Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Kültür - San'at & Eğitim > Kültür-Sanat > Makaleler

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
emre, kongar, makaleleri

Emre Kongar Makaleleri

Eski 10-08-2006   #1
mate

Emre Kongar Makaleleri



TÜRKİYE'NİN ÖNEMİ

"Türkiye'nin önemi" sorunu, hiç kuşkusuz, "dış dinamik" ögeleri açısından değerlendirilebilecek bir konudur

"Dış dinamik" ögeleri açısından da değerlendirilse, konu, "iç dinamik" ögeleriyle de ilgilidir çünkü Türkiye'nin toplumsal, siyasal ve jeopolitik özellikleriyle yakından bağlantılıdır

"Türkiye'nin önemi"ni, üç ayrı anabaşlık altında irdelemek olanaklıdır Bunlardan biri "Jeopolitik", öteki, "ekonomik" sonuncusu da "siyasal-kültürel" boyuttur



JEOPOLİTİK BOYUT

Türkiye, dünya üzerinde sorun olarak gözüken bölgelerden dört tanesinin ortasında yer almaktadır: Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Körfez

Bu konumu, O'nu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından "vazgeçilmez" yapmaktadır

Özellikle "küreselleşme" sürecinin Amerika Birleşik Devletlerini getirdiği "dünya jandarmalığı" konumu, ve ABD'nin bu bölgelere olan uzaklığı, Türkiye'nin dünya üzerindeki stratejik önemini ayrıca vurgulamaktadır

Bir başka deyişle, Türkiye, bu çatışma alanları açısından bir "bölgesel güç" kimliği ile varlığını sürdürmektedir

Stratejik açıdan bir başka öge, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından Türkiye'nin sahip olduğu ekonomik, kültürel ve siyasal olanaklardır

Akıllıca kullanıldığı takdirde, bu olanaklar, Türkiye'nin bir "bölgesel güç" olma özelliğini pekiştirici etki yapacaktır

Balkanların, Kafkasların, Ortadoğunun ve Körfezin, siyasal, asker>î ve ekonomik kargaşası, önümüzdeki yıllarda hiç de durulacak gibi gözükmemektedir Bu nedenle, Türkiye'nin "bölgesel bir güç olma" özelliği ve önemi, daha uzun yıllar devam edecek gibi görülmektedir

EKONOMİK BOYUT

Türkiye, hızla gelişen, kentleşen, dünya ile ekonomik ve kültürel bütünleşmesini sürdüren ve gittikçe büyüyen (şimdilik) 60 milyonluk bir pazardır

Ayrıca, gelişen teknoloji ve dünyaya açılan girişimcilik, Türkiye'yi sadece bir "pazar" olarak değil, aynı zamanda "üretim" yapan bir ekonomik güç haline de getirmektedir

Bu nitelikleri ile Türkiye, bir yandan Avrupa Topluluğu, öte yandan Japonya ile, "önemli" ekonomik ilişkileri kuracak ve geliştirecek bir yapıya sahip görünmektedir

Eski Sovyetler Birliği yerine kurulan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından da Türkiye'nin önemli bir ekonomik potansiyele sahip olduğu söylenebilir

Bütün bunlara ek olarak, Irak petrolü ve Kafkasya'dan gelecek petrol (Türkiye üzerinden pazarlanabildiği takdirde), uzunca bir süre, Türkiye'ye önemli bir ekonomik avantaj sağlayacaktır

Türkiye'nin ekonomik önemi, daha yukarda üzerinde durulan jeopolitik önemi ile bütünleştiğinde çok daha derin bir boyut ve anlam kazanmaktadır



SİYASAL-KÜLTÜREL BOYUT

Türkiye'nin bir "İslam ülkesi" olması, O'nun dış dünyadaki önemini, belki de buraya kadar üzerinde durulan bütün ögelerden daha fazla arttırmaktadır

Bunun en önemli nedeni "Türkiye'nin tek ve biricik, laik ve demokratik islam ülkesi olmasıdır":

Bu niteliği ile Türkiye, hem değişme ve gelişme potansiyeli bakımından ekonomik-askeri-siyasal bir güç olarak önem kazanmakta, hem de daha önemlisi, "Müslüman Dünya" için, farklı bir model oluşturmaktadır

Türkiye'nin, müslüman toplumlar için, laik ve demokratik bir model oluşturması, sadece bölge açısından değil, tüm dünya ve insanlık tarihi açısından önemli bir olaydır

Huntington'un, 21 yüzyılın, Hırıstiyan, Müslüman ve Budist uygarlıkları arasında bir çekişmeye tanık olacağını söylemesi, Türkiye'nin "müslüman uygarlık" içindeki yerini olduğu kadar dünya üzerindeki önemini de iyice arttırmaktadır

Aslında, Atatürk'ün kurduğu Türkiye, tüm dünyanın önüne bir soru işareti gibi dikilmiştir: Acaba tüm toplumlar için evrensel ve tek bir değişme modeli mi vardır, yani toplumların değişme ve gelişme aşamaları ekonomik açıdan biribirine eşitilendikçe, kültürel yaşamları da benzer mi olacaktır, yoksa, farklı kültür din ve inançtaki toplumlar, farklı biçimde de mi gelişecek ve ilerleyeceklerdir?

Daha doğru bir deyişle, Batı toplumlarının izlediği yolu reddederek gelişme olanaklı mıdır? Yoksa, değişme ve gelişme, tüm toplumları, eninde sonunda, aynı yollardan geçmeye mi zorlamaktadır?

İnsan hakları, kadın hakları, evrensel kavramlar mıdır? Bir toplumun hem gelişmiş olması, hem de temel hak ve özgürlükleri kısıtlaması olanaklı mıdır?

İşte insanoğlu'nun önündeki tek aykırı model olan "Sovyet deneyimi" çöküp, tarihin derinliklerinde kaybolduktan sonra, "islam" aykırı bir model olarak gündeme gelmiştir

Oysa Türkiye, "İslam modeli"nin, evrensel değişme ve gelişme çizgisinden farklı bir yol izlemediğinin en güzel örneğidir Müslüman bir toplumda, hem laikliğin, hem de demokrasinin varolabileceğini ve değişme ve gelişmenin bu çizgiler yönünde olabileceğini, varlığı ile kanıtlamaktadır

Türkiye'de, evrensel değişme ve gelişme modelinden farklı, laiklikten ve demokratiklikten sapan bir "İslam modeli" tartışmaları, daha çok, Sovyetler Birliği'nin gücünü sürdürdüğü "soğuk savaş" döneminde alevlenmiştir

Sovyetler Birliği'ni, bir "çember" içine almak ve rejimi, içerden de "İslam" baskısı ile zorlamak politikası, Türkiye'de de "evrenselden farklı, islam>î çözüm" tartışmalarını desteklemiştir

Artık, Sovyetler Birliği çöktüğüne göre, "dışardan böyle bir etki de" anlamını ve dolayısıyla gücünü yitirmiş gözükmektedir

Şimdi, "dış dinamik ögeleri" tam tersine bir etkiyle, daha farklı bir soruyu, yukarda sorulan, "islam>î değişme ve gelişme modeli evrensel modelden farklı mıdır?" sorusunu gündeme getirmiştir

Kanımca bu sorunun yanıtı, 21 yüzyılda, evrensel modelin egemenliği yönünde ortaya çıkacaktır Yani bir toplum ister müslüman olsun, ister başka bir dinden, değişme ve gelişme sürecine girdiği ölçüde, insan hakları, demokratikleşme ve bunların ön koşulu olarak kaçınılmaz bir biçimde laikleşme, o toplumun gündemine girecektir

Siyasal-kültürel boyut açısından yaptığımız irdelemeler, daha yukarda belirtilen jeopolitik boyut ve ekonomik boyut ile bütünleştiğinde, açıkça görülmektedir ki, Türkiye sadece bir "bölgesel güç" olarak değil, dünya tarihinde, uygarlıklar savaşı denilen değişme ve gelişme süreçleri açısından da çok büyük bir önemle uluslararası arenada yerini almaktadır



MÜBECCEL KIRAY, HİLMİ YAVUZ VE ŞÜKRÜ

ELEKDAĞ'IN DEĞERLENDİRMELERİ




Kıray, esas olarak Türkiye'nin girdiği değişme ve gelişme süreci içinde, hem siyasal partilerin, hem de siyasal islamın, çözülmekte olan aile ve ağa-köylü ilişkilerinin yerini tutan "araformlar" niteliği kazandıklarını ve birey ile toplum ve devlet arasında bir köprü görevi yüklendiklerini söylüyor

Kıray'ın bu teşhisi hiç kuşkusuz çok doğru

Kıray ayrıca, siyasal islamın, Türkiye'ye bir ölçüde dış dünyadan dayatıldığını, bunun nedeninin Sovyetleri çembere almak olduğunu ve Sovyetler yıkıldığına göre artık bu dış etkinin kalkacağını da söylüyor,

Bence bu da son derece doğru

Böylece Kıray'ın çözümlemeleri, 21 yüzyıl Türkiye'sinin laik ve demokratik yapıyı koruyan bir islam ülkesi olacağı biçimindeki izlenimleri veriyor bize

Yine Kıray'a göre, Türkiye'nin önemi, işte bu değişme modelinin niteliği ile ilgili: Türkiye, bir islam toplumunun, çağdaş bir endüstri toplumuna dönüşümü sırasındaki sorunları ve süreçleri ortaya koyduğu için önemli bir ülke

Yavuz'un değerlendirmeleri, Kıray'ın sosyolojik yaklaşımına karşılık, daha çok felsef>î ve düşünsel

Aslında Yavuz da Türkiye'nin önemini bir "İslam ülkesi" olmasında görüyor O da aynen Kıray gibi bu "islam ülkesinin" değişme sürecinin, onun önemini arttırdığı kanısında Bunu açıkça söylemiyor ama, hem Kıray'ın hem de Yavuz'un "değişme" ve "kimlik" sorunu üzerinde odaklaşmaları, her ikisinin de aynı görüşü paylaştıklarını gösteriyor

Yavuz'a göre, Türkiye, "geçmişinden koparıldığı için" bir "kimlik krizi" yaşıyor

Hiç kuşkusuz, bu teşhisin "geçmişinden koparılmak" bölümü ve bunun bir "kimlik krizi"ne yol açtığı tezi doğru,

Yavuz, daha sonra, bu sorunu aşmanın yolunun, "resmen" yani "devlet eliyle", geçmişin günümüzle bağlarının yeniden oluşturulmasını öneriyor

Bu bağlamda, Yavuz'un somut önerileri, Kıray'ın teşhislerinin tam ters yönünde, toplumun daha çok islam>î değerlere bağlı bir yapıyı benimsemesi sonucunu doğuruyor

Bu önerinin, dünya konjonktürü bakımından geçerliliği cidd>î biçimde tartışmalıdır diye düşünüyorum

Elekdağ'ın dört dörtlük analizi için söylenecek fazla buirşey yok

Belki sadece, sosyolojik ve felsef>î bakımdan, iç dinamik ögelerinin ağırlığını daha vurgulayabilirdi, ama bu da onun uzmanlık alanı değil

Ayrıca, Kıray ve Yavuz'un düşünceleri, Elekdağ'ın önerilerini bütünleyerek, Türkiye'nin önemini iyice irdeliyor diyebiliriz

KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜREL FARKLILIKLAR ÇERÇEVESİNDE ULUSAL KÜLTÜR


Prof Dr Emre Kongar

16 Mayıs 1997

Ankara



Küreselleşme ya da yabancı terminoloji ile "globalleşme", biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutu olan bir kavramdır

