Sultanın onayı alınarak ülkenin iç bölgelerini araştırmak ve doğal kaynaklarının envanterini çıkarmak için Türkiye’ye Alman uzmanlar gönderildi Alman gezginleri ve kaşifleri, arkeolojik ve antropolojik araştımalar yapma bahanesiyle tüm ülkeye yayıldılar. Haritalar çıkarıldı, her köy ve aşiretin sahip olduğu ev ve çadıra kadar her şey saptandı. Pan-Germen birliği geleceklerinin, zengin ve az kalabalık Osmanlı topraklarında yattığına inandılar. Geçmişte parlak uygarlıklar barındırmış olan verimli Mezopotamya topraklarının ‘çalışkan’ Almanların elinde büyük bir zenginlik kaynağı olacağına karar verildi. Kayzer II.Wilhelm, ‘Doğu birini bekliyor...’ Paul Rohrback ‘Almanya’nın geleceği Doğu’da... Türkiye’de... Mezopotamya'da, Suriye’dedir’ diyorlardı. Osmanlı topraklarıyla ilgilenenler sadece Almanlar değildi. İngiliz Gizli servisi Başkanı Sir Walter Bullivant 1916 yılında şunları söylüyordu: “Her yandaki ajanlarımdan, yani Kafkasya’daki dilencilerden, Afgan at tüccarlarından, Türkmen tacirlerden, Mekke yolundaki hacılardan, Kuzey Afrika’daki şeyhlerden, Karadeniz takalarındaki denizcilerden, koyun postu içindeki Moğollar’dan, Hint fakirlerinden, Körfez’deki Yunan tüccarlardan, Bulgar çobanlardan, şifre kullanan saygın konsoloslarımdan raporlar alıyorum. Hepsi aynı şeyi söylüyor. Doğu bir vahiy bekliyor. Batıdan bir güneş doğuyor. Almanlar dünyayı şaşkına çevirecek olan bu kozu kullanmak istiyorlar.” Osmanlı’nın Batı tarafından diz çöktürülme süreci 1830’da Amerika ile imzalanan Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması ve 1838’de İngilizlerle imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile başlamıştır. 1839 Tanzimat Fermanı’yla günümüzdeki “Avrupa Uyum Yasaları” veya “İkiz Anlaşmalar” benzeri uygulamalarla adeta örtüşmektedir. 1854 yılında emperyalist devletlerden borç almaya başlayan Osmanlı, 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma gerçekleştirmiş ve kısa sürede 239 milyon lira gibi dev borç yükünü sırtlanmak zorunda kalmıştır. 1865 yılına kadar borçların yıllık ödemelerini güçlükle sürdürmüş, bu tarihten sonra da yıllık ödemeleri ancak yeni dış borçlanmalarla yapabilmişti. Ancak alınan faiz ödenemeyecek duruma gelmiş ve Osmanlı elinde kalan tek varlığı olan “topraklarını” yabancıların toprak alımına onay vererek çıkış yolu bulmaya çalışmıştı. Cengiz Özakıncı’nın belirttiğine göre; “1870’lere doğru, borç veren yabancılar, Osmanlı’nın yeni borç istemleri karşısında “iyi ama nasıl ödeyeceksiniz, bugüne kadar aldıklarınızın faizini bile ödeyemez durumdasınız, borcunuzun karşılığında bize bir güvence gösterin ki borç vermeyi sürdürebilelim” deyince, ülkenin topraklarından başka verebileceği bir güvencesi kalmayan Osmanlı, tıpkı bugün yapıldığı gibi yabancı uyruklulara toprak satışı için yasa çıkardı. Abdülaziz’in çıkardığı 7 Safer 1284/10 Haziran 1867 günlü “Tebayı Ecnebiyenin Emlâke Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun” ile birlikte yabancılara Osmanlı ülkesinde toprak satınalma hakkı tanınmış, böylece borç veren yabancılar, alacakları ödenmediğinde karşılığını topraklara el koyarak alabilme hakkına kavuşmuşlardı.” Osmanlı’nın yabancılara toprak satın alma hakkının verilmesiyle birlikte zengin Anadolu coğrafyası adeta yabancıların talanına sahne olur. Günümüzde de Abdülaziz uygulamalarına benzer bir uygulama olarak, 19 Temmuz 2003 tarihli 25173 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4916 sayılı yeni tapu kanunuyla yabancı uyruklu gerçek veya tüzel kişilerin ülkemizde taşınmaz mal edinmesi kanunu kabul edilmiş ve köy kanununda yapılan değişiklikle de köy arazisi alması olanaklı hale getirilmiştir. Abdülaziz’in yabancıların toprak alımıyla ilgili kanunu yayınlamasının ardından ilk olarak zengin maden yataklarının envanteri çıkarılır. Büyük bir talan ve yağmalama stratejisi, sistemli bir şekilde Osmanlı’ya dikte ettirilen ticaret anlaşmaları ile yasal hale getirilir. Araştırmacı Yazar M.Mustafa Çınkı’nın belirttiğine göre: “1882 yılından 1922 yılına kadar 35 adet krom imtiyazı verilir. Bu imtiyazların 20 si yabancı ve zimmi Türk tebasınındır.” Madenler üzerindeki yağma ve talan stratejisi petrol yarışında da geçerlidir. Emperyalist güçlerin birbirleriyle yarışı, Osmanlı yönetimini etkileme ve kendi istekleri doğrultusunda karar çıkarma stratejileri sonucu küstahça isteklerine sürekli boyun eğilmiş ve Batı’nın isteklerine karşı çıkabilecek bir anlayış geliştirilememiştir. “Petrol alanlarına sahip olma hırsının en belirgin olduğu 1900’lerin başında İngiliz D’Arcay Co. şirketi Osmanlılarla müzakereye oturmuştu. Amerika tabiki yarışta geride kalmak istemiyordu ve Roosevelt’in 1908’de Amiral Chester’i özel elçi olarak İstanbul’a göndermesi konuya verilen önemi gösteriyordu. Aynı dönemde Fransız bilim adamları ve özellikle J.de Morgan, Qesrê Şirin’in arkasında kalan zengin “Kerkük Xaneqin-Şaxi Kuweyxe” petrol hattının sınırlarını belirlemeyi başardı. Morgan, bu hattın uzunluğunun yaklaşık 300 km’yi bulduğunu hesapladı. Almanlar ise Bağdat Demiryolu’nun her iki yanında 20 kilometrelik şerit içinde kalan petrol yataklarını kullanmaya ilişkin bir imtiyaz elde ettiler...” (Ersal Yavi) Osmanlı borç para bulmak için toprak satışlarına izin vermiş ve bununla birlikte maden yağması Anadolu coğrafyasında kesintisiz devam etmiştir. 1867’de Avrupa seferine çıkan Abdülaziz İngiltere Kraliçesi Viktorya’dan Garter Şövalyesi ünvanını almıştır. Özakıncı, Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in tamamen Batı tahakkümü altına girdiğinin en belirgin durumunu şu şekilde şekilde anlatılıyor: “...Abdülaziz, Portsmouth’daki donanmayı Kraliçe Viktorya ile teftişe gitmişti. İki tatbikata katılan yaklaşık yüz gemi arasında Trafalgar Savaşı’nın ünlü amiral gemisi Victory de vardı. İngiliz Kraliyet yatı Victoria and Albert’in güvertesinden deniz tatbikatı seyredildikten sonra Kraliçe Viktorya, Osmanlı Sultanı’na dizbağı nişanı takarak onu Garter şövalyesi ilan etti. Böylece tarihte herhalde ilk defa bir Halife’ye Hristiyanlığı korumakla yükümlü bir şövalyelik sınıfının üyeliği veriliyordu.” 1800’lerin ilk çeyreğinde başlayan teslimiyet süreci, 1919 yılında Osmanlı yönetiminin Batı’ya tamamen teslimiyeti bizzat istemesi Osmanlı’nın devlet yönetimi iflasının net göstergesi idi. Damat Ferit sadrazam olur olmaz padişah ile İngilizlere teslimiyet projesini gizlice hazırlar ve 30 Mart 1919 tarihinde İngilizlere sunar. Bu gizli proje İngilizler tarafından kabul edilmez ve ilk defa bir Amerikan gazetesinde bu proje yayınlanır. 22 Ocak 1920 tarihli The New York Herald Tribune adlı gazetede yayınlanan 7 maddelik projenin ilk maddesinde şu sözler geçmektedir: “1- İngiltere Hükümeti kendi kumandası altında Türkiye’nin tamamiyet ve istiklalini deruhte eder.” Osmanlı Padişahları bir taraftan emperyalistlere teslim olma yolundan başka çıkış yolu bulamazken diğer yandan da ne pahasına olursa olsun tahtta kalma savaşı veriyordu. Bunun en acı örneklerinden birisi de Osmanlı Donanması’nı çürümeye terk eden II. Abdülhamit uygulamaları olmuştu. Kendinden önceki iki padişahın hızla tahttan indirilmesinin etkisinde kalan Abdülhamit saltanatını güçlendirme çabasına girmiş ve Osmanlı Hazinesi’ne çok büyük yük getiren casus ağını kurmuştur. Abdülhamit’in kuşkuculuğu imparatorluğun giderek gerilemesine ve yenileşme ile ilgili tüm adımların durdurulması uygulamalarına kadar gitmektedir. Osmanlı Donanması’nın Abdülhamit eliyle bilinçli olarak nasıl çürütüldüğünü dönemin Bahriye Nazırlarından Hasan Râmi Paşa’nın hatıralarında yer alır: “Zamanın en kudretli donanmalarından biri olan Osmanlı Donanmasının bir gün başkaldırarak kendisini tahttan indireceği düşüncesine saplanan II. Abdülhamit, sistemli bir biçimde donanmayı çökertmeğe koyulmuştu. Milyonlarca sterline mal olan ve borçlarının taksitlerinin bile ödenmesinde zorluk çekilen zırhlılar ve korvetlerin, bir gün sarayı topa tutabilecekleri düşüncesiyle, top atış eğitimi yapmaları yasaklanmış; daha sonra hepsi Haliç’e çekilerek kıyılara bağlanmıştı. Artık gemilerin kazanları yanmayacak, bacaları tütmeyecek, uskurları dönmeyecekti.” Donanmanın çürümeye bırakılması sonucunda 1897 yılında çıkan Osmanlı-Yunan savaşında Yunan savaş gemilerine karşılık verecek tek sağlam gemi ayakta kalmadığı gibi çoğu zırhlı geminin kazanları Haliç’ten çıkamadan patlamış, Marmara’ya açılabilen birkaç gemi ise top atışı yaparken henüz ilk atışlarında top kızakları parçalanmıştı. Donanmanın parasız kalması ve çürümeye terk edilmesi, memurların maaşlarının aylardır ödenmemesi, subayların maaşlarının belli belirsiz dönemlerde ve eksik bir şekilde ödenmesi ekonominin büyük bir çöküntü ile dışa bağımlılığının göstergesiydi. Yukarıda belirttiğimiz 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Ticaret Anlaşması ile alınan kararlar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu iç piyasasını koruyacak tüm mali tedbirlerden yoksundur artık. Avrupa’nın buharlı makineleri icat etmesi ve sanayisinde kullanmasıyla birlikte hızla hammade ihtiyacına yönelmesiyle Osmanlı’nın iç piyasasında kendini korumak için satışını yasakladığı pamuk,ipek,bakır gibi hammaddelerin önünü açan anlaşmalar Osmanlı’nın elindeki malların değerinin çok altında hızla dışarıya çıkmasına neden olmuştur. İngiltere ile 1838’de imzalanan Ticaret Anlaşması aynı yıl Fransa ile de imzalanmıştır. İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Belçika ve Prusya sıraya girip bu haklarını 1840 yılında imzaladıkları anlaşmalar ile almışlardı. Danimarka ise 1841’de Osmanlı ile anlaşmayı imzalamış ve diğer sömürgeci devletlerin elde ettiği tüm haklara kavuşmuştu. Avrupalı devletler artık ürettikleri malları Osmanlı’ya kolayca satarak ucuz hammaddelerini Anadolu coğrafyasından karşılıyorlardı. Osmanlı ekonomisi bu süreçte tam bir çıkmaza ve kısır döngüye girmiş elleri kolları bağlanmış sadece beyin fonksiyonları ile bir süre daha yaşamasına müsade edilir konuma getirilmişti. Osmanlı’nın yönetimindeki çöküntü halk üzerinde de büyük bir hayalkırıklığı ve umutsuzluk yaratmaktaydı. 1800’lerin ilk çeyreğinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreç son derece buhranlı ve sıkıntılı geçmişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nde görev almış olan Dr.Ernest Jackh’ın Alman Başbakanlığı’na sunduğu rapordan bir bölüm: “Yabancılar tamamen ülke dışı sayılırlar ve anavatanlarının yasalarına bağlı kalırlar. Türklerin bir misafir sıfatıyla bütün haklarına riayete mecbur oldukları yabancılar, buna karşılık Türkiye ve Türk yasalarına karşı hiçbir sorumluluk duymazlar. Kendi yasalarına göre hüküm veren yargıçlara sahip yabancı konsolos mahkemeleri, tam bir yargı hakkına maliktirler. Hatta Türklerle yabancılar arasında çıkan anlaşmazlıklar Türk mahkemelerinde çözümlenemez. Bu gibi anlaşmazlıkların çözüm yeri birleşik mahkemelerdir. Türk polisi yabancıları, hatta bir yabancı elçilik veya konsolosluğunun himayesin altında bulunduğunu bir belge ile ispat eden kendi yurttaşlarını bile tutuklayamaz. Rus Konsolosluğu, Türklere “himaye belgesi” ticareti yapmak suretiyle kârlı mali ve siyasi işler koymaktadır. Bu konuda en çirkin örnek şudur: Dostlarımdan İstanbul Belediye Başkanı, İstanbul’u kendi deyimiyle “civilization of syphilization” dan (İstanbul Belediye Başkanı uygarlık anlamına gelen “civilization” kelimesi ile frengi anlamına gelen “syphilization” kelimelerinin okunuşlarındaki yakın ses uyumundan yararlanarak “civilization of syphilization” (frengi uygarlığı) demek suretiyle yabancı uyruklu Avrupalı ******ler ile Avrupa uyarlığı arasında ince bir bağlantı kurmak istemektedir) kurtarmak istemişti. Belediye Başkanı yabancı uyruklu ******ler hakkında sağlık tedbirleri almağa kalkıştığı zaman, sözü geçen büyükelçi derhal hastalıklı ******lerin koruyucusu kesilerek karşı koydu ve başkentin sağlığını korumaktan başkanı alıkoydu. Yabancı devletler kendi posta ulaşımlarını yönetmekte ve denetlemektedirler. Avrupa’dan gelen bütün mektup ve paketler ile Türkiye’de bulunan yabancılar arasındaki posta çantaları, Türk olmayan posta idaresi tarafından alınıp verilmektedir. Böylece, yılda milyonlara varan posta gelirinden Türkiye yoksun kalmaktadır. Bir gün Türk bakanlarından biri şu gerçeği ortaya koymuştu: Eğer Almanya’daki ölçüde yabancılardan vergi alınsa ve yabancıların sahip bulunduğu posta ayrıcalıkları kaldırılmış olsa, Türkiye’nin eline geçecek gelir Türk bütçe açığını kapatmaya yetecekti. Eğitim işlerinde de durum böyledir. Yabancı okullar daha iyi finans ediliyor, Türke el vermiyen bir hayat felsefesi okutuluyor ve büyük ölçüde siyasal propaganda yapılıyor. Hemen hemen “Osmanlı-Hristiyan” ulusların bütün Türk aleyhdarı temsilcileri ülke dışı yasalara bağlı yabancı okullarından yetişmişlerdir...” Osmanlı İmparatorluğu sadece ekonomik ve ticari bir kıskaç ile değil ayrıca misyoner faaliyetlerinin yoğunlaştığı Anadolu’nun hristiyanlaştırılması tehlikesine maruz kalmıştır. Amerikan Yabancı Misyonlar Kurumu Başkanı Dr.James L.Barton tarafından Ocak 1919’da Barış Konferansı’na sunulan rapora göre Türkiye’deki yabancı misyonerlerin durumu şöyledir: “Amerika Birleşik Devletleri 304 eğitim misyoneri ve 65,104 kilise elemanı ile başta gelmektedir. Ayrıca 11 çocuk yuvası, 337 ilkokul, 28 orta öğretim kuruluşu, 11 kolej, 11 hastane ve 12 dispanserden oluşan sosyal ve kültürel kuruluşlara sahiptir. İngiltere’nin Türkiye’deki eğitim misyoneri sayısı 51, kilise elemanı sayısı 23 tür. 1 çocuk yuvası, 7 ilkokul, 5 ortaokul, 2 hastane ve 4 dispansere sahiptir. Türkiye’deki Alman misyonerlerin sayısı 79 eğitim elemanı ve 791 rahip olmak üzere 870’dir. Ayrıca 7 çocuk yuvası, 17 ilkokul ve ortaokul ile 2 hastane ve 2 dispanser yönetmektedirler.” Osmanlı toprakları üzerindeki katoliklerle Fransa ilgilenmiş, Rusya imparatorluk sınırlarındaki ortodoksların koruyuculuğunu yüklenmiş ve her ülke ırk ve din bağı için ayrı çıkarlar elde etmeye çaba göstermiştir. Avrupalılar artık elde ettikleri tüm imtiyazları kullanarak yerli yatırımcıların Osmanlı ticaret hayatından çekilmesi için çaba göstermeye başlamışlar, çeşitli şirketlerle impratorluğun demiryollarını, limanlarını, elektrik, su işletmelerini elde etmeye, madenlerini ele geçirip fabrikaları ile yerinde üretim yapmaya başlamışlardı. Rumeli ve Ege bölgesindeki demiryolları Fransız ve İngizlilerin egemenliğine, boraks madenleri yine İngiliz egemenliğine, Zonguldak ve Ereğli kömür yataklarının büyük bölümü Fransız şirketlerine verilmiştir. Bunun dışında, İstanbul’un tüm hayati fonksiyonlarını içeren elektrik, su, tramvay gibi hizmetlerin de Fransız özel şirketlerince yürütülmesi sağlanmıştır. Keza Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan acı bir gerçek daha vardır. Anadolu ve Bağdat Şimendifer Kumpanyalarının bütün yazışmaları ve konuşmaları – bu kumpanyalar Almanların olduğu halde – tamamen Fransızca yapılmakta idi. Bu sıkıntı Kurtuluş Savaşı yıllarında da devam etmişti. Şöyle ki, işletmeleri yönetecek Türk olmadığı gibi makinistler ve teknik personel de Türk değildi. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na kadar kabul ettiği tüm şartlar ile Anadolu’nun emperyalistler tarafından istilasına gözyummakla kalmamış adeta bunu teşvik etmiştir. Osmanlı yönetimi 1800’lerin ortasından itibaren değişen koşullara göre uluslararası siyasette sürekli büyük devletlerin koruması altında kalmak ve korunmak için onursuz bir politika izlemiş, yabancıların tüm isteklerini karşı koymaksızın harfiyen yerine getirmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde tüm kaynaklarını yabancıların kontrolüne bırakan 42 dış borçlanma ve toplam 402 milyon Osmanlı altın lirası tutarındaki ağır borç yükü altında ezilen Osmanlı, devlet yapısının tüm kurumları ile birlikte çöktüğü diğer uluslar tarafından bilinmekte ve adına “hasta adam” ünvanı yakıştırılmakta idi. Almanya ile yanyana savaşa giren Osmanlı toprakları işgal edilmiş ve en ağır şartları kabul etmek zorunda kalmıştı. Ancak Almanya’nın savaşı kazanması durumunda dahi, Osmanlı’nın 4 yıllık süre ile ödeme sözü verdiği %6 faizle 5 milyon altın liraya borçlandığı Almanya’nın yarı-sömürgesi olacağı kesindi. Bununla birlikte, Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile sonuçlanmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti “ulus-devlet” yapısını kurmuş ve tarihte yerini almıştır. Türkleri dünya sahnesinden silmek isteyen Batı’ya 1920’lerde dur denmiştir. Ancak Kurtuluş Savaşı sürecinde vatan haini işbirlikçiler sahneye çıkmış, elde ettikleri yüksek mevkilerden Anadolu’da mücadele eden bir avuç vatansevere engel olma yarışına girmişlerdir. Bunun en açık örneği İstanbul basınınında görülmüş, Batılı emperyalistlerin güdümündeki ihanet dolu yazılarıyla milli mücadeleyi sekteye uğratma amacı gütmüşlerdir. Bunlara birkaç örnek: “REFİK HALİT KARAY: “Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, İngiltere ile beraber yürümektir... Mustafa Kemal’in muzaffer olduğunu görmektense, memleketin Yunanlılar tarafından alınmasını tercih ederim.” ADLİYE NAZIRI ALİ RÜŞTÜ: “Yunan Ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz...” İSKİPLİ ATIF HOCA’NIN BAŞINDA BULUNDUĞU TEALİ İSLAM CEMİYETİ BİLDİRİSİ: “Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse şer’an kafîrdir... Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır...” ALİ KEMAL: “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.” DAMAT FERİT PAŞA: “Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken, Kuvayı Milliye ayaklanmasından korkulmaz.” REFİ CEVAT ULUNAY: “Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır.” RIZA TEVFİK: “Medeniyei temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.” HARİCİYE NAZIRI MUSTAFA ŞERİF PAŞA: “Umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir.” (Hablemitoğlu) Sonuç olarak, 1800’lü yılların başından itibaren Osmanlı toprakları üzerinde mücadele eden İngiltere, Amerika, Almanya, İtalya, Rusya gibi ülkeler önce antropolog, jeolog, akademisyen ünvanları altında imparatorluk topraklarındaki maden ve petrol yataklarının envaterini çıkarmış; misyonerlik faaliyetleri için önemli ulaşım noktaları, su havzaları, verimli tarım arazileri seçilmiş; hammadde kaynaklarına hızla ulaşmak için ticaret anlaşmalarıyla elde ettikleri imtiyazlarla kendi sanayileşmelerinin önünü açarken, Osmanlı İmparatorluğu’nu sürekli borçlandırmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında yönetime gelen tüm padişahlar ve çevresindekiler imparatorluğun Batı’ya teslim olma şartlarını hazırlamışlardır. Geri dönüşü olmayan dış borçlanma, bağımlılık içeren siyasi ve ticari antlaşmalar Osmanlı’nın çöküş sürecini hızlandırmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Limni adasının Mondros limanında Bahriye Nazırı Rauf Bey'in (Orbay) başkanlığını yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilaf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla imparatorluğun çöküş ve çözülüşü resmen kabul edilmiştir. Bu tarihten sonra Anadolu’da bir Türk devletinin yaşama olasılığının artık kalmadığını düşünen Batı, Yunanlıları silahlandırarak hızla Türk topraklarını işgal ettirmiş ancak beklenen son gerçekleşmemiş, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarihin akışını ters çevirmiştir. Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal’in hayatta olduğu dönemde siyasi, ekonomik ve askeri açıdan tam bağımsız bir şekilde yaşamış, 1938 Mustafa Kemal’in ölümüne kadar dış politikasından ödün vermemiş, yabancı devletleri iç işlerine karıştırmamıştır. M.Kemal’in ölümüyle birlikte Batı bağımlılığı hastalığı yeniden ortaya çıkmış ve tıpkı Osmanlı’yı yöneten kafaların Osmanlı’yı Batı’ya bağlaması gibi Türkiye de yöneticiler tarfından bağımlı hale getirilmiştir. Bir sonraki yazımızda bu bağımlılığın hangi koşullarda, kimler tarafından sağlandığı ele alınacaktır. |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlı'nın Genişleme Stratejileri
Kuruluş dönemi Orta ve Güney-batı Asya'daki Büyük Selçuklu hakimiyetinin 1157'de sona ermesi üzerine, bölgedeki dengeyi, özellikle Haçlıların kendi lehlerine değiştirme çabalarına, belki de kendini aşan bir kapasite ile karşı koyan Anadolu Selçuklularının 1243'de Kösedağ savaşında Moğollara mağlup olması, Anadoluyu bile küçük devletçikler öbeği haline gelmişti. Moğolların Doğu ve Orta Anadolu'da etkili olması dolayısıyla buralardaki Türkmenlerin büyük bir kısmı yönlerini Moğol baskısının ulaşmadığı, Batıdaki uç bölgelerine çevirmişlerdi. Serhad bölgesindeki Türkmen nüfusunun artmasına paralel olarak Bizans ile-deniz hariç-en geniş sınırı bulunan Osmanlı Beyliği Bursa, İznik, İzmit, Üsküdar istikametinde birikmiş insan gücünü kullanarak genişlemiş ve Anadolu Selçukçulularının yıkılmasıyla ortaya çıkan kaos ortamında Bizans'ın Anadolu içlerine doğru yeniden harekete geçmesine engel olmuştu. Selçukludan kalan alanda birbirleriyle mücadele eden beylikler yerine Osmanlı'nın, Bizans'a yönelmesi Anadolu'daki insanların Selçuklu varisliği hususundaki Osmanlı'ya teveccühünde önemli bir amil olmuş ve Osmanlı'nın temayüzüne yol açmıştı. Osman Bey, 1303'de, İznik şehrini baskı altında tutarak, İstanbul boğazı istikametinde ilerlemeye çalışırken, Bizans'ın İznik'i kurtarma çabası, Koyunhisar savaşının Osmanlılar tarafından kazanılmasıyla başarısızlığa uğramıştı. Bursa'yı ele geçirmek isteyen Osman Bey, 1321'de Mudanya limanını ele geçirerek Bursa'nın dış dünya ile olan irtibatını kesmişti. Hem doğu hem batı (Anadolu-Balkan) yönündeki stratejileri Orhan Bey daha önceki politikaya uygun olarak, 1326'da Bursa'yı ele geçirdikten sonra, İznik(1331), Gemlik(1333) ve nihayet 1337'de İzmit'in ele geçirilmesi ile Osmanlılar Karadeniz'e ulaşarak, Üsküdar'a kadar olan Kocaeli yarımadasına sahip olmuşlar ve neredeyse Bizansı İstanbul Boğazı'na kadar olan Anadolu topraklarından uzaklaştırmışlardı. Bizansın başşehrinin olduğu İstanbul Boğazı'ndan Trakya'ya geçmenin zorluğu ortada olmakla beraber, Çanakkale istikametinde ilerleyerek buradan Trakya'ya geçmek, Bizans'a güneyden deniz yolunu kapatmak hedefiyle, Orhan Bey zamanında, Osmanlılar ilk defa ciddi olarak bir Türk beyliği ile karşı karşıya gelmişti. 1345 tarihinde, Balıkesir-Çanakkale bölgesindeki Karesi Beyliği'ndeki iç anlaşmazlıklar nedeniyle, bazı beylerin yardım istemesinden de istifadeyle, Orhan Bey'in Karesi seferine çıkması üzerine Balıkesir, Manyas ve Kapıdağı gibi şehirler Osmanlı Devletine dahil olurken, kısa zamanda bu beylik Osmanlı ile bütünleşmiş, hem coğrafi ve hem de insan gücü bakımından Osmanlı'ya katkısı olmuştu. Böylece, Osmanlıların Çanakkale üzerinden Trakya'ya geçmeleri için bir engel kalmamıştı. Bu arada, Sivas merkezli Eretna Beyliği'nin en batısında olan Ankara şehri, iç karışıklıklar içerisinde oldukları bir sırada Osmanlı sınırlarının doğusunda Orta Anadolu için muhkem bir nokta olan burası ele geçirilmişti (1354). Böylece Osmanlılar Anadolu'da çok stratejik bir yere ayaklarını basmışlardı. Bizans'taki taht kavgalarından faydalanan Osmanlılar, Çanakkale Boğazı'ndan Trakya'ya geçerek 1354'te Gelibolu ve çevresini feth etmişlerdi. Böylece, Çanakkale Boğazı ve çevresi ele geçirilerek Marmara Denizi'ne Akdeniz'den giriş ve çıkışları denetim altına alınmış, Bizans kontrol altına alınırken, Balkanlardaki genişlemenin köprübaşı tutulup, ilerlemenin önü açılmıştı. Böylece, Osmanlı Devleti, toprak olarak küçüklüğüne rağmen, iki kıtada toprakları olan, stratejik üstünlüğe sahip ve sadece ele geçirme değil, bölgeye doğudan gelen Türk boylarını iskan etme ve meskun halkı kendine bağlama politikaları ile daimî yerleşme siyasetini uygulamaya koymuştu. Bölgenin sadece siyasi değil, etnik ve dini mensubiyet haritasını da değiştirerek böl-geye hakim olmak için pratik ve reel bir siyaset uygulamışlardı. Orhan Bey döneminde, Anadolu'da Ankara'yı alarak sağlam bir zemine dayanan Osmanlılar, Trakya'da Marmara Denizi'nin Avrupa yakasını kontrol edecek ve Balkan istikametinde kilit rol oynayacak olan Edirne'yi ele geçirmişlerdi. Bu sayede küçük Osmanlı Devleti, iki istikametli politikasını yürürlüğe koymuştu. Hem Doğu yani Anadolu, hem de Batı yani Balkanlar istikametinde genişleme politikasını tatbike başlamıştı. Bu siyaset Selçuklu varisliği için Anadolu'da hakimiyeti tesis etmek ve yeni alanları ele geçirerek, Anadolu Selçukluları döneminde bölgede eksik olarak gerçekleşen hakimiyetlerini kâmil hale dönüştürmek tarzında cereyan ediyordu. I. Murad (1362-1389) da bu Osmanlı politikasını devam ettirmişti. Ankara'yı yeniden (1362) halkın isteği ve memnuniyeti ile ele geçirerek Anadolu'da konumunu sağlamlaştıran I. Murad döneminde, Edirne ve Trakya'yı takviye etmek, Balkanların ortasında Meriç vadisinde önemli bir mevkide olan ve Bulgarlar ile Bizans'ı birbirinden koparan, hatta Sırp Kralının konumunu zora sokacak bir şekil-de Filibe ele geçirilmişti(1363). Bunun üzerine, Bizans Osmanlılarla anlaşmaya mecbur kalarak, İstanbul'un gıda ihtiyacını ancak garanti altına almış oluyordu. Artık, Bizans Osmanlının çevrelediği bir şehir konumuna dönüşüyordu. Filibe'nin Osmanlıya geçişi, Papa V. Urban'ın teşvikiyle Sırp, Macar, Eflak ve Bulgar arasında bir ittifak oluşturdu. Macar Kralı Layoş'un idare ettiği ordunun Sırpsındığı savaşında (1364) yenilmesi Osmanlıya, Balkanlardaki Macar nüfuzunu kırma fırsatı verdi. Osmanlı'ya karşı Haçlı seferlerinin devamı niteliğinde sayılabilecek ve Avrupa'da hazırlanan bu müşterek mukavemete darbe indirme şansını vermiş ve Osmanlı ilk defa, Avrupalı bir güce karşı başarı elde etmişti. Papanın yeni bir ittifak teşebbüsü üzerine Savoy Dükü II. Amedeon Gelibolu'yu ele geçirip Bizans'a verdi (1366) ise de, Osmanlılar burayı kısa bir süre sonra tekrar ele geçirdiler. Çok geçmeden Makedonya'ya ulaşan Osmanlılar Serez, Selanik, Drama, Kavala ve Sofya'yı feth ettiler. Böylece batı istikametinde ilerleyen Osmanlı kuvvetleri orta Balkanlara yerleşmişlerdi. I. Murad, Batı Anadolu'dan başlayarak Anadolu Beyliklerini Osmanlıya katma politikasında zaruret olmadan çatışmaya girmeme tarzını benimsemişti. Siyasi evlilik yoluyla, mesela Şehzade Bayezid'i Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı ile evlendirerek Kütahya, Simav, Eğrigöz ve Taşanlı'nın çeyiz olarak Osmanlıya katılmasını sağlamıştı. Nüfuz ve kudreti artan Osmanlı Devleti, I. Murad'ın teklifiyle Hamidoğullarından Akşehir, Beyşehir, Karaağaç, Yalvaç, Seydişehir ve Isparta gibi şehirleri satın almıştı. Böylece savaşsız olarak Batı Anadolu'da büyük alan kazanan Osmanlılar, Kastamonu-Sinop civarında hüküm süren Candaroğullarını hakimiyetine katmak istemişlerdi. Bu doğrultuda, Şehzade Süleyman'ı himayeye aldı ve Osmanlı ailesine damat yapılarak kaynaşmayı sağladı. Süleyman Bey de seferlerde Osmanlıya kuvvet vermeyi ihmal etmedi. Germiyanoğullarından bazı toprakları alan Osmanlı Devleti Konya'ya doğru bir ilerleme sağlamıştı. Kendilerini Selçuk-luların varisi gören Karamanoğulları ile Osmanlılar arsında rekabet kızışmıştı. I. Murad, Karamanoğlu Alaeddin Ali Bey'i kızı Nefise Sultan ile evlendirerek akraba olmayı, Anadolu'da birliği sağlamayı ve Anadolu'dan emin bir surette Balkanlara yönelmeyi istiyordu. Fakat Venedik, Sırp ve Papalık Osmanlıya karşı Karamanoğulla-rını tahrik etmeye başlamışlardı. Anado-lu'dan emin olmak isteyen I. Murad, Sırp Lazor tehlikesini bir yana bırakarak, Karamanoğullarının üzerine yürüdü ve Osmanlı üstünlüğünü Alaeddin Bey'e kabul ettirdi. Böylece, Orta Anadolu'da da Osmanlı üstünlüğü tescil edilmişti. Sırp kralı Lazor kumandasında Osmanlıya karşı kurulan Sırp, Bulgar, Bosna kuvvetlerine karşı ilk defa Karaman, Saruhan, Aydınoğulları kuvvetlerinin katılması ile Kosova savaşında Lazor kumandasındaki ittifakı yendi. İlk defa üç Türk Beyliğinden kuvvetlerin katılımı ile başarı sağlanması Anadolu'nun birleşmeye doğru attığı adımların da göstergesi olmuştu. Hem doğu hem de batı istikametinde başarılı politikalar ortaya koyan I. Murad, Kosova'da savaş bittikten sonra şehid edildi. Savaş dışında da stratejileri çok iyi uygulayan I. Murad ortadan kaldırılmıştı. Yıldırım Bayezid, Sırplarla vergi vermek, askerlik yapmak şartı ile anlaşma yoluna giderken, Üsküp şehri alınarak buraya Türk ahali yerleştirildi. Edirne dini, eğitim ve sosyal eserler inşa edilerek bir kültür merkezi haline getirmeye çalışıldı. Yıldırım, Balkanlarda sükuneti sağlayacak yerleşmeyi sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Onun esas hedefi Anadolu birliğinin sağlanması idi. Zira burada hakimiyet problemsiz olarak sağlanmadan büyük açılımlar mümkün görünmüyordu. Bu gaye ile Saruhan, Aydın, Menteşe ve Germiyan Beyliklerini kısa sürede (1389-1390) ele geçirilerek Kütahya merkezli Anadolu eyaletini kurdu. Batı Anadolu'daki bu birlik, Osmanlının Akdeniz'de bir deniz gücü haline gelmesine zemin hazırladı. Menteşe ve Aydın Beyliklerinin filolarının da Osmanlıya intikali ile Venediklilerin Batı Anadolu'daki deniz üstünlüğü sona ermiş ve Osmanlı deniz kuvvetleri, Sakız, Eğriboz ile Venediklilerin elindeki adalara seferler düzenlemeye başlamışlardı. Böylece, Batı Anadolu'ya hakim olan Osmanlı, Haçlı seferlerinden beri bölgede deniz etkinliklerini devam ettiren Avrupalı kuvvetlere karşı ciddi bir güç olarak çıkmıştı (1390). Bizans üzerindeki baskıyı artıran Yıldırım Bayezid, İstanbul'da camisiyle beraber, yüz haneli, bir Türk mahallesinin kurulmasını kabul ettirerek, İstanbul'un içerisine barış yolu ile yerleşmede önemli bir adım atmıştı (1391). Anadolu birliği için en büyük engeli oluşturan Karamanoğulları üzerine bir sefer düzenleyen (1391) Bayezid, bu beyliğin önemli bir kısmını Osmanlıya bağlarken, Mısır'daki halifeden “Sultanu'r-Rum (Roma)” (Anadolu Sultanı) ünvanını alarak (1392) Selçuklu Sultanlarının varisliğini halifeye tasdik ettirmişti. Böylece, Osmanlı Devleti, Anadolu'daki Türkmen beylikleri üzerine yapmış olduğu seferleri meşrulaştırmış oldu. Osmanlıların Macar sınırlarına dayanmasından rahatsız olan Macar Kralı Sigismund'un isteği ile Fransa, İngiltere, İskoçya, Lehistan Avusturya, İtalya, İsviçre ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden gelen Haçlı kuvvetlerini Niğbolu'da yenen (1396) Bayezid, Anadolu'da karışıklık çıkaran Karaman Beyliği üzerine yürüdü ve Beylik, Osmanlılara bağlandı (1397). Canik bölgesi ve Kadı Burhaneddin Devleti de Osmanlı hakimiyetine girdi (1398). Böylece haçlılara karşı sağladığı üstünlüğünü, Anadolu'da Beylikler üzerinde de perçinlemiş oldu. Ancak, Orta Asya merkezli büyük devlet kuran Timur'la Ankara'da yapılan savaşı Bayezid kaybedince Osmanlı Devleti bir fetret dönemine girmişti. 1403'ten 1448 tarihine kadar başlangıçta iç mücadele yapılırken, daha sonra ise özellikle II. Murad döneminde Balkan ve Anadolu'da Osmanlı hakimiyeti yeniden tesis edildi. 1451'de, Fatih'in başa geçmesi ile bu ivme daha da hızlanacaktı. Güçlü merkezin tesisi Fatih'le yeni bir döneme giren Osmanlı da Balkan politikasının devam ettirildiğini görüyoruz. Orta ve Batı Anadolu'da taht değişikliğinden istifade ile huzursuzluk çıkaran Karamanoğulları üzerine ilk seferini düzenleyen Fatih, Anadolu'da birliği sağlamak için kesin karar vermişti. Bunun çözümünü Osmanlı Devleti'nin ortasında sıkışıp neredeyse bir şehir devleti halinde kalan, fakat gerek Anadolu, gerek Balkan-Avrupa'da Osmanlı aleyhine ittifakları teşvik eden, denizden yardım aldığı gibi Osmanlıların Anadolu-Balkan aksamı arasını zayıflatan Bizans'ı ortadan kaldırma kararını tatbike koydu. Osmanlılar bu problemin çok önceden beri farkında olmalarına ve ortadan kaldırma çabalarına rağmen başarısız kalınmış, sadece etrafı çevrelemek suretiyle etkisiz hale getirilme yoluna gidilmişti. 1453'te İstanbul'u alan Fatih li-derliğindeki Osmanlılar, devletin iki kanadı arasındaki gövdedeki zaafa son vermişler, bütünlüğü sağlamışlar, kuzey-güney veya güney-kuzey istikametindeki en önemli su yolu olan Boğazların tek hakimi haline gelmişlerdi. Fatih, Anadolu'nun tartışmasız ve problemsiz hale getirilmesi için, Anadolu'nun bir kısmını da ellerinde tutan Batı Asya ve Doğu Akdeniz'deki büyük devletler yani Akkoyunlu ve Memluklular ile müca-delelerin neticelenmesi için yeni bir dönem başlattı. Bu hem Anadolu'nun ve Osmanlı'nın büyük bir devlet olması için zaruri, hem de üç kıtanın birleştiği bölgede hakim olmanın temeli haline gelmişti. Bu istikamette hareket eden Fatih, Karaman (1467), Adana (1474) ve Trabzon'u (1461) ele geçirirken, Doğu Anadolu bölgesini de elinde bulunduran Anadolu'da Osmanlı egemenliğine karşı en büyük engel olan Akkoyunlu Devletini 1473'te Otlukbeli'nde yenerek büyük bir başarı elde etti ve artık Doğu Anadolu'nun Osmanlıya meyli kesinleşti. Güney Anadolu'da etkinliğini sürdüren Memluklularla mücadeleye girişen Fatih, Halep ve Şam'daki halkın yönünü Osmanlıya çevirecek kadar aktif bir politika uyguladı. Bölgede Memluk hakimiyetinin varlığı devam ederken, Osmanlı nüfuzu yerleşmekteydi. Bunun Yavuz dönemi hareketinde büyük faydası görülecekti. Fatih'in politikası ile mücadele alanı biraz daha güneye doğru kaymış oluyordu. Fatih, 1481'de Mısır seferine çıkmak üzere iken vefat etmişti. Kuzey stratejisinin başlaması Fatih'in Trabzon'un fethiyle Karadeniz'in güney sahillerini Osmanlıya bağlaması neticesinde Osmanlıların yeni bir politikaya başladıklarını görüyoruz. Bu güneyden kuzey istikametinde Karadeniz'e sahip, kuzeye hakim olma siyaseti idi. Zira Kırım, Kazan, Astrahan üçgeninde büyük bir devlet olan Altınordu devletinin inkırazı üzerine Kırım ele geçirilerek, Hazar'dan Baltık'a kadar bir hattın oluşturulması, Osmanlının kuzeyinin garanti altına alınması ve Balkanların emniyetinin daha iyi hale getirilmesi politikasını başlatmıştı. 