ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Beslenme, Diyet ve Sağlık (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=608)
-   -   Sağlık Ansiklopedisi (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=467996)

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Karpal tünel, el bileğindeki kemik ve diğer dokuların oluşturduğu dar bir kanaldır.

. Bu sinir başparmak, işaret parmağı, orta parmak ve yüzük parmağının duyusunu alır ve başparmaktaki kaslara kumanda eder. Bu tünelin içerisindeki bağlar ve tendonlar şiştiği ve gerildiği zaman, median sinire baskı yaparlar. Bu baskı giderek karpal tünel sendromunu oluşturur.

Aynı tür el hareketlerini sürekli olarak yapmak bu hastalığa yol açabilir. En çok el bileğini büküp sıkma tarzında iş yapanlarda görülmektedir. Bilgisayar kullananlar, marangozlar, et ve tavuk paketleyicileri, müzisyenler ve teknisyenler risk altındadır. Bahçe işleri, golf oynama, iğne ve oya işleri gibi hobiler de hastalığa yol açabilir.

Karpal tünel sendromu bir bilek injürisi ile de olabilir. Şeker Hastalığı, romatizma, guatr gibi hastalıkların seyri sırasında görülebilir. Karpal tünel sendromu gebeliğin son birkaç ayında yaygın olarak görülmektedir.

Belirtileri:
El ve parmaklarda uyuşukluk ve karıncalanma (özellikle başparmak, yüzük parmağı ve işaret parmağında)
" Bilek, avuç içi ve kolda ağrı
" Uyuşukluk ve ağrının geceleri daha çok olması
" Ellerin kullanılması ile ağrının artması
" Cisimleri kavramada zaaf olması
" Başparmakta güçsüzlük olması

Nasıl teşhis edilir?
Doktor hastanın yakınmalarını sorgular. Hastayı muayene eder ve ellerini nasıl kullandığını öğrenir. Bazı testler uygulayabilir:
1.Bileğin iç yüzüne vurulur ve elektrik şoku gibi bir duyum veya ağrı hissedilebilir.
2.Yakınmaları ortaya çıkarmak için, el bileği 1 dakika aşağı doğru bükülür.
3. Kol ve elde bulunan sinir ve kaslarda karpal tünel sendromunun tipik etkilerini araştırmak için EMG yapılır.
Tedavi:
Eğer karpal tünel sendromunun nedeni başka bir hastalık ise, ilk önce o hastalık tedavi edilmeye çalışılır.
Hastanın el bileğini dinlendirip dinlendirmediği veya el kullanım şeklini değiştirip değiştiremediği anlaşılmaya çalışılır. Ayrıca bileklik kullanıp kullanmadığı sorulur. Bileklik, bileği hareketlerden korur ve özellikle gece olan ağrıları azaltır.
Bileğe buz koymak, masaj yapmak ve germe egsersizleri yapmak da faydalı olabilir.
Yakınmaları azaltmak için:
" Uzanıldığında kolları yastıklarla desteklemek
" Elleri çok fazla kullanmaktan kaçınmak
" Farklı aletlerle el kullanım şeklini değiştirmek
" Hasta olmayan diğer eli daha çok kullanmak
" El bileğini aşağı doğru uzun periyodlarla bükmemek
Ağrıyı azaltmaya yardım etmek için çeşitli ilaçlar kullanılabilir. Tünel içerisine kortizon gibi bir ilaç verilebilir. Bu şişme ve enflamasyonu durdurmaya ve ağrıyı azaltmaya yardım edebilir. Fakat elde edilen iyilik uzun sürmeyebilir.
Bazı hastalarda yakınmaları tamamen geçirmek için cerrahi tedavi gerekebilir. Ameliyat median siniri baskılayan yapıların kesilmesini içerir. Ameliyattan sonra parmak bilek egsersizleri yapmak önemlidir.
Karpal tünel sendromu önlenebilir
" Kilolu iseniz kilo vermek
" Neden olabilecek başka bir hastalık varsa tedavi olmak
" Eğer ellerle aynı görevler sürekli yapılıyorsa, uzun süreli el bileğinin bükülmesi ve gerilmesinden kaçınmak
" Kollarla vücuda çok yakın veya çok uzak olarak çalışmamak
" Uzun periyodlarla el bileğini sert yüzeylerde dinlendirmemek
" Çalışma sırasında elleri sallamak
" Kullanılan aletlerin eller için çok büyük olmamasına dikkat etmek
" Tekrarlayıcı el hareketlerinden sonra elleri düzenli olarak istirahat ettirmek
" Bütün gün aynı pozisyonda kalmamak
" Eğer klavye çok kullanılıyorsa, sandalye yüksekliğini el bileği bükülmecek şekilde ayarlamak.
Uz.Dr.Abdullah Özkardeş

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Gözünüzün iç tarafında fotoğraf makinasının merceğine (lensine) çok benzeyen bir mercek vardır; gözün renkli kısmının arkasında bulunur ve göz bebeğinden geçip arka taraftaki retina tabakasına gidecek ışık huzmelerini odaklaştırmaya yarar.

Işığın mercekten geçip retinaya ulaşması için merceğiniz berrak olmalıdır. Eğer mercek bulanıklaşırsa ışık mercekten geçemez ve görme azalır. Bulanıklaşan merceğe katarakt denir.
Kataraktın en sık nedeni kişi yaşlandıkça mercek içindeki yapıların bozulmasıdır. Diğer nedenler olarak travmalar(çarpmalar), Diyabet(Şeker Hastalığı), böbrek hastalığı, Glokom(Göz Tansiyonu), ... sayılabilir.
Belirtiler:
Katarakt birkaç ay gibi kısa sürede ya da yavaş yavaş yıllar içinde gelişebilir. Kataraktilerledikçe cisimleri uzaktan görme kabiliyeti azalır. Ayrıca kamaşma olabilir, ya da okuma veya berrak görüş gerektiren diğer faaliyetlerde zorlanılabilir. Bunların tümü olgunlaşan kataraktın sık görülen belirtileridir.

Tanı ve tedavi:
Erken dönemlerde gözlüklerinizi değiştirerek bazen daha iyi görebilirsiniz. Fakat katarakt ilerleyince artık gözlük değiştirmek de probleminizi çözmez. İhtiyaç duyduğunuz şeyleri yapabilmek için artık daha fazla görmeniz gerektiğinde kataraktınızın alınma zamanı gelmiş demektir.
Kataraktı tedavi edecek, ya da önleyecek hiçbir tıbbi tedavi, göz damlası yada diyet yoktur, tek çözüm ameliyattır. Katarakt ameliyatının başarı oranı bugünün modern ilerleme ve teknolojisi sayesinde yüksektir.
Her ameliyatta olduğu gibi bunda da her zaman bazı muhtemel komplikasyonların olma riski vardır. Ancak bunlar modern katarakt ameliyatlarında yaygın değildir. Hiç bir ameliyatın yaşlanmış bir gözü yeniden gençleştiremeyeceği ve iyi bir görme garantisini veremeyeceği gerçeğine rağmen istatistikler ameliyat olan hastaların % 100'e yakınının görmesinin iyileştiğini göstermektedir.
Ameliyatınızdan hemen önce gözünüze bazı damlalar damlatılacaktır. Ameliyat odasına girince göz çevreniz tamamen temizlenecek, bundan sonra sadece ameliyat olacak gözünüz açıkta kalacak şekilde üzeriniz örtülecektir. Bazen genel anestezi gerekirken pek çok vakada sadece lokal anestezi yeter. Ameliyatın sadece kendisi genellikle 20-30 dakika sürer. Ameliyat özel göz ameliyat mikroskobuyla yapılır. Pek çok hasta hiç bir şey hissetmez. Gevşemiş fakat uyanık bulunacaksınız. Genellikle kanama olmaz ve göz hiç bir zaman yerinden çıkarılmaz. Kornea ile skleranın birleştiği yere küçük bir kesi yapılır, katarakt buradan fako yöntemi ile çıkarılır ve yerine suni göz içi merceği buradan konulur.
Ameliyat sonunda gözünüzün üzerine küçük bir kapama konulacaktır. Saatlerle ölçülebilecek bir süre sonra bazı faaliyetlerinize izin verilecektir. Tıbbi durumunuza bağlı olarak doktorunuz size bazı tavsiyelerde bulunacaktır. Modern ameliyat teknikleri ile artık hastanede uzun süre kalmak gerekmemektedir.
Banyo yapma, saç yıkama, okuma, ve hatta işe gitme de dahil günlük faaliyetlerinize yeniden başlamanız fazla zaman almayacaktır. Gözünüzün tam olarak iyileşmesi bazen bir kaç ayı bulabilir. Doktorunuzun tavsiye ve ilaçlarını iyi uygulamanız ve bu sürede göz doktorunuza kontrollere gitmeniz gerekecektir. Gündüzleri güneş ışığına hassasiyetinize göre güneş gözlüğü kullanmanız ve gözlerinizi korumanız gerekebilir. İyileşmenin hızını pek çok faktör etkiler.
Kataraktınız alındıktan sonra göze giren ışınları uygun şekilde odaklayabilmek için göze doğalına eş değer bir mercek yerleştirilmelidir. Göz doktorları katarakt ameliyatından sonra görmeyi düzeltecek en iyi yolun genellikle göz içi merceği yerleştirilmesi olduğunda hemfikirdirler. Bir göz içi merceği doğal merceğin aynı yerine konulan ince, suni bir mercektir. Göz içi merceğini hissetmeyecek, elinize alma, ayarlama, yada temizleme gibi bir işiniz olmayacak, onu değiştirmek zorunda kalmayacaksınız.
Katarakt gözlükleri ve kontak lensler ameliyattan sonra görmeyi düzeltmeye yarayan diğer iki yoldur. Tüm hastalar göz içi mercek konulması adayı değildir. Eğer durumunuz göz içi merceği konulmasına izin vermiyorsa doktorunuz bu durumları sizinle tartışacaktır.
Modern göz içi merceği düşüncesi l949 'da gündeme gelmiştir. Bundan sonra da pek çok gelişmeler göstermiştir. Teknikler geliştiğinden cerrahi kesiler bugün daha küçüktür. Küçük kesiler daha çabuk iyileşir ve mercek rahatsızlığı olmaksızın günlük faaliyetlerinize daha çabuk dönmenizi sağlar.
Katarakt ameliyatından aylar ya da yıllar sonra görme bulanıklığı olabilir ve bu yeniden bir katarakt olduğu şeklinde bir yanlış anlamaya yol açabilir. Bu bir katarakt değildir, fakat göz içi merceğini yerinde tutmak için korunan kapsülün bulanıklaşmasıdır. Bu zarı açmak ve görmeyi sağlamak için ameliyat gerekmez, sadece birkaç dakikalık bir işlem olan lazer kullanılır.
Op. Dr. Mustafa Temel

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Kolesterol, insan ve hayvan hücrelerinde bulunan yağımsı bir maddedir.Vücut tarafından üretildiği gibi (örneğin karaciğerde) çeşitli besinlerle de vücuda girer.

Tüm vücutta yaygın olmakla birlikte, özellikle beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğerde bulunur. Bir çok hormonun (kortizon, seks hormonları gibi) üretiminde kullanılan kolesterol aynı zamanda D vitamini ve safra üretiminde de kullanılır. Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan suda çözünmez. Kanda taşınabilmesi için suda çözünür maddelerle birleşmesi gerekir.

İşte bu maddeler karaciğerde üretilir. Kolesterol bunlarla birleşince lipoprotein adını alır. Bunlar; karaciğerden diğer organlara ve kandan karaciğere kolesterol taşırlar. İşte karaciğerden kolesterolü alıp diğer organlara (dolayısı ile kana) kolesterolün iletimini sağlayan LDL (Low Density Lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein), kötü huylu kolesterol olarak bilinirken, kandaki kolesterolü karaciğere taşıyan HDL (High Density Lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein), iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Yine VLDL (Very Low Density Lipoprotein), IDL (Intermediate Density Lipoprotein) ve trigliserid de kandaki yağ (ve yağımsı) maddelerindendir. Kan dolaşımında ne kadar yüksek oranda LDL kolesterol bulunuyorsa kalp hastalığına yakalanma riski o kadar yüksektir. HDL kolesterol düzeyi düşük ise kalp hastalığına yakalanma riski yine yüksek olacaktır.
Kolesterolü neler artırır?
Sağlıklı yaşam için gerekli kolesterolün neredeyse tamamı vücut tarafından üretilir. Bunun dışında dışardan alınan birçok besin de kolesterol içermektedir. Kan kolesterol düzeyleri yükseldiğinde başta kalp hastalıkları olmak üzere birçok sağlık problemi ortaya çıkar. Kolesterol bazı kuruyemişler ve yemeklik yağlarda olduğu gibi süt ürünleri ve et gibi hayvansal kökenli yiyeceklerde de bulunur. Doymuş yağ içeren bütün yiyecekler aynı zamanda kolesterolü de içerir. Ne kadar çok hayvansal gıda ve kızartılmış gıda alınırsa vücuda o kadar çok kolesterol girer. Ancak kolesterolün sorumlusu yalnızca gıdalar değildir. Yaşam tarzı, şişmanlık, sigara kullanımı, ailenin tıbbi geçmişi, yaş, yüksek tansiyon, diyabet, bazı böbrek ve tiroid hastalıkları gibi faktörler yüksek kolesterol için büyük risk oluşturmaktadır.

Kolesterolün tedavisi nedir? Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak bilinmektedir. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir: 1.İlaç dışı tedavi 2.İlaç tedavisi. Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır. Tedavide hedef belirlenirken LDL kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilmektedir. Hedef LDL kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. A.Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl'nin altına düşürülmesi yeterlidir.

B. Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altı olmalıdır. Yani kişi kalp krizi geçirmişse, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrısı varsanız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altıdır. İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisinde en önemli konu ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır. İlaçsız tedavilerin başında beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır.
Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Sağlıklı bir bebekte ilk 3 ay boyunca süren, belirli aralıklarla oluşan, sebebi belli olmayan ağlamalardır.

Yaşamın ilk veya ikinci haftasında başlayan ve altıncı haftada şiddetlenen kolik, genellikle akşam saatlerine
doğru birdenbire tiz bir çığlık şeklinde başlar. Suratta kızarma, dizlerini karnına çekme şeklinde kendini gösterir ve birkaç dakika içinde geçer. Bu ağlamalar ortalama günde 2,5 saattir.
Bebekler Niçin Ağlar?
İletişim kurmak
Ağrı
Yalnızlık ve sıkıntı
Yorgunluk
Ağlama ihtiyacı
Huysuzluk
Gaz
İnfantil Koliğin Belirtileri Nelerdir?
Her sosyo-ekonomik düzeyde görülebilen kolik, tüm bebeklerin % 10-40'ında görülebilir. Yarısında belirtiler
3. ayın sonunda kaybolur. % 12'sinde 12 aya kadar sürebilir.
Bebek sakinken yüksek sesle ve susturulamaz bir şekilde aniden ağlamaya başlar. Daha sonra bu duruma bacaklarını karnına çekme, ellerini yumruk yapma, alnını kırıştırma ve yüzün mor kırmızı bir renk alması eşlik eder.
Uyaranlara karşı çok hassas olan kolik ağrısı yaşayan bebekler ciddi gaz sancısı çeker. Çoğunlukla uzun bir günün sonunda başlayan ağlamalar, bağırsak hareketleri düzelip gaz çıkartıncaya kadar sürer.
Kolik tanısı koyabilmek için; bebeğin büyüme ve gelişmesinin normal olması, fiziki muayenede bir sorunla karşılaşılmaması, tekrarlayan ağlama ataklarının olması ve bu atakların günde 3 saat veya daha uzun sürmesi, ağlamaların haftada 3 günden sık olması ve bebeğin bu şikayetlerinin yaklaşık 2 haftalıkken başlayıp 3. ve 4. ayda sona ermesi gerekmektedir.
İnfantil Kolik Nasıl Tedavi Edilmektedir?
Koliğin bilinen hiçbir tedavisi yoktur. Ancak bazı önlemler yararlı olabilmektedir. Bebeğin beslenmesi sırasında uygun emzirme tekniği önemlidir. Eğer bebek mama alıyorsa gaz yapmayan mamaların tercih edilmesi gerekir. Beslenme sırasında bebeğin burnunun tıkalı olmamasına dikkat edilmelidir. Beslenme sonrası çocuğun gazı çıkartılmalı ve çıktığından emin olunmalıdır. Ayrıca bebek aşırı beslenme ya da az beslenme yönünden de değerlendirilmelidir. Annede gaz yapan gıdalar bebekte de gaz yapabilir. Fakat her anne ve bebek için bu durum değişkendir.

Annenin; sigara içiyorsa bırakması, aşırı çay ve kahve tüketimini azaltması, diyetinden inek sütünü çıkartması gerekir. Ayrıca bebeğe 6 aydan önce katı gıdalar verilmemesine dikkat edilmelidir.