Küreselleşmenin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasal egemenliği ya da dünya üzerindeki siyasal jandarmalığı anlamına gelmektedir

Bu durum, bir anlamda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, dünyanın tek kutuplu hale gelmesini de belirtmektedir

Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğine işaret etmektedir

Bu egemenlik bütün ülkeleri, örneğin Birleşik Amerika'yı da aşan bir biçimde gelişmiştir Kendi mantığı içinde, sermaye ve onun simgesi olan marka bazında dünyayı, tüketiciyi ve tüm insanları yönlendirmektedir

Ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği bir yandan günlük yaşam açısından dünyayı "birörnekleştirirken" öte yandan, ekonomik verimliliğin, yani üretim verimliliğinin, dünya ekonomisindeki en belirleyici ölçüt olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır

Böylece, gittikçe bütünleşen dünya ekonomisindeki rekabetin belirleyici sonucu, üretim verimliliği kavramına bağlanmıştır

Mikromilliyetçilik

Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı, hatta biri ötekine zıt iki ayrı sonuca işaret eder

Birinci sonuç "mikromilliyetçilik" biçiminde ortaya çıkmıştır

Son örneğini Yugoslavya olayında gördüğümüz, "mikromilliyetçilik" akımları, ulusal devleti aşan ve onu daha küçük parçalar halinde algılayan bir yapıya sahiptir

Küreselleşme, en küçük bir kültürel farklılığı bile vurgulayarak, elektronik medya aracılığı ile bunu tüm dünya kamuoyunun dikkatine sunan, ayrıca siyasal açıdan, kültürel farklılıkların korunması ilkesini demokratik hak ve özgürlükler alanının ayrılmaz bir parçası olarak gören bir anlayışı yaygınlaştırmaktadır

Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır

Küreselleşme olgusunun özellikle ekonomik ayağı, yani uluslararası sermayenin egemenliği, bir yandan "marka cazibesi", öte yandan günlük tüketim alışkanlıklarının denetlenmesi yoluyla, tüm dünyayı benzer davranış kalıpları içine sokmaya yani tek boyutlu bir kültürel kimliğe sahip olmaya doğru zorlamaktadır

Küreselleşme bir süreç, bir olgudur

İyiliği ya da kötülüğü belki tartışılabilir ama, kaçınılmazlığı ortadadır Bu çerçevede, bütün dünyayı etkileyen bu oluşumun sonuçlarını iyi kestirmek ve ona göre davranmak çağdaşlığın ve güncelliğin bir gerekliliği olarak ortaya çıkmaktadır

Çokkültürlülük

Bir toplumu oluşturan bireylerin ve grupların dil, din, ırk, tarih, coğrafya açısından farklı kökenlerden gelmesine dayanan çokkültürlülük, tek bir siyasal birim halinde ve ortak sınırlar içinde yaşayan toplumlarda söz konusudur

Bu farklılıklar kimi zaman, çöken Sovyetler Birliği'nde ya da bugünkü Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, değişik milletlere mensup insanların bir arada yaşaması biçiminde de görülebilir

Bu iki ülkedeki deneyimler, aslında çokkültürlülük kavramının siyasal sonuçları açısından da oldukça öğretici olmuştur

Toplumdaki çokkültürlülük olayını, bireysel özgürlükler bazında genel toplumsal ve siyasal yapının bir parçası olarak algılayan ABD oldukça başarılı bir uygulama ile, hem siyasal kimliğini hem de özgürlükleri koruyan bir çizgi izlemiştir

Buna karşılık Sovyetler Birliği, bireysel özgürlükleri hemen hemen yok sayarak giriştiği deneyim çerçevesinde, sistemin karşılaştığı başka tür zorlukların sonunda, dağılıp gitmiştir

Sovyetler Birliği ve Yugoslavya deneyimleri bize, bireysel özgürlüklerin güvencede olmadığı sistemlerde farklı kültürel kimliklerin korunmasının ve geliştirilmesinin ister üniter ister federal devlet yapıları çerçevesinde olsun, olanaklı olmadığını göstermiştir

Bireysel özgürlüklerin güvence altına alınarak, "anayasal bir vatandaşlık bağı" çerçevesinde geliştirilemediği siyasal varlıklar, bütünlüklerini koruyamamaktadır

Ulus-Devletin Sonu mu?

Küreselleşme, teknolojideki, sermaye yapısındaki ve uluslararası siyasetteki gelişmeler sonunda, dünyayı yöneten güçlerin bütün ülkeler üzerinde, birörnekliğe doğru, karşı konulmaz bir baskı oluşturduğunu vurguluyor

Dünyayı yöneten güçler derken, sadece Amerika Birleşik Devletleri'ni kastetmiyorum Başta sermaye ve teknoloji olmak kaydıyla ekonomik, siyasal ve toplumsal tüm güçleri vurgulamak istiyorum

Küreselleşme teriminin ifade ettiği kavram, siyasal olarak ABD'nin, ekonomik olarak uluslararası sermayenin, teknolojik olarak bilgi çağının, tüm ülkeleri belki değişik oranlarda ama, hemen hemen aynı karşı konulmaz güçle ve aynı yönde etkilediği

Küreselleşmenin tüm etkilerini anlamak için bu olgulara, onlar kadar kesin ve net olmamakla birlikte, insan hakları ve katılım kavramlarının yaygınlaşmasını da eklemeliyiz

Bu son kavramlar bizi, küreselleşme ile birlikte ve doğrudan küreselleşmeye bağlı olarak keskinleşen bir başka oluşuma, mikromilliyetçilik olayına götürüyor

Küreselleşme, yukarda işaret ettiğim tüm karşı konulmaz süreçlerle birlikte mikromilliyetçilik akımlarını da devletler üzerine adeta empoze ediyor

Böylece imparatorlukların dağılmasından sonra, yirminci yüzyılın en büyük siyasal gerçeği olarak ortaya çıkan ulus-devlet olgusu hem yukardan hem aşağıdan iki müthiş darbe yiyor

Ulus-Devlet Zorda

Ulus-devleti yukardan sıkıştıran ABD'nin etkisi, uluslararası sermayenin egemenliği ve bilgi toplumunun teknolojik yayılmacılığı kavramları ile, onu aşağıdan zorlayan mikromilliyetçilik akımlarını, bir siyasal komplonun parçaları olarak görmek, konuyu fazla basite indirgemek olur

Çünkü sözünü ettiğim oluşumlar, örneğin ABD'yi de aşan ve onu da etkileyen süreçlerdir

Her şeyden önce bilmemiz gereken nokta, küreselleşmenin karşı konulmazlığıdır

Küreselleşme ile başa çıkmak için su gibi akmak gerekir: Karşı konulamayacak yerde yön değiştirmek ve hedefe doğru, zaman zaman sızarak, zaman zaman da çağlayarak, ama hiçbir zaman amacı gözden kaçırmadan akıp gitmek

Peki, küreselleşme karşısında savunulacak olan hedef nedir?

Hedef, hem yukardan hem de aşağıdan gelen başkılara karşı, ulus-devleti çağdaş ve etkin hale getirerek, kapsadığı siyasal sınırlar içindeki tüm insanların refahını ve mutluluk düzeyini yükseltmektir

Niçin ulus-devleti korumak? Çünkü, bir ulus-devletin kapsadığı siyasal sınırlar içindeki tüm vatandaşların refahını ve mutluluğunu gözetecek başka bir güç, başka bir siyasal kurum, (en azından şimdilik) yoktur da ondan

Küresel jandarmalığa soyunan Sovyetler Birliği'nin ve onun devamı olan Rusya'nın eskiden Doğu Avrupa'da ve şimdi Kafkaslar'da yaptıkları ile bugünkü jandarmalığı yüklenmiş görünen ABD'nin Vietnam'daki marifetleri henüz belleklerde çok taze

Mikromilliyetçiliğe gelince eski Yugoslavya'da ve Afrika'daki pek çok ülkede olup bitenler, kabile, ırk, din ve milliyet bağlamındaki mikromilliyetçilik hareketlerinin, bir ulus-devlet otoritesinin yokluğunda nasıl bir katliama dönüştüğünün en güzel örnekleri

Nasıl Bir Ulus-Devlet

Burada gündeme gelen ilk konu nasıl bir ulus-devlet? sorusu

Herhalde, ırk gibi, din gibi, mezhep gibi, özellikle mikromilliyetçilik akımları çerçevesinde birleştirici olmaktan çok ayırıcı işlev yapan kavramlara dayalı bir milliyetçilik değil, vatandaşlık bilinci gibi, topyek>û n kalkınma atılımı gibi bütünleştirici anlayışlar üzerine kurulu milliyetçiliğe dayalı bir ulus-devlet

Biraz önce yukarda değindiğim biçimde, küreselleşmenin teknolojik devrimini bütünüyle kullanabilecek, uluslararası sermayenin egemenliğine, kendi sermayesini ve işçisini destekleyip güçlendirerek yön vermeye çalışacak, insan hakları ve katılım beklentilerini tüm vatandaşlarının tüm etkinlikleri için ilke kabul edecek bir devlet

Kültürel Kimlik

Bireylerin kültürel kimlikleri, onlar üzerinde bağlayıcı olduğu oranda bireysel özgürlükleri sınırlandırmakta, ama aynı ölçüde bir kimlik kartı işlevini de yerine getirmektedir

Kültürel kimlik ile bireysel özgürlük arasında, bireyin tutum ve davranışlarının farklılıklarına izin verilen "manevra alanının" genişliği açısından tersine bir korelatif ilişki söz konusudur

Bir başka deyişle, sert bir kültürel kimlik, bireyin, ait olduğu kültürel kimlik açısından yapması beklenen tutum ve davranışları büyük ölçüde kendisine empoze eder ve böylece "bireysel özgürlükler alanı" önemli ölçüde sınırlanmış olur

Buna karşılık yumuşak bir kültürel kimlik, bireyin tutum ve davranışlarına daha az müdahale ettiği için, onun "bireysel özgürlükler alanını" daha geniş bir çerçeveye taşır

Burada, bir kültürel kimliğin "militanı" kimliğine bürünen birey, kendisini öteki kültürel kimlik sahiplerinden ayırmak için kendisinden farklı tutum ve davranışları önemli ölçüde olumsuzlama çabası içine de girer ve böylece toplumsal etkileşimi önemli ölçüde zedeleyici bir oluşum ortaya çıkar

Buna karşılık, yumuşak bir kültürel kimliği savunan birey, aynı toplum içinde yaşadığı öteki kimlik sahiplerine de hoşgörü ile bakma eğilimindedir

Böylece yumuşak kültürel kimlik hem o kimlik sahibi olan bireyin özgürlük alanını daraltmaz, hem de öteki kimlik sahipleriyle bir arada yaşama dürtüsünü kısıtlamadığı için, toplumsal etkileşim miktarı kısıtlanmamış, dolayısıyla toplumun işleyişi bozulmamış olur

Anayasal Vatandaşlık

Son günlerde Türkiye'nin gündeminde yeniden tartışılmaya başlanan "Anayasal vatandaşlık" kavramı, ulusal devleti, din, dil, ırk gibi tarihten ya da coğrafyadan gelen "kültürel kimlikler" yerine, mensup olunan ülkenin siyasal kimliğine ve bu ülkenin "eşit haklara dayalı vatandaşlığı" kavramına bağlayan bir anlayışı dile getirmektedir

Dil, dil, ırk gibi, yukarda da belirtilen biçimde, başka kimlikleri dışlayarak kendi kimliğini güçlendirme eğilimi taşıyan ögeler, ulus devlet oluşumu içinde, öteki kimliklere karşı duyarsız, hoşgörüsüz, hatta düşmanca tutum ve davranışlar içinde olan militanlar elinde toplumsal etkileşimi engelleyici bir işleve doğru kayabilir