1451-54'te Sohum'u ele geçiren Osmanlı Devleti, 1475'e Kırımı kendisine bağlarken, aynı yıl, Taman, Kuban, Nogan diyarı, Çerkezistan, Çeçenistan, Dağıstan'dan oluşan Kafkas bölgesinin Hazara kadar Osmanlı hakimiyet bölgesine dahil edildiğini görüyoruz. Bu hareketle Kuzey Karadeniz'deki Ceneviz kaleleri alınarak müstemlekeleri ortadan kaldırıldığı gibi, Moskova ve çevresinde bir güç olarak ortaya çıkan Ruslara, güney istikametinin kapatılması manasına da geliyordu. Fatih Dönemi kuzey politikası ile Karadeniz'de hakimiyet Osmanlıya geçmiş oluyordu. Avrupa-Akdeniz politikasının deklarasyonu Fatih Dönemi politikalarında yeni bir açılım de batı istikametinde yaşanmıştı. Yıldırım Bayezid'in Selçuklu varisliğini Doğu Roma'nın coğrafyasına hakimiyetini de çağrıştıran bir tarzda Sultanu'r-Rum (Roma ) ünvanını elde etmesi sonrasında, Fatih, Balkanlarda Doğu Roma (Bizans) topraklarını ele geçirme istikametinde Anadolu'da hakim olan gücün tabii bir şe-kilde ihtiyaç duyduğu bölgeye yöneldi. 1460'ta Mora, 1463'te Bosna ve Hersek, 1479'da Arnavutluk'u ele geçirerek Adriyatik Denizi'ne ulaşmıştı. Fatih bir adım daha atarak Avrupa ve Akdeniz hakimiyetinde önemli bir yer olan İtalya üzerine yürüyerek, yani Otranto (1480-81) seferine çıkarak, bir dünya gücü olarak ortaya çıktığını deklare ediyordu. Böylece Fatih ile, Batı istikametindeki politika, yani Balkan politikası yerine, Avrupa ve Akdeniz politikası haline dönüşüyordu. Doğu Avrupa politikası Mevcudu koruma ve eski siyaseti devam ettirme niteliğinde ve oldukça sakin geçen II. Bayezid devrinde, Doğu Avrupa'da önemli bir adım atılmış Kili, Akkerman, Yaş ve Hotin alınarak, Boğdan'a hakim olunmuştu. Böylece, doğuda Rusya ve batıda Macar, Avusturya arasında Baltık kıyılarına kadar bölgeyi kontrol eden Lehistan (Polonya) ile mücadele dönemi başlamıştı. Bu Osmanlı'nın Karadeniz-Baltık bölgesinde politikalar belirlemeye başlamasına yönelik önemli bir girişimdi. Zira, Doğu Avrupa'daki bu açılım daha sonra Avrupa'nın kaderini belirleyecek, önemli olaylara sahne olacaktı. Doğu, Güney ve Kuzey Afrika stratejileri II. Bayezid Döneminde Osmanlı-Memluk rekabetinin kızıştığını, Dülkadirli-Memluk işbirliğine paralel, doğuda yeni bir güç olarak Safevilerin de ortaya çıkması Osmanlıyı doğu ve güney politikalarında zor duruma düşürmüştü. Ancak, Ümit Burnu'nu dolaşarak 1503'te Hindistan sahillerine sağlam bir şekilde yerleşen Portekizliler, Hürmüz'ü alarak Acem körfezini kapatmışlardı. Bununla da yetinmeyen Portekizliler, Mekke-Medine'yi yağmalama ve Hz. Peygamberin cesedini çalmak üzere planlar yapmaları ve Süveyş'in girişinde önemli bir mevki olan Aden'i tehdide başlamaları Memlukluları Osman-lılara yaklaştırmıştı. Akdeniz'de büyük bir güce sahip olan Osmanlılardan, Memluk-luların yardım talebi üzerine, Türk denizcilerinin yardımı ile hazırlanan 20 gemiden oluşan filo 1915'te, Hind Denizi'ne hakim olan ve Kameran'ı ele geçiren Portekizlilere karşı sefer düzenlenmiş, fakat başarısız olunmuştu. 1916'da da Bender-i Aden'e kurtarmak için yapılan sefer de başarısız olmuştu. Böylece, İslam dünyası ilk defa bir Avrupalı güç tarafından doğudan tehdit edilmeye başlanmış ve Hindistan kıyılarını da elde tutarak İran'dan Mısır'a kadar bütün bölge muhasara altına alınmıştı. Bu, bütün Güney-Batı Asya'nın sömürgeleştiril-mesinin yaklaştığı anlamına geliyordu. Sömürgeleştirme tehdidi sadece doğudan değil, batı istikametinden de yaşanıyordu. Kuzey Afrika'nın en batısındaki Kanarya adalarına 1402'de İspanyolların ayak basması, 1479'da kendilerine bağlamaları sonunda yeni bir dönem başlıyordu. Bütün Kuzey Afrika, özellikle İspanyol sömürgeciliğin tehdidi altına girmişti. Barbaros'un kardeşi Oruç Reis, Cezayirlilerin daveti üzerine, Cezayir'e giderek İspanyollara karşı onları korumaya çalışmıştı. Bu dönemde Fas'tan Hindistan'a kadar alan Avrupalı sömürgecilerin tehdidi altına girmişti. Batı'nın dünyayı keşfetmesi-sömürmesinin başladığı bir sırada, Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçiyordu (1512). Anadolu'yu, Maraş'a kadar tehdit eden Safevi Devleti'nin başındaki Şah İsmail'in, Yavuz'un İran seferi ile 1514'te Çaldıran'da yenilmesi, Anadolu birliğinin doğu istikametinde temini ve tehdidin esas itibariyle sona ermesini sağlamıştı. Mısır merkez olarak, Doğu-Akdeniz Kuzey-Afrika'yı elinde bulunduran ve İspanyol-Portekiz güçlerine karşı başarısız olan Memlukluların üzerine bir sefere çıkan Selim, 1516 Mercidabık Zaferi ile Halep-Şam bölgesini, 1517'de, Ridaniye Zaferi ile de Mısır'ı ve Hicaz'ı ele geçirmişti. Arabistan ve Kuzey Afrika'nın kapısı olan Mısır'ın Osmanlının eline geçmesi bölgede köklü bir değişime yol açmış, Osmanlı hakimiyet veya nüfuzu Hind Denizi'nden Fas'a kadar kısa süre içinde yerleşmişti. Mesela, 1518'de Cezayir hemen Osmanlının himayetine girmişti. Osmanlı, Mısır'ı ele geçirmesi ile Mukaddes Bölgeleri de elinde bulunduran İslam dünyasındaki en büyük güç haline gelmişti. Fiili olarak liderliği alan Osmanlılar, halifeliği de üzerlerine almışlardı. Dini bir kimlik ile de bütünleşen Osmanlılar Avrupalı Emperyalistler karşısında İslam dünyasının da koruyucusu konumuna gelmişlerdi. Merkezi Avrupa politikası Devletin süper bir güç haline dönüştüğü bir sırada başa geçen Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde, Osmanlı Devleti'nin bütün yönlerde uyguladığı stratejilere devam edildiğini, bazı boşlukların doldurulduğunu ve yeni tehditlere karşı yeni projeler geliştirdiğini görüyoruz. Macaristan üzerine defalarca sefer düzenleyerek ele geçiren, Viyana'yı kuşatarak merkezi Avrupa'daki en büyük gücü etkisiz hale getiren Kanuni, Fransa'ya yardım ederek Batı Avrupa'da belirleyici konuma gelmişti. Doğu Avrupa politikası Doğu Avrupa'da Boğdan-Basarabya ile Kırım arasındaki Bucak ve Yedisan'ı alarak kuzeybatı Karadeniz'deki boşluğu kapatmış ve Karadeniz ve doğu Avrupa'da Kuzeyden beliren Rus tehdidine karşı Lehistan-Baltık istikametinde politikalara geliştirerek Rusya'yı sınırlamaya Avusturya ile Rusya arasını tahkime çalışmıştı. Rusya'ya karşı kuzey stratejisi 1522'de Kazan'ı alarak doğu istikametinde yayılmaya başlayan Rusya, 1556-57'de Astrahan'ı alarak Hazar Denizi'ne ve Kuzey Kafkasya'ya ulaşmıştı. Hazar-Azak denizleri arasındaki Nogay Türklerini tehdit eden, Terek nehri ağzından Kafkasya'ya yerleşmeye çalışan Ruslara karşı tedbirler alınmaya başlanmıştı. 1556'da Kırım Hanı Devlet Giray'ın Astrahan'a yaptığı sefer başarısız olmuş, Çerkezler de ilk başlarda Osmanlının karşındaki Rusların yanında yer almışlar ve bölgede Rusların güçlenmesine neden olmuşlardı. Rusları, Hazar ve Azak denizlerinden çok yukarda, Don-Volga nehirlerinin birbirlerine yaklaştığı yerden daha ileride tutmak ve bu sınırın güneyindeki Nogay, Çerkez, Çeçen, Kabartay ve sairleri Rus tehlikesinden korumak, Rusya'yı kuzeyde büyük bir tehdit haline dönüşmeden bertaraf etmek için, Don-Volga (Ten-İdil) Kanal projesi 1563 tarihinde ortaya atılmıştı. Ancak, bu proje Kanuni sonrasında 1568-1569'da açılmaya başlanmıştı. Fakat Kırım Hanı'nın gönülsüzlüğü ve Osmanlı'nın bu bölgede fazla etkin olmasının rahatsızlığı yanında, Moskova'ya gizliden adam göndererek haber vermesi gibi sebeplerle başarılı olmamıştı. 1569'da Osmanlının Astrahan seferi başarısız olduğu gibi, Rus tehdidinin ciddiyetini daha sonra kavrayan Kırım Hanı'nın 1571'deki Moskova seferi de başarısız olmuştu. Kanuni döneminde ortaya konan bu projenin gerçekleşmemesi Kafkasya-Kırım istikametinde bir süre sonra bir Rus tehdidine neden olacaktır. Kanuni döneminde Azerbaycan istika-metine genişlemek suretiyle Hazar'a ulaşılacak, Türkistan ile doğrudan bağlar kurulmaya çalışılacaktır. Güney ve kuzey Afrika stratejiler tahkimi Hürmüz'ü ele geçirerek Basra Körfezi'ni tehdit eden Portekizlilerin oluşturduğu tehlikeye karşı, Kanuni döneminde Irak ele geçirildiği (1538) gibi, Körfezin Batı ve Güney kısımları Osmanlı himayesine girmişti. Bu hareket tam zamanında yapılmış, Körfez bölgesinin sömürgeleş-mesinin önüne geçilmişti. Yavuz'un Süveyş'ten Hint Denizi yönünde başlattığı hareket, Kanuni tarafından Arabistan yarımadasının doğusunu da içerisine alacak şekilde tamamlanmıştı. Hint Denizi'ndeki Portekiz hakimiyetine karşı mücadeleye devam eden Kanuni, Süveyş limanı merkez olmak üzere donanma oluşturmuş ve bir Mısır Kaptanlığı kurmuştu. Hindistan'daki Gucerant ve Kalikut Müslümanları da Portekizliler karşı Osmanlıdan yardım istemişlerdi. Hint Denizi'nde Osmanlı-Portekiz mücadelesi başlamış, Pîrî Reis Hint Kaptanlığı'na atanmıştı. Yapılan mücadelelerde, Akdeniz'e göre hazırlanmış gemiler dolayısı ile başarısız olunmakla beraber, Osmanlının 1517'de Kızıldeniz'e, 1538'de Basra Körfezine inmesiyle birlikle Portekizliler bölgeden uzaklaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Fakat, Hindistan yönündeki politikalarında Osmanlı başarısız olmuştu. Kanuni döneminde Trablusgarb, Tunus, Cezayir'in tamamı ele geçirilirken, 1550'lerde Fas'ı ele geçirmeye çalışan İspanyollara karşı mücadeleye iştirak edildiği görülmektedir. Böylece, Yavuz dönemini bir devamı olarak, Mısır'dan Fas'a kadar olan bölge Osmanlı nüfuzuna alınmıştı. Akdeniz Büyük bir deniz gücü haline gelen Osmanlılar, Haçlı seferlerinin bakiyeleri olan Akdeniz adalarındaki Avrupalıların hakimiyetlerine son verilmesi ile yeni gelişen Avrupa sömürgecileri ile birleşmelerine engel olunduğunu görmekteyiz. Avrupa filolarını da yenerek, Akdeniz'e hakim olan Osmanlılar, Rodos (1522) ve Sakız (1560) gibi adaları aldıkları gibi, Kanuni sonrasında da Kıbrıs (1571), Girit (1645-1669) gibi adaları da ele geçirerek Anadolu'yu yakından çevreleyecek ve merkezi tehdit edecek adalar da ele geçi-rilmişti. Doğu Avrupa Kanuni sonrasında Doğu Avrupa'da Rusya'nın büyük bir güç olarak belirmesi karşısında kadim Osmanlı politikası çerçevesinde 1573'te Lehistan (Polonya) Osmanlı himayesine alınarak iki büyük güç olan Avusturya-Rusya arasındaki bölge Baltık Denizine kadar Osmanlı nüfuz bölgesine alınmış, bu iki düşman gücün Osmanlıyı kuzeyden tehdit etmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Rus tehlikesinin Kırım üzerinde ağırlığını hissettirmesi üze-rine 1663'te de Ukrayna Osmanlı himaye-sine alınmıştı. Sonuç Osmanlının bir beylik halinde iken başlattığı stratejik uygulamaları, yükseliş döneminin şahıslara bağlı olmaksızın uygulandığını görmekteyiz. Merkezi devamlı olarak güçlü ve bütün tutma politikası, Yavuz dönemine kadar önceliğini korumuş, daha sonraları da Anadolu'yu tehdit edecek, çevreleyecek alan üzerinde hassasiyetle durulup, bu tehdit unsurları bertaraf edilmiştir. Genişleme, bir alan veya yönle sınırlandırılmadan doğru biçimde bütün istikametlerde, tehdit-açılım önceliğine göre yapılmıştır. Selçukluların Haçlı Seferlerine karşı koymalarından sonra, ikinci dalga olarak, Balkanlar üzerinden gelen Haçlı tipi toplu saldırılara da Osmanlılar, başarılı bir şe-kilde karşı koymuşlardır. Avrupa'nın yükseldiği ve sömürge politikalarına başladığı bir dönemde Adriyatik Denizi-Kırım Hanlığı, Hazar çizgisinde, Avusturya-Rusya tehdidine karşı bir hat oluşturulmuştur. Sömürgecilik ve emperyalizmin Kanarya Adalarından Hindistan'a kadar alandaki bölgede yayılma ve yerleşmesi hengamında Osmanlı müdahalesi ile bu dönem 300 yıl gibi bir süre geciktirilmiş ve bölgenin, siyasi, dini, hatta bazı kısımların etnik yapısının bile değişmesine engel olunmuştur. Osmanlı, Halifeliği de uhdesine almasıyla, İslam dünyasının temsilcisi ko-numuna gelmişti. Osmanlılar, bu istika-mette yürüttükleri politikalar ile hakimiyeti ve nüfuzu altında olan bölgeleri korumuşlardır. Tabi, bu durum, Avrupalı güçlerin sömürge politikaları karşısında en büyük engeli teşkil etmesi ve onları uzun süre uğraştırması dolayısıyla Osmanlılara ve Türklere tarihi düşmanlık oluşmasına da sebep olmuştur. Osmanlı'nın uyguladığı strateji, ters bir istikamette, farklı unsurların katkısı ile uygulanarak, iç zaafın büyük ve belirleyici faktörü sayesinde başarılı olmuş ve Osmanlının çöküşü gerçekleşmiştir. |
'Osmanlı Tarihi'
OSMANLI DÖNEMİ VE TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇİŞLERİ
Malazgirt savaşından sonra Anadolu’da iyice yerleşen Selçuklular, boğazlara dayandılar. Anadolu Beylikleri döneminde özellikle Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeliye yapılan akınlar sıklaştı. Trakya’nın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi de bu akınların ardından oldu. Aynı zamanda Türkler bu akınlar esnasında bölgeyi iyice tanıdılar. Karasi, Aydın ve Osmanoğulları beylikleri, Tekirdağ’a başlıca yedi akın yaptılar. Süleyman Paşa komutasındaki Türkler 1354 yılında Rumeliye kesin olarak geçmeden önce Bizans İmparatorları ile Türkler arasında uzun süren samimi ya da çıkara dayanan ilişkiler görülmektedir. İlk olarak 1320’li yıllarda Bizans’taki taht kavgası sırasında güç durumda kalan Kantakuzenas, Aydınoğulları’na başvurarak yardım talep etti. Aydınoğlu Umur Bey donanmasıyla harekete geçerek Bulgarlar’ı Dimetoka’dan (Edirne) kovdu. 1344’te Latinlerin İzmir’i işgal etmeleri, Aydınoğullarını ve onlardan yardım uman Kantakuzenos’u zor durumda bıraktı. Kantakuzenos Umur Bey’in teklifiyle Orhan Bey’e başvurdu ve ondan aldığı yardım ile 1346’da Edirne’yi ele geçirdi. Yine 1349’da Sırplar Selanik’i kuşatınca Bizans İmparatoru tekrar Türklerden yardım istedi. Orhan Bey, Süleyman Paşa komutasındaki orduyu Rumeliye göndererek Selanik’in kurtarılmasını sağladı. 1348’de Çanakkale Boğazını aşan akıncılar bu kez Tekirdağ’da görünerek kıyı bölgelerini ele geçirdiler ve Vize’ye kadar yaklaştılar. Asıl imparator İannes ile egemenlik savaşını sürdüren Kantakuzenos zor duruımda kalınca yeniden Osmanlılara başvurdu. Yapacakları yardım karşılığında Gelibolu’da bir kaleyi armağan olarak vermeyi teklif etti. Bizanslılar 1352’de Gelibolu’da Çimbi Kalesini Osmanlılara teslim etti. Buraya yerleşen Süleymen Paşa kısa sürede durumunu sağlamlaştırdı. Bu arada Gelibolu Türkler tarafından ele geçirildi(1354). Süleyman Paşa beraberindeki Lalaşahin Paşa, Hacı İlbey, Evrenos, Gazi Fazıl ve Yakup Ece ile Trakya’nın fethine hazırlandı. Bu arada Bizans’ın Sırp, Bulgar ve Macarlarla anlaşarak saldırıya geçme ihtimalini göz önüne alan Süleyman Paşa çabuk davranarak Şarköy İlçemizin topraklarını ve o zamanki adı “Od Köklük” olan Balabancık’a ve Müstecablu’ya (Müstecep) uzanan yerleri alarak Tekirdağ’a kadar bu bölgeyi tamamen ele geçirdi. Bu arada Osmanlıları Rumeliye çıkartmakla, imparatorluğu büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığını anlayan Kantakuzenos Orhan Bey’e başvurarak Çimbi Kalesini kendisine satmasını ve birliklerini buradan çıkarmasını istedi. Orhan Bey Çimpe kalesini satabileceğini ancak fethedilen yerlerden çıkılmayacağını söyledi. Bizans merkezindeki karışıklıklardan yararlanan Süleyman Paşa fetih hareketlerini hızlandırarak; Malkara, Keşan, Hayrabolu, Tekirdağ (1357), ve Çorlu’yu (1358) ele geçirdi. Çorlu’nun alınmasıyla İstanbul-Edirne yolu kesilmiş oldu. Fakat 1357’de Süleyman Paşa ölünce fetih hareketleri duraklama gösterdi. Şehzade Murat en küçük duraklamanın bile Rumeli’deki tüm toprakların yitirilmesine sebep olacağını düşünüyordu. Süleyman Paşa’nın ölümünden sonra fethedilen yerler korunmamış ve kısa bir süre içinde Çorlu ve Tekirdağ yöresi Bizanslıların eline geçmiştir. Harekete geçen Osmanlılar 1359’da Çorlu’yu yeniden ele geçirdiler. Bundan sonraki hedef Edirne idi. Lüleburgaz alındıktan sonra Osmanlı ordusu Babaeski’ye yerleşti. Ordunun sol kanadını komuta eden Hacı İlbey Malkara, İpsala ve Dimetoka’yı (Edirne) aldı. Edirne’nin fethinden sonra (1361) yöre bütünüyle Türklerin eline geçti. |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlıların ilk defa kullandıkları toplar deve, katır ve beygirlerle naklolunacak kadar küçük ve hafifti; aynı zamanda sarp yerlere top malzemesi naklolunularak toplar oralarda dökülürdü; XV. yüzyıl ortalarından sonra topçulukta ehemmiyetli surette yenilik yapan Osmanlılar, büyük toplar dökerek bunları top arabaları ile sevkettikleri için ayrıca bir de top arabacıları ocağı kurulmuştur. Burada yetişenler de XVI. yüzyılda acemi ocağından alınırdı. Arabacı ocağı çak sayıda ortalara ayrılmış olup en büyük zabiti arabacı başı idi.