Davranışsal öneriler:

Bebeğin odasında sessiz ve az ışıklı ortam sağlanması, bebek ağladığında dik bir şekilde kucağa alınarak sakinleştirilmeye çalışılması ve uykuya dalmasına yardımcı olacak ritmik hareketler yapılması önemli ölçüde bebeği rahatlatmaktadır.
Saç kurutma makinesi ve elektrik süpürgesi sesi, araba yolculuğu, emzik, masaj, sıcak banyonun yanı sıra bitki çayları verilmesi de bebeğin rahatlamasını sağlayabilir.
Fakat bebeğin ağlama şekli alışılagelmişin dışındaysa ve beraberinde ateş, fışkırır tarzda kusma, ishal gibi ek problemler varsa mutlaka doktora danışılmalıdır.

Uz. Dr. Özlem Okutan

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Dış kulak yolu enfeksiyonlarında etken genellikle havuzdan, denizden ve kirli sulardan geçen "Psödomanas aeruginosa" ve benzeri bazı bakteriler, bazen de mantarlardır.

Hastalarda şiddetli kulak ağrısı, kulakta akıntı ve işitme azlığı, kaşıntı ve ileri durumlarda kulakta şişme ve kızarıklık izlenir. Hasta bazen kulak ağrısından yemek bile yiyemez duruma gelir. Böyle bir durumda kulağı sudan ve nemden korumak gerekeceğinden, yaz tatiline veda etmek zorunda kalınacağı acı bir gerçektir.
Dış kulak yolu enfeksiyonlarında ağızdan alınacak antibiyotik hiçbir işe yaramamaktadır. Tedavisinde mutlaka dış kulak yolu özel aspiratörlerle temizlenmeli, çeşitli ilaçlarla pansumanı yapılmalı, gerekirse dış kulak yoluna şişliğini giderecek bazı pamuk fitiller yerleştirilerek bu fitile ödemi azaltacak bazı ilaçlar tatbik edilmelidir. Burada en önemli nokta bu hastaların sıkı takibidir. Hastalığın şiddetine göre her gün veya iki günde bir bu işlemler tekrar edilmelidir. Hastalarımız; kulaklarını sudan korumalı, duş sırasında kulaklarını tıkaçlar veya vazelinli-pamukla kapatmalıdır. Enfeksiyon gerileyene dek kulak havuz ve deniz sularına maruz kalmamalıdır.
Dış kulak yolu mantarları, sıcak ve nemli ortamlarda sık görülür. En sık görülen mantar "Aspergillus niger"dir. Şiddetli kaşıntı, işitme azlığı ve ağrı ön plandadır. Muayenede, dış kulak yolunda beyaz renkli mantar hifleri veya siyah kremsi materyal izlenebilir. Tedavisinde kulağın su ve nemden korunması ve KBB uzmanınca yapılacak temizlik sonrası çeşitli ilaçlarla pansuman ve mantar ilaçlarının kullanılmasıdır. Mantar enfeksiyonunda da sık sık pansumanların tekrarı gerekir. Aksi takdirde uzun süreli ve kronik vakalara yol açılmış olur.
Dış kulak yolunun savunmasının azaldığı durumlarda dış kulak yolu enfeksiyonları çok sık izlenmektedir. Özellikle sıcak, nemli ortama ek olarak hastalarımız ellerinde kulak temizleme çubukları, kibrit, tığ gibi yabancı cisimlerle kulaklarını temizleyerek, karıştırarak ve kaşıyarak dış kulak yolu cildine zarar veriyorlarsa bu hastalığa davetiye çıkarıyorlar demektir. ***Önlem olarak öncelikle temizliğinden emin olduğunuz havuz ve denizlerde suya girmeniz, kulağınızı sadece dışardan havluyla kurulamanız, yabancı cisimleri kulağınıza sokmamanız bu son derece rahatsız edici hastalıkla tanışmamanız açısından çok önemlidir.*** Unutmayınız ki kulağınızı kaşıyarak kulak kaşıntısından kurtulamazsınız. Bu tür durumlarda bir uzmana başvurmak en kalıcı çözümdür.

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:46 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Meme ağrısı, adet öncesi dönemde görülen ortalama 4-5 gün kadar süren ve tamamen normal sayılan gerginlik ağrısından ayırt edilmelidir.

Meme Ağrısı hastalık belirtisi midir?
Kadınların en büyük korkusu bu ağrının bir kanser işareti olmasıdır. Gerçekten de meme kanseri bazen ağrı ile kendini belli edebilir. Hatta bazen ağrı meme kanserinin tek bulgusu olabilir. Ancak doktor tarafından incelenmiş ve altta yatan nedenin kanser olmadığına karar verilmiş olanlarda meme ağrısının kanser riskini artırdığı söylenemez.
Meme ağrısının tipleri nelerdir?

- Adet düzeni ile ilişkili ağrılar: En sık görülen ağrı tipidir. Ağrıların %70'i bu tiptedir. Genellikle adet öncesi dönemde ortaya çıkan, hemen adet görmeden önce en yüksek seviyesine erişen ve adet kanaması ile birlikte kaybolan ağrılardır. Normal adet öncesi ağrılara göre daha şiddetlidir. Otuzlu yaşlarda daha sık görülür. Bazen menopoza yakın dönemde alevlenme gösterir. Sıklıkla menopoza yakın dönemde kendiliğinden kaybolur. Memenin daha ziyade üst ve dış taraflarında daha fazla hissedilirler. Bazen koltuk altına doğru yayıldığı da olur. Ağrı ile birlikte memelerde hassasiyet de artabilir.

- Adet düzeni ile ilişkisiz ağrılar: Kırklı yaşlarda daha sık görülür. Adet düzeni ile ilişkili olanlara göre daha kısa sürer ve hastaların yarısında kendiliğinden kaybolur. Genellikle tek taraflıdır. Memenin bir noktasında olabileceği gibi tamamına yayılan bir ağrı da olabilir. Bu tip ağrıların esas sebebi memede bulunan bir kist, fibroadenom, kanal genişlemesi, lipom yada fibrokistik değişiklikler olabilir.

- Aslında meme ile ilgisiz bir olaydan kaynaklanan ama ağrının memede hissedildiği olgular:
Burada ağrı göğüs duvarındaki kaslardan, kaburga eklemlerinden, kıkırdak dokulardan ve boyundaki sinir köklerinden kaynaklanabilir.
Meme ağrısının nedenleri nelerdir?

Memede bariz bir hastalık tespit edilmeyen ağrıların oluş mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. Ancak ağrının meme hücrelerinde bulunan ve reseptör denen bazı algılayıcıların aşırı hassaslaşması sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Bu hassaslaşmayı yapan sebeplerden birisi "metilksantin" denen ve bazı ilaçların içinde ve çay- kahve- çikolata ve kolalı içeceklerde bulunan bir kimyasal maddedir. Ayrıca kahve vücutta ürettiği yüksek adrenalin seviyesi ile de bu reseptörlerin hassaslaşmasını arttırmaktadır. Bir de şarapta bulunan "tiramin" denen bir madde bu ağrıların sebebi olabilmektedir.Ağrılarda rolü olan bir diğer konu sigara kullanımı ve strestir. Her iki faktörün de meme hücrelerindeki aşırı hassaslaşmanın nedenlerinden olduğu bilinmektedir. Doymuş ve doymamış yağlar arasındaki denge, doymuş olanlar lehine kaydığında meme hücre zarları normal çalışmasını yitirmekte ve aşırı hassas hale gelmektedir.
Meme ağrısı nasıl teşhis edilir ve tedavisi nasıl yapılır?

Normal olan ve adet öncesi hafif gerginlik şeklinde olan meme ağrıları haricinde ağrısı olan hastalar mutlaka doktor kontrolünden geçmelidir. Ağrıya sebep olan bir faktör varsa o ortadan kaldırılmalıdır.

Ağrısı olan ve olmayan her kadın kendi kendini muayene etmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Bazen ağrının nedeni uygun olmayan çamaşır kullanımı olabilir. Ağrısı olan kadın kendi meme ölçülerine uygun, çok sıkı olmayan sutyen kullanması gerektiğini akılda tutmalıdır.
Meme ağrısı olan hastalar diyetlerine dikkat etmeli, çay, kahve, çikolata, kolalı içeceklerle, şarap gibi gıdaları çok daha az tüketmeli, sigara kullanmamalı, stresten olabildiğince uzak durmalı ve bitkisel yağları tercih etmelidirler.
Doç. Dr. Gürsel R. Soybir

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Metabolik sendrom, birden fazla kalp damar hastalığı risk faktörünün kümelendiği hastalıklar grubudur.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam şekli değişiklikleri nedeni ile bir salgın haline gelerek, ateroskleroza bağlı kalp damar hastalıkların sıklığında artışa yol açmaktadır.

Kilo fazlalığı ve bel çevresi kalınlığı fazla olduğu kişilerde görülen metabolik sendrom kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı gibi hastalıkların habercisidir. Bu hastalık tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaygınlaşmaktadır. Metabolik sendromlu hastalarda, kan damarlarındaki sertleşmeler ve tıkanmalar inme ve kalp krizi riskini yükseltmektedir. Metabolik sendromlu kişilerde kalp damar hastalıkları çok sık görülür ve ölüm riski artar. Kan şeker düzeyi diyabet sınırında değilse bile ileride bu hastalığın gelişme riski çok fazladır. Gerekli toplum sağlığı önlemleri ivedilik ile alınmadığı takdirde, metabolik sendrom önümüzdeki yıllarda, ölüm nedenleri içinde birinci sıraya oturacak bir tehlike sinyali olarak tanımlanıyor.
Sendroma en yatkın kişiler, masa başında oturan, beslenmesi düzensiz, yoğun stres altında çalışanlardır. Hareketsiz yaşam tarzı, "ayaküstü atıştırma" yani "fast-food" alışkanlığı, sigara kullanımı ve özellikle stres, sendromun giderek daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu yüzden sendroma "Yeni Dünya Sendromu" adı da önerilmektedir.
Metabolik sendromun temelinde insülin direnci yatar. İnsülin direnci ise vücudun insülin salgılamasına rağmen, insülinin hücre içine girip glukozu taşıyamaması durumudur. İnsülün etkisinin yetersiz olduğu bu durumlarda kanda ve organlarda yağ miktarı artar. İnsülin direncini arttıran temel faktörler; hareketsiz yaşam biçimi ve yüksek kalori alımı sonucu oluşan aşırı kilodur. Özellikle de karın bölgesinde yağlanma artışı, psikososyal stres ve kadınlarda menopoz sonrası hormonal değişikliklerdir.

Genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı metabolik sendrom ve ilişkili sorunlardan; obezite, hipertansiyon, şeker hastalığı, yağ metabolizması bozukluğu, polikistik over sendromu, ürik asit yüksekliği (hiperürisemi), uyku apne sendromu sorumludur. Yakın gelecekte hem kanseri hem de kalp damar hastalıklarını önlemede metabolik sendromla mücadele giderek öne çıkacaktır.

Nasıl oluşur?
Genetik eğilimi olan kişiler metabolik sendrom gelişimine daha fazla yatkındır. Eğer kişinin ailesinde kilo fazlalığı, tansiyon yüksekliği, kan yağlarında dengesizlik gibi sorunlar var ve buna çevresel faktörler de eklenmişse metabolik sendrom'un gelişmesi kaçınılmazdır
Modern şehir hayatının getirdiği hareketsiz yaşam ve yüksek kalorili beslenme, sendromun ortaya çıkmasını etkileyen en önemli faktördür. Metabolik sendrom basit olarak; insanın yaşı ilerledikçe kalp-damar hastalığı veya şeker hastalığına yakalanma olasılığını arttıran bir durumdur. 20. yüzyıl başında adından bile söz edilmeyen bu sendrom günümüzde bir çığ gibi büyüyüp salgın bir hal almıştır.

Metabolik sendrom, temelinde insülin direncinin bulunduğu, şişmanlık, tansiyon yüksekliği, trigliserid (bir tür kan yağı) yüksekliği, HDL-kolesterol (iyi kolesterol) düşüklüğü ve açlık kan şekerinin normal değerlerden yüksek olmasıyla karakterize bir durumdur. İlk olarak erişkinlerde tanımlanmış ve metabolik sendrom olanlarda hem erişkin tip şeker hastalığının hem de kalp/damar hastalıklarının sık olduğu gösterilmiştir.

Nelere yol açıyor?
Metabolik sendromların komplikasyonlarını kısaca özetleyecek olursak:
İnsülin direnci
Şeker hastalığı
Hipertansiyon
Kanserde artış
Böbrek hastalığında artış
Kan yağlarında bozukluk (dislipidemi)
Şişmanlık (obezite)
Koroner damar hastalığı
Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer yağlanması
Polikistik over sendromu
Damar endoteli bozukluğu
Kan pıhtılaşma eğilimi artışı (hiperkoagülabilite)
Nasıl tedavi edilir?
a. Kilo verilmesi:
b. Fiziksel aktivite:
c. İnsülin direncinin azaltılması:
d. Şişmanlığın tedavisi:

Prof. Dr. Yavuz Baykal

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Mitral kapak, kalbin sol kulakçığı ile sol karıncığı arasında yer alır ve kanın geriye kaçmasını engeller.

Mitral kapağın 4 komponenti vardır. Mitral kapağa ait bu komponenetlerden birinde herhangi bir nedenle meydana gelen hasar, kapakta darlık ya da yetmezliğe neden olabilir. Mitral kapakta darlık ya da yetmezlik sonucu istirahat halinde ya da iş yapmakla ortaya çıkan çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk ve kanlı balgam şikayetlerinin belirmesine, mitral kapak hastalığı denir. Mitral kapak hastalıkları ülkemizde en sık romatizmal kalp hastalığına bağlıdır ve mitral darlığı şeklindedir. Batı ülkelerinde ise genellikle yaşlılarda görülen mitral kapak yetmezliği şeklindedir. Mitral kapak hastalıkları;

Ateşli romatizmal hastalık: Bizim ülkemizde olduğu gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde mitral kapak hastalığının en sık nedenidir. Beta mikrobu olarak bilinen bakteri sıklıkla boğaz enfeksiyonuna neden olur ve yaklaşık 3 hafta sonra eklemlerde şişlik ve kızarıklık ortaya çıkar. Eğer mikroba bağlı gelişen vücuttaki savunma sistemi kalp kapağını da tutarsa kapakta hasarlanma meydana gelir. Mitral kapakta meydana gelen hasar yaprakçıklarda yapışıklıklara neden olur ve genelde darlık şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Mitral kapağın sol kulakçığa sarkması: Gelişmiş batı ülkelerinde en sık görülen nedendir. Ailesel geçişli olup, kadınlarda sık olarak görülür. Mitral kapak yaprakçıklarına tutunan ipliksi dokularda uzamadan dolayı yaprakçıkların sol kulakçığa sarkması sonucu oluşur. Mitral kapakta yetmezliğe bağlı hastalık oluşturur, darlık görülmez.

Geçirilmiş kalp iltihabı: Geçirilmiş kalp iltihabı diğer kapaklarda hasara neden olabileceği gibi mitral kapakta da hasara neden olabilir. Ölüm oranı yüksektir ve sıklıkla direnci düşmüş, yaşlı, şeker hastaları ve uyuşturucu bağımlılarında görülür.

Doğumsal nedenler: Doğumsal olarak mitral kapaktaki komponentlerdeki anormalliklere bağlı darlık ya da yetmezlik şeklinde meydana gelebilir. En az görülen nedenlerdendir.

Geçirilmiş kalp krizi: Mitral kapağın beslenmesi kalp damarları tarafından olmaktadır. Özellikle sol karıncığı besleyen kalp damarlarında tıkanma sonucu, mitral kapağın sol karıncığa tutunmasını sağlayan kas dokunun ölümü meydana gelebilir. Bu kas dokusunun ölmesi sonucu mitral kapak yaprakçıkları açılıp kapanamaz ve yetmezlik meydana gelir.

Mitral kapak hastalıklarının belirtileri nelerdir?

Mitral kapak hastalığında hastaların şikayeti olabilir. Belirtiler genelde iş yaparken ortaya çıkabildiği gibi, istirahat halinde de görülebilir. İstirahat halindeki şikayetler hastalığın ilerlediğinin göstergesidir. Bu tip hastalarda kalbin kas yapısında bozulma olabileceğinden, ameliyattan fayda görüp görmeyeceği yapılan tetkiklerle detaylı değerlendirilmelidir. Hastalar genelde iş yaparken göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma, çarpıntı ve kanlı balgam şikayetlerinden yakınırlar. Mitral yetmezliğinde sol kulakçığın fazla genişlemesine bağlı ritim bozukluğu sıklıkla görülür. Bu tür ritim bozukluğunda hastaların kalbi, sanki güvercin kanadı çırpıyormuş hissi verircesine çarpar. Oldukça sıkıntıya sokar ve beraberinde akciğerlerde sıvı birikimine bağlı nefes darlığına neden olur. Mitral darlığında ise sol kulakçıktaki kanın akışkanlığının yavaşlamasından dolayı pıhtı oluşabilir. Bu pıhtının yerinden oynaması sonucu vücuttaki kol, bacak ya da beyin damarlarını tıkayabilir ve hayatı tehdit eden çok ciddi tablolara yol açabilir.
Mitral kapak hastalıklarının tedavisi nasıl yapılmaktadır?: İlaç tedavisi genelde hastalığın cerrahi tedavi sınırına ulaşmadığı, 6 ay süre ile düzenli olarak yapılan takipleri boyunca uygulanır. Romatizmal nedenli mitral kapak hastalığında, hastalar boğan enfeksiyonundan korunmalıdır. Kalp kapağında özellikle romatizmal hastalık nedenli hasarı olan hastalar, ufak cerrahi girişimlerden önce mutlaka doktoruna danışmalı ve uygun antibiyotik tedavisi planlanmalıdır. Sol kulakçığın genişlemesinden dolayı ortaya çıkan ritim bozuklukları uygun aritmi önleyici ilaçlarla tedavi edilir.