İşin kötüsü bu kayış, ulus devleti oluşturan asıl ögelere, yani o toplumun çoğunluğunun mensup olduğu dine, ırka ya da millete dayalı olarak ortaya çıkabilir

İşte o zaman ırka ya da dine veya milliyete dayalı bir "çoğunluğun baskısı" yani bir "faşizm" ya da diktatörlüklerin en korkuncu olan "çoğunluğun diktatörlüğü" kavramı, tüm toplumu bir ortaçağ karanlığının boyunduruğuna alır

Tabii böyle oluşumun, derhal o toplumun içindeki öteki din, dil, ırk ve benzeri ayrımlara göre filizlenen "kültürel kimlikleri" de aynı baskıcı ve şiddete dönük yola iteceğini görmek için k>â hin olmaya gerek yoktur

Ayrıca, çoğunluğun mensup olduğu kimlik kullanılmasa bile, kimi zaman, azınlıkta kalanların kültürel kimliğini çoğunluğa empoze etmek ya da bir kültürel kimliği şiddete ve teröre başvurmanın gerekçesi olarak kullanmak derhal, "zincirleme reaksiyon" ile, içinde yaşanılan toplumu bir kan deryasına dönüştürebilir

İşte tam bu noktada, "Anayasal vatandaşlık" kavramı, "yumuşak" ve "birleştirici" bir "kültürel kimlik" olarak ortaya çıkmaktadır:

Bir toplumu oluşturan tüm bireylerin ve farklı grupların, din, dil, ırk ve benzeri köken farkı olmaksızın, devletin önünde eşit muamele gördüğü, ülkenin kamu hak ve olanaklarından eşit olarak yararlandığı, bu nedenle de üyesi olduğu devletle özdeşleştiği bir "Anayasal vatandaşlık"

Türkiye'de Durum

Anadolu toprağı pek çok farklı uygarlığa beşiklik etmiştir

Bu nedenle de gerek geçmişte, gerekse bugün, bu topraklar üzerinde din, dil, ırk ve benzeri kökenler bakımından çok değişik kimlikler taşıyan insanlar kimi zaman barış içinde, kimi zaman birbirleriyle savaşarak, ama her zaman "birlikte var olmuşlardır"

İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyet, tüm bu toprakların ve bu insanların, bu uygarlıkların mirasçısıdır

Dolayısıyla, biz bütün bu insanlık birikiminin mirasçıları olarak, onları hem korumak hem de gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız

Pek doğal olarak, tarihten gelen "talihli" ya da "talihsiz" ilişkiler bugünü de etkilemektedir

Örneğin Ermeni yurttaşlarımızla, tarihten gelen "talihsiz" ilişkiler söz konusudur

Buna karşılık aynı tarih, Musevi yurttaşlarımızla "talihli" ilişkilerin birikimini yansıtmaktadır

Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyet, bugünlerde yine gündeme gelen "Anayasal vatandaşlık" kavramına dayalı, çağdaş bir ulus devlettir

Çağdaş ulus devletler, tek bir ırkın ya da tek bir ulusun öteki kültürel kimlikleri bastırması üzerine kurulmamışlardır ve varlıklarını böyle bir baskı ile sürdüremezler

Tam tersine her ulus devlet, vatandaşlarını oluşturan farklı kültürel kimliklerin renkliliğini ve çeşitliliğini, devletin ve o devleti oluşturan toplumun güzelliği ve gücü olarak geliştirdiği oranda, refahı ve kuvveti artar

Önümüzdeki İki Tehlike: Bölünme ya da Benzeşme Yoluyla Yok Olmak

İşte küreselleşme, farklı kültürleri bağrında barındıran bir toplum açısından iki tehlikeyi gündeme getirmiştir:

Bunlardan biri Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bölünme yoluyla yok olmaktır

İkinci tehlike de, küreselleşmenin birörnekleştirici etkisiyle yok olmaktır Bütün dünya büyük bir hızla aynı tür köfte yiyen, aynı marka ayakkabı giyen bir kültüre doğru hızla yol almaktadır

Çözüm: Farklılıkları Zenginleştirerek Bütünlüğü Korumak

Bu iki büyük tehlikeye karşı, özellikle bireysel özgürlükleri güvence altına alıp yayarak, toplumun etkileşimini güçlendirerek kültürel farklılıkları ve siyasal bütünlüğü korumak tek çıkar yol gibi görünmektedir

Geçmişimizi yadsımadan, ama gereken yerlerde ondan dersler alarak, güncel özgürlükleri eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde yaygınlaştırmak ve güçlendirmek bu çözümün en önemli yöntemidir

Bireysel özgürlüklerin güvencede olması, hiç kuşkusuz farklı kimlik mensuplarının tutum ve davranış alanlarını zenginleştirerek, hem farklı kültürlerinin bir arada yaşamasını hem de birbirlerine hoşgörü ile bakmasını sağlayacaktır

Bu arada özenle sakınılması gereken nokta, sadece kültürlerarası düşmanlıkların körüklenmesi değil, aynı toplum ve aynı devlet içinde farklı hukuk sistemlerinin uygulanması gibi, ayrımcı düzenlemelerdir

Cemaatlerin kendi inançlarına göre farklı hukuk düzenleri oluşturmaları, toplumu derhal böler

Lübnan örneği unutulmamalıdır

Kendi din, dil ve ırk özelliklerini, üzerinde yaşadığı topraklar çerçevesinde dünyadaki öteki benzerlerinden farklı geliştirmiş olan Anadolu insanının bu hedefi gerçekleştirebilecek deneyim birikimine ve sağduyuya sahip olduğuna inanıyorum


TÜRKİYE'NİN KÜLTÜREL ÖZ-ANLAYIŞI: AVRUPA BİRLİĞİ İÇİN BİR ZENGİNLİK




Avrupa Yolunda Türkiye ve Polonya-Değişim Sürecinde İki AB Aday Ülkesi Sempozyumu




5 Ekim 2001

Ankara, Orta Doğu Teknik Üniversitesi




PROFDR EMRE KONGAR




Giriş

Konu hakkında doğrudan doğruya düşüncelerimi belirtmeden önce birinci olarak bu toplantının düzenlenişinde büyük bir isabet olduğunu belirtmek isterim

Bugüne kadar Türkiye ile AB ilişkileri hep tek başına ele alındı

İlk kez iki aday ülke, karşılaştırmalı olarak AB ile ilişkileri açısından inceleniyor

Hemen belirtmeliyim ki, Polonya, özellikle de Almanya'nın verdiği büyük destekten dolayı, şu anda AB'nin "en tercih ettiği aday ülke" konumunda

Buna karşılık Türkiye, özellikle Yunanistan'ın olumsuz tutumundan ve Türkiye ile arasındaki sorunları AB platformuna taşıma kararından dolayı "en az tercih edilen aday ülke" konumunda

Böylece belki de bu toplantı, "En çok tercih edilen aday ülke Polanya ve en az tercih edilen aday ülke Türkiye ile AB ilişkileri" arasındaki karşılaştırmalı bir inceleme olarak da düşünülebilir

İkinci olarak belirtmek istediğim nokta, Türkiye ile Polonya arasındaki tarihten gelen sıcak ilişkilerin, bu iki ülkenin birlikte ele alınmasını daha da anlamlı kıldığıdır

Bildiğiniz gibi, Polonya, yani o zamanki adıyla "Lehistan" bağımsızlığını yitirdiği dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun tam desteğine sahipti

Padişah'ın yabancı ülke sefirlerini kabulü sırasında, sıra Lehistan büyükelçisine gelince "Lehistan sefiri" çağrısına, "yoldaaa" diye karşılık verilir, böylece İmparatorluğun, Lehistan'ın bağımsızılığını yitirmesini kabul etmediği, yeniden bağmsızlığına kavuşacağı günleri beklediği vurgulanırdı

Üçüncü olarak belirtmek istediğim nokta, benim de konuşacağım bu oturumun adının güzelliği ve olumlu vurgulaması:

Oturumun adı, "Polonya ve Türkiye'nin Kültürel Öz Anlayışı: AB İçin bir Zenginlik"

Görüldüğü gibi, toplantıyı düzenleyenler, Polonya'nın ve Türkiye'nin Avrupa Birliği için "Kültürel bir zenginlik" olduğunu düşünüyorlar

Bence bu da çok olumlu bir tutum

Şimdi tebliğimin esas konusuna geçebilirim

Türkiye'nin İki Farklı Kültür Kaynağı

Türkiye kültürel bakımdan, dünyada benzeri pek kolay bulunamayacak bazı özelliklere sahiptir

Bu benzersiz özellikler, Türkiye'nin geçirdiği hızlı güdümlü değişme süreçlerinin sonunda ortaya çıkmıştır

Türkiye'nin bugünkü kültürel birikimi iki farklı kaynaktan gelir:

Birinci olarak, Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir mirascısı, hem de onu yönetmiş olan bir mirascısıdır

Bu özelliğiyle, İslam Dünyası'nın da bir üyesidir

Kültürel dokusunun temelinde yüzyıllardan beri süzülüp gelen gelenek ve görenek biçimindeki İslami değerler vardır

İkinci olarak, Türkiye, Atatürk Devrimleri ile bir çağdaşlaşma atılımı yaşamış ve bu süreç içinde, batılı değerler başta olmak üzere, çağdaş dünyanın kültürel değerlerini, Osmanlı Mirası üzerine aşılamış bir ülkedir

Türkiye'nin bu iki özelliği birarada ona, bugünkü dünyada başka bir eşi olmayan "Laik ve Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti" modelini Anayasasında kabul etmiş bir İslam toplumu özelliği kazandırmıştır

Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan tarihten gelen özellikleriyle bir İslam toplumunun kültürel niteliklerini, öte yandan Atatürk Devrimleri ile, bunların üzerine aşılanmış çağdaş kültürel ögeleri taşıyan bir toplumdur

Bu özellikleriyle, gerek siyasal yapı, gerekse kültürel yapı açısından şu anda dünya dabaşka bir benzeri yoktur

Bu nokta böylece belirlendikten sonra, Türkiye'yi, üye adayı olduğu Avrupa Birliği ülkeleri açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirdiğimizde bir başka farklılık daha ortaya çıkmaktadır:

Bir Başka Farklılık Daha: Türkiye Endüstrileşme ile Değil, Bağımsızlık Savaşı ile Kuruldu

Bilindiği gibi bugünkü Batı Avrupa ülkelerinin tüm yapıları, Hırıstiyan kültürünün üzerine endüstrileşme devriminin gelmesiyle biçimlenmiş toplumlardan oluşur

Endüstri devrimi, bu ülkeleri, Orta Çağın din-tarım imparatorluğu yapılarından, çağdaş demokratik, endüstriyel, kentsel laik, ulus devlet yapılarına dönüştürmüştür

İşte tam bu noktada, Türkiye'nin doğal bir endüstrileşme süreci sonunda ortaya çıkan bir siyasal ve kültürel yapıya sahip olmadığı anımsanmalıdır:

Tam tersine, Türkiye endüstrileşemediği için çökmüş ve yokolmuş bir imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirascısı olarak, bir "Kurtuluş Savaşı" ile kurulmuştur

Yani bugünkü Türkiye'nin temellerinde endüstri devrimi değil, bir "Kurtuluş Savaşı" yatmaktadır