http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg Topçu Ocağı Top dökmek, top atmak ve top mermisi yapmak gayesiyle teşkil edilen bu ocak da, Kapıkulu ocaklarının yaya kısmındandı. Efradı, Acemi Ocağı'ndan sağlanırdı. Osmanlı ordusunda ilk top, Sultan I. Murad zamanında 1389 yılında Kosova Meydan Muharebesinde kullanılmıştır. Yıldırım Beyâzid tarafindan da gerek İstanbul muhasaralarında gerekse Niğbolu kuşatmasında topun bir silah olarak kullanıldığı, Aşıkpaşazâde tarafindan anlatılmaktadır. Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti'nin daha başlangıç yıllarında top, ordunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bununla beraber topun silahlı kuvvetlerin ağır ve önemli bir silahı olarak ordu ve donanmaya yerleşmesini sağlayan, Fâtih Sultan Mehmet olmuştur. Kale yıkan büyük toplar ile havan topunun mucidinin de Fâtih Sultan Mehmed olduğu belirtilmektedir. Bu silahın, askeriyedeki önemi o kadar büyümüş ve devlet ona o kadar ehemmiyet vermiştir ki, patlatılamayan bir topun patlamasını temin eden kimseleri bile her türlü vergi ve rüsûmdan muaf saymıştır. Ocağının top döken kısmı ile top kullanan bölükleri ayrı ayrı idiler. Toplar, her zaman devlet merkezinde veya fabrikalarinda döktürülmezlerdi. Bazen kale muhasaralarında kalelerin önünde de top imal edildiği görülmektedir. Nitekim Sultan II. Murad zamanındaki Mora ve Arnavutluk seferlerinde, daha sonra da İstanbul kuşatmasında develerle getirilen malzeme ile buralarda toplar döktürülmüştü. Osmanlılar, gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamak ve devamli bir şekilde hazırlıklı bulunmak gayesiyle İstanbul'un dışında da top fabrikaları kurmuşlardı. Bu fabrikalar, hudud veya hududa yakın yerlerde idi. Bu yerler: Belgrad, Semendire sancağının Baç (Beç) madeni, Budin, Içkodra, Praviste, Timasvar ile Asya'da İran sınırına yakın Kerkük'ün Gülanber kalesi idi. Bu topların mermilerini yapan fabrikalar da Bilecik, Van, Kigi, Kamengrad, Novaberda ve Baç'da idi. Bu mermiler (yuvarlak=gülle) için de ayrı ayrı yerlerde depolar yaptırılmıştı. Her yıl ne kadar mermi ve gülle döküleceği, Divan tarafından planlanıp Topçubaşına bildirilirdi. Dökümhanelere de buna göre emir giderdi. Bir gülle dökümhanesinin yıllık ortalama kapasitesi 20-24 bin aded arasında değişiyordu. Bu mermilerin en küçükleri 320 gram ağırlığında idi. Bunlar, "Sahî" denilen topların gülleleri idi. Sahîler, katır sırtında taşınabilen ve yalnız iki topçu eri tarafindan kullanılabilen küçük, pratik, ateşi seri ve müessir toplardı. "İnce Donanma"yı meydana getiren nehir gemilerinde de bunlar kullanılırdı. Kale muhasaralarında surları yıkmak için kullanılan toplar daha büyüktü. Bu topların gülleleri 70 kg. ağırlığında idi. Top mermisi döken madenlerde dökücü ustaları ve yeterince işçi vardı.Dökücüler, İstanbul'daki Tophaneden gönderilirlerdi. Osmanlılar, sadece madenî değil, taş gülle de kullanmışlardı. Bu gülleleri demir olanlardan ayırmak için "Taş gülle" tabirini kullanıyorlardı. Topçu ocağının en büyük zâbitine (subayına) "Sertopî" veya "Topçubaşı" denirdi. Bundan başka Dökümcübaşı, Ocak kethüdası ve çavuşu gibi yüksek rütbeli subayları ile "Çorbacı" veya "Bölükbaşı", Dökücü halifeleri" gibi subayları ile Ocak katibi vardı. Tophanede sivil memurlar da istihdam ediliyordu. Bunlar, Tophane Nâzin ile Tophane Emini idi. Tophane Emini, tophaneye alınan ve sarf edilen eşyanın defterini tutar ve her sene hesabını verirdi. Tophane levazımı, bunun eli ile tedarik edildiğinden vazifesi çok önemli idi. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre Topçubaşı, Dökümcübaşı, Tophane nazırı, top dökümcüleri kethüdası, Tophane emini ve Topçu çavuşu Tophane ocağının yüksek rütbeli subaylarındandı. Topçular, sayıca "Cebeciler"e yakın idiler. XVI. asırda ocağın mevcudu 1204 nefer iken, XVII. asırda bu sayı 2026'ya kadar yükselmiştir. Onyedinci asrın sonlarında muharebelerin devamı yüzünden sayıları 5084'e kadar çıkmıştır. Oldukça islah edilmesine rağmen Sultan III. Selim'in tahttan indirilmesi (hal') esnasında Kabakçı Mustafa'ya iltihak eden Topçu ocağı, isyana istirak etmişti. Halbuki Sultan Selim, bu ocağın, zamanın şartlarına göre islâh edilmesine ehemmiyet vermiş, derece ve itibarlarını artırmıştı. Vak'a-i hayriye esnasında topçular, devlete sadık kalarak Humbaracı ve Lağımcı ocakları ile birlikte "Sancağ-ı Şerif altına gelmişlerdi. Yeniçeri ocağının ilgasından sonra Topçu ocağı yeni şekle göre tertip edilmişti. Topçu ocağı ile çok yakından ilgisi bulunan bir ocak daha vardır ki, bu da "Top Arabacıları Ocağı"dır. Osmanlıların ilk dönemlerinde kullanılan toplar, deve, katır ve beygirlerle naklolunan küçük ve hafif toplardı. XV. asırdan sonra topçuluğun büyük ölçüde gelişmesi üzerine ve büyük topların dökülmesinden sonra, yenilik yapan Osmanlılar, bunları araba ile savaşa götürmeye başladılar. Demek oluyor ki bu ocak, topların daha ziyade tekemmül ederek arabalarla taşınmasından sonra doğmuştur. Arabacıbaşı adında bir subayın komutasında bulunan bu ocak da çeşitli ortalara ayrılmıştı. |
'Osmanlı Tarihi'
OSMANLI İMPARATORLUĞUN’DA OKUL AÇAN ÜLKELER VE OKULLARI
A. FRANSIZ OKULLARI Saint - Benoit Fansız Okulu Saint - Georges Fransız Okulu Saint - Louis Dil Oğlanları Koleji Saint - Pierre Fransız Okulu Nötre Dame De Sion Fransız Kız Lisesi Saint Pulcherie Fransız Okulu Saint - Josep'n Fransız Koleji Saint - Esprit Fransız Okulu İmmacule Conception Fransız Okulu B.İNGİLİZ OKULLARI C. AMERİKAN OKULLARI Harput Amerikan Koleji Robert Koleji İstanbul Amerikan Kız Koleji Merzifon Amerikan Koleji D. İTALYAN OKULLARI İtalyan Kız Ortaokulu (Ağahamamı Kız Ortaokulu) İtalyan Kız Ortaokulu Büyükdere İtalyan Okulu (R. Scuole Femminiledi Büyükdere) Santa - Maria İtalyan Okulu (Büyükdere) Bakırköy İtalyan Okulu Yedikule İtalyan Okulu İtalyan Erkek Okulu (R. Scuole Elementare Maschile) Beykoz İtalyan Okulu Sainte - Marie İtalyan Okulu (Beyoğlu) Sacre Cour İtalyan Kız Okulu (Yeşilköy) Bartelemeo Giustiniani İtalyan Okulu San - Pietro İtalyan Kız Okulu (Galata) İtalyan Kız Okulu (Kadıköy) San - Pietro Okulu (Kadıköy) ALMAN OKULLARI AVUSTURYA OKULLARI 1964 YILI ESAS ALINARAK TÜRKİYE'DE -GÜNÜMÜZDE- BULUNAN YABANCI (ÖZEL) OKULLAR ŞUNLARDIR:[1] A) FRANSIZ OKULLARI Nötre Dame de Sion Fransız Lisesi Nötre Drame de Lourd Fransız Okulu Sainte Pulcherie Fransız Okulu Sanit Benoit Fransız Erkek Lisesi Saint Benoit Fransız Kız Orta Okulu Saint Michel Fransız lisesi Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi B) İNGİLİZ OKULLARI İngiliz Erkek Lisesi (Nişantaşı) İngiliz Kız Ortaokulu (Beyoğlu) C) AMERİKAN OKULLARI Bursa Amerikan Koleji İzmir Amerikan Kız Koleji (Göztepe) İstanbul Amerikan Bristol Hastanesi Ebe ve Hemşire Okulu (Nişantaşı) İstanbul Amerikan Koleji Kız Kısmı (Arnavutköy) İstanbul Robert Koleji Lisesi Bölümü (Bebek) Tarsus Amerikan. Koleji (İçel) Amerikan Kız Lisesi (Üsküdar) Merzifon Amerikan Koleji Fırat Amerikan Koleji D) İTALYAN OKULLARI İtalyan Kız Ortaokulu (İvrea Sörlerine ait) İtalyan ilkokulu (Salesiaini Rahiplerinin yönetiminde) İtalyan Lisesi (İtalya Dışişleri Bakanlığına bağlı) İtalyan Ticaret Lisesi ve Giustiniani Okulu E) ALMANYA OKULLARI İstanbul Alman Lisesi F) AVUSTURYA OKULLARI Sank-Georg Avusturya Kız Lisesi Sank-Georg Avusturya Erkek Lisesi ve Ticaret Okulu G) İRAN OKULLARI İran islam Cumhuriyeti İlkokulu .(Türkiye'deki İranlılar için açılmıştır. ) H) YUNANİSTAN OKULLARI Rum Zapyon Okulu Fener Rum Patrikhanesi içindeki "Fener Rum Okulu" Fener Rum Patrikhanesi binası 1941'de yandı. 1986'da Türkiye patrikhane binasının onarımına izin verdi. 17 Aralık 1989'da Fexner Rum Patrikhanesi yeni binalarında çalışmaya başladılar. [2] Anadolu’daki Amerikan misyonerler 1891’e kadar 9 kolej kurdular. Bunlar; İstanbul’da Robert Koleji (1862), Beyrut’ta Beyrut Üniversitesi (1864), İstanbul’da Amerikan Kız Koleji (1873), Antep’te Merkezi Türkiye Koleji (1876), Harput’ta Fırat Koleji (1878), Maraş’ta Merkezi Türkiye Kız Koleji (1882), Merzifon’da Anadolu Koleji (1886), Tarsus’ta Paul Enstitüsü (1888) İzmir’de Uluslararası Kolej (1891). Anadolu’daki beş Amerikan Kolejinin ana taşıyıcıları Ermeniler'di İSTANBUL’DAKİ ERMENİ OKULLARI Günümüzde İstanbul’da Ermeniler’e ait 19 anaokulu, 20 İlkokul, 9 Ortaokul, 5 Lise bulunmaktadır. Bezezyan Anaokulu ve İlkokulu Varhutyan İlkokulu Semerciyan Anaokulu ve İlkokulu Karagözyan İlkokulu Aramyan Uncuyan Ortaokulu Bezciyan Ortaokulu Sahakyan Nunyan Lisesi Eseyan Lisesi Gebrenagan Lisesi |
'Osmanlı Tarihi'
OSMANLILAR DEVRİNDE ASTRONOMİ
Osmanlılardaki astronomi, İslam dünyasında daha önce var olan astronominin devamıdır. İlmî anlamda, İslam astronomi tarihi Abbâsiler'in başlarında 800 yılına doğru Sanskritçe'den tercüme edilen Sindhanta, Yunanca'dan tercüme edilen Pitolemeos'un el-Mecastî'sı ile başlamıştır. Memun zamanında (819-833) Rasathanelerin kurulmasıyla gözlemler yapılmaya başlanmış, astronomi sahasında orijinal eserler ortaya konmuştur. Gözlem yapan âlimler arasında cebir ilminin kurucusu el-Harezmî (ölm. 850 civan) ile Habeş el-Hâsib (ölm 840 cıvan) vardır Bundan sonra, el-Bettânî (ölm. 920) zamanında, Bûveyhilerde, Fâtımîler'de, Selçuklular'da, Endülüs Emevileri'nde, İlhanlılar ve Timurlular zamanlarında çeşitli rasathaneler kurulup gözlemler yapılmış, astronomi ilmi devamlı gelişerek yeni kitaplar yazılmıştır. Yalnız, tıp, matematik, fizik konularında olduğu gibi, İslâm âlimleri astronomi ilminin yönünü değiştirecek teoriler ortaya atamamışlardır. Çalışmaları daha çok pratik ağırlıklı olmuştur. İlme hizmetlerini bu konularda yapmışlardır Genel astronomi yanında, astronomi âletlerine, vakitlerin ayinine dâir eser çok yazılmıştır Bunda dînî bir kaygı da vardı. Pratik astronomiye dînî muhitler sempatiyle bakıyorlardı. Diğer taraftan İslâm dünyasında astronomi ile uğraşanlar Psagor ve Eflatun'un güneş merkezli sistemini benimsememişler, Aristo ve Batlamyus'un Dünya merkezli sistemini benimsemişlerdir. Matematik ilmini ve gözlemleri astronomide daha çok kullanmışlardır. Cisimlerin birbirini çekmesi konusunda İslam âlimlerinden İbn el-Fakîh. İbn Sîna, İdrisî, İbn Zunbul bazı Yunan düşünürlerinin fikirlerini tekrarlamışlardır. Osmanlı Devleti kurulduğu sırada, İlhanlılar devrinde kurulan Merağa Astronomi Ekolu'nün tesiri zirvedeydi Nasîruddîn el-Tûsî (ölm. 1274) ve etrafındaki astronomlar gözlemler yapıp Zîc-i İlhani'yi hazırlamışlar, astronomi ile ilgili çok sayıda kitap yazmışlardı Diğer taraftan XIV yüzyılda Şam bölgesinde yaşayan İbn el-Şâtır (ölm. Î375) ve arkadaşlarının temsil ettiği başka bir ekol de vardı Bu ekol el-Mizzî (ölm. 1349), İbn el-Mecdî (ölm. 1447), Abdülazîz el-Vefâî (ölm 1469), Sıbt el-Mardînî (ölm. 1506), Muhammed b. Ebi'l-Feth el-Süfi (ölm. 1536) gibi âlimlerle Osmanlılar'ın Şam ve Mısır'ı ele geçirmelerine kadar devam edecektir. Osmanlılar devrinde astronomi ile uğraşan ilk âlimler XV yüzyılın başlarında yaşamışlardır. Bunlar doğu astronomisinin temsilcileridir Avrupa astronomisinin ilk etkileri ise ancak XVI. yüzyılın ortalarında hissedilmeye başlar XV yüzyıl başında Ahmed-i Dâî (1421'de sağ), Nasîruddın el-Tûsî'nın takvimle ilgili iki risalesini Türkçe'ye çevirmiştir Bunlardan Si fasl tercümesine kendi de bazı ilâveler yapmıştır. Aynı sıralarda Abdülvâcid el-Kütâhî ise Si fasl'a Arapça şerh yazmıştır Hasan b Ali el-Komanatî (ölm. 1429 civan) el-Buzcânî Zici'ni şerhetmiştir BU zamanda yaşayan en büyük Osmanlı-Türk astronomu ise Kadı-zâde el-Rûmî (ölm. 1532 cıvan)'dir. Bu zat Bursa'da doğmuş, tahsilini tamamlamak için doğuya gitmiş, Semerkand'ta Uluğbey ile tanışmış, onun kurduğu medresede ders vermiştir Uluğbey Semerkand Rasathanesi'ni kurunca bu müessesede çalışan astronomlar arasında Kadı-zâde (ölm. 1435 cıvan) de vardı. Rasathane'nin birinci müdürü Gıyâseddin Cemşid el-Kâşî ölünce, onun yerine rasathane müdürlüğüne getirilmiştir. Uluğbey Zicı tamamlanmadan Kadı-zâde dahi ölmüş, rasathane müdürlüğüne Ali Kuşçu (ölm. 1474) getirilmiştir. Ali Kuşçu zamanında rasatlar tamamlanmış, Uluğbey Zici'ne son şekli verilmiştir. Bundan sonra Uluğbey Zici'nin etkisi hızla yayılmıştır Takvim çıkarmada bu zic kullanılmaya başlanmıştır. Kadı-zâde el-Mecastî, el-Mülehhas fıyl-hey'e. el-Tezkiret el-nasîriyye adlı astronomi kitaplarını şerhetmiştir. Çağmînî (ölm 1220 civarı)'nin el-Mülahhas fiyl-hey'e'si üzerine yazdığı şerh Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır. Uluğbey'in 1453 yılında öldürülmesinden sonra Ali Kuşçu önce Tebriz'e Uzun Hasan'ın yanına gitti. 1570 yılı civarında ise Fâtih'in daveti üzerine İstanbul'a geldi. 1574 yılında İstanbul'da öldü. Uluğbey Zici 'ni hazırlayanlar arasında bulunan Ali Kuşçu, aynı zamanda bu zici şerh etti.Çok yönlü bir âlimdi. Astronomi ve matematik konularında başka kitaplar yazdı. Bunlar arasında Risale der ilm-i hey'et ile el-Fethiye önemlidir. Bu iki eser Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır Ali Kuşçu'nun pek çok talebesi vardır Bunlar arasında torunu Mirim Çelebi (ölm. 1525) ile Fethullah el-Şirvânî (ölm.1486} en meşhurlarıdır. Mirim Çelebi astronomiye dâir çok sayıda kitap yazmıştır. Bu arada astronomi ile uğraşan pek çok kişi çıkmış, çeşitli kitaplar yazmışlardır. Yavuz Sultan Selim, Şam ve Mısır bölgelerini 1517 yılında fethedince bu bölgelerde yaşayan astronomlar da Osmanlı sahasına girmişlerdir. Bundan sonra, Merağa Ekolü yanında Şam-Mısır Ekolü'nün ağırlığı da hissedilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde astronomi ilminin merkezleri İstanbul ve Kahire olmuştur. Meşhur astronom Takıyüddin el-Râsıd (ölm. 1585) Şamlıdır. İstanbul'a gelmeden önce Şam ve Mısır'da tahsilini tamamlamış, çeşitli görevlerde bulunmuştur. En meşhur hocası Muhammed b. Ebiyl-Feth el-Sûfî'dir. Takiyüddin gençliğinde babasıyla İstanbul'a gelmiş, buradaki çeşitli âlimlerle tanışmış, Semiz Ali Paşa'nın saat koleksiyonundan faydalanmıştır. Daha sonra mekanik saatler üzerine önemli bir eser yazmıştır İstanbul'dan Şam'a dönen Takiyüddin Filistin'de, Mısır'da kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunduktan sonra 1570 yılı civarında tekrar İstanbul'a gelmiştir. Bu sırada Müneccimbaşı olan Mustafa b. Ali el- Muvakkıt'in 1571 yılında ölmesi üzerine Müneccimbaşı tâyin edilmiştir. Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ve Hoca Sadeddin Efendi'nin desteğiyle rasad (gözlem)'lar yapmaya karar vermiştir Önce Galata'da geçici bir yerde başlayan bu çalışmalar III. Murat devrinde 1575 yılı civarında Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani'nin yapılmasıyla düzenli hale getirilmiştir. Bu gözlemlerden maksat Uluğbey Zici'ndeki hataları düzelterek yeni bir zic hazırlamaktı. Takiyüddin'in yanında İranlı, İstanbullu astronomlar da bulunmaktaydı. O zamana göre gelişmiş gözlem âletleri yapılmıştı. Belki bu âletleri yaparken Avrupa'daki örneklerinden de faydalanılmıştır. Bu âletler arasında zât el-halak (armila zodiak), kadran (müral kadran), zât el-semt veyl-irtifâ (azimuthal semicircle), zât el-şu beteyn (triquetrum), rub-i mistar, zat d-sükbeteyn (dipostra), zâtül evtar el-müşebbehe biyl-menâtık (sextant), astrolab, rub el-müceyyeb rub el-mukantarat bulunmaktaydı. Fakat onun bu gözlemleri ancak birkaç yıl devam etmiş çekemeyenlerin ve ilmin değerini anlamayan cahillerin aleyhte propagandaları sebebiyle 1587 yılında, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle, rasathanenin topa tutularak yıkılmasıyla sona ermiştir. Osmanlı Devleti'nde bundan sonra rasathane ancak 300 yıl sonra Rasadhane-i Amire adıyla Beyoğlu'nda 1867 yılında kurulmuş, müdürlüğüne Aristede Coumnbary (ölm. 1895) getirilmiştir. Daha sonra, rasathanenin müdürlüğüne Salih Zeki (ölm. 1921) ve Fatin Gökmen (ölm. 1955) getirilmiştir. Fatin Gökmen zamanında Kandilli Rasathanesi kurulmuştur. Takiyüddin el-Râsıd çalışmalarını Cerîdet el-dürer ve harîdet el-fiker, Sidretü münteha'l-efkar el-Zîc el-şehinşâhî adlı eserlerinde ortaya koymuştur. Fakat, onun bu zicleri astronomlar ve takvim yapanlar tarafından fazla kullanılmamıştır. Yine Uluğbey Zici 'ne göre takvimler yapılmaya devam edilmiştir. XX yüzyılın ikinci yansında Takiyüddin el-Râsıd ve eserleri üzerinde çalışmalar çoğalmıştır. Bilhassa, Sevim Tekeli ve Aydın Sayılı (ölm.1993)'nın çalışmalarıyla onun faaliyetinin orijinalliği ve değeri ortaya konmuştur. Kitaplarının metinlerinin büyük kısmı neşredilmeyi beklemektedir. Takiyüddin'in soyu hakkında çok şeyler söylenmiştir. Hatta Yahudiler'le ilişkisi olduğu dahi ortaya atılmıştır. Bir kitabında kendisi tarafından verilen soy kütüğüne dayanarak yaptığımız bir araştırmada Türk soyundan geldiği kesin olarak ortaya konmuştur. (Erdem Dergisi, cilt 4, sayfa 10, Ankara 1988, s. 165-180). Nisbelerinden birinin Sahyuni olması ise uzak atalarından Nâsiruddin Menküpars'ın Sahyun Kalesi sahibi olması ve İstanbul'da dedelerinin bu kalede oturması dolayısıyladır. Takiyüddin zamanında Mısır'da ve İstanbul'da başka önemli astronomi alimleri de yetişmiş ve önemli kitaplar yazmışlardır. Astronomi sahasında 17. yüzyılda kitap yazanların en önemlisi Bahâeddin el-Âmilî (ölm. 1622)'dir. Bu zat matematik ve astronomi sahalarında yazdığı iki ders kitabıyla, o zamana kadar İslam dünyasında varolan astronomi ve matematik bilgilerini özetlemiştir. Aslen Lübnan'daki Cebel-i Âmile'den olan âlim ömrünün büyük kısmını İran'da Safavîlerin yanında geçirmiştir. Matematik sahasında Hulasat el-hisab, astronomi sahasında Teşrih el-eflak adlı eserlerini yazmıştır. Bu iki kitap bundan sonra medreselerde temel kitap olmuş, üzerlerinde çok sayıda çalışma yapılmıştır. Ancak, XVIII. y.y.. sonunda modern ilme geçilmeye başlanmasıyla bu kitaplar üzerinde çalışma azalmıştır. Bu arada, ruby el-müceyyeb, ruby el-mukantarat, usturlab konularında pek çok eser yazılmıştır. Zicler'e ve bu âletlere önem verilmesi takvim çıkarmaya yaradıkları içindir. Bayramların, ramazan imsakiyesinin, namaz ve hac vakitlerinin tâyini dinî bakımdan çok önemliydi. Din âlimleri astronomiye bu açıdan bakıyorlardı. Camilerde muvakkıthaneler (vakit tâyini yapılan yerler) vardı. Astronomi ile uğraşanlar genellikle buralarda çalışıyorlardı. Ve müneccimbaşıya bağlıydılar. Müneccimbaşının görevlerinden biri de yıldızlara bakıp uğurlu ve uğursuz zamanları tâyin edip padişaha ve devlet adamlarına bildirmekti. Bunun için takvim, astroloji konularında pek çok kitap yazılmıştır. Bunların ilmî değerleri pek yoktur. Yalnız Osmanlılar zamanında vakit tâyini için hesap cetvelleri gibi kolay metotlar ortaya koymuşlardır. XVII-XVIII. asırlarda Mısır'da ve İstanbul'da astronomi ile uğraşan âlimler çıkmaya devam etmiş, değerli eserler yazmışlardır. Bunlar arasında Rıdvan el-Felekî, Hasan el-Cebertî, Salih el-Mimârî, Cınârî İsmail Efendi'nin adlarını burada iletmek gerekir. Bu arada, Uluğbey Zici birkaç defa Türkçe'ye ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Türkçe'ye iki tercümesi vardır. Biri XVII yüzyıl ortalarında adı bilinmeyen biri tarafından yapmıştır. İkincisi yine aynı asır sonlarında. Kahire Azaplar Ocağı Ağası Hasan Efendi'nin teşvikiyle Abdurrahman b. Osman tarafından yapılmıştır. Bu tercümede sarayda II. Beyazıt koleksiyonunda bulunan orijinal nüsha kullanılmıştır. Meşhur tabiplerden Abbas Vesim Efendi( ölm. 1760) bu eseri şerhetmiştır. Diğer bir önemli nokta ise XVI. yüzyıl başından itibaren astronomi ile ilgili Türkçe kitapların çoğalmaya başlamasıdır. Meselâ, bu asırda yaşayan Muhammed b Kâtıb Sinan'ın 13 eserinden altısı, Mustafa b. Ali el-Muvakkıt'in 22 eserinden 19'u, Şeydi Ali Reis'in 6 eserinin hepsi ' Türkçe'dir. Bundan sonra Türkçe eser sayısı hızla artacaktır. Bu arada folklorik ve dînî bilgilerden faydalanılarak birkaç astronomi kitabı yazılmıştır. Bunlar İbrahim el-Karamânî (ölm. 1664)'nin Risale fıyl-heyye âlâ tariki Ehl el-sünne veyl-cemâa adlı eseri, bunun Nazmî-zâde Murtaza (ölm. 1723) tarafından yapılan Türkçe tercümesi ve İbrahim Hakkı Erzurûmî'nin Marifetnâme'sine aldığı bilgilerdir. Bunlar hadislere, folklora dayanır, ilmî değerleri yoktur. Bu arada geleneksel astronomi sahasında eserler yazarken Osmanlı âlimleri XVI. yüzyıldan itibaren az da olsa Batı'daki gelişmelerden haberdar olmaya başlamışlardır. Pîrî Reis coğrafya ve harita bilgilerinde, Takiyüddin mekanik saatler konusunda Batı'daki gelişmelerden büyük miktarda faydalanmışlardı. XVII. yüzyılda ise Kâtib Çelebi tarafından Atlas Minör, Ebu Bekr b. Behram tarafından Atlas Majör tercüme edilmişlerdir. Bu arada, Batı'da astronomi sahasında devrim yapan Kopernik, Galileo, Kepler ve Newton'un çalışmaları Osmanlı astronomlarının dikkati çekmemiştir. Buna karşılık pratik astronomi ile ilgili çalışmalar daha çok ilgi uyandırmıştır Bu sebeple, Noel Duret (ölm. 1650 civarı)'in Astronomik tabloları (zici) Zigetvarlı Tezkireci Köse İbrahim tarafından 1670'li yıllarda adabtasiyon şeklinde Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Bu eserin, mukaddimesinde Avrupa'daki astronomi çalışmalarından, bu arada Kopernik'ten bahsedilmekte fakat sisteminden hiç söz edilmemektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Duret zici tercümesi hiç bir yankı uyandırmamıştır. Yine Uluğbey Zici'ne göre takvim yapılmaya devam edilmiştir. XVIII. yüzyıl başında İbrahim Müteferrika, Hollandalı astronom Andreas Cellanus'un Atlas Collesis adlı kitabını Mecmûtı el-heyyet el-kadîme veyl-cedîde adıyla Türkçe'ye çevirmiştir Bu eserde ve Cihanüma'ya yazdığı zeyl'de Müteferrika yeni astronomiden kısaca bahseder. 1760 yılı civarında Belgrat tercümanı Osman b. Abdülmennan, Köprülü Hafız Ahmet Paşa'nın teşvikiyle Bernhand Varenius (ölm. I676)'un Coğrafya'sını adabtasiyon şeklinde tercüme etmiştir. Bu eserde Kopernik sisteminin bir şeması verilmekte, "Akla daha uygun olmasına rağmen, bu sistemin dini kitaplara uymadığı, dînî kitaplardaki bilginin tercih edildiği" söylenmektedir. Bundan biraz sonra Halife-zâde Çınarî İsmail Efendi (ölm. 1790) Alexis-Claude Clairant (ölm. 1765) ile Jacques Cassini (ölm. 1756)'nin astronomik tablolarını 1767, 1772 yıllarında Türkçe'ye tercüme etti. Bunlardan Tuhfe-i behîc-i rasînî tercüme-i Zic-i Kasini adını taşıyan Cassini Zici önemlidir. Çınârî İsmail Efendi bu tercümenin giriş kısmında Logaritma cetvellerini de tercüme etmiştir. Astronomi hesaplarını kolaylaştırmıştır. Cassini zici tercümesi büyük rağbet görmüş, 1800 yılında III. Selim'in emriyle takvimler bu zice göre tertip edilmeye başlanmış, Uluğbey zici terkedilmiştir Cassini zici Arapçaya da tercüme edilmiştir. Ardından 1829 yılında Jeröme Lalande (ölm 1807)'nin Tables astronomigues adlı eseri (zici) müneccimbaşı yardımcısı Hüseyin Hüsnü (ölm 1829) tarafından 1826 yılında Türkçe'ye çevrildi Bu zic, Cassini zici 'nden daha doğruydu. Hekimbaşı Mustafa Behçet ile Hüseyin Hüsnü, Cassini Zic'nde hatalar olduğuna, Lalande zici 'nin daha doğru olduğuna dâir bir rapor hazırlayıp II. Mahmut'a sundular. Padişah'ın emriyle takvimler 1829 yılından itibaren Lalande zici'ne göre yapılmaya başlandı. Aynı sıralarda Hoca İshak Efendi (ölm. 1836) Mecmua-i ulûm-i riyaziye adlı eserinde Kopernik sistemini, yeni astronomiyi detaylarıyla açıklıyordu. XIX. asrın ilk yarısının sonlarında eski astronomi ihmal ediliyor, yeni astronomi kabul ediliyordu Bununla beraber, XX. yüzyıl başına kadar eski astronomi konusunda kitaplar yazılacaktır. Bundan sonraki çalışmalar ise bilim tarihi şeklindedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Osmanlılar her zaman astronomi sahasında âlimler çıkarmışlar, dünyadaki gelişmelerle az çok ilgilenmişlerdir. Bütün bilimler ve edebi alanlarda olduğu gibi, Osmanlılar devrinde astronomi sahasında koyu karanlık bir devir yaşanmamıştır. Bilimsel gelenek devam etmiştir. Cumhuriyet devrine girerken her konuda olduğu gibi, modern gelişmelerin çoğu benimsenmiş, astronomi sahasında Salih Zeki, Fatin Gökmen gibi dünyadaki gelişmeleri takip edebilecek şahsiyetler yetişmiştir. |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlı Tarihi denince bir çok duymuş olmalısınız Enderun adını. Orada yaşanları merak etmiş, acaba nasıl bir yerdi demekten kendinizi alamamış da olabilirsiniz. Enderûn' un büyülü atmosferini burada yaşatamasak da biraz olsun Enderûn hakkında bilgi vermek istedik:
Sarayda eğitim ve öğretim yapılan mekteb. Büyük bir irfan merkezi olan bu mekteb, ikinci Murâd tarafından Edirne' de Eski Saray' da te'sis edildi. Mektep gerçek şahsiyetine, Fâtih Sultan Mehmed' in Topkapı Sarayı' nı yaptırmasıyla kavuştu. Bu tarihten sonra devşirme mektebi olma hüviyetinden çıkarak devletin idaresi için gerekli mülki ve idarî kadronun eğitim ile yetişmesine yöneldi. Devrin en meşhur ilim adamları sarayda toplanarak bu mektepte ders vermekle görevlendirildi. İkinci Bâyezîd Han, enderun mektebi hizmetinde bulunanların görevlerini belli bir tâlimâtnâmeye bağladı. Yavuz Sultan Selim Han ise, teşrifât merâsimine Hırka-i seadet ziyaretini de ilave etti. Bu gelişmeler Kanuni Sultan Süleymân zamanında da devam etti ve mektebe yeni binalar eklendi. Öyle bir düzen kuruldu ki, beş yüz yıl boyunca Enderun mektebi mensupları belirlenen zamanda yemeğin yedi, yatıp kalktı ve namazlarını cemâatle kılarak vazifelerini eksiksiz yerine getirdi. Saray mektepleri, özellikle Topkapı Sarayı'ndaki Enderun mektebi; Osmanlı Devleti sivil me'murlarının, devlet ileri gelenlerinin ve askeri görevlilerin büyük bir bölümünü, yeniçeri ağalarını, sadrâzamını, defterdârını, kubbe vezirini, Beylerbeyilerini ve sancakbeylerini yetiştiren en önemli eğitim müessesesiydi. Enderun'a girebilmek, bir şeref, imtiyaz ve bahtiyarlık sayılırdı. Fakat girenlerden pek çok şey ve kâbiliyet beklenirdi. Bunun için Enderun'a alınacak talebeler zekâ testine tâbi tutulurlardı. Zekâ testini de dünyada ilk uygulayan Osmanlılar olmuştur. Saray mekteplerinin talebeleri, devşirme denilen usûl ile toplanan hıristiyan çocuklarıydı. Sonraları bu mekteplere Türk ve müslüman çocukları da girdiler. Hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun, devşirmeler, devlet merkezine getirildikten sonra önce divan-ı hümayûna sevkedilip hepsi padişah tarafından tek tek görülürdü. Daha sonra padişahın emriyle kapıağası bu küçük çocukların zekâlarını ölçerek zekâsı üstün ve keskin olanlar ile vücut yapısı bakımından en düzgünlerini seçerlerdi. Seçilenler enderun mektebine talebe yetiştiren ve beş yerde bulunan orta dereceli saray mekteplerine içoğlanları adıyla gönderilirdi. Orta dereceli olan saray mektepleri, Galatasarayı, Eski Saray (Bayezid' de) , İbrahim Paşa Sarayı (Sultanahmed' de ), İskender Çelebi Sarayı (Küçükçekmece' de) ve Edirne Sarayı idi. İçoğlanlarının oda denilen koğuşları muntazam olup, yiyecekleri de çok dikkatli hazırlanırdı. Her oda efradının isi ve künyesiyle yevmiyeleri mikdârını gösteren maaş defterleri vardı. Maaşları diğer ulûfeler gibi üç ayda bir verilir, elbise, ayakkabı, iç çamaşırı ve sâir ihtiyaçları hep saray tarafından karşılanırdı. Çok sıkı bir inzibât ve kontrol altında yetiştirilen bu çocuklar tam bir itâat ve terbiyeye mâlik idiler. Eski Saray, Edirne, Galata, İbrahim Paşa ve İskender Çelebi saraylarında eğitim gören içoğlanlarından başarılı olanları, belli aralıklarla çıkma denilen usûl ile ihtiyaca göre Enderûn mektebine alınır, diğerleri ise kapıkulu süvari bölüklerine gönderilirdi. Topkapı Sarayı enderûn mektebinde, hem devlet adamı veya san'atkar olmak üzere tahsil ve terbiye gören hem de çeşitli hizmetlerde bulunan içoğlanları (gılâmân-ı enderun) altı odaya ayrılmışlardı. Aşağıdan yukarıya doğru bu altı oda şunlardır: 1- Büyük ve küçük odalar, 2-Doğancı koğuşu, 3- Seferli odası, 4- Kiler, 5- Hazine odası, 6- Has oda. Topkapı Sarayı içoğlanları dolamalı ve kaftanlı olarak iki sınıf idiler. Büyük ve küçük oda gılmanlarına, dolama giydiklerinden dolayı dolamalı, seferli, kileri hazine ve has oda gılmanlarına da kaftan giydikleri için, kaftanlı denirdi. Bu altı odadaki içoğlanlarının derece ve mevkileri birbirlerinden farklı olup, hizmet ve maaşları da değişikti. Hepsi enderun-ı hümâyûnda hizmet ederlerdi. Sarayın enderûn kısmına âid iç ve dış tayinler bizzat padişah tarafından yapılırdı. Enderûn mektebinde ilk müfredât programı; Kur'ân-ı kerim, ilm-i hâl, tecvid gibi sâdece dini bilgileri öğreten derslerden ibaret idi. İkinci Murâd zamânında müfredât programları geliştirilip; tefsîr, hadîs, fıkıh, ferâiz, şiir ve inşâ, hey'et, hendese, coğrafya, ilm-i kelâm, mantık, meâni, bedî ve beyân ile hikmet dersleri verilmeye başlandı. Enderûn mekteblerine alınan iç oğlanları öncelikle buradaki hazırlık sınıfları olan Küçük ve Büyük oda gılmanları arasına katılırlardı. Buradaki okuma-yazma, özellikle Kur'ân-ı kerim tahsili ile ilgili derslerdi. Buradan doğancı koğuşuna geçen içoğlanları eğitim ve öğretime burada devam ederlerdi. Doğancı koğuşunun 1675'de kaldırılmasından sonra yüksek tahsilin ilk basamağı seferli odası oldu. Enderûn mektebinde asıl eğitimin başladığı bu odada tetimme medreselerine denk bir eğitim gören içoğlanları, dersleri dışında Farsça okumak ve en az bir zan'aat, san'at veya fenle (zekâ tesbiti sonunda sonuda belirlenen istidâtlarına göre) ilgilenmek zorundaydı. Bunlar dışında ata binmek, iyi silah kullanmak isteyenler, iyi bir silahşör olarak yetiştirilirlerdi. Güzel yazı (hüsn-i hat), cild san'atı, tazhibi tasvir, mimârî gibi san'atları öğrenmek isteyenler, şiir, edebiyat ve tıp, matematik, hendese gibi bilimlere ilgi duyanlar da ilgilendikleri alanlarda sarayda görevli bilginlere veya ehl-i hıref-i hassa (sarayda bulunan mesleğinde ehil san'a erbabı) üstâdlarına devâm ederlerdi. Bunlar için hükümetçe zamanın en büyük san'atkar vebilim adamları görevlendirlir, saray-ı hümâyûn hocaları ünvanını alan bu üstadlar, haftada bir defa Enderûn mektebine gelirler, öğrenciler tarafından karşılandıktan sonra da o günkü konuyu işlemeye başlarlardı. İçoğlanları, aldıkları bu dersle yetinmezler, kendilerinden eski olan oda kıdemlilerinin çevrelerinde dört-altı kişilik gruplar meydana getirerek, kendi kendilerine küme çatışmalarına devam ederlerdi. Böylece yedi-sekiz yıllık bir eğitim ve öğretimi bitiren delikanlılar ya bir üst sınıfa geçerler, ya bir saray görevine tayin edilirler veya uygun bir subaylıkla saray dışına verilirlerdi. Daha sonra sırasıyla Kiler ve Hazine odasında eğitim gören gılâmân-ı enderûn en son has oda denilen bölüme gelirlerdi. Has odadakiler enderûn mektebinin elit (en yüksek) kısmı idiler. Defalarca seçimden geçerler bundan sonra da bizzat pâdişâha takdim edilirlerdi. Genç olmalarına rağmen büyük bir mevkiye sahip olurlardı. Burada bulunanlara devrin en yüksek eğitimi ve öğretimi verilirdi. Buradaki eğitimin ana hedefi elemanları idârecilik yönünden yetiştirmekti. Hasodalılar eski ve acemiliklerine göre dış hizmete çıkarılırlardı. Eğer eskilerden ise müteferrikalık, acemi ise, çâşnigirlikle çıkardı. Hasodalıların sancak beyliği ile çıktıkları da görülürdü. Enderûn' a ait bütün odaların ve koğuşların harfi harfine tatbik edilen nizâmnâmeleri vardı. Tertip ve tanzim edilmemiş, kendi hâlinde bırakılmış hiçbirşey yoktu. Koğuşlarda disiplin son derece sıkı idi. Yatılıp kalkılacak ve dinlenilecek zamanlar da dakika şaşmazdı. Hasodalılar hâriç, diğer dâire mensupları güneşin doğmasından iki saat önce kalkarlardı. Kalkış ve yatış saatleri güneşin doğuş ve yatsı namazının vaktine göre devamlı değişirdi. Yatsı namazı cemâatle kılındıktan sonra hemen