Cerrahi tedavi

Mitral kapak hastalığında tedavi darlık ya da yetmezliğe göre değişebilmektedir. Mitral kapak hastalığında cerrahi tedavi, kapağın onarımı ya da değiştirilmesi şeklindedir. Onarım cerrahisi kapağın şekli çok bozulmamış uygun olan vakalarda ve sıklıkla da çocuk sahibi olmamış genç anne adaylarında tercih edilir. Çıkarılan mitral kapağın yerine ise metal kapak veya başka canlıdan (insan, domuz, sığır ) alınan işlem görmüş doku kapakları takılır.
Doç. Dr. Harun Arbatlı

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Mitral kapak darlığı ya da tıptaki adıyla mitral stenozu olan kişilerin çoğu için bir tehlike söz konusu değildir ama şiddetli vakalarda kalp ameliyatı gerekli olabilir.

Mitral kapak, kalbin sol karıncığı ile sol kulakçığı arasında bulunur. Görevi, akciğerlerden kalbe gelen temiz kanın tek yönlü olarak geçişini sağlamaktır. Mitral kapak darlığı, kapağın akut eklem romatizması nedeniyle hasar görmesi sonucu oluşur. Kapak kalınlaşıp sertleşir ve işlev göremez. Hafif vakalarda ilaç tedavisi yeterlidir. Ancak şiddetli vakalarda açık kalp ameliyatı gerekli olur.
Mitral stenozu'un sebepleri nelerdir?
Vakaların çoğu akut eklem romatizmasının komplikasyonu olarak kalp kapağının hasar görmesiyle oluşur. Akut eklem romatizması, A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulan boğaz iltihabından sonra ortaya çıkar ancak boğaz enfeksiyonu uygun antibiyotikler ile zamanında tedavi edilirse akut eklem romatizmasına yol açmaz. Penisilinin bulunuşundan sonra mitral kapak darlığı vakalarında önemli ölçüde azalma olmuştur. Boğaz enfeksiyonu tedavi edilmediğinde hastaların bazılarında akut eklem romatizması oluşur ve komplikasyon olarak kalbin duvarlarında iltihap (kardit) ortaya çıkar. İltihap sırasında hastanın çarpıntısı olur ve kalp atışları hızlanır, ayrıca iltihap geçtikçe azalan bir 'üfürüm' sesi duyulur. İltihap kalp kapakçıklarında hasar ve daralma yapar, kapak tam olarak çalışamaz. Bu da karıncığın kanla dolması sırasında tam açılmasını, yani işlev görmesini önler.
Mitral stenozu'un belirtileri nelerdir?
Mitral kapak darlığının en açık belirtisi solunum güçlüğü ve çabuk yorulmadır. Bu yakınmalara çoğu kez çarpıntı da eşlik eder. Aşırı egzersiz sonucu olabildiği gibi ağır vakalarda dinlenme sırasında bile bu yakınmalar olabilir. Soluk kesilmesinin nedeni, kapakçığın işlev yapamaması ve akciğerden gelen kanın geriye kaçması nedeniyle akciğerde basınç artışıdır. Ani hareket sırasında bu etki çok belirginleşir, çünkü kalp atışı ve kan akımı artar. Hastaların çoğunda, akciğer toplardamarları, artan basınca uyarlanıp kalınlaşır ama bazılarında damarlar patlar ve akciğer keseciklerine kan yayılır (bu kesecikler oksijenin kana geçtiği yerlerdir). Hasta parlak ve temiz kan tükürür. Şiddetli egzersiz sırasında, gebelik ve çocukluk çağında (kan dolaşımına fazladan yük bindiği dönemlerde) bu sistem bütünüyle bozulabilir ve neredeyse bütün akciğer kesecikleri sıvıyla dolar. Bu acil tedavi gerektiren durum, "pulmoner ödem" ya da "akciğer ödemi" diye adlandırılır. Hasta öksürükle çok miktarda köpüklü pembe renkte balgam çıkarır. Bu, tipik kalp yetmezliği belirtisidir. Üçüncü etki, "atrial fibrilasyon" olarak adlandırılan, kalp atışlarının düzensizleşmesi ve aynı zamanda hızlanması durumudur (bir tür titreşme). Hasta hızla kötüleşir, en basit işleri bile soluğu kesildiği için yapamayacak hale gelir. Son olarak, mitral kapak darlığı garip, kendine özgü bir üfürüm sesi oluşturur. Bu, kalp atışları arasında kanın mitral kapaktan geçerken çıkardığı sestir. En büyük tehlike akciğerde kan basıncının yükselmesi ve akciğer keseciklerine kan sızmasıdır. Bu, çok ani olarak oluşabilir ve hemen tedavi edilmezse öldürücüdür.
Mitral stenozu'un tedavisi nedir?

Belirtilerin şiddetlenmesi ve yaşamı tehdit etmesi durumunda açık kalp ameliyatıyla zarar gören kapak değiştirilir. Bazen kireçlenme ve hasarın fazla olmadığı durumlarda kapağın tamir olasılığı da vardır. Ameliyat kararı, belirtilerin şiddetine ve özel bir röntgen yöntemi olan kalp kateterizasyonu (kalp boşluklarındaki kan basıncının damarlardan uzatılan bir tüple incelenmesi) sonuçlarına göre verilir. Kan basıncındaki yükselmeye dayanamayan ve akciğer ödemi olan hastalara acil ameliyat gereklidir. Hastalığın çok ilerlemediği durumlarda kalp kateterizasyonu yolu ile kapaktaki darlığın balon ile genişletilmesi mümkündür. Mitral kapak darlığı hemen her zaman A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulan boğaz enfeksiyonundan sonra, bir tür özbağışıklık tepkisi sonucu oluştuğundan, özellikle bademcik iltihaplanmalarında tedavi konusunda erken davranmak gerekir. Bademciklerinde sık enfeksiyon gelişen bireylerin çok dikkatli olması gerekir.
Doç. Dr. Harun Arbatlı

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Multipl Skleroz (MS) santral sinir sisteminin yani beynin ve omuriliğin inflamatuar (yangısal) bir hastalığıdır.

Özellikle santral sinir sistemindeki beyaz madde yapıları hastalanır. Beyaz madde, santral sinir sisteminin kendi içerisinde ve bu bölüm ile vücudun diğer bölümleri arasında iletişimi sağlayan sinir liflerinden oluşur.

MS'li hastalarda santral sinir sistemindeki bu beyaz maddede plak veya lezyon diye adlandırılan hasarlı alanlar görülür. Bu hasarlı alanlarda siniri çevreleyen myelin denilen bir maddede kayıp gözlenir. MS'de olabilecek olaylar önceden tahmin edilemez ve oldukça değişkenlik gösterir. Bu nedenle MS'i tanımlayabilmek çok zor bir durumdur. Sinir sisteminde etkilenen yere ve etkilenme derecesine göre, hastalığın tipi ve şiddeti hastadan hastaya değişebilir.

Tıpatıp aynı şekilde gelişen ve aynı bulgularla seyreden iki MS'li hasta bulabilmek mümkün değildir. Hastalığın bireyin kendisinde ve hastalar arasında farklı seyretmesi, hastalığın zamanlamasını, beyinde tuttuğu yeri ve bulguların şiddetini farklı kılmaktadır.

Genel olarak MS'li olgularda, beynin veya omuriliğin kontrol ettiği her hangi bir fonksiyonun tam veya yarı tam kaybı gözlenir.
MS'in nedeni olarak birkaç teori vardır, fakat bunlarla hastalık oldukça zayıf bir şekilde anlaşılabilmektedir. Hastalık hakkındaki her yeni bilgi, daha fazla soruyu beraberinde getirmektedir. Araştırmalar hızlı bir şekilde sürmektedir. MS'in nedeni, kompleks bir konudur. Geçerli olan teoriler, şöyle özetlenebilir:

1. Otoimmunite: MS'in otoimmün bir hastalık olduğu, bilim ve tıp dünyasında önde gelen teorilerdendir. Oto kendisi için demektir ve otoimmünite kendine karşı bağışık anlamındadır. MS'e uyarlandığında, vücudun doğal defans güçlerinin kendisine ait myeline karşı davranması, saldırmasıdır. Myelinin hasarlanmasında immün sistemin rol oynadığını gösteren pek çok kanıt gösterilmiştir.

2. Patojenler: MS'in nasıl olduğu hakkında diğer bir bilimsel teori patojen ile oluşmasıdır. Patojen, virus, bakteri, fungus gibi küçük mikroplar için kullanılan genel bir kelimedir. Bazı istatistikler viruslarla ilgili önemli sonuçlar getirmektedir.

3. Genetik: Aile çalışmaları, MS'lilerin 1. derece akrabalarının, normal kişilerden 20-40 kez daha fazla risk altında olduğunu göstermiştir. Yine de bu ilişki, diğer genetik hastalıklara göre zayıftır. İkizlerin biri MS ise diğerinin MS olma olasılığı %30'dur.
4. Kan ve beyin arasındaki bariyerin hasarı
5. Anne karnında oluşan biokimyasal olaylar
6. Diyet ve vitamin yetmezlikleri
7. Alerjik reaksiyonlar
Bulguları:
MS'li hastalar, tam veya yarı tam olarak aşağıdaki problemlerin her hangi birini ataklar ve düzelmeler veya yavaş kötüleşen bir seyir izleyerek yaşayabilirler:
Uyuşukluk, karıncalanma, iğnelenme,
Güç kaybı, spazm, kas sertliği, kramp, ağrı. Güç kaybı vücudun bir tarafındaki kol ve bacakta veya her iki bacakta birden olabilir.
Görme kaybı, çift görme,
İdrar kaçırma ve idrar aciliyeti,
Kabızlık,
Konuşma bozukluğu,
Cinsel fonksiyon bozuklukları,
Denge kaybı, bulantı,
Yorgunluk,
Depresyon,
Kısa süreli hafıza problemleri,
Yutma zorluğu…
Tanı ve tedavi:
MS için özel bir test yoktur. MS tanısı koymak, bir yerde diğer olasılıkları elimine etmek
anlamındadır.
MRI: MRI filmleri beyin ve omurilik hakkında detaylı bilgi verir. MS lezyonları bu filmlerde soluk alanlar olarak görülürler.
Beyin omurilik sıvısının incelenmesi: Bu sıvıda, bağışıklık sisteminin aktivitesini gösteren oligoklonal bandlar, myelin proteini saptanabilir.
Uyarılmış yanıtlar: Bu testler, sinirlerin ileti hızlarını ölçme teknikleridir. Myelin kılıfı hasarlanmış sinirler, iletileri daha yavaş iletirler. 3 ana tipi vardır:
Görsel uyarılmış yanıtlar: Görme ile ilgili sinirleri inceler.
İşitsel uyarılmış yanıtlar: İşitme ile ilgili sinirleri inceler.
Somatosensoriyel uyarılmış yanıtlar: Kol ve bacaklardaki duyusal sinirleri inceler.
Bu gün için MS'in tedavisi yoktur. Fakat hastalığın seyrini yavaşlatmak ve etkilerini azaltmak için yapılan tedaviler vardır.

Kaynak: Uz. Dr. Abdullah Özkardeş

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Aynı zamanda bir hastalığa adını veren bu virüs insanlarda, sindirim sistemini (mide ve bağırsaklar) tutan, bulantı, kusma, ishal ateş ve baş ağrısı şikayetlerine yol açan bir enfeksiyon hastalığına sebep olmaktadır.

Aynı zamanda bir hastalığa adını veren bu virüs insanlarda, sindirim sistemini (mide ve bağırsaklar) tutan, bulantı, kusma, ishal ateş ve baş ağrısı şikayetlerine yol açan bir enfeksiyon hastalığına sebep olmaktadır.

Belirtileri nelerdir? Norovirüs'ü alan kişilerde 24-48 saat sonra; şiddetli bulantı, kusma, ishal, kimi zaman baş ağrısı ve ateş gibi belirtiler meydana gelmektedir. Hastalık 2-3 gün içerisinde kendiliğinden geçmekle birlikte özellikle küçük çocuklarda, yaşlılarda, düşkünlerde ve vücut direncinin düşük olduğu; kalp hastalığı, akciğer hastalığı, şeker hastalığı, kronik böbrek hastalığı gibi hastalıkları bulunanlarda şiddetli seyredebilmektedir. Hastalık sağlıklı bireylerde özel bir tedavi gerektirmemekle birlikte, kaybedilen sıvı ve tuzun ağız yoluyla alınmasıyla iyileşme, kendiliğinden olmaktadır. Ancak hastalığı ağır seyredenlerde hastanede yatarak destek tedavisi uygulanması gerekli olabilmektedir.

Nasıl bulaşır?

Hastalık, sağlıklı insanlara, etkenin ağız yoluyla alınması sonucunda, bulaşmaktadır. Daha çok gıda hazırlayıcıları ve sunucularından (restoran, cafe, tabldot yemekhaneleri, oteller, hastaneler vb. mutfak ve yemekhanelerinde çalışanlar) yayılmakta ve bu yerlerde kontamine yiyecek ve içecekleri yiyen içen insanlara bulaşma olmaktadır. Bundan başka, hasta olan insanlardan, onların çıkardıkları ile temas eden hastalara da bulaşma olabilmektedir.

Virusten korunma yöntemleri nelerdir? Deniz ürünlerinin yenmesi ile de salgınlar meydana geldiği bilinmektedir. Etken virüs soğukta canlılığını koruduğundan, dondurulmuş besinlerden kaynaklanan salgınlar da bilinmektedir. Bir gıda maddesine Norovirüs karıştığı olduğu biliniyorsa bunun tüketilmemesi ve imha edilmesi önem taşır. Ayrıca lağım suları ile kirlenme ihtimali olan çiğ sebze ve salata malzemelerinin çok iyi yıkanması ve bunlardan arta kalan çöplerin ortada bırakılmayıp, hemen çöpe atılması gerekmektedir.

Çok az miktarda virüs alınması, hastalık oluşumu için yeterli olduğu için hastalık, hızla yayılma ve salgın oluşturma eğilimi göstermektedir. Özellikle gıda hazırlayan ve sunanların tuvaletten çıktıklarında mutlaka ellerini yıkamaları, sık sık banyo yapmaları, kısacası kişisel hijyen kurallarına riayet etmeleri büyük önem taşımaktadır. Hastaların kullandığı çamaşır, masa örtüsü ve benzeri tekstil ürünlerinin ise yüksek sıcaklıkta yıkanması gerekmektedir. Bundan başka hasta olanların uygun süre (norovirüs enfeksiyonu tanısı konulan gıda hazırlayıcı ve sunucularında iki hafta) işlerine ara vermeleri, diğer bireylerin ise hastalık süresince evde istirahat etmeleri uygun olmaktadır.

Bir kişi bu hastalığa birden çok kez yakalanabilir, çünkü virüsün farklı serolojik tipleri (farklı antijen yapısına sahip tipler) bulunmakta ve bunlardan birisi ile hastalanan kişilerde, o tipe karşı oluşan antikorlar, diğer tiplere karşı koruyuculuk sağlamamaktadır. Etken virüsün bu özelliği nedeniyle bir koruyucu aşısı da geliştirilememiştir.
Kaynak: Doç. Dr. Kenan Keskin

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:47 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Organ Nakli ile ilgili tüm merak edilenleri Memorial Hastanesi Organ Nakli, Genel Cerrahi ve Çocuk Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu ve Genel Cerrahi Bölümü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Koray Acarlı ile Organ Nakli ekibi uzmanları yanıtladı.

10 Soruyla Organ Nakli Hakkında Merak Edilenleri Öğrenin
Bağışladığım organlar para ile başkasına satılabilir mi?

Hayır! Satılamaz. Bir insan öldükten sonra organları bağışlandığında, Organ Nakli koordinasyon sistemi devreye girer. Bu sistem gereğince bağışlanan organlar Sağlık Bakanlığı'nın Bölge Koordinasyon Merkezine (BKM) ve oradan da Ulusal Koordinasyon Merkezine (UKM) bildirilirler. Organların merkezlere dağıtımı bu bildirimler sonucunda belirlenir.