Bu niteliği ile Türkiye, endüstrileşemenin ve onun getirdiği kentleşme ve demokratikleşme süreçlerinin tam anlamıyla egemen olduğu bir kültürel yapıya değil, bir din-tarım imparatorluğundan çağdaş bir demokratik endüstriyel toplum yapısına geçmeyi hedefleyen devrimlerle biçimlendirilmeye çalışılan ve kimi zaman geri dönüşlerden etkilenerek, eski feodal kalıntılarının bir bölümünü siyasal ve kültürel yapısında hala devam ettiren bir kültüre sahiptir

Endüstrileşme sürecinin ve onun ardında yatan aydınlanma devriminin "kendiliğinden" oluşmadığı bir din-tarım imparatorluğunun kalıntıları üzerinde çağdaş bir demokratik ve endüstriyel-kentsel yapı oluşturmanın henüz tam anlamıyla yerleşememiş olmasının ardında, hiç kuşkusuz, Orta Çağ kalıntısı olan toprak ağalığının ve köle köylülüğün kültürel değerlerdeki etkilerinin sürmesi, buna karşılık, çağdaş sınıflar olan sermaye sınıfının ve işçi sınıfının yeterince güçlü olmamaları, yani laik-demokratik bir kentli-endüstriyel toplum değerlerinin bilincine tam anlamıyla varamamış olmaları belirleyici ögelerdir

Sonuç olarak, Batı'da demokrasiyi geliştiren çağdaş sınıfsal değişme, Türkiye'de henüz tamamlanmamıştır

Laikliğe ve demokrasiye sahip çıkan bir sermaye sınıfı ile, laikliği ve demokratikliği içine sindirmiş ve böyle bir düzen için mücadele etmiş bir işçi sınıfı henüz Türkiye'nin toplumsal ve kültürel yapısında tam anlamıyla egemen olamamışlardır

Bunun sonucunda da hem bu sınıflar henüz yeterince gelişmedikleri için, hem de Türkiye'yi bir "Bağımsızlık Savaşı" ile kurdukları ve kurdukları düzeni koruyarak sürdürmek istedikleri için, askeri bürokrasi, toplumndaki ağırlığını sürdürmektedir

Ayrıca kentsel kültürün eksikliği ve buna dayalı olarak günlük yaşamda görülen aksaklıklar da hep, Türkiye'nin bu endüstrileşme sürecini yeterince özümleyerek yaşayamamış olmasından kaynaklanır

Böylece Türkiye'nin kültürel açıdan yapısal olarak AB'den farklı olan iki ayrı eksendeki özelliklerine değinmiş bulunuyorum

Şimdi Türkiye'deki kamuoyunun bu konudaki yargılarına geçebiliriz

Türkiye'deki Kamuoyu, Ülkeyi "Avrupalı" Görüyor

Türkiye'de yapılan bütün kamuoyu araştırmaları, halkın Türkiye'yi yüzde 60'lar-70'lerde dolaşan büyük bir çoğunlukla "Avrupalı" olarak gördüğünü gösteriyor

Türkiye'yi bir Orta Doğu ülkesi olarak görenlerin oranı yüzde 10'lar dolayında

Buna karşılık, doğrudan doğruya AB üyeliği söz konusu olduğunda "Avrupalı" olma konusundaki kimlik eğiliminin daha düştüğü, yüzde 50 dolaylarına indiği gözlenmekte

Kamuoyunun eğilimleri böyle olmakla birlikte, Türkiye'deki "kamuoyu liderlerinin" yani siyasal partilerin ve yazarların genel tutumunu üç ana gruba ayırmak olanaklıdır

Birinci grup, AB üyeliğini "her derde deva" olarak görenlerdir

Bunlara göre Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, bütün siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunlarının çözümünü getirecektir

Dolayısyla bu gruba göre Türkiye kayıtsız koşulsuz, Avrupa Birliği'ne girmelidir

Kamuoyunda yaygın görüş budur

İkinci grup, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye düşman olduğuna, hiç bir zaman Türkiye'yi üye olarak almayacağına inanmakta, ayrıca AB'nin yeni emperyalizmin bir örgütü olduğunu düşünmektedir

Özellikle Yunanistan'ın, Gümrük Birliği'ne katılan Türkiye'ye karşı, AB'nin anlaşmadan doğan yasal yardım zorunluluklarını bile yerine getirmesini veto ettiğine dikkat çeken bu grubun en büyük gerekçesi Yunanistan'ın, Türkiye ile arasındaki sorunların çözümü için AB'yi bir baskı aracı olarak kullanmakta oluşudur

Küçük bir azınlık gibi görünmekte olan bu kamuoyu liderleri grubunun desteği zaman içinde giderek artmaktadır

Üçüncü grup, başta Gümrük Birliği olmak kaydı ile, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin yeniden sakin bir kafayla masaya yatırılmasını her şeyin yeniden konuşulmasını isteyenlerdir

Bu grup öteki gruplara göre sesini en az duyurabilen ve en a taraftar bulan gruptur

Şimdi çok kısaca Türkiye'nin katılımı AB'ye kültürel olarak ne getirecektir, ona bakalım:

Türkiye'nin Katılımı AB İçin Gerçek bir Kültür Zenginliği Getirecektir

Başta da belirttiğim gibi, Türkiye, yıllarca İslam dünyasının yönetimini elinde tutmuş bir imparatorluğun en azından kültürel mirasçısı olarak, öteki AB ülkelerinden çok farklı bir kültür birikimine sahiptir

Üstelik bu kültür birikimi, üzerine çağdaş uygarlığın aşılandığı, yani çağdaş dünya ile etkileşime geçmiş bir toplumdaki kültür birikimidir

Bu açıdan bazı simgeleri kullanarak şöyle diyebiliriz:

Türkiye'nin AB'ye üyeliği, müzikte, Mozart ile Itri'nin, resimde minyatür ile pentürün, edebiyat'ta Batı ile Doğunun senzelerini kazandıracaktır AB'ye

Bu çerçevede, Türkiye'nin AB'ye katılımının, bu birliğe, Hırıstiyan-Katolik kültürü ile yoğrulmuş olan Polonya'dan daha büyük ve değişik bir katkı yapacağı söylenebilir

Sonuç: Türkiye Zaten Avrupalı Bir Ülke Olma Yolundadır

Sözlerime son verirken iki gerçeğe işaret etmek istiyorum

Birincisi şu anda yaklaşık üç milyon "Türk kökenli Avrupalı" insanın Avrupa'da yaşadığıdır

Yaklaşık iki buçuk milyonu Almanya'da yaşayan bu Türklerin profili 1970'li yıllarda yüzde 70'lerdeki bir çoğunlukla "işçi" idi

2000'li yıllarda ise bu profil yüzde 70'lerde esnaf, girişimci, öğrenci gibi grupların egemenliğine geçmiş görünüyor

Dolayısıyla, şu anda üç milyon "Avrupalı Türk" ya da "Türk Avrupalı" zaten AB sınırları içinde yaşamakta

İkinci olarak söylemek sitediğim husus, Türklerin yüzyıllardır (daha Orta Asya'dan çıktıkları günden beri) Batı'ya doğru bir yürüyüş içinde olduğudur

Bu yürüyüş Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimlerle, "Çağdaşlaşma" olarak geriye dönülemez bir biçimde damgalanmıştır

Türkiye gelecekte AB içinde yer alabilir ya da almayabilir, ama mutlaka "Avrupalı" bir İslam ülkesi olacaktır

Tam bu bildirinin sunulduğu günlerde TBMM'nin yaptığı Anayasa değişiklikleri de, aslında "Avrupa'ya doğru" olan bu yürüyüşun küçük ve çekingen de olsa, atılmış yeni adımlarıdır

Hepinizi saygı ile selamlarım



BARIŞ KÜLTÜRÜ VE DEMOKRASİ

(Bildiri Özeti)
EMRE KONGAR
Barış Kültürü Sempozyumu


16 Ekim 2000

İzmir








Tarihe baktığımızda dünya üzerindeki barışın çeşitli yöntemlerle sağlandığını görüyoruz

Birinci yöntem, Roma ve Osmanlı İmparatorlukları gibi imparatorluklarda gördüğümüz "bir yönetimin egemenliğine dayalı barıştır"

"Roma Barışı" ya da "Osmanlı Barışı" gibi isimlerle anılan bu barış, bir yönetimin kendi anlayışını, savaşarak zaptettiği tüm alanlarda egemen kılması yöntemine dayanır

Tabii bu barış, sadece imparatorluğun kendi sınırları içinde ve geçici bir dönem için söz konusudur

Gerek imparatorluğun sınırları dışındaki "düşmanlarla" çatışmalar, gerekse imparatorluğun sınırları içindeki isyanlar bu barışı sık sık kesintiye uğratır

Egemen imparatorluğun yıkılmasıyla bu barış sona erer

İkinci yöntem, "kuvvet dengesi" dolayısıyla düşman ülkelerin birbirlerine saldırmadan birlikte yaşamalarıdır

Bu barış da, düşmanlardan biri güçleninceye, ya da kendini güçlü hissedinceye kadar sürer

Taraflardan biri yeterince güç kazandığını düşününce, barış derhal bozulur

Eskiden tarafların karşılıklı doğrudan savaşlarıyla belirlenen bu güç dengesi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, soğuk savaş döneminde, "dehşet dengesine" dönüşmüştür

Böylece Doğu ve Batı Blokları arasındaki nükleer güç dengesine dayalı bir dünyada sadece yerel savaşlara izin verilmiş ve Birinci ve İkinci Dünya Savaşı felaketleri bir kez daha yaşanmamıştır

Bugün, Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle birlikte, dünya yeniden eski çağları andıran bir "Amerikan Barışı" dönemine girmiş görünmektedir

Gerçek barışın asıl yöntemi ise hiç kuşkusuz, "barış içinde birlikte yaşama" ideolojisine göre, farklı dillerin, dinlerin, kültürlerin ve rejimlerin oluşturduğu değişik ülkelerin birbirlerinin egemenlik haklarına saygı göstererek birlikte üretim yapmalarında yatar

Ne yazık ki, ülkeler arası eşitsizliklerin egemen olduğu ve küreselleşme aracılığı ile bu eşitsizliklerin büyüdüğü günümüz dünyasında, pek çok ülke, kendi rejimini dışarı ihraç etmek istemekte, devletler arasındaki toprak ve sınır kavgaları hala etkin bir biçimde gündemi işgal etmekte, etnik ve dinsel kökenli saldırılar insanlar arası ilişkilerin savaşa dönüşmesine yol açmaktadır

Bütün bu "savaş nedenleri" gözden geçirildiğinde, ister toprak anlaşmazlığı, ister rejim ve yönetim kavgası olsun, hepsinin tek bir ana eksene, "kimlik eksenine" indirgenebileceği görülür

Din, mezhep ya da milliyet ve ırk farklılıklarına dayalı siyasal birlikler yani devletler, farklı kimlikte olan insan grupları ya da siyasal birlikler ile anlaşmazlığa düşmektedirler

İşte tam bu noktada "uluslararası arenadaki" kimlik kavgaları ile "ulusal düzeydeki" kimlik sorunları arasındaki benzerliklere ve çözüm seçeneklerine bakarak, bazı ilginç sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünüyorum

Ulusal düzeydeki sorunların çözüm seçenekleri arasında en insancıl ve kalıcı olanı, hiç kuşkusuz "demokratik çözümdür"

Bilindiği gibi demokrasi, "bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir"

Bir başka deyişle "demokratik rejimlerde" bütün vatandaşlar, din, mezhep, ırk, dil farkı olmaksızın devlet karşısında eşit kabul edilirler

İşte bu kültür yani bütün insanların her türlü kimlik farkına karşın, eşit olduğu anlayışı ve çoğunluğun bile, temel hak ve özgürlüklere dayanan bu eşitliği bozamayacağı inancı, uluslararası platforma taşınabilirse, insanlık için de kalıcı bir barış söz konusu olabilir diye düşünüyorum

Bu tabii hiç de kolay bir hedef değil

Önce bireyler bu anlayışla yetiştirilecek

Sonra onların oluşturduğu farklı kimlikteki siyasal birimler yani devletler demokratik yapıya sahip kılanacak

Daha sonra da, bu demokratik devletler, kendi aralarında gerçek bir demokratik barışa dayalı uluslararası bir sistem oluşturacak

Tabii sorun bu zincirin birinci halkasında:

Gerçek demokrasiye ve barışa inanan bireyler nasıl yetiştirilecek?