yatılırdı. Perşembe günleri yatsı namazından sonra her oda, pâdişâhın sıhhat ve selâmeti, din ve devlet düşmanlarının kahrı için merâsimle duâ ederdi. Bir çok dersler, bilhassa tâlim ve terbiye dersleri, spor ve askerlik, her odanın yüksek subayları tarafından verilirdi. Diğer dersler için dışarıdan müderrisler getirilirdi. Enderun mensublarının bekâr olmaları kânundu. Evlenmek isteyen, pâdişâha mürâcaat eder, hangi rütbe de ise o rütbe ile saray dışı hizmete verilir ve enderûndan çıkarılırdı. Enderûn mektebinde her odanın iki hamamı vardı. Birinde dâirenin yüksek rütbeli, diğerinde kıdemsiz subayları yıkanırlardı. Ayrıca enderûn mensublarının ihtiyâcı için kullanılan enderûn kütüphanesi vardı. Topkağı Sarayı'ndaki diğer kütüphanelerde enderûn mektebi mensûplarına açıktı. Yüksek rütbeli subaylar saraydan çıkarak haftada bir gün izin yaparlardı. Daha yüksek rütbeliler, izin günlerinin gecesini de dışarıda geçirebilirlerdi. Küçük subaylar ancak ağalarının nezaretinde izne çıkarlar ve nâdiren şehre inerlerdi. Bunun sebebi, hizmet ve dersleri aksatmamak, bir de saraydan dışarı bilgi sızdırmamaktı. Bu esaslar doğrultusunda kurulup teşkilâtlanan enderûn-ı humayûn mektebi, kuruluşundan îtibâren aşağı yukarı devletin bütün büyük siyâsi ve askerî me'murlarını yetiştirdi. Bu me'murlar, mektebden aldıkları terbiyenin mükemmelliği sayesinde, Osmanlı Devleti'ne sadâkât ve hamiyyetleriyle hizmet ettiler. Enderûn mektebinden eğitim ve öğretim sultan ikinci Mahmûd-ı Adlî devrine kadar sistemli bir şekilde devam etti. On sekizinci yüzyılın sonlarında devşirme sisteminin bozulmasıyla darbe yiyen okul, 1826' dan sonra Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye ordusu için yetiştirilmesi gereken küçük ve büyük rütbeli subaylarınbüyük bir kısmının Enderûn mektebinden seçilmesi ile sarsıldı. Daha sonra batı metodları ile harb okullarının açılması ve bunların gitgide çoğalmasıyla mektebin önemi iyice azaldı. Modern eğitimin gittikçe yerleşip yayılması karşısında, enderûn mektebi de modern eğitimin ilkelerini uygulamaya başladı. Ancak şehirde Türk ve ecnebi olmak üzere çeşitli genel kültür kurumlarının ve meslek okullarının açılması, özellikle Enderûn mektebi'nden çıkanların, Tanzimât'tan önceki devirde olduğu gibi, devler görevlerine tâyinlerdeki üstün durumlarını kaybetmeleri, halk arasında özellikle devlet ileri gelenleri katındaki değerini sarstığından bu eğitim yuvası kalkınamadı ve 1908 ikinci meşrûtiyetin îlânını tâkib eden günlerde tamâmen kapatıldı. 1) Enderûn Mektebi Tarihi (H. İsmail Baykal, İstanbul-1953) 2) Osmanlı Medreseleri (Câhid Baltacı, İstanbul-1975); sh. 17 3) Osmanlı Devleti'ni Saray Teşkilâtı; sn.296 4) Enderûn Mektebi (Ülker Akkutay) 5) Rehber Ansiklopedisi; cild-5, sh.122 6) Tarih-i Enderûn (Atâ Bey, İstanbul-1953) 7) Kitâb-ı Müsteâb 8) Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlı Tarihinin ve özellikle hanedanın en çok tartışılan konuları arasında padişahların aile hayatı gelmektedir. Bir kısım yazarlar padişahların harem hayatını bir sefahat ve gayr-i meşru eğlence hayatı gibi takdim etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bunların dayandıkları mehazlar genelde Avrupalı gözlemcilerin, gezginlerin, düşünürlerin hayal ürünü eserleridir. Haremdeki aile hayatına dair tasvirler Osmanlılar hakkındaki kitapların satışına çok açık bir biçimde yardımcı oluyordu. Bu sebeple bu tip anlatım ve tasvirler eserlerde abartılı bir biçimde yer bulabiliyordu. Nitekim günümüzde de bir padişahın hanımını konu edinen ve cinsel fanteziler üzerine kurulu romanlar daha fazla rağbet görebilmektedir.
Oysa meseleyi ciddi ve ilmi bir tarzda ele alan yerli ve yabancı yazarlar ve tarihçiler haremin içe işleyişi ve sakinlerinin yaşantısına dair pek az bir bilginin mevcut olduğuna vakıftırlar. Harem, isminin de gereği olarak yabancıların gözlerinden gizlendiği gibi içindeki hayata dair konuşmalar da yine başkalarının işitme alanı dışarısında kalmıştır. Haremde yaşayanlar ise bu durumu belki hayatlarının en büyük sırrı olarak kendileriyle birlikte mezara götürmüşlerdir. Saltanatın babadan oğula geçtiği bir hanedanın her hükümdarı gibi Osmanlı padişahı için de önemli bir siyasi anlam yüklü olan aile hayatı asla bir cinsel zevk olarak düşünülemezdi. Zira evliliğin sonuçları -evlatlar- tahta kimin geçeceğini yani bizzat hanedanın varoluşunu etkiliyordu. İlk dönemde evlilikler Kuruluş döneminden II. Bayezid'e gelinceye kadar Osmanlı padişahları ve şehzadeleri ilk zamanlardan Müslümanlardan nüfuzlu kişilerin, Anadolu beylerinin, Bizans, Sırp ve Bulgar krallarının kızları ile evlendiler. Bu evliliklerde siyasi nüfuz elde etme, diplomatik faydalar veya kız babası öldüğünde toprak talep etmek gibi gayeler hedefleniyordu. Ertuğrul Bey'in oğlu Osman Gazi'yi Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlendirilmesinde muhakkak ki ahilerin desteğini de temin etmek maksadı da yatmaktaydı. Nitekim Ertuğrul Bey'in vefatından sonra aşiretin başına amcası Dündar'ın muhalefetine rağmen ahilerinde desteğini temin eden Osman Gazi seçilmiştir. Osman Gazi ikinci evliliğini yine nüfuzlu bir şahsiyet olduğu tahmin edilen Ömer Bey'in kızı Mal Hatun ile yapmıştır. Bilecik tekfuru oğlunu, Yarhisar tekfurunun kızı ile evlendireceği zaman düğüne Osman Gazi'yi de davet etmişti. Tekfurlar Türk Beyi'ni düğüne katıldığı sırada ortadan kaldırmayı karalaştırmışlardı. Ancak tertipten dostu Harmankaya hakimi Köse Mihal'in ihtarıyla, zamanında haberdar olan Osman Gazi mükemmel bir plan tertip ederek tekfurları pusuya düşürdü. Bilecik ve Yarhisar'a sahip olurken Holofira isimli gelin de Osmanlılar eline geçmişti. Osman Gazi Holofira'yı oğlu Orhan'a nikahlayarak bir anlamda onun babasının topraklarına hakim olduğunu göstermiş oluyordu. Daha sonra Müslüman olarak Nilüfer adını alan Holofira, hayır ve hasenatıyla Bursalıların gönlünde taht kurmuştur. Nilüfer Hatun Bursa' da Kaplıca kapısı yanında bir tekke, Darülharp mahallesinde bir mescid ve Bursa ovasından geçen çay üzerine güzel bir köprü yaptırmıştır. Bu nedenle çaya Nilüfer adı verilmiştir. Orhan Gazi'nin önce Bizans İmparatoru III. Andronikus'un kızı Asporça Hatun ve Sonra VI. John Kantakuzen ile eşi İrene'den doğan Teodora (Maria) ile evlenmesi ise Rumeli'ye geçişin imkan dahiline alınması ve saltanata geçişi sağlamak hedeflerine matuftur. Kartakuzen Orhan Bey'in kuvvetleri sayesinde İstanbul'a girerek İmparatorluğa kavuşmuş, Trakya ve Makedonya'daki hakimiyetini kuvvetlendirmiştir. Bu yardımlarına karşılık Gelibolu yarım adasındaki Çimbi kalesini Osmanlılara vermiştir ki bu durum Orhan Gazi'nin Rumeli'ye geçişinin ilk adımı olacaktır. I. Murad Han'ın Bulgar Kralı Şişman'ın kız kardeşi Tamara (Maria) ile evlenmesi ise bu krallığın, tabiiyet altında tutulabilmesinin bir gereği olarak görülebilir. Zira Sultan Murad 1368'den sonra sırasıyla Bulgarlardan Aydos, Karinabad, Süzeboli, Pınarhisar ve Vize'yi zaptetmişti. Kral Şişman mukavemete muvaffak olamayınca sulh yaparak vergi vermeyi kabul ederek kız kardeşini de Osmablı hükümdarına vererek dostluğunu pekiştirmek istemişti. I. Murad döneminden itibaren Osmanlı Padişahları gayr-i müslim kralların kızlarının yanısıra Anadolu beylerinin kızları ile de şehzadelerini evlendirmeye başlamışlardır. Aslında Anadolu beyleri ile bu münasebet çift yönlü olarak devam etmiş Osmanlılar onlardan kız almalarının yanısıra, kızlarını da Anadolu beyleri veya oğullarına vermişlerdir. Osmanlıların bu yerinde ve fevkalade isabetli siyasetlerinin sonucu geç de olsa meyvelerini vermiş ve bu evlilikler neticesinde Anadolu aşiretleri ve beyleri arasında sağlam, köklü ve daimi akrabalıklar tesis olmuştur. Anadolu'da yüzlerce yıllık muhabbet, birlik ve beraberliğin temelinde, Osmanlıların bu siyasetinin rolü de unutulmamalıdır. I. Murad Han oğlu Yıldırım Bayezid'i Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı devlet hatun ile evlendirdi. Devlet Hatun'un annesi Mevlana Celaleddin Rumi'nin oğlu Veled Çelebi'nin kızı Mutahhare Hatundur. Süleyman Şah kızının çeyizi olarak beyliğinin en güzel yerleri olan Kütahya, Tavşanlı, Emed ve Simav şehirlerini Osmanlılara vermiştir. Yine Yıldırım Bayezid Kosova meydan muharebesinden sonra kendisine karşı ayaklanan Anadolu beylikleri üzerine yürüdüğünde, Aydınoğlu İsa Bey karşı duramayarak tabiiyetini arzetmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid ise İsa Bey'e bir miktar toprak bırakırken onun Hafsa Hatun adındaki kızı ile de evlendirmiştir (1390). Kosova savaşında (1389) Sırp kralı Lazar ölmüş ve yerine oğlu Lazaroviç geçmişti. Yılıdırım Bayezid kendisi ile sulh anlaşması yaparken dostluğu pekiştirmek için kaz kardeşi Despine (bazı kaynaklarda Olivera) ile evlenmiştir. Osmanlılar doğuda kendilerine karşı en güçlü devletlerden olan Memluklerle aralarında tampon devlet konumundaki Karamanlılar ve Dulkadırlılar ile de evlilik yoluyla akrabalık kurmaya ve dostluklarını ilerletmeye çalışıyorlardı. Nitekim Çelebi Mehmed fetret dönemi sırasında Dulkadırlı Süli Bey'in kızı Emine Hatunla evlenmek istemiş ve bu arzusu hüsn-i kabul görmüştür. Çelebi Mehmed ile Emine Hatun 1403 yılında evlenmişler ve bu evlilikten ertesi yıl II. Murad doğmuştur. II. Murad Han'da Anadolu beylerinden Candaroğlu II. İbrahim Bey'in kızı Hatice Hatun, Amasyalı Şadgeldi Paşa'nın torunu Yeni Hatun ile evlilikler yapmıştır. II. Murad'ın siyasi evliliklerinden biri de Sırp Kralı Jori Brankoviç'in kızı Mara Hatun'dur. Brankoviç, Türk akınlarını önleyebilmek için kızı Mara'yı 1435 yılında II. Murad ile evlendirmiştir. Osmanlıların Balkanlarda zor duruma düştüğü bir dönemde Edirne-Segedin antlaşmasının imzalanmasında Mara Hatun'un büyük rolü olmuş böylece II. Murad toparlanma imkanı bulmuştur. Bazı yazarlar II. Mehmed (Fatih)'in annesi Mara hatun olduüunu ısrarla savunurlar. Oysa Fatih'in 1431 yılında doğduğu düşünülürse, 1435'de gerçekleşen bu evlilikten böyle bir doğumun ne kadr imkansız olacağı ortadadır. Buna rağmen bazı yazarlarda aynı gayretkeşliğin devam ettirilmesi akla, başka niyetler başka maksatlar olduğunu, çamur at izi kalsın prensibinin uygulandığını apaçık bir biçimde vermektedir. II. Murad bu arada II. Kosova zaferinden sonra Karamanoğullarının muhtemel bir hıyanetinden çekinerek, Dulkadıroğlu Süleyman Bey'le akrabalık kurmak istemiştir. Bu itibarla Süleyman Bey'in kızı Sitti Mükerreme Hatun'un oğlu Mehmed' istemiştir. Süleyman Bey'in de muvafık olmasıyla şehzade Mehmed ile Sitti Hatun Edirne'de üç ay süren muhteşem ve göz alıcı bir düğün merasimi ile evlenmişlerdir. Görüldüğü gibi Fatih Sultan Mehmed' e gelinceye kadar Osmanlı padişahları Bizans, Bulgar, Sırp krallarının ve Anadolu beylerinin kızları ile siyasi evlilikler kuruyorlardı. Bunun yanısıra saraya alınan ve burada yetiştirilen cariyeler ile az da olsa evlilikler görülüyordu. Nitekim I. Murad'ın Gülçiçek (Rum asıllı), Çelebi Mehmed'in Kumru Hatun, II. Murad'ın Hüma Hatun ile bu yolla evlendikleri bilinmektedir. Ancak Fatih'ten itibaren cariyelerle evlenme usulüne doğru sistemli bir geçiş süreci başlamıştır. II. Bayezid ve Yavuz dönemlerinin sonunda devşirme sistemi içerisinde evlilik Osmanlı sarayına hakim olmuştur. Fatih'in Dulkadırlı Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun'un dışında kalan eşlerinden Gülbahar Hatun aslen Arnavut, Çiçek Hatun Sırp, Venedik veya Rum ve Helene ise Rum'dur. Gülşah Hatun'un ise milliyeti bilinmemektedir. II. Bayezid Dulkadır oğlu Alaüddevle'nin kızı Ayşe Hatun ve Karamanoğullarından Nasuh Bey'in kızı Hüsnüşah Hatun'un yanısıra Bülbül Hatun, Ferahşad Hatun, Gülbahar Hatun, Gülruh Hatun ve Şirin Hatun adlı cariyeler ile de evlenmiştir. Yavuz Sultan Selim'in güzelliğiyle meşhur hanımı Hafsa Sultan'ı bazı tarihçiler Türk olarak gösterseler de aslen cariye olduğu vesikalardan anlaşılmaktadır. İşte Fatih'le beraber cariyeler ile evlenme usulü genişlemiş II. Bayezid devri sonunda ise umumi bir kaide şeklinde saray hayatına girmiştir. Bu usul pek az istisnası dışında hanedanın yıkılışına kadar da devam etmiştir. Niçin cariyelik sistemi Padişahların bu sistemdeki evliliklerinden İslamiyetin hükümlerine uyularak nikah yapılmamıştır. Zira İslamiyet'e göre cariyeler köle (kadın) statüsünde olduğundan sahipleri istedikleri gibi tasarruf hakkına sahip bulunuyordu. Bazı tarihçiler nikah ile evlenmeyi kaldırmayı Yıldırım Bayezid'in Ankara'da Timur'a esir düşmesinden sonra, hanımı Despina'nın da galiplerin eline geçmesi sebebiyle alındığını kaydederler. Hatta bazı yabancı yazarlar, Türk ve Osmanlı düşmanları daha da ileri giderek Timur'un Yılıdırım'ın hanımına içki dağıttırdığını kaydederler. Gerek Timur gerekse Osmanlı, ciddi hiç bir tarihte bu tip haber mevcut değildir. Oysa Osmanlı sarayında henüz İslamı seçmemiş olan Despina Hatun, Timurlu tarihçilerden Şerefeddin Yezdi'nin kaydına göre Timur Han'ın huzurunda Müslüman olmuştur. Ayrıca Osmanlıların bu sebeple cariyelerle evlendiği meselesi şuradan da yanlıştır ki, Yılıdırım'dan sonra Çelebi Mehmed Dulkadırlıoğlu Süli Bey'in kızı Emine Hatun'la II. Murad Candaroğlu İbrahim Bey'in kızı Hatice Halime Hatunla, II. Mehmed Dulkadıroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun'la, II. Bayezid de Dulkadıroğlu Alaüddevle'nin kızı Ayşe ve Karamanoğlu Nasuh Bey'in kızı Hüsnü Şah Hatunla hep nikahlanarak evlenmişlerdir. Oysa Osmanlıların Fatih'ten itibaren cariyelerle evlenme sistemine geçişte kendileri ve devletleri için yine pek çok faydaları vardır. Bunlar üzerinde dikkatle durmak gerekmektedir. Öncelikle Fatih' gelindiğinde Balkanlardaki prenslik ve krallıklar yıkılmış hepsi devletin sınırları içerisine alınmışlardı. Fatih'le beraber Bizans İmparatorluğu'da Tarihe karışmıştır. Ayrıca Anadolu beylikleri ortadan kaldırılmış ve Türk birliği temin olunmuştu. Zaferden zafere koşan Osmanlı hükümdarları kendilerini artık dünyanın en büyük ve güçlü padişahları saydıklarından, başka hanedanlarla akrabalık yoluyla dostluk kurmaya çalışmışlardır. Başlangıçtaki siyasi ve diplomatik yarar sağlama unsuru artık görülmemektedir. Yine genelde çok evli bulunan Osmanlı padişahlarının her aldıkları kadın için yapacakları şatafatlı düğünler, yapılacak masraflar ve verilecek hediyeler düşünüldüğünde devşirme sistemiyle devletin ne büyük bir masraftan kurtulduğu açıkça görülmektedir. Padişahların devşirme kadınlarla evlenmelerini tenkit eden bazı yazarlar ise, neden Türk ilim ve Devlet adamlarının kızlarını almadıklarını sorgularlar. Oysa bu düşünceleri uygulanmış olsaydı yapılacak masraflar bir tarafa her padişah döneminde bir kaç aile saraya nüfuz edecek devlet işlerine karışacak, parçalanma ve bölünme süreci içeriden daha çabuk bir şekilde gerçekleşecekti. Devşirme usulüyle kız almanın bir faydası ise küçük yaşta saraya getirilen bu kızların tam bir saray kültürü ve terbiyesi içerisinde yetiştirilmiş ve padişaha layık bir eş haline getirilmiş bulunmasıdır. Ayrıca bunların en seçilmişleri padişah hanımlığına namzet olurken diğerleri de enderun mektebinde yetişen diğer devlet görevlileri ile evlendirilmek üzere hazırlanıyordu. Enderun nasıl saray içerisinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri saray dışında hanedana hizmete hazırlanıyorsa, harem de padişah ve annesine hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlanıyordu. Böylece idareciler eş yoluyla devlete daha da sadık bir hale getirilmiş olurdu. Devşirme sistemi ile padişah evlilikleri Saraya alınan cariyelerin büyük bölümü hizmet birimlerinde çalışırdı. Bunların en güzel ve kabiliyetli olanları padişahın hizmetinde, ona yakın olanlar da şehzadeler dairesine gönderilirdi. Bunlardan padişah hanımı olabilecek durumda olanlar Haznedar Usta'nın emrine