Organ nakli iyi bir tedavi yöntemi midir?

Organ nakli, kronik organ yetmezliği olan hastalara yapılır. Organ bulunamadığında bu hastalar için tek sonuç; Ölümdür.. Böbrek hastalarının diyaliz makinesi sayesinde yaşamaları mümkünse de bu yaşam, makinaya bağlı olduğundan çok zordur. Bu durumdaki hastalarda yaşam süresi belirgin ölçüde kısalır. Organ nakli yapıldığında ise hastalar içimizden herhangi birisi kadar sağlıklı bir konuma gelirler.

Organ nakli ameliyatında cenazenin bütünlüğü bozulur mu ?

Kadavradan organ çıkarma işlemi herhangi bir canlı ameliyatı kadar büyük bir özenle yapılır. Organlar çıkarıldıktan sonra mümkün olduğunca estetik dikişlerle dikilerek, bedenin hiçbir şekilde zarar görmemesine büyük özen gösterilir. O bedenler organların kıymetini çok iyi bilen hekimler için kutsaldır ve çok büyük bir saygıyı hak etmektedirler.

Organ bağışı için yaş sınırı nedir?

Organ bağışı için yaş sınırı yoktur. Kullanılacak organa göre organın yaşı belli bir risk oluştursa da yarını göremeyecek alıcılar için her yaşta ve koşuldaki organları kullanabilmek mümkün olabilir.

Hayattayken organlarını bağışlayan bir kişi daha sonra bundan vazgeçebilir mi?

Tabii ki EVET. Yakınlarınıza söylemeniz yeterli. Çünkü günü geldiğinde bağışınızı değerlendirecek olanlar yakınlarınızdır. Bugün ülkemizdeki uygulamaya göre bağış kartınız olsa bile yakınlarınız izin vermedikçe organlarınız alınamaz.

"Ben sadece böbreklerimi bağışlamak istiyorum." diyebilir miyim?

Çok kolay… Organ bağış karıtınızda bunu belirtecek seçenekler bulunmaktadır. Ayrıca yakınlarınıza bunu söylemeniz de yeterli olacaktır.
Sağlık sorunum olduğunda üzerimde organ nakli kartı bulunursa bir sorun çıkar diye tedirgin oluyorum. Bu endişemde haklı mıyım?
Tababet ilkelerine göre hiç kimsenin hayatı hiç kimse için feda edilemez. Bir kişinin hayatı bütün insanlık uğruna bile feda edilemez. O nedenle hiç bir endişeye gerek yok. "Suistimal olabilir mi?" diye düşünenler için ise; organ nakli kalabalık bir ekibin işidir. Kaldı ki organların alınabilmesi için kişinin hayattayken bağış yaptığı halde yine de ailenin izninin alınması gerektiği unutulmamalıdır.
Organ bağışı bilgileri organ mafyasının eline geçebilir mi?

Organ bağışı sırasında alınan bilgiler hiç bir zaman bir nakil için yeterli bilgiler değildir. Kişinin sağlık durumunu değil, niyetini belirten bir iki kimlik bilgisi dışında bir özellik taşımazlar.

Ülkemizin organ nakillerindeki başarı oranı nedir?

Ülkemizde organ nakilleri dünya standardında yapılmakta ve hatta dünya standardının üzerine sonuçlanmaktadır. Karaciğer ve böbrek gibi önemli organların nakillerinde başarı oranları % 90'nın üzerindedir.

Organ nakli sistemi nasıl kontrol edilir?

Sistem otokontrolden kurtulamayacak kadar komplekstir ve kalabalık bir ekip gerektirir. Olası bir satış durumunun üstünü örtemeyecek kadar çok kişi sistemin içinde bulunmaktadır. O nedenle özellikle kadavra organ bağışlarında bir suistimal olması düşünülemez ve nitekim adli kayıtlara geçmiş hiç bir olay da yoktur. Canlı vericili nakillerdeki suistimaller de gizlenemez. Kaldı ki organ nakli ekibinin yanısıra hastanelerin etik kurulları da gereken durumlarda devreye girmektedir. Yani bir organ nakli için yaklaşık 15 kişi bilgi sahibi olmaktadır.

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Orthorexia, son yıllarda çok tartışılan ve kısaca sağlıklı yemek yeme takıntısı şeklinde tanımlanan bir yeme bozukluğudur. Burada amaç kilo kaybı değil, sadece sağlıklı yemek yemeye çalışmaktır.

Nervosa. ''Ortho'' Yunanca'da 'doğru' ve 'normal' anlamına geliyor. Sürekli diyet yapıyorsanız, kilo almak korkusuyla çok sevdiğiniz yiyeceklerin tadına bile bakmıyorsanız,her gün tartılmak sizin için vazgeçilmez bir hal aldıysa; bu durum, sağlıklı beslenme takıntınız olduğu anlamına geliyor olabilir. Saplantı haline gelen sağlıklı gıda bağımlılığı yani sağlıklı beslenme takıntısı aşırı kilo kayıpları ile sağlığınızı kaybetmeye kadar varabilir.
Amerikan Diyetisyenler Derneği'nin son yayınlarında bu sorunun10 yıl içinde yaygınlaşacağı söylenmektedir.
İngiltere'deki Beslenme Bozuklukları Derneği (EDA) ortorexianın gelecek yıllarda insanlığı tehdit edeceğini öngödüklerini açıkladı. Çünkü saplantı halinde sağlıklı gıdalara bağımlılık geliştiren kişilerin sürekli diyet yapan bir insandan farkı yoktur. Bu kişiler yediklerinin içinde zararlı bir madde bulma korkusundan çok seçici davranırlar. İlerlemiş vakalar tıpkı anoreksiya nervoza hastaları gibi hızla kilo kaybederler. Zararlı maddeye karşı duyulan derin korku yüzünden öyle çok yiyecekten vazgeçerler ki sonunda bir iki tür yiyeceğe kalırlar. Bu da oldukça sağlıksız bir durumdur.
BELİRTİLERİ:
" Sürekli bir sonraki öğünü düzenlemek
" Günler öncesinden menü planlamak
" Sürekli market dolaşmak, doğal ürünleri araştırmak
" Dışarıda yemek yememek
" Sürekli diyet yapmak ve zararlı olduğu düşünülen bir şey yendiğinde suçluluk hissetmek
" Yemeğin lezzetinden çok sağlıklı olduğunu düşünmek
" Sağlıksız beslenenleri eleştirmek
" Korkular yüzünden birçok yiyecekten vazgeçmek
" Gıda katkı maddesi içeren tüm yiyeceklerden uzak durmak
" Sürekli yemek hazırlamak
" İleriki dönemlerde kilo kayıpları
" İnternetten, gazete v.b. kaynaklardan sürekli sağlıklı belenme bilgilerini takip etmek
" Sürekli tartılmak
NELER YAPILABİLİR?
Orthorexia Nervosa'ya sahip olan kişiler belli bir süreden sonra tek tip beslenme şekline dönebilmektedirler. Bu da hem kilo kaybına neden olmakta hem de dengesiz ve sağlıksız beslenmeye neden olmaktadır.

Öncelikle psikolojik destekle birlikte sağlıklı besin seçimlerinin nasıl olabileceği, neler olabileceği hakkında beslenme uzmanlarından yardım alınmalıdır.
" Sevilen yiyeceklerin belirli dozlarda tüketildiğinde bir zararının bulunmayacağı hakkında bilgi verilmelidir.
" Dışarıda sağlıklı menülerin nasıl oluşturulacağı öğretilebilir.
" Sağlıklı beslenmenin sürekli diyet yapmak anlamına gelmediği vurgulanmalıdır.
" Sağlıklı fakat lezzetli besinler seçmeye özen gösterilmelidir
" Besinlerin kalori değerlerini değil içerisinde ki besin öğelerini öğrenmek ve sağlığa yararlarını bilmek gerekir.
Dyt. Oya Yüksek

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Osteoporoz, kemiklerin dayanıksız hale gelmesine yol açan kemik kütlesi azalması olup, kemiklerin basit bir düşme sonucu bile kırılabilmesine neden olan bir hastalıktır.

Özellikle kadınlarda ve menopozdan sonra daha sık görülür. Bunun nedeni menopozdan sonra kadınlık hormonunun azalmasıdır.
Osteoporozun belirtileri nelerdir?
Osteoporoz başlangıçta hiçbir belirti vermeyebilir. Ancak hastalık ilerlediği zaman kemik kırıkları ortaya çıkar. En sık kırılan kemikler omurga, kalça, el ve ayak bileği kemikleridir. Omurga kırıkları sırt ve bel ağrılarına, boyda kısalmaya, hatta kamburlaşmaya neden olur. Ancak omurga kırıkları, her zaman ağrıya neden olmayabilir. Bu nedenle omurga kırığı olup hiçbir şeyden habersiz yaşamını sürdüren hastalar da bulunabilir.
Tanı:

Osteoporoz, öncelikle düzgün bir öyküleme ve fizik muayene ile tanınır. Bu öykülemede osteoporoz, sizdeki bazı ilişkili tıbbi durumlar ile sizde ve diğer akrabalarınızda kırık öykülerinin bulunup bulunmadığına ilişkin sorular bulunur. Hekim öykünüzü değerlendirip olası kırıklar ve bulguları saptamak için bir dizi fiziksel muayene işlemi ve testten sonra varsa kırık tespiti için röntgen filmleri ve kemik mineral yoğunluğunuzu saptamak için "Kemik Dansitometrisi" denilen ölçümü yaptırmanızı isteyecektir. Kemik dansitometrisi, röntgen çektirmek gibi, ağrısız bir işlemdir. Dansitometri işlemi sırasında röntgen ışınları veya ses dalgaları kullanılarak ölçüm yapılan bölgedeki kemiklerinizin mineral yoğunluğu saptanır. Saptanan değer, sağlıklı genç erişkinlerin değerleri ile kıyaslanarak T skoru denilen bir değer elde edilir ve ölçüm yapılan kemiklerin sağlıklı kemik ölçümüne nazaran ne durumda olduğu saptanır.

Kemik dansitometrisi testi ancak kişinin taşıdığı risk faktörleri gözönüne alınarak ve ölçüm sonuçları tedavi kararı vermede yardımcı olacaksa yapılmalıdır. Hali hazırda menopoz için hormon replasman tedavisi alıyorsanız kemik dansitometrisi yapılması gereksiz olabilir. Ancak tedavi kararı verilmeden önce yapılacak bir kemik dansitometrisi, tedavi kararında kişisel risk durumunuzu belirleyerek yardımcı bilgiler sağlayabilir. Ek olarak tedavi altında olduğunuz yıllarda 18 - 24 ay aralarla yapılacak kemik dansitometri ölçümleri tedaviye cevabınızı izlemek adına yararlı olacaktır.
Osteoporoz nasıl tedavi edilir?
Osteoporoz önlenmesi ve tedavisinde kullanılan bir grup ilaç mevcuttur. Ne var ki bu ilaçlar bir dereceye kadar kemiğin kendisini yenilemesine yardımcı olmalarına karşın osteoporozu "tedavi" etmezler. Bu nedenle ilaç tedavisini altındaki hastalarda kemik sağlığı için diğer önlemlere uymak zorundadır. Tedavide kullanılan ilaçlar kalsiyum, D vitamini, bisfosfonatlar, hormon tedavileri ve kalsitoninler gibi değişik ilaç gruplarını içermektedir. Bu ilaçlar hekim tarafından hastanın durumuna uygun biçimde seçilerek kullanılırlar.
Prof. Dr. Yavuz Baykal

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Öpücük hastalığı yani infeksiyöz mononükleoz (İM), daha çok çocuk ve genç erişkinlerde rastlanan; boğaz ağrısı ve lenf bezlerinde büyüme ile kendini gösteren bir hastalıktır. Ebstein Barr virüsü (EBV) tarafından oluşturulan enfeksiyon, tükürük ve boğaz salgısıyla çıkarılır, yakın temasla (öpücük), kan yolu ile veya enfeksiyonlu eşyalarla kişiden kişiye geçer. Yakın temasla sık bulaştığı için "öpüşme hastalığı" olarak da adlandırılır.

İM, kötü hijyene sahip ve kalabalık bölgelerde yaşayanlarda, daha çok buluğ çağında ve küçük çocuklarda görülür. Gelişmiş ülkelerde ise 15-19 yaşlar arasında daha sıktır. Hastalık, okul ve askeri birliklerde daha yaygın olup; ayrıca aile içi geçiş de sıktır. Bazı toplumlarda, annenin ağzında öğüttüğü gıdaları daha sonra bebeğine verdiği ailelerde daha kolay ortaya çıkar. İnfeksiyöz mononükleoz, her iki cinsiyette ve yılın her mevsiminde görülür.

EBV'nin konakçısı oldukça sınırlıdır. Virüs'ün enfekte edebileceği iki hücre tipi olup, bunlar; B lenfositler ve epitel hücreleridir. Virüs, tükürük ve salya ile çıkarılarak ve yakın temas ile bulaştırılarak, boğaz mukozasından vücuda girer. Önce boğaza ve tükürük bezi hücrelerine daha sonra da gırtlakta bulunan duyarlı B lenfositlere ulaşır. EBV, kan verilmesi ve kemik iliği nakli ile de bulaşır ancak bu yolla bulaşma sık değildir.

Belirtiler:

Hastanın yaşı, klinik belirtilerde önemlidir. Özellikle çocukluk çağında; lenf bezlerinde büyüme, bademcik iltihabı gibi tipik bulguların yanı sıra; boğaz iltihabı, kulak iltihabı, karın ağrısı ve ishal gibi belirtilere de neden olabilir. Genç ve erişkinlerde ise; yüksek ateş, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde şişme ve kanda atipik hücreler görülür. Genellikle 3-5 gün kadar süren halsizlik, iştahsızlık, bulantı ve sigaradan tiksinme, batında dolgunluk hissi, kas ağrıları, ateş basması, üşüme, titreme, terleme gibi belirtileri görülebilir. Hastalar en sık boğaz ağrısı şikayeti ile doktora başvururlar.

Hastaların büyük bir çoğunluğunda öğleden sonra 40°C'yi bulan ateş görülür. Ateşli dönem ortalama 10-14 gün kadar sürer. Bedemcikler büyük, boğaz kızarık görünümlü ve bezen beyaz zar ile kaplı olabilir. Boğaz ağrısı şikayeti 7-10 gün kadar devam eder. Bazı hastalarda yumuşak-sert damak birleşim yerinde 1-2mm. çaplı kırmızı lekeler görülebilir. Bazı hastalarda göz etrafında şişlik görülebilir. Olguların çoğunda arka boyun kısmında lenf bezi büyümesi vardır. Bazı hastalarda karaciğer ve dalak büyümesi görülebilir. Bazı hastalarda ise; gövde, el ve ayakların üst tarafında döküntüler görülebilir. Ampisilin kullananlarda yaygın döküntü ortaya çıkabilir ve ilacın kesilmesi ile bu döküntüler kaybolur.

Hastaların yüzde 90'ında karaciğer enzimleri normalin 2-3 katına çıkar. Yaşlılarda ender görüldüğü için, hastalığın tanısı hayatın geç dönemlerinde güçlükle konulur. 40 yaşın üzerindeki toplumun yüzde 6'sı EBV infeksiyonuna yatkındır. Yaşlı kişilere gençler ve çocuklara göre belirti ve bulgular daha farklıdır.

Tanı ve tedavisi:

Hastalığın tanısı klinik bulgular yanında, kan tahlilleri ile konur.

Ortalama 1-4 haftada kendiliğinden iyileşen olgularda büyük ölçüde destekleyici tedavi yapılır. Hastaya, ateşinin olduğu ilk 2-3 hafta süresince istirahat önerilir. Parasetamol, ateş ve ağrılar için verilebilir. Reye sendromuna yol açabileceğinden aspirin tercih edilmez. Hastalar dalak rüptürlerine karşı, 3-4 hafta süreyle riskli hareketlerden kaçınmalıdır.

Hastalığın komplikasyonları oldukça nadir olup, en sık görülen komplikasyonlardan biri, bir nevi kansızlık olan otoimmün hemolitik anemidir. Bazı hastalarda; bedemciklerde büyüme, boğazda lenfoid hiperplazi ve beyaz zar oluşumuna bağlı üst solunum yolu tıkanıklığı gelişebilir. Dalak yırtılması çok nadir; ancak akılda tutulması gereken bir komplikasyonudur. Nörolojik koplikasyonlardan olan beyin iltihapları bu yolla ölümlerin en önemli nedeni olmasına rağmen; vakaların büyük kısmı iyileşme ile sonlanır.
Hastalık ile ilgili olarak aşı çalışmaları vardır, ancak henüz uygulanan bir bağışıklama yolu yoktur.
Prof. Dr. Yavuz Baykal

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Erkekler yaşlandıkça prostat bezleri büyür. "Benign Prostat Hiperplazisi( BPH) " adı verilen "iyi huylu prostat büyümesi" prostat vakaları arasında en sık rastlanılanıdır. 50 yaşın üzerindeki erkeklerin %50'sinde, 60-70 yaş arasında %65'inde, 80 yaş üzeri erkeklerin %90'ında iyi huylu prostat büyümesi gelişmektedir. Hastaların yaklaşık %20-30'unda 80 yaşından önce medikal veya cerrahi bir tedavi gerekli olmaktadır.