Birbirini gırtlaklayan devletler, kendi vatandaşlarına demokrasi ve barış kültürünü nasıl aşılayacak?

Çocuklarını hala döverek yetiştiren ailelerde gerçek demokratik değerler nasıl öğretilecek?

Bu ve benzeri sorunlar, dünyamızın gerçek bir demokratik barış ortamından henüz çok uzak olduğunun göstergesi olarak düşünülebilir

Fakat ben yine de dünyamızdaki kalıcı bir barışın, sadece ve sadece demokrasiye inanan bireylerin yetiştirilmesinden ve bu bireylerin oluşturacağı demokratik devletlerin barışcı ilişkilerinden geçeceğine inanıyorum

Bu nedenle de kalıcı bir barışın arka planınında, gerçek bir demokrasi kültürünün yattığını düşünüyorum



EKONOMİK BÜYÜME VE KÜLTÜREL KALKINMA



Emre Kongar



Ekonomik büyüme ile ekonomik kalkınma genellikle birbirine karıştırılan kavramlardır

Ekonomik büyüme, ulusal gelir düzeyindeki ve birey başına düşen ulusal gelirdeki artışı işaret eder

Ekonomik kalkınma ise, çok daha yapısal bir sonuç yatırımların artması, üretim verimliliğinin yükselmesi anlamına gelir

Ekonomik kalkınmanın ardında, insan ögesine yapılan yatırımlar ve genel olarak yaşam standartlarının gelişmesi vardır

Bu nedenle de genellikle ekonomik kalkınma ve gelişme biçiminde kullanılır gelişmekte olan ülkelerin kalkınması

Matematiksel ifadelerle, bir yılda üretilen tüm mal ve hizmetlerin toplamı anlamına gelen ulusal gelirin artması, bunun nüfus başına bölündüğünde bulunan birey başına gelir ve bunun yükselmesi, genellikle ve yanlış olarak kalkınma olarak kullanılır

Oysa bu rakamların ifade ettiği gerçeklik, kalkınma değil büyümedir

Büyüme ile kalkınma arasındaki ilişkiler çok ilginçtir

Aslında salt ulusal gelir artışı ya da birey başına düşen gelirin yükselmesi kimi zaman ciddi bir kalkınma göstergesi bile olamaz

Eğer, gelir dağılımı adaleti bozuluyorsa, ülkenin eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaşmıyorsa, konut ve sosyal güvenlik hizmetleri geriliyorsa, ulusal gelir topyekun artsa bile, bir kalkınmadan söz etme olanağı yoktur

Tabii gerçek bir kalkınmadan söz etmek için, okur-yazarlığın yükselmesi, eğitilmiş ve uzmanlaşmış işgücünün artması, tüm nüfusun sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınabilmiş olması ve bu arada işsizliğin yüzde 1-2 gibi sayılarda dolaşması gerekir

Örneğin Dünya Bankası'nın kalkınma ölçütleri arasında, birey başına düşen hastahane yatağı sayısından tutun da, ülkedeki eğitim düzeyine kadar pek çok istatistik yer almaktadır

Tanımlar açısından, ekonomik büyümenin zorunlu olarak ekonomik kalkınma ve gelişmeyi içermediğini, ekonomik kalkınma ve gelişmenin ise zorunlu olarak kültürel kalkınma ve gelişmeye bağımlı olduğunu söyleyebiliriz



Ekonomik Büyüme, Ekonomik Kalkınma ve Kültürel Gelişme Arasındaki ilişkiler



Sadece ulusal gelir artışını belirten ekonomik büyüme, örneğin, bizimki gibi yağma ekonomilerinde kültürel kalkınma açısından hiç bir olumlu göstergeye işaret etmeyebilir

Kültürel kalkınma teriminden çok genel olarak eğitim düzeyinin yükselmesini, kültürel etkinliklerin ve bunlara katılan bireylerin artmasını, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını anlıyoruz

Bu tanımdan da anlaşılabileceeği gibi, ekonomik büyüme, hiç bir biçimde zorunlu olarak kültürel kalkınmayı içermez

Nitekim, 1980 askeri darbesini izleyen Özal döneminden beri, ekonomik bakımdan büyüyen Türkiye'nin kültürel bakımdan sürekli gerilediğine tanık oluyoruz

Oysa gerçek ekonomik kalkınma, biraz yukarıda da belirttiğim gibi, aslında temelde insan ögesine, insanın verimliliğinin artmasına bağlı olduğundan, doğrudan doğruya kültürel kalkınmanın bir türevidir

Türkiye ne yazık ki, 21 Yüzyılın başında, ekonomik büyüme adına yağma ekonomisini, kültürsüzleşmeyi, kültür ve tabiat varlıklarının tahrip edilmesini haklı hatta gerekli gören bir aşamaya ulaşmıştır

Hiç kuşku yok ki bu noktaya gelinmesinde, yağmacı politikacıların kendi ceplerini doldurmak adına ürettikleri, ne bahasına olursa olsun, sermaye birikimi sağlanmalıdır sloganı, bir yandan Sosyal Refah Devleti ilkesinin bir yana bırakılması, öte yandan, vahşi sömürüye dayalı ikel kapitalist birikimin desteklenmesi sonucunu doğurmuş ve Türkiye ekonomik olarak büyürken, kültürsüzleşen bir toplum halini almıştır

Oysa, böyle bir kültürsüzleştirme politikası ile, ekonomik kalkınma ve gelişmenin sağlanamayacağı açıktır

Çok kısa bir süre sonra, insan ögesinin yetersizliğinden dolayı ekonomik büyüme konusunda bile dar boğazlar yaşanmaya başlayacak, ve insanımızın niteliksizliğinden dolayı, ekonomik büyüme bile duracaktır

Ayrıca, ekonomik büyüme adına kültür ve tabiat varlıklarımızın yağmalanması sonucunda, özellikle sahil bölgelerimizde ve büyük kentlerimizde yaşama alanları daralacak, insanlar hareket edemez ve nefes alamaz hale geleceklerdir



Demokrasi, Kamu Zenginliğinin Yağması Demek Değildir



Hiç kuşkusuz, ekonomik kalkınmanın ve kültürel gelişmenin temelinde, planlama kavramı yatar

Ne yazık ki, Türkiye'de planlı dönemin başladığı 1962 yılında derhal ortaya atılan Plan değil pilav istiyoruz demogojisi, kamu yararının ve kamu çıkarlarının, çoğunluğun yağmasına kurban edilmesine yol açmıştır

Kentsel yaşama alanları gecekondu yağmaları ile daraltılmış, yine kentlerin ve sahil bölgelerinin en seçkin yerleri, siyasetçiler tarafından yapılan tahsislerle talan edilmiştir

Böylece, demokratik rejim, çoğunluğun diktatörlüğüne ve yağmasına yönelik olarak yozlaştırılmış ve tüm ülke kültür ve tabiat varlıkları açısından yoksullaştırılmıştır

Dünyanın hiç bir yerinde demokratik rejim, kamu yararının yokeldilmesi için kullanılmamıştır, kullanılamaz

Tam tersine batı demokrasileri, kamu yararını sürekli olarak bireysel çıkarlara karşı korumuş, böylece, toplumlar demokratik rejim sayesinde sahip oldukları tarih ve tabiat hazinelerini korumuş ve daha da zenginleşmişlerdir

Sadece Türkiye'de politikacılar, halk istiyor diye tarih ve tabiat varlıklarını talan etmektedirler



Cumhuriyet Yönetiminin Verdiği Örnek



Osmanlı İmparatorluğu'nun endüstrileşmeyi ıskalamış yapısı üzerine çağdaş bir devlet kurmanın savaşını veren Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, çok ilginç bir biçimde, ekonomik yatırımlarla, kültürel atılımları hemen hemen aynı önemde görmüş, hatta kimi zaman kültürel atılımları, bütün ekonomik yetersizliklere karşın, ekonomik yatırımlardan daha etkin bir biçimde, büyük bir başarıyla gerçekleştirmişlerdir

Ülke bir yandan örneğin, ulaşım konusunda demir ağlarla örülürken öte yandan bütün olanaksızlıklara karşın Ankara'da bir konservatuvar kurulmuş ve yurt dışından uzmanlar getirtilmiştir

Çankaya yokuşu bile ancak at sırtında tırmanılırken, Ulus'ta bugün opera binası olarak kullanılan sergi sarayı yapılabilmiştir

Cumhuriyet'in dine dayalı feodal bir tarım imparatorluğundan çağdaş bir ulus-devlet oluşturma projesi Atatürk ve arkadaşlarının, kültürel kalkınmaya da ekonomik büyüme kadar önem vermesi ile hayata geçirilebilmiştir



Günümüzdeki Sorun



Tüm toplumsal ve siyasal yaşamımıza egemen olan yağma ekonomisi ne yazık ki, başta kamuoyuna önderlik etme göreviyle yükümlü olan politikacılar olmak üzere, bütün kesimleri pençesine almış ve insana yatırım anlamına gelen kültürel gelişmenin ve kültürel gelişmeyi sağlayacak olan kültürel yatırımların topyekun ihmal edildiği bir noktaya gelinmiştir

Varılan bu noktada, kültür ve tabiat varlıklarımızın, çirkin ve günlük yaşamı olanaksızlaştıran yapılaşmalar adına yağmalanmasına devam edilmiş, başlatılan kültür yatırımlarının içinde önemli yer tutan bir takım projeler durdurulmuş ve bazı başarılı kültür insanlarımız görevlerinden alınarak adeta cezalandırılmışlardır

21 Yüzyılının başındaki bu kültürden uzaklaşma, ne adına olursa olsun, tarihin en büyük kültür dönüşümlerinden birini insanlık tarihine armağan etmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ne ve onun siyasal iktidarlarına yakışmamaktadır

Bir an önce, ekonomik kalkınmanın temelinde kültürel yatırımların vazgeçilmez bir rolü olduğu gerçeğinin yeniden hatırlanmasıyla, bu yanlıştan dönülmesi gerekmektedir

Yoksa çok kısa bir süre sonra, ekonomik büyüme bile sürdürülemez bir noktaya gelecek ve kültürsüzleşen insanlarımız, kendi yarattıkları kentsel cehennemler içinde kavrulup gideceklerdir



KAMUDA RÜŞVETİN TOPLUMSAL NEDENLERİ




Prof Dr Emre Kongar


Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri Uluslararası Sempozyumu


29 Eylül Pazartesi

İstanbul










Tüm kamu alanını, yani tüm vatandaşları ilgilendirdiği için, "Kamuda rüşvet" olayı "Türkiye'deki rüşvet sorunu" anlamına gelir

Rüşvet ve yolsuzlukların toplumsal yaygınlığı hiç kuşkusuz, dünyada da birçok örnekte görüldüğü gibi, siyasal ve bürokratik yozlaşma sonunda ortaya çıkar