verilirdi. O bunları yetiştirir ve efendisine yaraşır bir kadın olmasını sağlardı. Bunların dışındakiler ise padişah hiç bir bakımdan irtibatta bulunmadığı gibi belki kendilerini ne görür ne de tanırdı. Bu bakımdan padişahın zaman zaman bütün cariyeleri toplayıp içlerinden en güzelini seçmesi gibi konular artık fantazi masallar olarak tarihteki yerini almışlardır. Has odalık olarak yetiştirilen cariyelerle padişah münasebette bulunduğunda şayet bunlar gebe kalırlarsa İkbal ve haseki adını alırlardı. Bunlar derecelerine göre Baş İkbal, İkinci İkbal, Üçüncü İkbal... denirdi. Sayıları yediye kadar çıkabilirdi. İkballer hanım veya hanımefendi diye çağırılırlar ve artık azad edilip saraydan ihraç edilmekten kurtulurlardı. Haseki Sultan tabirinin yerini zamanla Kadın veya Kadın efendi almıştır. Hasekiliğe yükselen cariyeye samur kürk giydirilirdi. Hasekilerden erkek çocuk doğuranlara Haseki Sultan ünvanı verilir ve başına kıymetli taşlarla süslü bir altın taç takılırdı. Yine harem geleneği gereğince ona daire ayrılır, emrine kalfa ve cariyeler verilirdi. Haremde cümle kapısı holünden Kızlarağası Dairesi ile Kalfalar koğuşu arasında devam eden yoldan sola dönülerek girilen geniş ve uzun hole Cariyeler ve Kadın efendiler Taşlığı denilirdi. Taşlığın sağ tarafındaki birinci, ikinci ve üçüncü kapı sırasıyla Kadın efendi odalarıdır. Daireler zemin katta giriş bölümü, merdiven aralığı ve güzel bir manzara kazandırabilmek için iki kat yüksekliğinde yapılmış birer Başodaya sahiptir. Üst katta taşlığa bakan bir sahanlık ile birer odayla baş odalara açılan bir asma katı bulunmaktadır. Daireler 17 yüzyıl Osmanlı çinileriyle kaplı olup ocaklı ve tavanı kalem işli desenli boş odalar, zengin dekorları ve nefis manzarasıyla dikkat çekmektedir. Osmanlı padişahlarının ölümlerinden sonra onun çocuk doğurmamış yahut da erkek çocuk doğurmuş ve çocuğu vefat etmiş olan kadın ve hasekileri isterlerse devlet ricalinden biriyle evlendirilirdi. Bu uygulamaya ilk defa Fatih döneminde rastlanmaktadır. O babası II. Murad'ın dul eşi Hatice Hatun'u babasının adamlarından İshak ile evlendirmiştir. Kendisi de boşamış olduğu David Komnenos'un kızını Zağanos Mehmed Paşa ile evlendirmiştir. Yine III. Murad'ın ölümünden sonra çocuksuz olan ikballeri Eski Saraya gönderilmiş ve daha sonra derecelerine denk kimselerle evlendirilmişlerdir. Genellikle evlendirilenler odalık ve ikballer olup padişahların asıl kadınlarından evlenenler pek az görülmüştür. Zira kadın efendiler evlendikleri zaman bu durum hanedana ve padişaha karşı yapılan bir saygısızlık olarak kabul edilir ve tasvip edilmezdi. İktidardan düşen veya vefat eden padişahın kadınları harem dairesinden alınarak Eski Saray'a gönderilirlerdi. Bu kadınların eğer padişah olacak çocukları yoksa ölünceye kadar burada yaşarlar, oğlu padişah olanlar Valide Sultan sıfatıyla tekrar hareme dönerdi. Eski Saraydaki kadınlar genellikle kendilerini ibadete verirler, hayır ve hasenat işleriyle meşgul olurlardı. Osmanlı padişahları içinde çok kadınla evlenenlere karşılık pek az eşi olanlar da görülmektedir. I. Mustafa'nın hiç kadını tesbit edilmemiştir. Yavuz Sultan Selim, II. Selim, III. Mehmed, IV. Murad ve II. Ahmed'in birer; Osman Gazi, Çelebi Sultan Mehmed, III. Ahmed, II. Osman ve III. Osman'ın da ikişer kadını olduğu anlaşılmaktadır. |
'Osmanlı Tarihi'
Sultan tabiri Osmanlı Padişahları' nın erkek evlatlarına, kızlarına, padişah validelerine hatta ailelerine kadar teşmil edilmiştir. Bu ünvanın Padişahların erkek çocuklarında ismin evveline kızların da ise ismin sonuna gelmesi adet olmuştu. Sultan Selim, Sultan Ahmed, Ayşe Sultan, Fatma Sultan vs. gibi. Sultan tabiri yanlız olarak kullanılırsa padişahın kıs çocukları kastedilmiş olurdu. Sultanların kız çocuklarına ise Hanım Sultan denir.
Sultan doğar doğmaz ilk olarak Darüssaade Ağasına haber verilirdi. Ağa, oda lalası vasıtasıyla silahtar ağaya müjdeli haberi gönderir o da padişahın bir kız çocuğu olduğunu sarayda ilan ederdi. Bu haber üzerine enderunda bulunan her oda doğum şerefine üç kurban keserek sultanın doğumunu kutlardı. Bu arada sarayın deniz kıyısında bulunan toplar günde beş defa tekrarlanmak üzere üçer kez atış yaparlar böylece doğum halka ve devlet ricaline duyurulurdu. Doğum haberini alan Sadrazam ertesi gün divan azalarıyla saraya gelerek padişahı tebrik ederdi. Ziyafete gelenlere türlü maddelerden yapılan nefis şerbetler altın, gümüş ve billur kaplar da ikram olunurdu. BEŞİK ALAYI Sultanların doğumlarında bir takım merasimler tertip olunurdu. Bunlardan ikisi Valida Sultan ile Sadrazamın göndermiş oldukları beşik, yorgan ve sırmalı örtü münasebetiyle yapılan beşik alaylarıdır. Çocuk doğunca padişah validesinin evvelce hazırlatmış olduğu beşik, sırmalı püşide denilen örtüsü ve yorganıyla merasim ve alayla Eskisaray' dan Yenisaray' a nakl olunurdu. Törene katılacak ağalara birgün öncesinden kethüda bey ve darüssaade ağası yazıcısı tarafından davetiyeler gönderilir, belirli saat de Eskisaray' da bulunmaları bildirilirdi. Ertesi gün davetliler hazır olduklarında Teşrifatçı, törenin başlaması için işaretini verirdi. Bunun üzerine Valide Sultanın başağası beşiği, yorganı ve örtüyü Eskisaray' dan çıkararak Valide Sultan kathüdasına teslim ederdi. Kethüda Bey de beşiği, Valide Sultan' ın kahvecibaşısına, yorganı ikinci kahveciye, beşik örtüsünü de üçüncü kahveciye teslim ederdi. Kahvecibaşılar kendilerine teslim edilen eşyaları sayıyla alırlar ve başlarının üzerlerine koyarlardı. Bundan sonra harekete geçen alay Beyazıd, Divanyolu ve Ayasofya önünden geçerek Bab- ı Hümayun önüne gelirdi. Çevredeki kalabalık alayı alkışlarla uğurlarken çocuğa ve babasına da uzun ömürlü olmaları için dua ederlerdi. Orta kapıya kadar atlar üzerinde ilerleyen ağalar, burada attlarından inerek iki sıra halinde dizilerek haremin araba kapısı önüne kadar gelirlerdi. Burada kahvecibaşılar beşiği, yorganı ve beşik örtüsünü kapı önünde beklemekte olan Valide Sultan başağasına o da saygıyla alarak darüssaade ağasına teslim ederdi. Darüssaade ağası devraldığı eşyaları harem ağaları ile birlikte içeri götürerek, bu işle görevli kadınlara teslim ederdi. Daha sonra, törene katılan ağalara ve görevlilere rütbelerine göre padişah adına ihsanlarda bulunurdu. Doğumun altıncı gününde ise Sadrazamın beşik alayı töreni düzenlenirdi. Bu alay Valide sultanınkinden daha göz kamaştırıcı ve daha kalabalık olurdu. Bu sırada devlet erkanının aileleri de çocuğu görmek üzere davet olunurlardı. Sadrazam, sultan doğar doğmaz bir beşik, bir yorgan ve bir de beşik örtüsü yaptırır, hepsi de inciler, elmaslar, tırtıllar ve zümrütlerle donanırdı. Doğumun beşinci günü törene katılacaklara davetiyeler gönderilir, belirli bir saat de Paşakapısında bulunmaları istenirdi. Ertesi gün belirlenen saat de Paşakapısı önünde, sadrazamın hazırlanan eşyaları Kethüda beye vermesiyle tören başlardı. Kethüda bey de beşiği baş, yorganı ikinci çuhadara beşik örtüsünü ise mehter başıya verirdi. Bunların eşyaları saygıyla alıp başiları üzerine koymasından sonra mehter takımının çaldığı marşlar ve ilahilerle alay harekete geçerdi. Başlara giyilen renkli kavuklar, sırtlardaki renkli kürkler ve kaftanlar, ayaklardaki sarı ve kırmızı çizmelerve yemeniler beşik alayını yürüyen bir çiçek bahçesi haline getirirdi. Yine binbir emek sarf edilerek hazırlanan çiçek bahçeleri ve şeker kutuları nu renkli sahneyi daha da canlı ve muhteşem bir hale koyardı. Mehterhanenin muazzam ritmi de insanları ayrı bir vecde getirirdi. Alaya katılan ağaların heybetli görünüşleri, ağır başlı yürüyüşleri insana Niğbolu, Kosova, Varna ve Mohaç'tan hatıralar ve manzaralar yaşatır gibi olurdu. Valide beşik alayında olduğu gibi Divan yolundan geçilerek Bab-ı Hümayundan içeri girilir ve araba kapısı önünde alay sona ererdi. Daeüssaade ağası tarafından teslim alınan beşik takımı doğruca padişaha götürülür ve gösterilirdi. Padişah beşik takını gördüktan sonra hareme yollardı. Lohusanın yattığı oda Valida Sultan, Sultanlar, kadınefendiler, ikballer ve davetli kadınlarla dolup boşalırdı. Valide Sultan yanında sultanlar olduğu halde yüksekçe bir divanda otururdu. Misafirler ise peykelere yerleştirilmiş minderler ve yastıklar üzerinde dinlenirlerdi. Sadrazamın gönderdiği beşik takımının gelmesiyle hep birden ayağa kalkarlardı. Beşik takımı odanın ortasına gelince Valide Sultan üzerine bir avuç altın atar onu diğerleri takp ederlerdi. Orada bulunan ebe, dualar okuyarak çocuğu yeni gelen beşiğe koyar ve üç defa sallardı. Sonra çocuğu beşikten çıkararak kucağa alırdı. O zaman davetli kadınlar, getirmiş oldukları değerli taşlarır ve kumaşları beşiğin üzerine koyarlardı. Bunların hepsi ebenin olurdu. Davetli kadınlar haremde üç gün misafir edilirler, cariyelerin de katılmasıyla çeşitli eğlenceler tertiplenir, hoşça vakitler geçirilirdi. Ayrıca davetlilere padişah tarafından hediyeler gönderilmesi de usuldendi. SULTANLARIN YETİŞMESİ Sultanların doğumu ile birlikte bir daire ayrılır emrine dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler verilirdi. Eğitimiyle annesi, dadısı ve kalfası uğraşırdı. Yürümeye başladıktan itibaren bahçelere çıkar küçük cariyelerle veya aynı yaşdaki çocuklarla dadısının nezaretinde oyunlar oynardı. Sultanlar, dadısız ve kalfasız dışarı hiç çıkamazlardı. Sultanlar beş veya altı yaşına girdiklerinde irade-i seniyye ile derse başlarlar ve kendileri için tayin edilen hocalardan ders alırlardı. Bed-i besmele denilen ilk derse törenle başlanır ve padişah da hazır bulunurdu. Bazen dersler şehzadeler dairesinde okunurdu. Okumada ilk üzerinde durulan konu, padişahın çocuklarının Kuran-ı kerimi doğru okumalarını temin etmekti. onların Kur'an-ı kerimi tecvide uygun okumaları ve bitirmeleri kendileri ve babaları için büyük bir mutluluğa sebep olurdu. Bu vesile ile bir de hatim töreni tertip ediliyor sultanlara ve hocalarına hediyeler veriliyordu. Sultanlar Kur'an-ı kerimden başka Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya, Arapça ve Farsça dersleri de alırlardı. Sultanların günümüze kadar ulaşan mektuplarından son derece düzgün ve edebi ifadeler kullandıklarını, kelime, cümle ve gramerhatalarının yok denecek kadar az olduklarını görmekteyiz. Sultanlar erkeklerden kaçma çağına geldikelrinde başlarına yaşma örterler ve dışarıya çıktıklarında uygun elbiseler giyerlerdi. DÜĞÜNLERİ İlk Osmanlı padişahları kızlarını, genellikle Anadolu beyleri veya onların oğullarına verdikleri gibi kendi maiyetlerinde ki beylere de verirlerdi. Nitekim 1. Murad' ın kızı Melek Hatub, Karamanoğlu Alaaddin Bey' le ; Çelebi Mehmed' in kızı Selçuk Hatun Candaroğlu Kasım Bey' le; Fatih' in kızı Gevherhan Sultan Akkoyunlu Uzun Hasan' ın oğlu Uğurlu Mehmed Bey' le; II. Bayezid' in kızı Aynışah Sultan ise Uğurlu Mehmed' in oğlu Göde Ahmed Bey' le evlenmişlerdir. Ancak osmanlılar Anadolu birliğini temin edince etrafta kızlarını verecek hanedan kalmadığından, sultanları vezirler, kaptan paşalar ve büyük devlet adamlarıyla evlendirmeye başladılar. Padişahların kızlarını Anadolu beylerine vermesi gibi kendi devlet adamlarıyla da evlendirmeleri, duygusal yönden ziyade siyasi idi. Zira sultanları alanların çoğu enderun mektebinden yetişen devşirme devlet adamlarıdır. Bunlar padişaha baba gözüyle bakarlardı. Bir de padişahın kızıyla evlenince hanedanın üyeleri arasına girerek nüfuzlarını da arttırırlardı. bazı yabancı yazarların, padişahların kızlarını korktuğu veya zenginliğini çekemediği paşalarla evlendirdiği iddiası, tamamen uydurma ve hayal mahsülüdür. Padişah kızını evlendirmek isteyince sadrazama bir hatt-ı humayun yazar ve damad olacak şahsın nişan takımlarını yollamasını emrederdi. Uygun görülen adayın, fermanı alır almaz eğer evli ise, sultanlara hürmeten hanımını boşaması adet haline gelmiştir. Ayrıca II. Mahmud zamanına kadar sultanların rızası formalite icabı alınıyordu. Ancak II. Mahmud' dan itibaren durumun değiştiği ve en azından fotoğraflarla birbirini önceden tanıdıkları görülmektedir. Sultanların nikahları bazan Yeni Sarayda ve bazan da paşa kapısında kıyılırdı. Sultanın vekili darüssaade ağası idi. Damat paşaya da münasi görülen bir vezir vekil olurdu. Nikahı şeyhülislam kıyar ve mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel sultanın derecesiyle mutenasip olurdu. Onaltıncı asır sonlarına kadar nikah yüzbin altın üzerinden kıyılırdı. Sultan nikahından sonra hükümdar namınamerasimde bulunanlara kürk ve hil'atler giydirilirdi. Damat da hil'at giyerdi. Sultanların düğünleri babalarının sağ olup olmadıklarına veya padişahın sevdiği bir kız kardeşi veya yeğeni olup olmayışına göre olurdu. Tabii babaları sağ olan sultanların düğünleri fevkalede mükellef yapılırdı. Damat, böyle bir düğünde pek çok masraf eder, saraya gönderdiği her çeşit mücevherli (yüzük, küpe, bilezik, incili tuvalet aynası ve yine incili gelin duvağı ve hamam nalını gibi) nişan hediyesinden başlayarak bütün düğün masraflarını görürdü. Düğün müddeti muayyen olmayıp onbeş yirmi gün süren düğünler de vardı. Gelin olan sultanın alayı ya kendisinin bulunduğu Eski Saraydan veyahut Yeni Saraydan itibaren tertip edilirdi. Sultan, Osmanlı hanedanına mahsus kırmızı atlas cibinlik içinde olarak araba ile naklolunurdu. Gelin alayında sadrazam, vezirler, devlet erkanı ile düğün münasebetiyle sultanlara mahsus yaptırılan ve Nahl denilen balmumdan yapılmış düğün tezyinatı, alayın önünde giderdi. Sultanın çeyizi, kocasının konağına gitmeden evvel sarayda teşhir edilirdi. Sadrazam ve diğer devlet adamları oraya kendi düğün hesiyelerini de gönderirler, sonra bu çeyiz alayla damadın konağına götürülürdü. Sultan, kocasının konağına geldiği zaman orada zevci ile Kızlar ağası tarafından karşılanır ve koltuklarına girilerek harem dairesinin kapısına götürülürdü. Damadın konağında kadın ve erkeklere ayrı ayrı ziyafetler çekilir ve yatsı namazından sonra davetliler konaktan ayrılırdı. Damat Paşa davetlilerin her birine derecelerine göre birer hediye verirdi. Yine bu sırada darüssaade ağası padişah namına damada bir samur kürk giydirir ve paşayı sultana takdim ettikten sonra çekilirdi. Bundan sonra yenge kadın paşayı odaya sokar, damat paşa odanın bir köşesinde namaz kıldıktan sonra zevcesinin eteğini öper ve sultanın oturması için müsaadesine kadar ayakta dururdu. Şayet damadın memuriyeti hariçte ise düğün için İstanbul' a çağırılır, konak döşer, sultanla evlenir ve sonra vazife ile İstanbul' da kalmazsa yine memuriyeti başına dönerdi. Sultan İstanbul' da kocasının konağında kalırdı. GEÇİMLERİ Sultanların maiyyetlerinde padişahın emriyle tayin edilen kethüdaları vardı. Bütün işleri, alış veriş vesaireleri hep bu kethüdaları vasıtasıyla görülürdü. Dul olan sultanların vazife ve aidatları matbah-ı amire ile şehremini tarafından verilmek kanundu. Sultanların hash veya paşmaklık ismi verilen dirlikleri vardı. Bunların bazılarına herhangi bir mukataanın varidatından maaş ve bir kısmına iltizam suretiyle mukataalarda verilmişti. Bu isimler altındaki dirlikler bir mahallin varidatının bunlara tahsisi demekti. Malikane suretiylemukataa, kaydı hayat şartıyla verilen dirlikti. Sultanları bu gelirlerini idare ve tahsil için voyvoda denilen memurlar vardı. Sultanlara bazan hazineden maaş da verilirdi. Sultan III. Mustafa Laleli Camisinin vakfiyesini tertip ettirirken bu vakfından oğullarına bin beşeryüz kızlarına biner ve kadınlarına beşer yüz kuruş tahsis eylemişti. |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlılarda cülus merasiminden bir kaç gün sonra saray, yeni bir törene daha sahne olurdu. III. Murad Han'ın cülusundan itibaren düzenlenen bu merasim padişahın annesinin Eski Saray'dan alınarak Topkapı Sarayına nakli hadisesidir.