Prostat büyümesinin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak prostat bezi, testosteron uyarısına oldukça duyarlı olduğu için prostattaki büyümenin yaşla değişen hormonal duruma bağlı olduğu sanılmaktadır. Büyümeye yol açan asıl neden, testosteron miktarındaki artmaya bağlı değildir. İlerleyen yaşla beraber testosteron düzeylerinde düşüş gözlenmektedir.

Bu nedenle prostat büyümesi, bu bezdeki testosteron reseptörlerinin sayısının yaşla artmasına bağlanmaktadır. Bununla beraber, iyi huylu prostat büyümesinin östrojen hormonu düzeylerinde görülen değişiklikler nedeniyle geliştiğini kabul edenler de bulunmaktadır. ***Prostatın iyi huylu büyümesini prostat kanseri ile karıştırmamak gerekir. Her ikisinde oluşum mekanizması farklıdır, fakat %15 oranında ikisi beraber bulunabilir.
Prostat dokusu, her erkekte bulunan bir seks organı olup çocuk yapımı ile direkt ilgili bir bezdir. Mesane boynunda yer alan bu bez, yaşla beraber büyüyerek bulunduğu bölgeyi daraltır ve mesaneden dışarı doğru rahatça gidebilecek olan idrar aynı rahatlıkla dışarı atılamaz. Bunun sonucunda hastalıkla ilgili belirtiler ortaya çıkmaya başlar.
Belirtiler:
İyi huylu prostat büyümesi, genellikle yavaş gelişir ve uzun süre, önemli sorun çıkarmayabilir. Bu hastalarda; idrar yapmayı hemen başlatamama ve bekleme, idrar akım hızının yavaş olması, idrar kalınlığının azalması, mesaneyi tam boşaltamama hissi, kesik kesik idrar yapma gibi belirtiler görülür. Diğer belirtiler arasında; sık idrar çıkma, gece sık tuvalete kalkma, çok acil idrar yapma hissi, idrar kaçırma veya çok ileri olgularda idrarın tam olarak tutulması sayılabilir. İlerlemiş olgularda idrar atılamadığı için böbreklerde önceleri şişme ve büyüme meydana gelir. Bunun sonucunda, idrarın basıncı ile böbrek dokusu erir. En son safhada ise; böbrek dokusu çok fazla incelerek balon gibi şişer. Fonksiyonunu kaybettiği için atması gereken zararlı maddeleri atamaz. Kanda ürenin yükselmesi ile böbrek yetmezliği oluşur. Orta yaş ve üzerinde, bu şikayetler görüldüğünde mutlaka bir üroloji uzmanına başvurulması gerekir.
Tanı: Makattan yapılan prostat muayenesi, prostat kanser tarama testi olan PSA düzeyi, ultrasonografi ve "üroflovmetri" denilen işeme testi ile prostat büyümesinin teşhisi konulur. Muayene ve tetkikler neticesinde, prostat büyümesinin iyi veya kötü huylu olduğu büyük ölçüde anlaşılabilir. Prostat kanseri şüphesi olursa, prostat biyopsisi yapılarak kesin tanı konulabilir.
Tedavi:
Bu hastalıkta tedavi 2 ana başlık altında değerlendirilir:
1- Medikal ve koruyucu tedavi: Prostat hastalığı olanların yiyecek ve içeceklerine dikkat etmesi gerekmektedir. Alkollü, asitli, gazlı içeceklerden ve baharatlı yiyeceklerden uzak durmaları önerilir. Özellikle soğuk havalarda çok dikkatli olunmalıdır. Aksi takdirde şikayetler ciddi şekilde artar. Şikayetlerin arttığı bu dönemlerde sıcak oturma banyoları oldukça faydalıdır. Prostat hastalarının kabız kalmaması önerilmektedir. Kabızlık, şikayetleri daha çok artırarak idrar yapmayı güçleştirebilir. Prostat büyümesinde genellikle ilk olarak ilaç tedavileri uygulanmaktadır
2.Cerrahi tedavi: İyi huylu prostat tedavisinde kesin tedavi, cerrahi yöntemle sağlanır. Çünkü ilaçlar çoğu zaman yeterli değildir. Yıllarca ilaç kullanan bir hasta, ilacı kestiği gün tedavi açısından başa dönmüş demektir. Yani bu tedaviler yapıldığı gün etkilidirler.

Cerrahi tedaviler genel olarak açık ve kapalı ameliyatlar olarak 2 gruba ayrılırlar:

1. Açık ameliyatlar 2. Kapalı ameliyatlar. Açık ameliyatlar genellikle 100 gramdan daha büyük prostatlar için uygulanır. Hastanede yatma süresi 5-7 gündür.
Prostat tedavisinde çok değişik kapalı ameliyatlar mevcut olup bunlardan 2 tanesi şu an için gündemdedir.
1-TUR- Prostat: "Rezektoskop" denilen optik bir cihazla penisten mesaneye girilir. Mesane boynunu tıkayan prostat dokuları, elektrik akımı ile küçük parçalar halinde kesilir ve vücuttan çıkartılır.
2-Greenlight-lazer prostatektomi: Ameliyat sırasında ve sonrasında görülen komplikasyonlar nedeniyle, prostat büyümesinin tedavisinde olumsuz etkileri olmayan yöntemler üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Bugün için bunlar arasında en sık kullanılan yöntem, lazerle prostat ameliyatlarıdır. Greenlight-Lazer, genellikle küçük prostatlarda ve ameliyatın risklerini kaldıramayacak kadar yaşlı hastalarda tercih edilen bir yöntemdir.
Op. Dr. Erdal Alkan

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Rahim ağzı kanseri, gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Dünyada yılda 500.000 yeni rahim ağzı kanseri çıktığı ve tahminen 1.500.000 kadar da bu kanserle yaşayan olduğu tahmin edilmektedir.

Genellikle 50 yaş civarında ortaya çıksa da son yıllarda genç kadınlarda görülme oranı artmıştır.
Sık görülme nedenleri
Çok sayıda doğum yapmış, erken yaşta cinsel ilişkiye girmiş, sigara içen kadınlarda ortaya çıkmaktadır. Hastalığı, kötü sosyo-ekonomik durum, HPV enfeksiyonu geçirme de tetiklemektedir. Rahim ağzı kanserli hastaların yüzde 98'inde HPV enfeksiyonu saptanmıştır.
HPV (İnsan Papilloma Virüsü) genellikle cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Nadiren cinsel ilişki dışındaki yollarla da bulaşabilir. (Cilt teması, kirlenmiş materyal ile temas vb.) HPV tip 16 - 18 özellikle rahim ağzı kanseri yaparken, tip 6 - 11 dış genital organlarda siğillerin oluşmasına neden olur.
Rahim ağzı kanserinin belirtileri
Erken dönemde hemen hemen hiçbir belirtisi yoktur. Çıplak gözle de jinekolojik muayenede rahim ağzında sorun görülmeyebilir. Ancak "Vaginal Smear" denilen akıntı tahlili ile veya "kolposkop" denen rahim ağzını büyüterek gösteren aletlerle değişiklikler fark edilebilir. Kesin tanı ancak şüpheli yerden alınan biyopsi ile konulabilir. Hastalığın ilerlemesi durumunda klinik belirtiler de ortaya çıkar. Kanlı akıntı, ilişki sonrası kanama, düzensiz kanama gibi. Ayrıca ilerlemiş vakalarda hastanın muayenesinde rahim ağzındaki tümörde görülebilir. Hastalık daha da ilerlediğinde idrar problemleri ve bacak ağrıları ortaya çıkar.
Hastalığın tedavisi
Erken dönemde basit bir operasyon (konizasyon) ile sadece rahim ağzındaki hastalıklı bölge çıkarılarak hasta tedavi edilebilirken, hastalık ilerlediğinde rahim ve etrafındaki çevre dokuları ile lenf ganglionlarının çıkarılacağı büyük bir operasyona ihtiyaç duyulur. Ayrıca operasyon sonrası tümörün yaygınlık derecesine göre radyoterapi de vermek gerekebilir. Daha ilerlemiş vakalarda operasyon yapılamaz, radyoterapi ve kemoterapiden yardım beklenir. Erken dönemde yakalandığında tedavide başarı oranı yüzde 100'dür. Hastalık ilerledikçe bu oran düşmektedir.
Rahim Ağzı Kanseri Aşısı
Kadınları rahim ağzı kanserinden koruyan ve 9-26 yaş grubundaki kadınlara uygulanabilen rahim ağzı kanseri aşısı, genel olarak koruma amaçlı bir aşıdır.

Rahim ağzı kanseri için geliştirilen 2 aşı vardır. Bunlardan biri sadece kanserden korurken, diğeri HPV'nin neden olduğu siğillerden de korumaktadır.

Bunun için ideal olan 9-12 yaşındaki kız çocuklarının aşılanmasıdır. Yaş ilerledikçe (Özellikle 25-26 yaştan sonra ) vücutta gelişen bağışıklığın azaldığı görülmektedir. Aşı olan biri kontrollerini yaptırmaya mutlaka devam etmelidir.
Prof. Dr. Derin Kösebay

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:48 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Sedef, toplumun yüzde1-3' ünü etkileyen, süreklilik gösteren ve kırmızı zeminde sedef rengi kabuklarla seyreden bir deri hastalığıdır.

Alerjik ya da mikrobik bir hastalık değildir. Sedef, ömür boyu alevlenme ve iyileşme dönemleri ile seyreden bir hastalık olarak tanımlanmaktadır.

Hastalığın sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte; kalıtımsal geçiş ve bağışıklık sistemi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Sedef hastalığında bağışıklık sistemi bir şekilde tetiklenir ve bu durum deri hücrelerinin büyümesini hızlandırır. Normal deri hücreleri 28-30 günde olgunlaşıp deri yüzeyinden fark edilmeden dökülürken; sedef hastalığında deri hücreleri sadece 3-4 günde olgunlaşır ve hücreler yüzeyde yığılarak deriden kalkık, kırmızı lezyonlar oluşturur.

Hastalığın seyri: Sedef hastalığı bulaşıcı değildir. Sedef lezyonları göze hoş görünmeyebilir, fakat mikrobik bir hastalık veya açık bir yara olarak düşünülmemelidir. Sedefli bir kişi, diğer insanların sağlığını tehdit etmez.

Sedef hastalığı eğer şiddetli bir tutulum yoksa sadece kozmetik bir soruna neden olur. Ancak bazen bu lezyonlar toplum tarafından bulaşıcı bir hastalık gibi yanlış algılandığından hastaların ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu döküntüler bazı çiftlerin özel yaşamlarını dahi etkileyebilir. Hastalarda gerginlik, kızgınlık, utangaçlık ve depresyon gibi ruhsal problemler görülebilir. Sedef eğer hastalık görünür yerlerde ise hastanın çalışma hayatını bile etkileyebilir. Dolayısıyla başvurulan dermatoloji uzmanının bir psikyatrist ile işbirliği içinde olmasında fayda vardır. Sedef hastalığı stres ve depresif duyguları tetikleyebilmektedir.

Deriyi kaşımak sedef döküntüsüne yol açar. Özellikle alevlenme dönemlerinde deriyi kaşımak, ovmak, kabukları koparmak yeni döküntülere yol açabilir.

Sedef hastalığının tedavisi nedir?

Sedef lezyonlarının kaybolmasını sağlayan yüzeysel uygulanan kremler, sistemik olarak alınan ilaç tedavileri ve bugün için çok iyi sonuçlar aldığımız PUVA ve dar Bant UVB tedavileri gibi çok sayıda tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Sedef şikayeti olan kişilerde aylar hatta yıllar süren, kendiliğinden iyileşmeler dahi görülebilir; ancak kişide sedefe yatkınlık devam eder. Bu yüzden döküntüler tedavi edilse bile yıllar sonra bile tekrar ortaya çıkabilir.

Doğal güneş ışığının sedef üzerine olumlu etkisi vardır. Ancak yanacak kadar güneşlenmek sedefi alevlendirebilir.

Sedef Hastalığında PUVA ve Dar Bant-UVB tedavileri son derece etkilidir.
- PUVA tedavisi ağızdan psoralen yani çok sayıda bitkide mevcut olan deriyi ve gözü güneş ışığına daha hassas hale getiren ilaçlar tablet şeklinde alınarak UVA(suni güneş ışığı) ile birlikte uygulanan - bir tedavidir.

- Dar-bant UVB tedavisi ise ağızdan ilaç alınmadan güneş ışığının özel bir dalga boyunda hasta bir kabine alınarak uygulanması yöntemidir.
Genellikle sedef, atopik egzama, vitiligo ve benzeri pek çok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

- Uzman hekimlerin ve yeterli teknolojik donanımın olduğu merkezlerde uygulanabilecek olan bu yöntemde güneş ışınındaki ultraviyole A ve B'nin gücünden faydalanılır.

- Özel kabinlerde haftada 3-4 seans ve birkaç dakika ile başlanılan; giderek sürenin artırıldığı ışık tedavisi yapılmaktadır.

- Seans sayıları tedavinin etki durumuna göre azaltılarak sonlandırılır.

- Dar Bant-UVB tedavisi; ağızdan bir ilaç gerektirmemesi, gebelik, emzirme, karaciğer ve böbrek hastalarının da kullanabilmesi, çocuklarda güvenli olması, tedavi sonrası göz korumasının gerekli olmaması, deri kanseri riskinin çok az olması ve hastaneye yatış gerektirmemesi sebebiyle giderek önem kazanmıştır.
Uz. Dr. Ayfer Aydın

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Sistit; mesanenin (idrar kesesi) iltihaplanmasıdır. Anatomik olarak erkeklerden farklı olmalarından dolayı kadınlarda daha sık görülen sistit, ihmal edildiği takdirde kronikleşebilir ve üriner sistemde (mesane ve böbreklerde) kalıcı hasara neden olabilmektedir.

Bakteriyel sistitler genellikle 20-40 yaşları arasındaki genç kadınlarda daha sık görülür. Her 5 kadından biri yaşamının herhangi bir döneminde en az bir kez sistit geçirmektedir. Kadınlarda sistitin daha fazla görülmesinin en sık sebebi üretranın daha kısa olmasıdır. Sistitin en sık görülen etkeni, vakalarının yüzde 85'inden sorumlu olan Koli basilidir. Normalde bu bakteriler kalın barsakta bol miktarda bulunurlar. Bazı risk faktörlerinin varlığında bu bakteriler mesaneye ulaşarak sistite neden olurlar.

Sistite neden olan risk faktörleri:

" Kötü genital temizlik
" İdrar akımının engellendiği durumlar (üriner sistemde taş, tümör veya sonda gibi yabancı cisim bulunması)
" Nörolojik olarak mesanenin boşalamaması
" Şeker hastalığı
" Hamilelik
" Yaşlılık
" Düzensiz cinsel ilişki ( sistit yeni evlilerde daha sık görülür ki, buna 'balayı sistiti' denir )
" Menopoz dönemi
" Erkeklerde prostat ve üretra hastalıkları
Sistitin belirtileri nelerdir?
" Dizüri(idrar yaparken yanma, sızı, ağrı)
" Pollaküri (sık idrara çıkma) ve az idrar yapma
" Acil idrar yapma hissi
" Tam boşalamama hissi
" Kötü kokulu ve bulanık idrar
" Disparoni (cinsel ilişki sırasında ağrı duyulması)
" Kasıklarda ve göbek altında ağrı olması
" Hematüri (idrarda kan olması)

Tanısı:

Sistitin tanısında en önemli bulgu anamnezdir. Hastaların çoğunda yukarıda bahsedilen şikayetlerden birçoğu vardır. Bu şikayetlerle gelen bir hastaya ilk yapılacak tetkik, idrarın mikroskobik incelenmesidir. Sistitli bir hastanın idrarında alyuvarlar, akyuvarlar ve bakteriler görülmelidir. Enfeksiyona neden olan bakteriyi tanımlayabilmek için de idrar kültürü gerekebilir. Sistite sebep olan birincil bir hastalık düşünülüyorsa hastaya üriner ultrason, İVP (ilaçlı böbrek filmi) ve sistiskopi (ışıklı bir aletle mesaneye bakma işlemi) de yapılabilir. Sistit ve altta yatan neden tedavi edilmezse, kronikleşebilir ve hastayı zayıf ve bitkin bırakabilir.
Tedavisi:

Bakteriyel bir hastalık olduğundan dolayı tedavide antibiyotikler kullanılmalıdır. Kültür sonuçları çıkana kadar tedaviye gram negatif basillere etkili ilaçlarla başlanmalıdır. Daha sonra tedavi kültüre göre düzenlenmelidir.