Bu olayın toplumsal nedenlerini çok kaba hatlarıyla "Tarihten gelen nedenler", "Kültürel yapıdan gelen nedenler" "Siyasal yapıdan gelen nedenler" "Ekonomik yapıdan gelen nedenler", "Hukuksal yapıdan gelen nedenler" "Bürokratik yapıdan gelen nedenler" "Toplumsal yapıdan gelen nedenler", olarak yedi grup altında irdelemek olanaklıdır

Bu kısa bildiride, yukarda belirttiğim yedi grup neden üzerinde durduktan sonra, yine çok kısa olarak "çözüm yolları" hakkında da bazı önerilerde bulunacağım

I Kamuda Rüşvetin Toplumsal Nedenleri

1 Tarihten Gelen Nedenler

Türkiye Cumhuriyeti'nin, tarihsel mirasını devir aldığı Osmanlı İmparatorluğunda, "Mültezimlik" gibi akçeli devlet görevlerinin, özel kişilere "ihale edilmesi" tarihsel olarak kamudaki rüşevetin temel nedenleri arasındadır

Özellikle "kamu denetimi" olmayan ve tüm "mülk" olarak Padişahın özel malı sayılan Osmanlı İmparatorluğu'nda, her türlü devlet işi, "özel servetin arttırılmasının meşru bir aracı" olarak görülmüştür

2 Kültürel Yapıdan Gelen Nedenler

Kültürel yapımız, rüşveti iki biçimde desteklemektedir

Birinci olarak, yukarda açıklanan tarihsel oluşum sonunda, ne yazık ki kültürümüzde, "bal tutan parmağını yalar", "devletin malı deniz, onu yemeyen domuz" gibi "özdeyişler" yer almıştır

İşin daha da acıklısı, bu "özdeyişlere" daha bir kaç yıl önce, "benim memurum işini bilir" biçiminde çok daha "çağdaş" ve hatta güncel sözlerin de Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarına gelmiş kişiler tarafından katılmış olmasıdır

Böylece, "toplumsal değerlerimiz" adeta rüşveti özendirir bir hale gelmiştir

İkinci olarak, kültürel yapının bir eksikliğinin bir başka toplumsal yansımasının, rüşvet olayının engellenmesinde işlevsel olamadığını görüyoruz

Bu yansıma, "kamu yararı" kavramının bir "vatandaşlık bilinci" biçiminde gelişmemiş olmasıdır

Osmanlı döneminde "kul" anlayışı ile, "kamu yararı" kavramını "büyüklerine" bırakmış olan insanlar, Cumhuriyet döneminde de, "kulluktan vatandaşlığa" terfi ederken, sadece "bireysel çıkarlarının" bilincine varabilmişler, ama bireysel çıkarların da bir anlam ifade edebilmesi için gerekli alt yapının kaynağı olan "kamu yararı" kavramını ne yazık ki geliştirememişlerdir

Bu çerçevede, biraz aşağıda yine üzerinde durulacak olan "demokrasi kültürü" de yeterince gelişmemiş, "demokrasi", "kamu yararının sağlanmasının aracı" değil, adeta "bireysel yağmacılığın aracı" olarak algılanmaya başlamıştır

Böylece, "tarih ve tabiat varlıkları" gibi "kamu mülkiyetinde" bulunan yerlerin yağmalanarak, özel mülkiyete geçirilmesi sırasında, kimse kendi yararını da kapsayan kamu yararının yanını tutmamaktadır

Kentin en işlek yerine, yoğunluğu müthiş arttıran ve trafik dahil tüm yaşam etkinliklerini felç eden bir gökdelen dikilmesinde, kimse, "toplum yararı"nı düşünmemektedir

Yeşil alanların yağmalanmasında, kimse, kendisi de dahil, kent halkının gereksinmesinin savunuculuğunu yüklenmemektedir

Sonuç olarak sürekli yağmalanan ve bir süre sonra yaşanmaz hale gelen, içinde yağmacıların da yaşaması olanaksızlaşan kentler üretmekteyiz

Aynı biçimde "vergi mükellefi" ve "vatandaşlık" bilicimiz gelişmediği için, bizim vergilerimizden gelen fonların, ya da bizim mevduatımızdan kaynaklanan paraların ötekine berikine, kişisel çıkar uğruna kredi ya da teşvik olarak verilmesinin peşinde koşmamaktayız

3 Siyasal Yapıdan Gelen Nedenler

Siyasal yapıdan gelen nedenleri dört grupta toplamak olanaklıdır

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin birinci grubu "demokrasi kültürümüzün" eksikliğinden kaynaklanmaktadır

Türkiye'de "demokrasi kültürü" yeterince gelişmemiştir

İnsanlarımız ne "vatandaş" ne de "seçmen" kimliklerinin gereklerini yerine getirmektedir

Bireyler, "demokrasinin" kendi yararlarını da kapsayan "kamu yararının" ve kendi çıkarlarını da kapsayan "kamu çıkarının" korunmasına yaradığını görememektedir

Tam tersine, mevcut siyasal sistem, özellikle de parti yapıları aracılığı ile "demokrasinin", bireysel çıkar, adam kayırma, kendi yandaşına çıkar sağlama gibi yolsuzlukların aracı gibi işlediği hakkında yaygın bir kanı oluşturmuştur

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin ikinci grubu, başta siyasal liderler olmak kaydıyla doğrudan siyasetçilerimizin çıkarcılığından ve kalitesizliğinden kaynaklanmaktadır

Ne yazık ki, Türkiye'de özellikle, siyasal partilerin sık sık kapatılmasının da etkisiyle, siyasetçiler, yeterince eğitilmeden ve süzülmeden Parlamentoya girmektedir

Siyasal partilerin yapısı ise gerek milletvekillerinin, gerekse belediye başkanlarının kişisel çıkarlara alet edilmesine yatkın bir yaklaşımı yansıtmaktadır

Siyaset, Türkiye'de, "kamuya hizmet etmenin" değil, "bireysel olarak yükselmenin ve zengin olmanın bir aracı" olarak görülmeye başlamıştır

Özellikle kalitesiz ve niteliksiz siyasal liderlerin iktidarlarını sürdürebilmeleri için, çevrelerine bireysel çıkarları ön plana alan kişileri toplamaları, bu yozlaşmayı daha da arttırmakta ve bir kısır döngüye çevirmektedir: Kalitesiz liderler, çıkarcı çevreyi üretmekte, bu çevre de ancak kendi sayesinde başta kalan kalitesiz liderleri desteklemektedir

Böylece, lider ve çevresi arasında bir "çıkar bağı", bir "kara ilişki" ortaya çıkmakta ve bu ilişki, parti farkı gözetmeksizin, tüm politikaya ve bu yolla tüm ülkeye egemen olmaktadır

Ayrıca, politikacıların bu özelliği, önce bürokrasiye, sonra da tüm kamuoyuna, "örnek" olarak da kötü bir etki yapmakta, adeta eğitim yoluyla, sürekli bir ahlak yozlaşması, bir rüşvet ve yolsuzluk yaygınlaşması tüm ülkeyi pençesine almaktadır

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin üçüncü grubu, bütün politikacıların şu ya da bu nedenle, bu rüşvet ve yolsuzluk mekanizmasına bulaşmasından dolayı, rüşvetin ve yolsuzlukların hesabının siyasal olarak sorulamamasından doğmaktadır

Dördüncü olarak, rüşvet yolsuzlukların önlenmesinde alınacak tedbirlerin yasalara ilişkin olmasından dolayı, bu yasaları çıkartmayan ve daha da kötüsü bizzet rüşvet ve yolsuzluklara bulaşarak topluma örnek olan politikacılar, bu toplumsal yaranın hem ortaya çıkmasında hem de tedavi edilmemesinde birinci derecede sorumludurlar

Aslında bu durum son derce vahim bir soruna işaret etmektedir: Rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi, yasal düzenlemelere bağlıdır Oysa yasal düzenlemeleri yapacak olan politikacılar bizzat rüşvetin ve yolsuzlukların üreticisi durumunda olduklarından, durumu düzeltecek yasal önlemlerin alınması olanaksızlaşmaktadır

4 Ekonomik Yapıdan Gelen Nedenler

Ekonomik yapıdan gelen nedenleri, çok genel olarak üç büyük grup içinde ele almak olanaklıdır

Birinci olarak, genel ekonomik politikanın nitelikleri, rüşveti bir ölçüde özendirici etkiler yapmaktadır

Türkiye Cumhuriyeti, batı modeli kalkınmayı kendisine hedef almıştır Fakat, batı dünyasındaki kalkınmanın motoru olan sermaye birikimi, Cumhuriyetin ilk yıllarında yetersiz olduğundan, bu eksiklik, Devletin müdahalesiyle ve devletin eliyle telafi edilmek istenmiştir

Bu çerçevede, Devlet, bir yandan doğrudan yatırım yaparken, öte yandan özellikle yabancı tüccara karşı, yerli iş adamları desteklenmiştir

Bu uygulama, bir yandan doğrudan ekonomik faaliyette bulunan Devletin memurlarında bu faaliyetlerin "ürünlerinden yararlanmak", ve öte yandan da, Devletin desteği ile zenginleştirilen bireylerin servetlerinden "pay almak" konularında önce arzuların, sonra da adeta "hak" haline gelen, "komisyon" adı altındaki rüşvet olaylarının ortaya çıkmasına yol açmıştır

Bu çerçeve içinde, Türkiye'deki tüm devlet bankaları bugün rüşvetin ve yolsuzlukların baş nedenlerinden biri haline gelmiştir Bu bankaların elindeki olanakların işadamları bürokratlar ve politikacılar tarafından yağmalanarak paylaşılması sırasında ortaya çıkan sorunlar, sokak ortalarında mafya elemanlarının birbirlerini ve yüksek dereceli bürokratları yaralamaları ve öldürmeleriyle kamuoyu tarafndan öğrenilmektedir

İşin daha da kötüsü, doğrudan Hükümet, yani Kabine ve bazı yatırımcı bakanlıklar, verdikleri teşvikler, gösterdikleri kolaylıklar yoluyla da bu "sermaye birikimine" yardımcı olurken, pay almaya başlamışlardır

Özelleştirme uygulamaları ise, işte bu yollarla üretilmiş bulunan kamu mallarının satışı sırasında, ek bir yolsuzluk ve rüşvet alanı olarak ortaya çıkmış görünmektedir

Ekonomik yapıdan gelen nedenlerin ikinci grubu, "kayıt dışı ekonominin" yaygınlaşmasından kaynaklanmaktadır

Özellikle 1980 sonrasında devletin de göz yumması ve hatta teşviki ile bir yandan "kayıt dışı" adıyla anılan, "faturasız işlemlere" dayalı ekonomi yurt dışı işlemler bağlamında büyük bir yaygınlık kazanırken, öte yandan kara para aklanması da bu alandaki önemli bir etkinlik halini almıştır Kayıt dışı ekonominin ve kara paranın sistem içine sokulmasında ve aklanmasında başvurulan işlemler, rüşvet mekanizması yoluyla yapıldığından, "kayıt dışı ekonominin" genişlemesi kamudaki rüşvetin yaygınlık kazanmasında da olağanüstü bir etki yapmaktadır

Ekonomik nedenlerin üçüncü grubu gelir farklılaşmasından doğmaktadır

Pek çok tarihsel ve yapısal nedenin yanında, artık yapısal ve sürekli bir ekonomik özellik halini almış olan enflasyon, kara paranın ve kayıt dışı işlemlerin yaygınlaşması, ülkedeki gelir farklılaşmasını uçurum haline getirmiş, bu ise politikacıların ve bürokratların bu yağma sırasında ortaya çıkan "uçurum farklılıklarını" telafi ederek, ceplerini doldurma, kendilerini ve ailelelerini güvenceye alma arzularını arttırmıştır