Valide Alayı ismi verilen bu tören şu şekilde gerçekleşirdi. Yeni padişah cülusundan bir kaç gün sonra validesinin Eski Saraydan Topkapı Sarayına naklini emrederdi. Bir gün öncesinden rikâb-ı hümayun ve şikar ağaları, kapıcıbaşılar, sultan kethüdaları, padişah evkafı mütevellileri, haremeyn vakfı erkanı, harem-i hümayun ağaları, baltacılar, darüsaade ağası ve yeni tayin olunan valide kethüdasına haber gönderilerek hazır olmaları istenirdi. Valide Alayı, Bayezid kolluğu (karakolu) önüne geldiği vakit yeniçeri ağası, şayet o seferde ise sekbanbaşı tarafından karşılanırdı. Araba burada bir müddet durur, bu sırada ağa yer öperek hürmet ve tazimlerini arzederdi. Ağaya bir hil'at giydirilir, yine ona ve maiyyetine önceden belirlenen hediyeleri dağıtılırdı. Bu şekilde her kulluk geldikçe oradaki görevli neferlere hediyeleri verilirken alaydan etrafa çil çil paralar saçılırdı. Alay cebehane önüne gelince cebecibaşı valide sultanı selamlayarak hediyesini alırdı. El Öpme Bu şekil merasimlerle bâb-ı hümayundan saraya girilirdi. Hastane kapısı köşesinde bekleyen bostancı başhasekisi ile hasekiler ellerinde değneklerle dizilip ilgililer dışında kimseyi ileriye geçirmezlerdi. Valide sultanın arabası has fırın kapısı önüne gelince padişah vakarlı bir şekilde yürüyerek gelir, validesini iki veya üç temenna ile selamlar ve annesinin sağ tarafdaki pencereden uzanan elini öperdi. Bu sırada çavuşlar hep birlikte alkış tutarlardı. Valide Sultan'ın arabası orta kapıdan içeri girdikten sonra alay sona ererdi. Valide sultan saraya gelişinin ertesi günü sadrazama bir hükümnâme ile kürk ve hançer gönderirdi. Bu şekilde saraya yerleşen valide sultan haremin en itibarlı hanımıdır. Valide sultanın herkesten üstün konumu harem müessesesinin esasıydı. O hem sultan ailesinin vesayetinden hem de harem hanesinin günlük işleyişinin idarî denetiminden sorumluydu. Onun haremin en güçlü üyesi olduğunu maaşı açık bir şekilde yansıtmaktadır. Zira devlet hazinesinden harem üyelerinin her birine ödenen günlük maaş (mevacib), harem kurumunun hiyerarşisini ortaya koyar ve simgelerdi. Kanuni sonrası dönemde, haremi idare eden ilk valide sultan olan Nurbanu Sultan'a günlük 2000 akçelik bir maaş bağlanmıştı. III. Mehmed'in annesi Safiye Sultan da ise, bu rakam 3000 akçeye çıkmıştır. Valide sultan maaşları, kısa süreli istisnai dönemler dışında bu yüksek seviyeyi muhafaza etmiştir. Genelde Osmanlı haremini anlatan Avrupa kaynaklı tasvirlerde valide sultandan hiç söz edilmeyip, padişah kadınları ön plana çıkarılmaktadır. Harem kısmındaki gücün valide sultanın değil de hasekilerde olduğunu savunmaki yabancı gözlemcilerin saray hayatına dair cinsel fantazi ve entrika senaryolarını daha rahat kurabilmenin bir ürünü olmalıdır. Harem-i hümayun konusunda arşiv belgelerine dayalı ciddi bir eser ortaya koyan Amerikalı tarihçi Lesli Peirce, bu durumu ; büyük ölçüde kendi kraliçelerinin karşılığını arayan ve dolayısıyla Osmanlı haremindeki en büyük güç ve statü sahibinin valide sultan olduğunu anlamaya hazır olmayan Avrupalı gözlemcilerin kültürel at gözlüklerine bağlanması gerekir diyerek açıklamaktadır. Padişahlar ve Anneler Padişahların validelerine karşı son derece hürmetkar davranmaları onların saraydaki hüküm ve nüfuzlarını daha da arttırmıştır. Bunda muhakkak ki, İslamiyetin ana hakkı konusundaki müessir prensiplerinin büyük rolü olmuştur. Cennet anaların ayağı altındadır; Ana babaya iyilik etmek nafile namaz, oruç ve hac faziletlerinden daha faziletlidir; Allahü Teâlâ'nın rızası ana va babanın rızasındadır vb. Hadisi şerifler ana-babaya gösterilecek hizmet ve hürmeti açık bir biçimde ifade etmektedir. Nitekim Fatih Sultan Mahmed kendisini yetiştiren ve hristiyanlık dininde kalmaya devam eden üvey annesi Mara'ya geniş bağışlarda ve temliklerde bulunmuştur. Yine ona ölünceye kadar, halini hatırını sormaya ve iyiliklerde bulunmaya devam etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman annesi Hafsa Sultanı çok sever, bir dediğini iki etmezdi. Hayırları ve iyi kalpliliğiyle ün kazanan Hafsa Sultanın Manisa'da cami, imaret, medrese, mektep ve hangâhı vardır. III. Murad, validesi Nurbanu Sultan'ın ölümünde matem elbisesiyle cenazeyi takip ile Fatih Camiine kadar gelmiş, orada namazını kıldıktan sonra sarayına dönerek ruhu için sadakalar dağıttırmıştır. III. Mehmed Han da babası gibi validesine çok riayet gösterirdi. IV. Mehmed'in annesi Turhan Sultan'a, III. Selim Han'ın da Mihrişah Saultan'a karşı hürmet ve tazimleri pek fazla idi. Bunun neticesi olarak valide sultanların saraydaki hüküm ve nüfuzları daha da artmıştır. Bu durum bazı valide sultanların, devlet işlerine de karışmasına da yolaçmıştır. Ancak istisnai olarak görülen bu çeşit olayların dahaçok çocuk yaşta tahta çıkan padişahlar döneminde olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Valide Dairesi Otuz altı Osmanlı padişahından sadece yirmi üçünün annesi valide sultan ünvanını kullanmış, diğerleri oğulları tahta geçmeden vefat ettikleri için bu ünvanı alamamıştır. Valide Sultanların kendilerine verilmiş paşmaklık denilen hasları vardır. Daha sonraları haslarından başka kendilerine darphaneden muayyen bir maaş da tahsis edilmiştir. Validelerin kalabalık bir maiyyetleri vardı. Haremi, Haznedar Usta vasıtasıyla idare ederlerdi. Haremdeki bütün kadınlar, sultanlar, ustalar, ve cariyeler kendisinden çekinirler onu sayarlardı. Haremdeki bütün işler onun emriyle yapılırdı. Göçler, gezintiler onun emriyle ve arzusuna uygun olarak haznedar ve kalfalar tarafından uygulanırdı. Törenlerde ve hareme kabullerde baç rolü valide sultan oynardı. Hariçteki işlerin Valide Kethüdası denilen bir memur bakardı. Validelerin hasları ve mukataalarını da o idare ederdi. Haremde valide sultan dairesi padişaha ait mekanlardan sonra, en büyük ve en önemli mekândır. Daireyi valide taşlığından bir bekleme odası ile girilirdi. Girişte nöbetçi cariyeler beklerdi. Daire yüksek kubbeli bir sofa, daha küçük bir yatak ve ibadet odası ile iç içe üç bölüm halindedir. Sofanın duvarlarının alt kısımları çinili, üst bölümleri ise 19. yüzyıl hayali panoramik manzara resimleriyle dekorlanmıştır. Sedef kakmalı gömme dolapları ve kapı kanatları eskidir. Bir ocak ve çeşmeye de sahip olan odaya kadife sedirler ve sofra takımı da kurulmuştur. Valide Sultanlar yemeklerini burada yerlerdi. Yatak odası kapısının yanında mermer üzerine yazılmış olan; Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah Dem bedem saat besaat bâd ikbâlet fizûn Düşmenet çün şişe-i saat bemişe ser nigûn Bu ocağın dûd-i dâim sünbül izhâr eylesün Sahibine hazret-i Hak nârı gülzâr eylesün Açıklaması: Allahü Teâlâ'dan başka ilah yoktur, Muhammed "aleyhisselam" O'nun Resûlüdür. Her ana her saat talihin yükselsin, Düşmanın, saat şişesi gibi baş aşağı olsun Bu ocağın daimi olan dumanı sünbül gibi görünsün Sahibine Hazret-i Hak, ateşi gül bahçesi eylesin. Anlamına gelen bir beyit yeralmıştır. Yatak odasının 17. yüzyıl İznik çiniciliğinin son kaliteli ürünleriyle kaplı duvarlarında, çiçekler fışkıran şadırvan motifleri kullanılmıştır. Solda ahşap altın yaldızlı, kabartmalı ve üstü dört sütuna dayalı parmaklıkla çevrili alanı yatak yeridir. Yatak odasından mermer söveli ve demir şebekeli bir zar ile geçilen dua odası da benzer görünüşlüdür. Duvarında çiniden bir Kabe tasviri de vardır. Ölen ya da tahttan indirilen padişahların anneleri, merindeki cariyeleri ile birlikte bu daireyi boşaltarak yeniden Eski Saray'a yerleşir ve kendilerini tamamen hayır işlerine verirlerdi. |
'Osmanlı Tarihi'
Harem lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, İslamiyet'in bu bölümlere, özellikle hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır.
Osmanlı devlet teşkilâtında harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır. Haremin bu son derece çarpıcı ve ilgi çekici yönü ne yazık ki, hep geri plana itilmiş ve yeterince değerlendirilmemiştir. Buna karşılık harem hayatının gizliliği ve mahremiyeti herkese malum olduğu halde özellikle batılı yazarlar tarafından hiç bilinmeyeni en bilinen kısmıymış gibi harem hakkında anlatılanlar basit ilişkiler üzerine kurulmuştur. Buradaki bilgilerle senaryolanan çeşitli film, roman ve tiyatrolarda da maalesef çok geniş bir teşkilata sahip bulunan haremin asıl fonksiyonu göz ardı edilmiş veya maksatlı olarak unutturulmaya çalışılmıştır. Oysa son yıllarda harem üzerine yapılan yerli ve yabancı bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar Osmanlı sarayının harem bölümünün padişahın evi ikametgâhı olmasının yanısıra dünyada eşi benzeri görülmeyen bir mektep hüviyetinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Harem-i Hümayun hakkında on yıllık yorucu bir mesai sonunda arşiv belgelerine dayalı bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı uzman Leslie Peirce "Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğim mirasçılarıyız. Harem, müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir" dedikten sonra haremin amaç ve teşkilatı hakkında verdiği bilgiler aleyhteki iddialara en güzel cevaptır. "Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu. Azat edilerek enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi. Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı." Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yaznısıra harem hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür. "Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638). "Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır... Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür." (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675). "Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa b sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar." (François Petis de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695). |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlı İmparatorluğunda büyük isyan ve ayaklanmaların sebepleri nasıl açıklanırsa açıklansın, asıl sebep ve kaynaklarına derinlemesine inildiğinde bu kanlı olayların paraya dayandığı açıkça görülür. Bilinen ilk vak’a, ta Fatih Sultan Mehmed’in cülusunda başlar. Cülus bahşişi verildi, verilmedi patırdısının perde arkasında, akçaların satın alma gücünün o devirde çok hafif de olsa düşmeye başlaması gerçeği yatar. Daha sonraları, nice paşa, vezir ve sadrazamların, hatta padişahların hayatına mâl olan ve bilinen isimleri konulmuş isyanlarda züyuf akçalar, kara kuruşlar büyük rol oynar.
Osmanlı imparatorluğunun askerî kudret ve kuvvetine aynı silahla mukabele edemiyen Avrunpa devletleri onu iktisaden çökertmeye yönelmişlerdir. Bu amaçla Osmanlılaxra ayarı düzgün gümüş paralarını kendi ayarı düşük ve hatta kalp paraları ile değiştirerek Osmanlı İmparatorluğunun para düzenini içinden çıkılmaz hale getirmişlerdir. Yukarda çok kısa olarak değinilen Osmanlı paralarının, bu çok çeşitli ve tedavülünde ihtilaflar yaratan durumu, Sultan Abdûl Mecid’in cülusunun altınca yılına kadar devam etmiştir. Nihayet. Abdülmecid Han o günden sonra Mecidiye diye anılan 830 ayar, fevkalade sempatik, manâlı ve sağlam parayı bastırmaya muvaffak olmuştur. 1259 (1843) de “Tashihi Ayar Kanunu” çıkararak Osmanlı paralarını modern para sistemine uydurmak üzere faaliyete geçmiştir. Bugün, bu sahada saygı ile andığımız Sultan Abdülmecld Han, yeni paralar için yeni makinalarını devrinin en ileri devleti olan İngiltere’ye sipariş etmiş ve Topkapı Sarayı yakınında şiddetle arzu ettiği Darphaneyi kurdurmuştur. Her sabah yeni makinaların montajını kontrol etmiş ve sabırsızlıkla faaliyete geçmesini beklemiştir. Yaverleri vasıtasiyle istical ettiğini darphane yetkililerine duyurmuştur: İngiltere Kraliçesi Viktorya da bir cemile olarak kraliyet armasını havi bir adet makinayı sipariş edilen makinalar dolayısiyle hediye olarak Padişaha göndermiştir. Böylelikle, 1261 yılında bahse konu Mecidiye ve aksamı darbedilmeye başlanmıştır. Bu şekilde kurulan darphane iki asıra yakın bir zaman zarfında bakır, pirinç, fakfon, gümüş ve altın olmak üzere altı padişahın tuğrasını havi olarak faaliyetini devam ettirmiştir. Bütün bunların yanında madalya nişan ve rozetlerden çeşitli jetonlora, askeri levazımattan damga ve mühürlere kadar devlet hizmetinde bulunmuştur. Darphane makinaları o devirde en ileri tekniğe sahip olup otomatik olarak hassas ölçüleri ile verilen tartı ve kalınlık mekanizmalarını havi ve bugün halen kullanılabilir vaziyettedir. 1975 yılı Şubat ayında gazetelerdeki bir ihale ilanından tarihi istanbul darphane makinalarının 900.000 liraya bir hurdacıya satıldığı öğrenildi. Durumla ilgilenip, hiç olmazsa, fotoğraflarını çekmek üzere gidildiğinde, son derece muhkem bir şekilde monte edilmiş bulunan darphane makinalarının kaynakla kesildiği görüldü. Bugün bu makinalar bir hurdacı arsasında kadir ve kıymet bilmeyen yetkililere şaşkınlıkla bakmaktadır. Bir döneme adını yazmış, Darphane-i Hümayun, hurdacı balyozları altında kırılıp parçalanmakta ve potalarda eritilmektedir. İlgi ve çabalarımız sonucunda parçalanmaktan kurtulabilen bir kaç makina şimdilik hurdacıda satılık durmaktadır. Darphaneyi ve burada bulunan emsaline rastlanmayan makinaları 1710 sayılı kanun eski eser saymamakta, buna mukabil bu makinalarda basılan milyonlarca madeni para tarifine girdiği mülahazası ile kanunun kapsamında mütalâa edilmektedir. |
'Osmanlı Tarihi'
Osmanlı madeni paraları etüd edildiğinde, tuğra şeklinin Emir Süleyman ve Çelebi Mehmed devirlerinde ilk defa görülmeye başlandığı anlaşılır.
Ancak, bu tuğralar pek iptidaî durumda olup, sadece “Sultan Süleyman bin Bayezid” şeklindedir. Gelişmiş ve nihaî şeklini bulmuş tuğralar, yani “Sultan Ahmed bin Mehmed El Muzaffer daima” gibi sultanın ve babasının adı çok sonraları, III. Ahmed devrinde, güxmüş paralarda yer olmaya başladı. Altın paralarda bu şekil ilk tuğra da II. Mustafa’nın 1106 tarihli Konstantaniye altınında yer almıştır. Elimize gecen ve fotoğrafı verlien tuğra ise III. Murad’a ait olup 982 tarihinde Tebriz’de basılan gümüş dirhemdir. Bu dirhem, üzerindeki tuğra içinde “Murad bin Selim Han El Muzaffer daima” yazılıdır. O devirde, sadece fermanlarda gözüken bu tuğra şeklinin ilk defa madeni paralarxda görülmesi bakımından ilginç bulunarak neşredilmiştir. |
'Osmanlı Tarihi'
Murad V, 93 günlük çok kısa saltanatı sırasında az çeşit ve sayıda para darbetmiştlr. Bugüne kadar bulunanlar, altın, gümüş ve kâğıt kaimelerdir. Bu meyanda Sultan V. Murad’ın tuğralarına da çok az rastlanılır. Bunlardan biri Topkopı Sarayı bahçesinde, resimde görülen havan topu üzerindeki tuğrasıdır ve oldukça önem taşır. Bu tuğra, kakma olarak havan topu üzerine işlenmiş bulunmaktadır.
5 yıl kadar evvel almış olduğum bir akçede [1] ibaresini görmüş fakat sikkede eksik kısımlar fazlaca olduğundan üzerinde durmamıştım. Sonradan yaptığım tetkikte mezkûr sikkenin Çelebi Mehmed’e ait 808 Amasya sikkelerinin bir benzeri olduğunu anladım. Sayın Cüneyt Ölçer “Yıldırım Bayezid’in Oğullarına ait Akçe ve Mangırlar” isimli dexğerli eserinde Çelebi Mehmed’in sikke darbına çok ehemmiyet verdiğini ve sikkelerinin fetret devrinde muhtelif tarihlerdeki kudretini belirten birer vesika olduğunu yazar. Çelebi Mehmed’in burada neşrettiğim bu sikkesinde diğer sikkelerden ayrı olarak HASBİ ALLAH ibaresinin konmasının sebebini ancak tarihçilerimiz açıklayabilirler. |
'Osmanlı Tarihi'
Sultan Mahmud I’in (1143-1168 H. - 1730-1755 M.) saltanatı sırasınxda Mısır’da darb edilen bazı zer mahbup yarımlıklarında Osmanlı mâdeni paraxlarının hiç birinde görülmeyen bir özellik vardır.
Bu altın yarımlığın (nısfiye’nin) tuğra yüzünden “Nısfiyesi” yazılıdır ve olanğanüstü bir şekilde tuğra ile bağlantı halindedir Ağırlık : 0.930 gr. Çap : 17 mm. Bu tip paranın mevcudiyeti İsmail Galib Bey’in “Takvimi Meskukâtı Osmaxniye” kitabının s. 294, No. 713 ve 714 de neşr ettiği paralarla ilk defa anlaşılxmıştır. Bu paranın arka yüzünde fotoğrafta görüldüğü üzere (İ. Galib’in neşr etxtiği paralardan farklı olarak) Râgıb kelimesi vardır ki bunun 1744 - 1749 M. senelerinde Mısır Valiliği yapmış olan Koca Ragıp Paşa’nın ismine izafeten yer almış olması kuvvetle muhtemeldir. |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.