Sistitten korunmak için…

Günlük su alımı en az 2 litre olmalıdır. Su bakterilerin mesaneye tutunmasını engeller ve dışarı atılmasını sağlar.

" Kahve, koyu çay, alkol gibi içecekler ve acılı baharatlı yiyecekler en aza indirilmelidir. Bunların mesane üzerine uyarıcı etkileri vardır.

" Mümkün olabildiği kadar sık idrara çıkılmalıdır. İdrarı tutmak mesanedeki bakterilerin mesane duvarına yapışmasını ve enfeksiyon oluşmasını kolaylaştırır.

" Tuvaletten sonraki temizlik doğru olmalıdır. Temizlik önden arkaya doğru yapılmalıdır. Böylece bakterileri idrar kanalına doğru taşımamış olursunuz. Sadece kağıtla silinmek yeterli değildir. Anal bölge mutlaka bol suyla yıkanmalıdır. Ancak aşırı hijyen takıntısı normal vajinal florayı bozabileceğinden dikkatli olunmalıdır.

" Vajinal deodorant, parfümlü sabun, pudra kullanımı idrar kanalını tahriş edebileceğinden dolayı bu tür ürünler kullanılmamalıdır.

" İç çamaşır tercihi doğru yapılmalıdır. Sıkı, dar pantolonlar ve naylonlu iç çamaşırları giymeyin. Bahsedilen giysiler genital bölgenin nemlilik oranını artırarak bakterilerin üremesini kolaylaştırır.

" Pamuklu iç çamaşırlar tercih edilmeli ve her gün değiştirilmelidir.

" Cinsel ilişkiden sonraki erken dönemde idrara çıkılmalıdır. Bu durum bakterilerin yayılmasını önlemektedir.

" Menopoz sonrası dönemde östrojen kremleri kullanılmalıdır.

" Özellikle yaz aylarında havuz sistitine dikkat edilmelidir. Kalabalık ve kirli havuzlara girmekten kaçınılmalıdır.
Op. Dr. Erdal Alkan

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Şaşılık, gözlerin istenilen hedefe birlikte bakamaması durumudur. Gözlerin bir tanesi hedefe bakarken; diğeri başka bir yere yönelmiştir.

Şaşılık tek gözde ise; kayan göz daha az görür ve tembel kalır. Şaşılık durumunda derinlik hissi ve 3 boyutlu algılama yoktur veya çok az gelişmiştir.

Şaşılıklar çocukluk çağı şaşılıkları, ikincil şaşılıklar ve paralitik şaşılıklar olarak 3 ana sınıfa ayrılabilirler. Çocukluk çağı şaşılıkların en sık rastlanılanı ise içe şaşılıktır. Bazen tek, bazen çift taraflı olabilirler. İçe şaşılıklar genellikle hipermetrop gözlerde gözlenir ve bazıları yalnızca uygun gözlük kullanımıyla düzelebilir. Gözlükle tam olarak düzelmeyen şaşılıkların ise ameliyatla düzeltilmeleri gerekir. Sürekli kayan göz görmeyi öğrenemez ve az görür. Bu yüzden diğer göz kapatılarak tembel gözün görme kuvveti arttırılmaya çalışılır. Şaşılık düzelse bile göz tembelliğinin tedavisi 7 yaşına kadar sürdürülür.
Çocukluk çağında dışa kayan gözler çoğunlukla miyopturlar. Dışa kayma bazen gizli bazen aşikar olabilir. Bu tip şaşılıkta güneş ışığı gizli şaşılığı aşikar hale getirebilir. Dışa şaşılıklar da bazen tek bazen de çift taraflı olabilirler.
Tek taraflı kaymalarda tembellik de gelişebilir. Gözün optik medyasında bir engel varsa görmeyen göz kayar. Özellikle çocuklarda katarakt ve göz içi tümörleri, yaşlılarda da ihmal edilmiş kataraktlar gözlerin dışa ya da içe kaymasına neden olabilir. Bu durum ikincil şaşılıktır. Gözlerinin kaydığından şüphelenilen çocukların ve özellikle göz bebeği aralığında beyazlık fark ediliyorsa hemen göz muayenesinden geçirilmeleri gerekir.
Şaşılıkların en önemli tiplerinden biri de sinirlerin felcine bağlı olarak gelişen paralitik şaşılıklardır. Paralitik şaşılıklar bazen doğuşta bile mevcuttur. Doğum travmaları bu tip paralitik şaşılıklardan sorumlu tutulabilir. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda ise travma, nörolojik hastalıklar altta yatan nedenler olabilir.
Doğumsal paralitik felçlerde öncelikle göz tembelliği ve baş-boyun tutukluğu önlenmeye çalışılır. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda çift görme çok rahatsız edicidir. Hasta tek gözünü kapatarak yaşamını sürdürmeyi tercih edebilir. Özel tip prizmatik camlar veya toksin iğneleriyle felcin geçmesine kadar vakit kazanılır. Felç ve çift görme şikayetleri 6 ay içinde geçmezse ameliyat kararı verilir.
YALANCI ŞAŞILIK

Birçok çocukta burun kökü geniş olduğundan gözlerinin içe kayıyor olmasından şüphelenilir. Yalancı şaşılık diye adlandırılan bu durumda gözler paralel bakmakta, ama burun kökü geniş olduğundan gözler buruna yakın, yani içe doğru şaşıymış gibi görünmektedirler. Yalancı şaşılık şüphesini mutlaka göz doktoru gidermelidir.
GİZLİ ŞAŞILIK

Gizli şaşılık ise gözlerden birisinin önü örtüldüğünde örtülen gözün kayması ile tespit edilir. Özellikle dalgın bakışlarda ortaya çıkan bu durum en sık miyopların uzağa dalgın bakarken gözlerinin dışarı kayması şeklinde görülür. Gizli şaşılıklar çoğunlukla sorun yaratmazlar, ama nadiren de olsa aşikar şaşılığa dönebilirler.
ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ

. Çocukluk şaşılıklarında önce en iyi gözlükler verilir.
. Gözlüklerle düzelme sağlanamamışsa cerrahi tedavi uygulanır.
. İkincil şaşılıklarda önce görmeyi etkileyen sorun çözülür, sonra en iyi gözlük verilir, yine düzelmezse cerrahi tedavi uygulanır.
. Paralitik şaşılıklarda ise akut dönemde önce prizmatik camlar ile düzeltme sağlanır; eğer 6 ay içinde sonuç alınmazsa cerrahi tedavi yapılır.
Şaşılıklarda cerrahi:
. Amaç gözleri paralel bakar hale getirmektir. Kayma miktarı belirlenerek gözlerin etrafındaki kaslardan az çalışanı kısaltılarak daha kuvvetli, fazla çalışanı ise geriletilerek daha zayıf hale getirilip bir denge yaratılır. Şaşılık ameliyatları gözün görme merkezlerinin dışında yapıldığı için görme ile ilgili risk taşımazlar.
Önemli noktalar:
. Şaşılık kayan gözün tembel olmasına neden olur. Bu nedenle kayma şüphesi varsa mutlaka göz doktoruna başvurulmalıdır.
. Kayan bir göz çok önemli bir göz içi hastalığının habercisi olabilir.
. Şaşılığın düzeltilmesi göz tembelliğini düzeltmez, tembellik tedavisi mutlaka 7 yaşına dek yapılmalıdır.
Op. Dr. Mustafa Temel

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Boyunda hemen gırtlağın altına yerleşmiş bir salgı bezi olan Tiroit bezi, besinlerle aldığımız iyotu toplar ve T3 ve T4 denen tiroit hormonlarını yapar. Tiroit bezine ait sorunlar erkeklerden çok kadınlarda görülür.

Tiroit hormonlarının görevi nedir?
Tiroit hormonları, vücudumuzdaki her hücre ve dokunun fonksiyonlarını düzenler. Sağlıklı olmak için tiroit hormonlarının devamlı ve yeterli miktarda salgılanması gerekir. Az miktarda salgılanması vücut fonksiyonlarının yavaşlamasına, fazla miktarda salgılanması ise vücut fonksiyonlarının hızlanmasına neden olur.

Guatr nedir?

Tiroit bezinin büyümesine guatr denir. Guatr değişik şekillerde bulunabilir. Nodülsüz guatrda her iki tirod bezi simetrik olarak büyümüştür. Tiroidin yüzü düz ve yumuşaktır. Nodüler guatrda ise tiroit bezi büyümekle beraber içinde bir veya daha fazla nodül vardır. Yüzü boğum ve tümseklerden oluşmaktadır.

Nodülsüz guatrın sebepleri nelerdir?

Nodülsüz guatr, tiroit glandının vücut için yeterli miktarda tiroit hormonu üretmemesi sonucu oluşur. Vücutta yapılan tiroit hormonları düşünce, tiroid bezi hücreleri, beyin tarafindan daha fazla hormon yapmak üzere uyarılır.Uyarılan tiroit hücreleri daha fazla hormon yapımını sağlamak için çoğalır ve büyür.

Nodüler guatr nasıl oluşur?

Beyinden gelen uyarılar bazen tiroit icindeki bir kisim hücreler tarafindan daha fazla algılanır ve bunun sonucu olarak diğer hücrelere nazaran daha fazla çoğalır. Çoğalan bu hücreler nodül dediğimiz tiroit içindeki yumruları oluşturur.

Tiroit nodülünün önemi nedir?

Tiroit nodüllerine çok rastlanır, ancak bunlarin %4-20'si tiroit kanser riski taşır. Özellikle küçük tek bir nodülün giderek büyümesi, sert ve çevresine yapışık olması kanser kuşkusunu artırır. Cok nodüllü bir guatr da kanser riski daha düşüktür.

Tiroid nodülleri nasıl değerlendirilir?

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde endokrinoloji, radyoloji, nükleer tıp ve patoloji üniteleri cerrahi ekibi ile birlikte çalışmaktadır. Tiroit nodülleri bir yandan ultrasonografi ile incelenerek kanser risk taşıyıp taşımadığı tespit edilirken, bir yandan da nükleer tıp ünitesi tarafından yapılan sintigrafik inceleme ve kanda bakılan hormon değerleri ile fonksiyon görüp görmedikleri ayrımı yapılır. Riski olmayan ufak nodüllerde gereksiz cerrahi uygulama yerine ilaçla tedavisi ve takip seçeneği uygulanmaktadır.
Tiroid nodüllerinde kanser arastırmasında ince iğne biopsisi standart hale getirilmiştir. Bu işlemi deneyimli patolog ve radyolog, cerrahla birlikte yapmaktadır. Gerekli olgularda ameliyat anında da bu üniteler bir araya gelerek ekip çalışması örneğini vermektedir.
Op. Dr. Yücel Yankol

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Midede hazımsızlık ve gaz sancısı şikâyetleri her zaman masum bir ağrıdan ibaret olmayabilir. Belirtilerinin karın ağrısı gibi şikâyetlerle karıştırılması ile kendini rahatlıkla kamufle etmesi ve geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalık olan "Tüp kanseri" kadınların korkulu rüyasıdır.

Tüp nedir?
Tüp, rahimle yumurtalıkların arasında yer alan ve döllenmenin gerçekleştiği rahmin bir parçasıdır. "Tuba" olarak da bilinen bu organın fonksiyonu, yumurtayı rahim boşluğuna nakletmek ve spermin yumurtaya doğru gitmesini sağlamaktır.
Tüp Kanseri (Tuba Kanseri)
Tuba kanseri, genital organ kanserleri arasında oldukça nadir görülen bir kanser türüdür. Rahim ağzı kanseri gibi erken yakalanabilen bir kanser türü olmadığı için ve semear gibi akıntı testleri ile teşhis edilemediği için erken tanısı pek mümkün değildir. Tuba kanseri, yumurtalık kanseri gibi çok geç teşhir edilebilen bir kanser türüdür.
Yumurtalık kanseri çok gözüktüğü ve geç teşhis edildiği için daha fazla tehdit unsuru oluşturur ancak tuba kanseri de belirtisi az olan ve fazla bilinmeyen bir türüdür. Geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalıktır. Tümör cinsi de çok kötü olan bu kanser, kadınların ancak yüzde 0.03'ünde görülse de dikkate alınmalıdır.
Nasıl tespit ediliyor?
Yumurtalık kanserinde olduğu gibi tuba kanserinde de dünyanın sağlık konusunda en ileri ülkelerinde bile hastalık, geç teşhis edilebilmektedir. Hastalığa yakalanan kadınların yüzde 75'inde, teşhis konduğu sırada kanser çevre organlara atlamış ve karın içine yayılmış olur. Karında bir takım ağrıların başlaması, karında su toplanması, karında bir kitle oluşması ancak hastalığın çok ileri dönemlerinde ortaya çıkan belirtilerdir ki o zamanda hastalık oldukça fazla ilerlemiş sayılır. Tabi bir kanserde ne kadar geç teşhis yapılırsa başarı oranı da o kadar düşmektedir.
Hastaların şikayetleri nelerdir?
Hastalık çok spesifik şikayetleri olmaz. Tuba kanserli hastalara baktığımızda, yumurtalık kanserli hastalarda olduğu gibi aylar önceden başlayan bir takım hazımsızlık şikayetleri karında çok belirgin olmayan ağrı şikayetleri belki gaz diye tanımlanan şikayetler, idrar yollarında ufak tefek şikayetler görülebilir. Ama bunlar herkeste görülebilen durumlardır ve pek çok kadın bunlara aldırmaz. Ancak hastalık ilerledikten sonra hastalığın belirtileri tanınmaya başlanır. Radyolojik değerlendirmeler yapıldığında ve ultrasona bakıldığında hastalık gözlemlenebilir.
Kadınlara neler tavsiye edersiniz?
Özellikle 40 yaşından sonra, menopoza yaklaşan kadınların muhakkak 6 ayda bir jinekolojik muayeneden geçmeleri gerekir. Senede 1 semear aldırmalı ve mutlaka ultrason çektirmelidirler. Şüpheli durumlar gözlediğinde ciddi olarak değerlendirmeye alınmalıdır.
Prof. Dr. Derin Kösebay

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Herpes Simpleks ya da Uçuk hastalığı, Herpes Simpleks Virus denilen virüsün neden olduğu cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret bulaşıcı bir hastalıktır.

Herpes Simpleks virüsünün sekiz tipi olup, klinik olarak en sık üç tipine rastlanmaktadır. HSV 1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken, HSV 2 genital bölgede yerleşmektedir. HSV 3 ise Zona denilen rahatsızlığa yol açan, sinirlerde yerleşen tipidir.

Bu tip diğerlerinden farklı olarak içi su dolu keseler şeklinde değil, kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen diğerlerinden daha keskin ağrılar yapan bir tipidir. Kuşak şeklinde belirli bir alanı tutar ve öncelikle ağrılar başlar. Daha sonra ağrı duyulan alanlarda nokta nokta kızarıklıklar başlayarak sınırlı ve belirli bir alanı kaplayan döküntü oluşur. Virüsün tuttuğu bölgeye uyan cilt bölgesinde yerleşir. Bir süre devam ettikten sonra öncelikle ağrılar, ardından döküntü iz bırakmadan iyileşir.

Herpes Simpleks'in türleri organlara nasıl etki eder?

HSV 1 ise yüz, dudaklar, burun ve ağız içinde içi su dolu kabarcıklar oluşturur. Bu kabarcıklar çok kısa süre içerisinde açılıp üzerleri ülserleşir ve yakınlarındaki diğer küçük ülserlerle birleşme eğilimi gösterirler. Ardından üzeri sulanan bu yaralar kabuklaşır. Kabuklar sarı beyaz renktedir. Daha sonra kabuklar kendiliğinden yumuşayarak düşerler. İlk başta yerlerinde kahverengi bir leke bırakır . Daha sonra kahverengi bir ize dönüşür.

HSV 2 ise genital bölgeyi tutar. Kasıklar, kadında vajina dış dudakları, iç kısmı, anüs ile vajina arasındaki bölgeyi, rahim ağzını, erkekte penisin özellikle gövdeye yakın kısmını, nadiren penis başı ve testisleri, kalçaları tutabilir.

Nasıl bulaşır?

Herpes virüsü temasla bulaşır. Öpüşme, cinsel ilişki, aynı havluyu kullanma gibi virüsü taşıyan birey ile temas doğrultusunda virüsler alınır. Virüsler deri ve/ veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girerler. Sinir hücrelerini tutarak bu sinirlerin lifleri boyunca ilerlerler. Liflerin ganglion denilen ana merkezlerine yerleşirler. Ardından o bölgeye ait cilt ya da mukoza bölgesinde lezyonlarını oluşturmaya başlarlar. Virüsler yerleştikleri yerde ölmezler. Yapılan tedaviler de virüslerin yok edilmesini değil hastalık oluşturmalarını önlemek ya da en azından azaltmak amacıyla yapılabilmektedir.

Özellikle genital bölge uçukları için nelere dikkat edilmelidir?