Bir başka deyişle, normal ve namuslu yollardan "memurluk" yaparak yaşamak gittikçe zorlaşırken, eğitim, sağlık gibi hizmetlerin de serbest piyasa mekanizmasının belirlediği fiyatlara bırakılmakta oluşu, insanların en temel gereksinmeleri bakımından yetersiz koşullarla karşı karşıya kalmalarına yol açmakta, bu da rüşvet ve yolsuzluk uygulamalarını teşvik etmektedir

5 Hukusal Yapıdan Gelen Nedenler

Hukusal yapı dört açıdan Türkiye'de rüşvetin yaygınlaşmasına yol açmaktadır:

Birinci olarak bu yapı eskimiştir Yasalar, yönetmelikler yani hukuksal kurallar, vatandaşın işlerini yürütmesinde yeterli değildir

Ayrıca tüm sistem, Devletin vatandaşa "güvensizliği" üzerine kurulduğu için, engelleyici ve yasakçı bir nitelik taşımaktadır Dolayısıyle, "normal işlerin" yürütülmesinde bile hukuksal sistemden gelen zorluklar, rüşvetin yaygınlaşmasına yol açmaktadır

İkinci olarak bu yapı, bizzat Yargıtay Başkanının da belirttiği gibi, siyasal yapıdan bağımsız değildir

Bu nedenle, bir yandan siyasal etkilere açık olarak, rüşvet ve öteki yolsuzluklardan etkilenmekte, öte yandan, siyasal yapı üzerindeki denetim gücünü kullanamamaktadır

Üçüncü olarak hukuksal yapımız, rüşvet ve yosuzluklarla mücadelede, etkin ve verimli bir düzene sahip değildir Bir başka deyişle, hukuk düzenimiz, çağdaş yolsuzluklarla başedecek bir felsefeyle oluşturulmamıştır

Dördüncü olarak, bu felsefe eksikliğinden de kaynaklanan bir biçimde, hukusal yapımız, "organize suç" kavramı çerçevesinde etkin önlemlere sahip değildir Rüşvetin çok önemli bir bölümünün "kara para" ve "organize suç" çerçevesinde ortaya çıktığı düşünülürse bu eksikliğin ne denli önem taşıdığı anlaşılır

6 Bürokratik Yapıdan Gelen Nedenler

Bürokratik yapı da dört ayrı biçimde rüşvetin ve yolsuzlukların yaygınlaşmasına neden olmaktadır

Birinci olarak bu yapı, kamu denetiminin yani vatandaş girişiminin eksikliğinden dolayı doğrudan doğruya "memurların insafına" terkedilmiş durumdadır Yani mevzuat ne olursa olsun, vatandaşın işinin görülmesi memurun davranışına ve merhametine terkedilmiştir

İkinci olarak, hukuksal yapı bölümünde belirtildiği gibi tüm sistem devletin vatandaşa güvensizliği üzerine kurulu olduğundan, yasakçıdır İşlerin "normal olarak" yürütülebilimesi için bile, yardıma ve desteğe gereksinme vardır

Üçüncü olarak, memurların yaşam standartları çok düşüktür Ayrıca reel ücretleri zaman içinde, artma değil düşme eğilimi gösterir Çünkü Türkiye'nin seçtiği enflasyonist kalkınma modeli uygulaması, kalkınmanın yükünü sabit gelirli vatandaşın üzerine yıkmaktadır

Memurların sendika kuramamaları, hem ücret açısından, hem de meslek değerlerinin uygulanabilmesi ve belki rüşvetin bir ölçüde denetlenebilmesi açısından önemli bir eksiklik gibi görünmektedir

Dördüncü olarak hem kültürel hem de siyasal yapı, memurları rüşvet almaya ve yolsuzluk yapmaya teşvik etmekte bu durum, bürokrasinin tümünü, rüşveti besler hale getirmektedir

7 Toplumsal Yapıdan Gelen Nedenler

Türkiye'de esas olarak yozlaşma, iç göç olgusunun ivme kazandığı, hukuk devleti kurallarının, yanlış bir popülizme kurban edildiği 1950'li yılllardan başlayan bir gecekondulaşma olayı ile çok yakından bağlantılıdır

Sanayileşmeye dayalı olmak yerine, tarımdaki makinalaşmanın ortaya çıkardığı bir iç göç olgusu, 1950'li yıllardan beri, Türkiye'yi etkilemektedir

Siyasal iktidarların bu iç göç karşısında, arsa üretmek yerine, kaba kuvvetle yapılan gaspın meşrulaştırılmasına yönelik "gecekondu affı" politikaları, Türkiye'deki hukuk devletini sarsan en önemli olaylardan biridir

Çünkü kırsal alanlardan gelerek, mafya ve benzeri örgütler aracılığı ile hazinenin, belediyelerin ve kimi zaman da özel şahısların mülkiyetinde bulunan arsaları gasp eden ve böylece zenginleşen aileler, bir süre sonra, bu yöntemi yaşamın tüm alanlarında kullanmaya başlamış ve sonuç da almışlardır

Bu yolla başarıya ulaşan aileler, bir süre sonra önce yerel örgütlere, sonra da ulusal parti politikalarına egemen olmuş ve hem yerel meclisler hem de ulusal delegelik aracılığı ile, tüm sistemi egemenlikleri denetlemeye başlamışlardır

Bu oluşum, hukuk devletnin temellerini önemli ölçüde sarsmış, politikacılar, kurallara göre değil, kendilerine destek veren bu "delegelerin" özel çıkarlarına göre davranmaya başlamışlardır

İşte bu oluşum, hukuk devletinden önemli sapmaları getirmiş, bu sapmalar, demokrasinin yozlaşmasına yol açmış, sonunda, hukuk kuralları ve kamu yararı yerine, rüşvet ve yozlaşma tüm topluma egemen olmuştur

"Herkesin" rüşvet aldığı" bir yapı içinde, birey ile sistem arasında bir kısır döngü oluşmakta, bireyler sistemi, sistem de bireyleri besler hale gelmektedir

Sonuç olarak, bugün Türkiye, başta politikacılar olmak üzere, herkesin rüşvet aldığı, rüşvetin günlük yaşamda "normal" bir uygulama olduğu, insanların politikaya "köşeyi dönmek" için girdiği ve rüvet alarak"köşeyi döndüğü" ve rüşvet alanların, aldıkları rüşvetlerin yanlarına k>â r kaldığı bir ülke halini almıştır

Kamudaki rüşvetin nedenleri üzerinde çok genel olarak durduktan sonra, şimdi yine çok kısaca, bu nedenlerin nasıl ortadan kaldırılabileceğine, yani rüşvetle mücadelenin nasıl yapılabileceğine bakabiliriz

II Kamuda Rüşvet Nasıl Önlenebilir

Rüşvetin önlenmesi için üç genel ilkenin bilincine çok iyi varmamız gerekmektedir

Rüşveti önlemenin, birinci yolu demokrasi bilincinin, kamu yararı anlayışının, vatandaşlık kavramının ve dolayısıyla, kamu denetiminin, geliştirilmesidir

Bunun için de hiç kuşkusuz, herşeyden önce, Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde olan okullalrdan işe başlamak gerekmektedir

Aile ve kitle ileştişim araçları, etkinlik ve yaygınlık açısından okuldan sonra gelir

Rüşveti önlemenin ikinci yolu şeffaf devletin geliştirilmesidir

İdarenin tüm işlem ve eylemleri yalnız yargı denetimine açık olmakla kalmamalı, tüm vatandaşların ve sivil toplum örgütlerinin her an bilglisine ve eleştirisine açık tutulmalıdır

Rüşveti önlemenin üçüncü yolu, yasakları azaltmak, olanaklı ise kaldırmak, devletin ekonomik faaliyetlerini ve doğrudan kaynak aktarma işlerini azaltmak ya da yoketmektir

Bu çerçevede, başta Ziraat Bankası olmak kaydıyla, devlet bankalarının tümü, zaman yitirilmeden özelleştirilmelidir

Böylelikle, hem ekonominin kendi mantığına göre işlemesine olanak tanınmış olacak, hem de devlet eliyle, bireylerin zengin edilmesine, rüşvet ve yolsuzluk olaylarına son verilmiş olacaktır

Bu üç genel ilkenin, yani demokrasinin geliştirilmesiyle, devletin şeffaflaştırılması ve küçültülmesi ilkelerinin uygulanması sırasında, hukuk düzeni ve bürokrasi, etkinlik ve dürüstlük açısından yeniden gözden geçirilmelidir

1950'li yıllarda başlayan bir "gecekondulaşma" olayının getirdiği gasp ve yağma kültürünün siyasal partilere ve devlete egemenliğine son verilmelidir

Siyasal partiler yasası, delege egemenliğini önleyecek biçimde yeniden ele alınmalıdır

Bu çerçevede, bir yandan iç göç çerçevesinde arsa üretimi ve kent hukuku dışı alanların denetimine önem verilmeli öte yandan hukuk devletinin güçlendirilmesi için özel projeler hazırlanmalıdır

Hem yargı, hem de bürokrasi, olanaklı olduğu ölçüde, siyasetten bağımsızlaştırılmalıdır

Yargı, rüşvet ve yolsuzlukların insanların yanına k>â r kalmayacağına ilişkin örnekeleri mutlaka üretmelidir

Ayrıca birinci ilkeye uygun olarak, rüşvetin ve yolsuzluğun bedeli mutlaka ama mutlaka siyaseten de ödettirilmeli, topluma örnekler gösterilmelidir

Bu genel ilkelere ek olarak şu hızlı önlemler alınabilir:

Cumhurbaşkanına bağlı Devlet Denetleme Kurulu daha yaygın ve etkin bir yapıya kavuşturulmalı ve bu alanda da kullanılmalıdır

Başbakanlık Denetleme Kurulu daha yaygın ve etkin olarak kullanılmalıdır

Devlet Bankaları derhal özelleştirilmelidir

İhaleler, Dünya Bankası'nın ihale sistemine göre yapılmalıdır

İhaleler ve müteahhitlerin istihkak ödemeleri, kamuya açık ilanlarla duyurulmalıdır

Vatandaşın resmi işlemleri sırasında, tüm istekleri için, sadece ve sadece beyanı ile yetinilmeli, kendisinden hiçbir ek evrak istenmemeli, ilerde yalan beyanı sabit olursa, aldığı hak iptal edilerek ve ek müeyyideler uygulanarak cezalandırılmalıdır

Resmi muameleler sırasında, vatandaştan her ne ad altında olursa olsun, makbuz karşılığı bağış alınması da yasaklanmalıdır

Sanıyorum, bu önlemler alınırsa, rüşvetin "kökü kazınmaz" ama, bir toplumsal "norm" olmaktan da çıkar



FELSEFE VE DEMOKRASİ ÜZERİNE ANILAR:

BABAM, ECEVİT, İNÖNÜ VE YİNE ECEVİT



Emre Kongar





Ben artık çok yaşlandım

Daha doğrusu, artık kendimi "gereğinden fazla" yaşlı hissediyorum

Ne demek kendini "gereğinden fazla yaşlı hissetmek"?