Genelde Herpes Simpleks virüs bulaştığında her iki tipi de alınabilmektedir. Ayrıca özellikle HSV 2 denilen genital bölge uçuklarında cinsel temas ile virüs alındığı unutulmamalı ve yine cinsel temasla bulaşabilecek başka hastalıklar da akla getirilmelidir. Zira, HSV 2 virüsü kadar kolay bulaşabilen ve tehlikeli seyreden başka bir takım virüs hastalıkları da aynı kişiden alınmış olabilir ( Sarılık , AİDS, Frengi gibi…). Bu nedenle HSV 2 görülen bireylerde diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da testler ile taranması doğru olacaktır.

Hastalık nasıl oluşmakta ve seyretmektedir?

Virüs alındıktan kısa bir süre sonra ( 2- 12 gün kadar zaman aralığında) içi su dolu keseler ve kaşıntılı lezyonlar oluşmaya başlar. Hastanın bağışıklık durumunun kuvvetine göre bir miktar yayılır. Virüsle temas eden bireylerin yarısından fazlasında ise herhangi bir şikayet olmamaktadır. Hasta hastalık nedeni olan virüsü vücuduna almış, sinir sistemine yerleşmiş vaziyettedir. Cinsel ilişkiye girdiği bireylere virüs bulaştırmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılandığı herhangi bir durumda ise hastalık belirtileri ortaya çıkacaktır. Bazen bu süreci hasta hiç yaşamaz. Ancak virüsü taşıyıcılığı devam etmektedir.Bazen de yılda en az dört ayrı atak yaşarlar.

Hastalık hangi durumlarda kendini gösterir?

Yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip vs. gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, sık cinsel ilişkiye girildiği dönemlerde, kişisel hijyen bozukluğunda hastalık tekrarlamaya başlar. Belirtiler en şiddetli ilk infeksiyonu aldığında görülse de bağışıklık sistemi burada ana rol oynadığından herhangi bir nüksde de şiddetlenebilir. Hastalık belirtileri 20 gün kadar sürebilmekte ve kadınlarda bu dönemde rahim ağzında olabilen yaralar yüzünden akıntı, ağrılı cinsel ilişki gibi şikayetler belirebilmektedir.

Gebelikte hastalıkla temas edilmesi veya hastalığın bu dönemde nüksetmesi gibi durumlarda ne yapılabilir?

Hastalık gebeliğin ilk üç ayında geçirilirse fetus üzerinde çok ciddi hasar oluşturması iddia edilmiş olsa da bu konu da bilimsel veriler bulunmamaktadır. Ayrıca bu hasarların ultrason ile tespiti de mümkün olmayabilir. Bu nedenle tüm gebeler gebeliğin ilk döneminde bu infeksiyonun geçirilip geçirilmediği yönünde taranmalıdır. Virüsün yeni alındığı aktif infeksiyonun geçirildiği vakalarda gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Hastalığı daha önce almış ve bağışıklanmış bireylerde fetus açısından bir tehlike bulunmamaktadır. Bu gebelerin gebelikleri sırasında hastalığın nüksünü yaşamaları durumunda herhangi bir tedavi uygulanmamakta sadece destek yaklaşımları benimsenmektedir. Doğuma yakın genital uçuk geçiren gebelerde ise eğer lezyonlar mevcutken doğum başlarsa bu gebelerde bebeğin temas ederek virüsü almalarını engellemek için sezaryen tercih edilmelidir. Ayrıca bebeğin doğum sonrasında da bu virüsle temasını en aza indirmek için çok dikkat edilmelidir.

Herpes virüsün tedavisi nedir?

Herpes Virüsünün tam bir tedavisi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gerekmektedir. Yabancılar ile temastan kaçınmak, cinsel ilişkide prezervatif kullanmak, ortak havlu vs. kullanımından uzak durmak gerekmektedir. Virüsü aldığımızı düşündüğümüz bireyi mutlaka bu durum hakkında bilgilendirmeli, kendisinin hastalık ihtimali hakkında dikkatini çekmeliyiz. Hastalığı kapma halinde veya nüksü önlemek için de bağışıklık sistemini güçlendirmeli, aşırı alkol, aşırı yorgunluk, beslenme bozukluğu, stres gibi durumlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Hastalık lezyonlarının en büyük sıkıntılarından biri de kolayca bakteri ile tekrar infekte olabilerek daha derin, daha geniş ve daha çok iz bırakan ülsreler haline gelebilmeleridir. Bu nedenle el ile temastan olabildiğince uzak durmalı, aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havluları tercih etmeli ve temastan kaçınmalıyız. Bakteri varlığında doktor kontrolünde antibiyotikleri kullanmalıyız. Genital bölgede yer alan bütün yaralar önemlidir. Burada en korkutucu olanı, başka hastalıkların herpes zannedilerek atlanması ihtimalidir. Bu nedenle her genital bölgede izlenen yara da mutlaka doktor muayenesi gerekmektedir. Ayrıca bir diğer önemli husus da, herpes infeksiyonu varlığında olası diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da alınmış olma ihtimalidir.
Op. Dr. Cihangir Yılanlıoğlu

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:49 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Kadınlarda oldukça sık rastlanılan vajinal akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetler, genellikle genital bölgede meydana gelen bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonlarından kaynaklanmaktadır.

Bu tür enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmaların bir kısmı cinsel yolla kişiden kişiye bulaşırken, bir kısmı da vajinanın normal florasında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak enfeksiyon meydana getirir. Birçok kadın hayatı boyunca en az bir kere bu sorunla karşılaşmakta ve tedavi edilmediği takdirde vajinal enfeksiyonlar kişiye çok rahatsızlık verecek şekilde tekrarlayan bir hal alabilmektedir.
Vajinal mantar enfeksiyonlarının nedenleri nedir? Niçin özellikle yaz aylarında ortaya çıkar?

Özellikle yaz aylarında hava sıcaklığının yükselmesiyle beraber genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak vajinal mantar enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Çoğu kez vajinada normal olarak bulunan mantarların, vajen florasında meydana gelen değişiklikler sonucu aktif hale gelmesi ile kişide enfeksiyon gelişebilir. Antibiyotik kullanımı, gebelik, şeker hastalığı ve bağışıklık sisteminin baskılanmasına neden olan birtakım hastalıklarda, vaginal mantar görülme riski artmaktadır. Özellikle yaz aylarında ise genital bölgenin nemli kalmasına sebep olan sentetik çamaşırlar, dar pantolonlar da mantar enfeksiyonu riskini arttırmaktadır. Bunların dışında yine yaz aylarında ve özellikle havuz sonrası bu şikayetlerin arttığı görülmektedir. Burada sebep sanılanın aksine havuzdan mantar bulaşması değil, havuz suyundaki klorun vagen florasındaki yararlı bakterileri öldürmesi sonucu var olan mantar sporlarının aktif hale gelmesidir.
Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtileri nelerdir?

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtisi, kaşıntı ve vajinada yanma hissidir. Bu durumda dış genital organlarda kızarıklık ve ödem meydana gelir. Mantar hastalıklarında oluşan kaşıntı genellikle çok şiddetlidir. Bazen kaşımaya bağlı olarak o bölgenin derisinde sıyrıklar ve küçük kanamalar dahi oluşabilir. Genellikle hastalarda beyaz renkli, kokusuz, süt kesiği kıvamında denilen akıntı da görülebilir. Bu belirtilere ek olarak şiddetli mantar enfeksiyonlarında idrar yaparken yanma, idrarın değdiği bölgelerde sızlama ve cinsel ilişki esnasında ağrı oluşabilir.
Vajinal mantar enfeksiyonları nasıl tedavi edilir? Enfeksiyonlardan korunmak mümkün müdür?

Kadınlarda oldukça sık olarak rastlanan bu tür enfeksiyonlar; vajinal fitiller, kremler ve gerektiği durumda ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilmekte, semptomlar ise 1-2 gün içinde gerileyebilmektedir. Hastaya oldukça sıkıntılı günler yaşatabilen bu enfeksiyondan korunmak için basit birkaç önlem oldukça yararlı olabilir. Öncellikle genital bölgenin ıslak ve nemli kalmasını önlemek için sentetik çamaşırlar ve dar kıyafetler giymekten kaçınılmalı, pamuklu ve rahat iç çamaşırlar tercih edilmelidir. Ayrıca genital bölgenin temizliği için normal sabun, parfümlü kozmetik ürünleri gibi tahrişe yola açabilecek temizlik ürünlerini değil, bu bölge için özel üretilmiş sabunlar kullanılmalıdır. Bunların dışında yaz aylarında havuz sonrası genital bölgenin kuru kalması için kadınların ıslak mayo veya bikini ile kalmamaları, klorlu sudan arınmak için de havuz sonrası duş almaları gerekmektedir. Kadınlar, kendilerinde herhangi bir zamanda gelişen akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetleri ciddiye almalı, herhangi bir sorunda kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurmalıdırlar.
Trikomonas enfeksiyonu nedir? Tedavisi nasıldır?

Trikomonas enfeksiyonu paraziter kaynaklı cinsel yolla bulasan hastalıktır. Sıklıkla vajinit ve rahim ağzı enfeksiyonu yapmakla beraber son zamanlarda erken doğum, gebelikte zarların erken açılması, üst genital sistemde ameliyat sonrası enfeksiyonların oluşum mekanizmalarında adı geçmektedir. Çok sayıda cinsel partnerin olması, bariyer ya da hormonal kontrol yöntemlerinin kullanılmaması, daha önceden cinsel yolla bulaşan hastalık geçirmiş olması enfeksiyon riskini arttırır. Bulaşma oranı ilişkiyi izleyen 48 saat içinde kadınlarda %85 iken erkeklerde %70 tir. %50 olguda enfeksiyon belirti göstermez. Akıntı enfekte olmuş kadınların %50-75'nde mevcuttur. Klasik olarak tarif edilen köpüklü sarı-yeşil akıntı bu hastaların yarısından azında görülmektedir. Akıntıya karsı bağışıklık oluşmaz..Olguların %90'nda vajen PH'ı artar..Enfeksiyonun tanısı taze preparat ya da pap smear ile konur.Cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık oldugu için eşli tedavi gerektirir..
Enfeksiyona bağlı olmayan vajinit (atrofik vajinit) ve tedavisi

Atrofik vajinit, menopozal dönemdeki kadınlarda görülen östrojen hormonunun eksikliğinden kaynaklanan, yüzeyel salgı bezlerinden salgıların azalması, vajina epitelinde incelme, elastikiyetinde ve kayganlığında azalmayla kendini gösteren bir klinik durumdur. Zamanla vajinal kuruluk, cinsel ilişkide ağrı, hassasiyet gelişebilir. Hormonal desteğini yitirmiş vajen dokusunda ikincil enfeksiyonlar sıktır.Tedavide topikal östrojenli kremler ya da tabletler,vajinal kayganlaştırıcılar kullanılır.
Mikoplazma enfeksiyonları nedir?

Mikoplazmalar ne bakteri ne de virüs kategorisine uymayan farklı organizmalardır. Genital mikoplazma enfeksiyonları normal boğaz ve genital florada bulunan az miktardaki mikoplazmaların cinsel temas sonrası sayılarının artması ve kolonize olmalarıyla oluşur. Tekrarlayan düşüklerde yer alabilecekleri düşünülmektedir.Tanıda servikal kültür kullanılır. Tedavide doksisiklinle iki hafta süre ile eşli tedavi uygulanır.
Gebelik döneminde geçirilen Klamidya enfeksiyonu nedir?

Klamidyal enfeksiyonlar en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıklardandır. %15-18 gonokokkal enfeksiyonlara eşlik ederler. Kadınlarda tüplerin akut ya da kronik enfeksiyonuna, idrarda yanma, sık idrara çıkma gibi şikayetlerle seyreden ancak idrar kültüründe üreme olmayan akut üretral sendroma, sezaryen sonrası pelvik enfeksiyona, düşüğe, erken doğuma, mukopürülan servisit denilen bir tür rahim ağzı enfeksiyonuna sebep olabilmektedir. Gebelikte plasentadan geçiş olmamakla birlikte doğum sonrası dönemde fetusta konjonktivit ve pnömoni gibi hastalıklara sebep olabilmektedir. Kültür ya da antijen saptamakla konulur. Gebelikte kullanılabilecek antibiyotikler eritromisin ve amoksisilindir. Gebelik harici dönemde tetrasiklinler, ofloksasin gibi antibiyotikler ve azitromisin tek doz tedavisi kullanılabilir.
Op. Dr. Asena Ayar

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:50 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Varis, toplardamarların genişlemesi, uzaması ve kıvrımlı hal alması olarak tanımlanan varis, yetişkin nüfusun büyük bir kısmını etkileyen önemli bir sağlık problemidir.

Varis nedir?

Toplardamarların genişlemesi, uzaması ve kıvrımlı hal alması olarak tanımlanan varis, yetişkin nüfusun büyük bir kısmını etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Özellikle hareketsiz, sürekli oturarak ya da uzun sürekli ayakta çalışmayı gerektiren günümüz çalışma koşulları, çalışan kadınların büyük bir bölümünü varis hastalığı açısından riskli gruba sokmaktadır. Varis, uzun süre ayakta kalan ya da uzun süre oturarak çalışanlar için risk faktörü oluşturmaktadır. 4 saatten fazla ayakta kalanlarda varis olma riski 3 kat fazladır. Kadınlarda erkeklere oranla 4 kat fazla görülür. Hamilelik ve aşırı kilolar, doğum kontrol hapları ve hormon tedavileri de varis hastalığına yatkınlığı artırmaktadır.
Varis oluşumunun sebepleri nelerdir? Varis oluşumunda kalıtım, riskli yaşam tarzı ve sigara kullanımı önde gelen risk faktörleridir. Aile öyküsünün pozitif olduğu hastalarda varis görülme riski, ailesinde varis olmayanlara göre 4.4 kat daha fazladır. Uzun süre ayakta kalmak ya da uzun süre oturarak iş yapmak bir risk faktörü olduğu gibi, günde 4 saatten fazla ayakta kalanlarda varis gelişme riski, 2.7 kat artmaktadır.
" Uzun süre ayakta durmak
" Hamilelik
" Şişmanlık
" Oturarak çalışmak
" Hareketsizlik
" Yaşlılık
" İlaç kullanımı (Doğum kontrol hapları, menopoz döneminde kullanılan hormon replasman tedavileri)
Varisin belirtileri nelerdir? Hastaların en yaygın belirtileri; bacaklarının görüntüsünün bozulması, uzun süre ayakta durunca ortaya çıkan bacak ağrısı ve bacaklarda ağırlaşma hissidir. Uzun süreli bacak varislerinde kronik ayak bileği şişliği ve bacak ülserleri gelişebilir. Uzun süre ayakta durma veya obezite (şişmanlık) tüm bacak varislerinin etkilerinin daha da artmasına neden olur. Bununla birlikte; ağrı, dolgunluk hissi, kaşıntı, ayak bileğinde şişme, gece krampları, kanamalar, cilt değişiklikleri ve açık yaralardır.
Varis nasıl tedavi edilmektedir? Varis tedavisinde amaç, yaşam kalitesini artırmaktır. Hastalık genellikle iyi huylu seyir gösterip hastaların çoğunda ameliyat gerekmez. Bu nedenle hastalığın seyri çok ciddi değilse girişimsel tedavilerden kaçınılmalıdır. Büyük varisleri bulunan hastalarda, kanama veya bacak ülseri gibi durumlar gelişirse cerrahi tedavi yöntemleri uygulanır. Etken sebepler ortadan kaldırılmadıkça (fazla kilo, uzun süre ayakta durma, östrojen kullanımı) varisin belli bir süre sonra tekrarlayacağı unutulmamalıdır.
Bacaklara masaj yaparak sürülen jel ve merhemler, kısa sürede ağrıları hafifletir. Ancak etkisi kısa süreli olduğundan bunu tekrarlamak gereklidir. Oral yolla alınan ilaçlar ise etkilerini daha uzun sürede gösterirler, ancak daha faydalıdırlar. Etkilerini tam olarak göstermeleri üç ayı bulabilir. Araba kullanırken, otobüste veya uçakta uzun süre hareketsiz otururken varisin neden olduğu ağrılar artış gösterebilir. Bu nedenle seyahate çıkmadan bir hafta önce varis ilaçları kullanmaya başlanmalıdır. Yolculuk sırasında varis çorabı giymek, bol miktarda su içmek, ağrıları azaltmaktadır.
Kaynak: Op. Dr. Naci Yağan

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:50 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 


Zamanında doğan bebeklerin yüzde 60'ında, erken doğan bebeklerin ise yüzde 80'inde yaşamın 2-3. günleri başlayıp bir hafta süren sarılık görülebilir.

Bunun nedeni, kan ve dokularda aşırı miktarlarda "bilirubin" maddesinin birikmesidir. Bilirubin, başlıca alyuvar hücrelerinin parçalanmasıyla ortaya çıkan "HEM" isimli maddenin metabolizması sonucu oluşur. Bilirubin doğumdan önce plasenta aracılığıyla, doğumdan sonra ise bebek tarafından vücuttan atılır. Sarılık, bilirubinin aşırı miktarda yapımı, vücuttaki metabolizması veya vücuttan atılımındaki aşamalar sonucu oluşan bozukluktan kaynaklanır. Sarılığın gözle görülür hale gelmesi için, kanda belirli bir seviyenin üstüne çıkması gerekmektedir. Sadece yüzde görülen sarılık önemli olmayabilir ama vücutta da görülüyorsa mutlaka doktor tarafından değerlendirilmelidir. Yeni doğan bebeklerin büyük çoğunluğunda çeşitli nedenlere bağlı olarak belli risk oranlarında sarılık görülebiliR. Genellikle anne ile bebek arasındaki kan uyuşmazlığı nedeni ile ortaya çıkan bu hastalık, zamanında önlem alınmadığı takdirde beyin hasarı ile birlikte zihinsel gerişim geriliğine yol açabilir.
Hayatın birinci günü başlayan sarılık çok önemlidir ve bu genellikle kan uyuşmazlığının belirtisidir. Anne Rh(-), bebek Rh(+) kan grubundaysa bu "Rh uyuşmazlığı", anne 0 grubu, bebek A,B veya AB grubuysa bu uyuşmazlığa da "ABO uyuşmazlığı", denir. Rh uyuşmazlığına bağlı sarılık genellikle ilk çocukta sorun olmaz. Doğumdan hemen sonra annede oluşan antikorları bloke etmek için, Rhogam kullanılır. ABO uyuşmazlığı, Rh uyuşmazlığına göre daha hafif seyreder ve ilk bebekte sarılık görülebilir. Gebe annelerin kan gruplarına bakılarak, Rh(-) ve 0 grubu annelerin bilinmesi, bebeklerin kan uyuşmazlığı yönünden izlenmesi gerekmektedir. Fizyolojik sarılık yaşamın üçüncü gününde başlar. Bir hafta içinde kalıcı bir etki bırakmadan bilirubin değeri normale döner. Anne sütü ile beslenen bebeklerde, mama ile beslenenlere göre daha yüksek oranda sarılık görülmektedir. Ancak "anne sütü sarılığı" tanısının konması için, sarılığa yol açan diğer patolojik nedenlerin elenmesi gerekir. Normal yenidoğanda sarılığın iki haftadan uzun sürmesi uzamış sarılık olarak tanımlanır ve bunun araştırılması gerekir. Nedenlerin en önemlilerinden biri, tiroid bezinin az çalışması veya yokluğu olarak bilinen hipotiroididir. Uzamış sarılıklarda hipotiroidi mutlaka araştırılmalıdır. Tanı ve tedavi gecikirse bebekte zihinsel gelişim geriliği ortaya çıkar.
Tedavisi nasıldır?
Sarılık görülen bebeklerde kan tahlili yapılır ve fototerapi veya gerekirse kan değişimi uygulanır. Sarılık çok yükselir ve tedavi edilmezse, bebeğin beyin hücreleri düzelmeyecek şekilde etkilenebilir. Beyin hücreleri, bir kez sarılığa bağlı zarar gördüyse bu durumu düzeltmek için yapılabilecek hiçbir tedavi yöntemi yoktur. Bebek sarardığında mutlaka doktor tarafından izlenmeli, gerekiyorsa tedavi hemen uygulanmalıdır. Ayrıca sarılığın derecesi ne olursa olsun 15 günü geçen sarılıklar, doktor tarafından değerlendirilmelidir.
Uz. Dr. Ercan Tutak

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:50 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Memorial Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'nden Op. Dr. Güvenç Karlıkaya, yumurtlama probleminin önde gelen sebebi 'Polikistik Over Sendromu' hakkında bilgi verdi.

Polikistik Over Sendromu, kadınlardaki önemli bir yumurtlama problemidir. Bu sorun, toplumdaki her 5 kadından birinde görülebiliyor. Bunun için kadınların her yıl düzenli olarak jinekolojik muayenelerini yaptırmaları gerekiyor.
Polikistik Over Sendromu nasıl oluşur?
Kadın vücudunda bulunan iki yumurtalık, bir adet döneminde döllenmeye müsait bir olgun yumurta geliştirir. Bu yumurta gelişimini ve olgunlaşmasını "Follikül" adı verilen içi sıvı dolu bir kesecikte tamamlar. Polikistik Over Sendromu'nda ise birçok yumurta aynı anda olgunlaşmaya çalışır fakat bunu başaramazlar. Sonuçta bir çok yumurta vardır ama bunların hiçbiri gelişip döllenme yeteneği kazanamazlar. Ultrason muayenesinde ise yumurtalıklar, içerisinde gelişmemiş yumurta bulunan bir çok kesecik yani birçok kist şeklinde görülür.
Polikistik Over Sendromu'ndan hangi durumlarda şüphelenilmelidir?
Çocuk sahibi olmak amacı ile tüp bebek merkezlerine başvuran kadınların yaklaşık %20' sinde yumurtlama problemi mevcuttur. Yumurtlama problemlerinin en önde gelen sebebi ise Polikistik Over Sendromu adı verilen durumdur. Özellikle bir kadın düzensiz adet görüyor, tüylenmede artış mevcut ve kilosu da normalin üzerinde ise, bu sendromdan kuvvetle şüphelenilmeli, gerekli muayene, ultrason ve tetkikler yapılarak durum açıklığa kavuşturulmalıdır.
Polikistik Over Sendromu'nun sebebi nedir?
Hastalığın gelişim mekanizmasında karbonhidrat metabolizmasını düzenleyen "İnsülin" hormonunun da etkili olduğu düşünülmektedir. Zira bu hastalar aynı zamanda kilolu kişilerdir. Aşırı kilo ise insülin direncine sebep olur. İnsülin direnci gelişmesi Polikistik Over Sendromu'nun tetikleyici nedenlerinden biri olabilir.
Hastalık nasıl tedavi edilir?
Tedaviyi planlarken öncelikle bu hastaların diyetisyen gözetiminde ideal kilolarına inmeleri sağlanmalıdır. Gerekirse insülin direncini kırmak için şeker hastalarında kullanılan "Metformin" ilaç tedavisi bu dönemde kullanılabilir. Tıbbi tedavi ve kilo kaybı sonucunda adette önemli oranda düzelme olabilmekte, yumurtlama probleminin ortadan kalkmasıyla bazen gebelik kendiliğinden oluşabilmektedir. Ancak bu işlemlerden sonra adet düzensizliği devam ediyorsa, yumurtlamayı uyaran ilaçlar ve hormon iğneleri uygulanabilir. Bu takipler sonucu gelişen yumurtalardan normal ilişki önerilerek veya aşılama yöntemi ile gebelik oluşturulmaya çalışılır. 3-4 kez yapılan takip ve aşılama ile gebelik elde edilememiş ise tüp bebek yöntemine geçilmesi önerilir.
Polikistik Over Sendromu kendini farklı bir karakterle gösterebilir mi?
Bazen ultrason muayenesinde yumurtalıkların görüntüsü Polikistik Over Sendromu gibi izlenebilir. Bunu gerçek Polikistik Over Sendromu ile karıştırmamak gerekir. Adetler düzenli olabilir, kilo fazlalığı ve tüylenmede artış olmayabilir fakat yapılan ultrason muayenesi sonucu yumurtalıkların polikistik görüntüde olduğu ifade edilebilir. Böyle durumlarda da 1 yıl korunmasız düzenli ilişkiye rağmen gebelik oluşmuyorsa mutlaka bir merkeze başvurulmalıdır.
Polikistik Over Sendromu olan kadınlara neler önerilir?
Polikistik Over Sendromu olan kadınlara gebelik sonrası da jinekolojik takipleri bırakmamaları ve yıllık muayenelere devam etmeleri önerilir. Bu hastalarda ileri yaşlarda şeker hastalığı başta olmak üzere bazı hastalıkların gelişimi söz konusu olabilmektedir. Bunu önlemek için aşırı kilo alımı engellenmeli ve gerekirse ilaçlarla düzenli adet görmeleri sağlanmalıdır.

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:50 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Zatürree özellikle kış aylarında artış gösteren ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabilen bir hastalıktır. Alt solunum yolu hastalıkları arasında en sık rastlanan hastalıklar arasında yer alan zatürree, "Akciğer iltihabı" olarak da tanımlanmaktadır.

Tıp dilinde "pnömoni" olarak adlandırılan hastalık, akciğerlerde bulunan hava keseciklerinin iltihabi bir sıvıyla dolduruyor ve akciğerlerin oksijen alışverişini bozuluyor. Hastalık bakteriler, virüsler, mycoplazma, pnömosistis gibi mikroorganizmalar ile görülüyor.
Bakteriyel zatürre: Bakteriyel Zatürree her yaş grubunda görülüyor. En sıklıkla rastlanan etken pnömokoklardır. Sıklıkla alkol kullananlar kronik akciğer ve kalp hastalığı olanlar ve başta yeni ameliyat olmuş hastalar olmak üzere bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde hastalığa yakalanma riski artıyor. Belirtileri: Ateş, titreme, öksürük, sarı veya yeşil renkte, kanlı balgam çıkarma, göğüs ağrısı ve terleme. Dakikadaki solunum sayısı ve nabız hızı artarken, ağır vakalarda kanda oksijen azalmasına bağlı olarak dudaklar, tırnaklar morarabilir, hastada bilinç bulanıklığı gelişebilir.
Mycoplasma ve Legionella zatürresi ( Atipik pnömoni): Mycoplasma"lar, insanda hastalık nedeni olan ve serbest yaşayan canlılar olarak biliniyor. Hem bakteri, hem virüs özelliği taşıyorlar. Genellikle hafif şiddette ancak insandan insana kolaylıkla bulaşan ve bu nedenle salgınlar halinde seyreden bir zatürree etkeni olarak nitelendiriliyor. Tüm yaş gruplarında görülmekle birlikte, en sık çocuk ve genç erişkinlerde görülüyor. Tedavi edilmese de hastalıktaki ölüm oranı düşük seyrediyor. Legionella pnömonisi ise daha çok havalandırma sistemleri ile bulaşan zatürree olarak bilinir. Bu iki tip zatürreenin belirtileri benzerdir. Hastanın en yaygın şikayeti öksürüktür. Ayrıca ateş, titreme, bulantı, kusma, baş ve kas ağrısı, halsizlik görülebilir.
Virütik zatürree: Özellikle çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonuna, bazen de zatürreeye neden olan birçok virüs saptanmıştır. Virütik zatürree "antibiyotik" kullanmadan kısa sürede iyileşebilen bir rahatsızlıktır. Ancak İnfluenza virüsü ağır zatürreeye yol açmakla birlikte; kalp, akciğer hastalığı olanlarda, gebelerde ölüme dahi yol açabilir.

Belirtileri: Ateş, baş ağrısı, kuru öksürük, kas ağrısı ve halsizlik gibi gribal enfeksiyonlarda görülen belirtilerle ortaya çıkıyor. Bazen viral zatürreeye bakteriyel zatürree de ekleniyor ve o zaman bakteriyel zatürreeye ait belirtiler görülür.
Zatürreenin belirtileri nelerdir?

Zatürree, türlerine göre belirtileri değişen bir hastalıktır. Bakteriyel zatürreede yüksek ateş, titreme, öksürük, sarı yeşil renkli veya kanlı balgam, göğüs ağrısı ve terleme ile gelirken Mycoplasma veya Legionella zatürreesinde ise en yaygın şikayet kuru öksürüktür.Virütik zatürrede ise ateşle birlikte başağrısı, kuru öksürük, kas ağrısı ve halsizlik gibi gribal enfeksiyon belirtileri görülebilir..

Zatürreenin tedavisi nedir?

Sağlıklı erişkinlerde bakteriyel, mycoplasma ve legionella enfeksiyonlarında "antibiyotik" kullanımı tedavide başarı sağlıyor. Viral zarürrelerde iyileşme kendiliğinden olabiliyor. Antibiyotiklerin yanı sıra ağrı ve ateş için parasetamol veya nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, balgam söktürücü ilaçlar, kanda oksijen düzeyi düşerse oksijen tedavisi veriliyor. Hastaların diyetine dikkat etmesi ve günde en az 8 bardak su içmesini önerilir. Bu arada antibiyotik verdiğimiz halde hastanın ateşi 3 gün yüksek seyredebilir. Eğer 3'üncü günden sonra ateş hala yüksekse, doktora danışmak gerekir.
Zatürreeden nasıl korunma yöntemleri nelerdir?

Zatürree aşısı, pnömokoklara karşı koruyucu antikorların yapımını sağlayarak organizmayı bunlara karşı kuvvetli hale getirir. Pnömokokların 80'den fazla türü vardır. Aşı içinde bunların en çok hastalık yapabilme özelliği olan 23 tanesi bulunur. Bunlar da zatürreeye neden olan pnömokokların % 90'ını kapsamaktadır. Tek bir doz aşı ile yıllar süren bir bağışıklık elde edilmektedir. Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklarda aşının 5 yıl sonra tek bir kez tekrarlanması önerilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, ölümcül sonuç doğurabilecek bu hastalık için özellikle risk gruplarının, özetle kalp, akciğer, böbrek hastaları, diyabet gibi kronik hastalıkları olan kişilerle, 65 yaşını aşmış insanlar, huzurevi gibi toplu yerlerde yaşayanların aşılanarak zatürreeden korunması gerektiğini vurgulamaktadır.
Uz. Dr. Füsun Soysal

Prof. Dr. Sinsi 08-17-2012 05:50 AM

Sağlık Ansiklopedisi
 
Varisella zoster virusunun yol açtığı veziküler (içi su dolu küçük kesecikler) ile seyreden bir enfeksiyondur. Su çiçeği enfeksiyonu sonrası sinir köklerinde latent(uyur) hale geçen virus, bazı faktörlerle aktive olarak zonayı oluşturur.

Bağışıklık sistemin zayıfladığı herhangi bir hastalık seyrinde( Grip,idrar yolu enfeksiyonu, kanser, gibi..) ve yoğun stres altında kolaylıkla zona ortaya çıkabilir.

50 yaşın üzerinde daha sık olmakla beraber her yaşta görülebilir. Virus bir sinir trasesi boyunca lokal olarak sinir hücrelerinden deri yüzeyine ulaşır ve burada veziküler döküntülerle kendini gösterir. Genellikle vücudun bir yarısında görülür.(Gövdenin sağ tarafında döküntüler varsa, sola geçmez.) Ancak bazen yaygın olabilir. En sık gövdenin bir yarısında döküntü görülür. Diz, dirsek altında kalan bölgelerde zona oldukça seyrek görülür.

Üç gün sonra kabarcıklar en yaygın halini alır. Bundan sonra kabarcıklar patlıyarak kabuk bağlamaya başlar ve 2-3 hafta sonra iyileşir. Bu kabarcıklar ortaya çıkarken ateş yükselebilir ve bazı hallerde lenf bezleri şişebilir. Çok nadiren zona hastalığı geçtikten haftalar ve hatta aylar sonra buradaki sinirlerde ağrılar görülür ve buna postzosterik nevralji (zona sonu sinirsel ağrı ) denir.
Belirtiler:

Zonanın çıkacağı bölgede önce kaşınma, batma; bazen ağrı gibi şikayetler olur. Bu dönemde zonanın çıkacağı bölgelerde görülen ağrılar; kalp ağrısı, apandisit, migren gibi hastalıklarla karışabilir. Dolayısıyla hasta bu branşlarda çok sayıda gereksiz tetkiklerle zaman kaybedebilir. Bu şikayetlerden birkaç gün sonra ortaya çıkan deri lezyonları, kolaylıkla zona tanısının konulmasına yardımcı olur. Döküntüler; içi su dolu kesecikler şeklindedir ve bunlar gruplaşma eğilimi gösterir. Hastalık bulaşıcı değildir. Gebelikte geçirilen zona, çocuğu etkilemez. Hastalığın tuttuğu alanlar çok önemlidir. Örneğin göz etrafını tutan zonada; görme problemleri, kulak etrafını tuttuğunda 8. sinir tutulumuna bağlı işitme kayıpları gibi ciddi yan etkiler görülebilir.
Tanı ve tedavi:
Tanı dermatolojik muayene ile konur. Ağrılı, gruplaşmış, içi su dolu kesecikler kolaylıkla tanının konulmasını sağlar.
Tedavinin esasını, ağızdan antiviral verilmesi oluşturur. B vitamini, zona sonrası oluşabilecek ağrıların önlenmesinde çok önemlidir. Vücut direncini artırıcı vitamin desteği de takviye olarak verilmelidir. Ağrının da tedavi sırasında kontrol altına alınması gerekir. Zonanın tedavisi sonrasında ağrı devam ediyorsa, antidepresanlar ve antikonvülzan ilaçlara( epilepsi-sara- tedavisinde kullanılır) başvurulabilir. Hastalara bol su içmeleri,sağlıklı beslenmeleri ,istirahat etmeleri ve stresten uzak durmaları önerilir.
Uz. Dr. Ayfer Aydın


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.