Galiba en önce, "huysuzlaşmak" ve bunun "bilincinde olmak"

Yani ortak karar gerektiren belli konularda, karşısındakinin beklentilerine pek uymasa da, onun arzu ve beklentileriyle tam uzlaşmasa da, kendi istediğini yapmak

Yurt dışındaki bir konferans dizisini tamamlayıp Türkiye'ye yorgun argın döndüğümde, Zeynep Oral, Milliyet Sanat için "Felsefe ve Demokrasi" konulu bir yazı isteyince, ben de birdenbire "çok yaşlandığımı" hissettim

Sözün kısası "huysuzlandım" birdenbire

Süre sınırlı Yer sınırlı Oysa konu çok geniş

Üstelik en son örneği olan Tanilli'nin kitabında gördüğümüz gibi, çok güzel de işlenmiş yıllar boyunca

Bütün bunlara ek olarak, "Türkiye'nin Toplumsal Yapısı" adlı kitabımı "Yirmibirinci Yüzyılda Türkiye" adıyla yeniden yazmakla çok meşgulüm

İki yıldan beri bu işle uğraşıyorum Yayıncıma, bu yılın sonunda bitirmeye söz verdim Üzerimde müthiş bir zaman baskısı var

Bu durumda, Milliyet Sanat Dergisi ekibinin beklentilerine pek uymasa da, "Felsefe ve Sanat" konusundaki "düşüncelerimi" değil, "anılarımı" yazmaya karar verdim

Düşünce üretilmesi gereken soyut bir konuda "anılar" olur mu diyeceksiniz!

Eğer, anneniz ve babanız felsefe hocası ise, eğer siz yıllarca politikanın içinde, lider düzeyinde felsefe ve demokrasi konularını tartışmış iseniz, olur elbette

Hem burası Türkiye

Devleti korumak adına çetelerin kayrıldığı, enflasyonu düşürmek adına geniş kitleleri daha çok ezici önlemlerin alındığı, vatanı kurtarmak sloganları arkasına sığınılarak bireysel ve örgütlü cinayetlerin işlendiği, demokrasiyi geliştirmek uğruna özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke burası

Yani sadece çelişkilerle dolu bir dünyada değil, çelişkilerin yapısal özellik kazandığı bir toplumda yaşıyoruz

Ben de neden "düşünce kırıntıları yerine anı parçacıklarından oluşan ile bir yazı yazmayayım" dedim ve aşağıdaki yazı ortaya çıktı

* * *

"Felsefe ile Demokrasi" ilişkileri konusundaki ilk anılarım 1956 yıllarına dek geri gidiyor

Çengelköy'de, iskelenin yanındaki iki gazinodan, Beylerbeyi tarafında olanında bir yemek sofrası

Babam, Yahya Kemal ve arkadaşları

Ben de sofranın bir kenarına ilişmişim 15 yaşında, gençliğe doğru adım atan bir çocuk olarak, konuşulanlardan birşeyler kapmaya çalışıyorum

O sıralarda dağcılığa merak sarmış olan ağabeyim sofrada yok

Yaklaşık iki hafta önce, Demirkazık tepesine tırmanmak üzere, bir arkadaşı ile birlikte Niğde'ye gitmiş

Bir ara söz ağabeyime geliyor Babam çok heyecanlanıyor O'nu, Engin Kongar'ı anlatmaya başlıyor:

Önce fiziksel gücünü vurguluyor: "Her gün jimnastik yapıyor, halter kaldırıyor Bir yumrukta bir öküzü öldürecek kadar kuvvetlendi" diyor

Daha sonra, bu yazının konusu olduğunu aradan uzun zaman geçince anladığım bir başka cümle söylüyor:

"Üstelik mükemmel felsefe bilir Bu yaz bizzat ben okuttum Artık, Moskova'ya bile eğitime gidebilir"

Gerçekten de o yaz ağabeyim, liseyi bitirmiş Fen kolu mezunu olduğu için, sadece mantık ve sosyoloji okumuş Felsefe okumamış Babam bu eksiğini tamamlamak için, O'na bütün yaz felsefe okutuyor ve en sonunda da aile mecslisi önünde imtihan ediyor Sonuç, yine babamın ağzından: "Aferin Yetiştirdiğim en iyi öğrencisin"

Yemek sohbeti çerçevesinde, "felsefe bilen bir insanın", "gerçeklere uygun olmayan en güçlü ve en sistematik eğitimlere dahi direnç kazandığı" konuşuluyor

Daha da ötesi, "felsefe bilen insanın" hangi sert ideoloji uğruna olursa olsun, "robotlaşmayacağı", "militanlaşmaya direneceği" konusunda düşünce birliğine varılıyor

Gerçek bir "insansever" olan babam, tarihteki tüm kitlesel cinayetlerin, insanları kurtarmak adına işlendiğini, felsefe bilen bir kişinin artık bu safsataları yutmayacağını, demokrasinin insan haysiyetine en uygun rejim olduğunu söylüyor ve bu konu o gece için, "hümanist" yaklaşımların vurgulanmasıyla kapanıyor

Böylece ben, felsefe ile demokrasi ilişkisini, babamın ağzından ve o zamanlar "idolüm" olan ağabeyime atıf yaparak bir daha unutamayacağım bir biçimde belleğime kazımış oluyorum

Bu anımın, trajik de bir sonu var: Bu yemeğin ertesi günü gelen bir telgraftan ağabeyimin, bir hafta önce önce dağdan düşerek ölmüş olduğunu öğreniyoruz

Yani babam ağabeyimi överken, o artık çoktan ölmüş ve gömülmüş

* * *

Felsefe ile demokrasi konusundaki ikinci anı demetimin odağı 1976 yılı

Ankara'da Göreme sokakta bir evde, Bülent Ecevit, Gündüz Ökçün, Bilsay Kuruç, Uğur Korum, Sevil Korum, Cahit Kayra, Vural Güçsavaş, CHP'nin 1977'de kabul edilen "Yeni Programını" yazıyoruz

Rahşan Ecevit, başkanı olduğu "Köy Derneği" çalışmalarını yürüttüğü için, bize pek katılamıyor

Işın Çelebi ve Mehmet Kabasakal, sekreterya hizmetlerini yürüten genç arkadaşlar Mehmet Kabasakal, daha çok not tutuyor, toplumsal konulardaki müsveddeleri hazırlıyor Işın Çelebi ise daha çok ekonomik konularda Bilsay Kuruç'un ilişkilerini kuruyor ve telefonlarını bağlıyor

Grubun genel eşgüdümünü Cahit Kayra sağlıyor

Ekonomik konularla daha çok Bilsay Kuruç, dış ilişkilerle de daha çok Gündüz Ökçün ilgileniyor Toplumsal ve kültürel konularla da genellikle ben ilgileniyorum

Bu toplantılara zaman zaman Turan Güneş de katılıyor

Esas olarak, Parti'nin programını satır satır yeniden yazıyoruz

İşte bu çalışmalar sırasında Ecevit, her zaman felsefe eğitiminin önemini vurguluyor

Esas tezi şu: Lise sıralarında iyi bir felsefe eğitimi verilse, Türkiye'nin pek çok siyasal sorunu çok daha rahat çözülebilir

Dönem, solda ve sağda şiddet hareketlerinin "öğrenci eylemleri" ya da "gençlik eylemleri" adı altında yaygınlaştığı sıralar

Ecevit, şiddet olayları konusu açıldığı zaman sözü derhal, temel çarenin "felsefe eğitiminde" olduğu noktasına getiriyor

Ben kendisine hemen hemen her defasında "sosyolojinin" de önemini hatırlatıyorum ama O, konuyu hiç saptırmıyor, felsefe üzerindeki odaklaşmasını sürdürüyor

Zaman zaman varlıkbilim (ontoloji) ve bilgi kuramı (epistemoloji) konularında derinleşiyoruz

Ecevit'in Hint felsefesine egemenliğinden de kaynaklanan lezzetli sohbetler çıkıyor ortaya

Ama her seferinde dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Gençlere iyi felsefe eğitimi verilebilseydi birbirlerini öldürmezlerdi Çünkü felsefe, herşeyden önce, "mutlak doğru" denilen "dogmaların" yani "uğrunda cinayet işlenen doğruların" ne denli göreli, ne denli insana göre değişen ve ne denli değişken toplumsal, siyasal ve ideolojik gerçekler olduğunu öğretirdi

Böylece gençler, uğrunda cinayet işledikleri "dogmaların", değimez ve mutlak gerçekler değil, zamana ve toplumlara göre değişen göreli kavramlar olduğunu öğrenir, asıl değişmez doğrunun yani "dogmanın" "insan sevgisi" olduğunu anlarlardı diye düşünüyoruz

Ecevit, bu sıralarda Türk Felsefe Kurumu'nun konuğu olarak Hacettepe Ünviersitesi'nde bir konferansa geliyor

Konu esas olarak, inancın ve bilginin felsefedeki ve siyasetteki yerinin tartışılması

Gerek sunuş, gerekse benim de katıldığım sonraki tartışmalar ile konu enine boyuna iyice irdeleniyor

Herkes, lider düzeyindeki bir politikacının bu konudaki derinliğinden etkileniyor

* * *

Felsefe ve demokrasi ile ilgili anılarımın üçüncü bölümü 1990'lı yıllara ilişkin

Erdal İnönü, Sevinç İnönü, Duygu Büke Uğur Büke, Tosun Terzioğlu, Nuran Terzioğlu, Yiğit Gülöksüz, Güven Gülöksüz, Korel Göymen, Güldal Göymen, Süha Umar, Tülin Umar, Ünlü ailesi, Bilgi Kongar ve ben, pek çok yılbaşını birlikte geçiriyoruz

Yeni yıl konuşmalarını, geceyarısına çeyrek kala, ben yapıyorum ve her seferinde bir punduna getirip, zamanın ve uzayın sonsuzluğundaki insanın hiçliğine değinerek sözü, siyasetin ilkelerine ve demokrasinin erdemlerine, insanoğlunun mutluluğuna getiriyorum

Her defasında da, geceyarısı kutlamaları yapıldıktan sonra, Erdal İnönü genellikle Voltaire'den alıntılar yaparak bana bir yanıt veriyor ve felsefe'nin yaşamındaki somut katkılarını anlatıyor

Kimi zaman Zenon'un paradoksunun Yunan Dışişleri Bakanı ile olan müzekerelerde nasıl işine yaradığını, kimi zaman, babasının yaptıklarını felsefe yoluyla nasıl daha iyi nasıl algıladığını kimi zaman da siyasette karşılaştığı güçlüklerle başederken, onları aşmakta felsefeden nasıl yararlandığını belirtiyor

* * *

Felsefe ve demokrasi konusundaki son grup anılarım, çok yakın geçmişe ilişkin

Ecevit'in Başbakan yardımcısı olduğu bugünkü hükümet kurulmuş

Dürsüt bürokrat, iyi insan Hikmet Uluğbay, Milli Eğitim Bakanı

Ben Cumhuriyet Gazetesi'nde her pazartesi köşe yazıları yazıyorum

Bir yazımı, felsefe eğitiminin demokratikleşmemize yapacağı katkılar üzerine kaleme alıyorum Çünkü tam bu aralarda "Sekiz Yıllık Temel Eğitim Yasası" artık yürürlüğe konuyor ve "müfredat programları" da yeniden gözden geçiriliyor

Derken geçenlerde gazetelerde bir haber: Felsefe dersleri yeniden zorunlu dersler arasına konuluyor

Böylece gençlerimiz, "felsefe bilen" insanlar olarak hayata atılacak

Kendi kendime, "Bu hükümet başka hiçbir başarı göstermese bile, salt bu uygulaması için hakkımı helal ederim" diyorum


AVRUPA ÜLKELERİNDE ÇEŞİTLİ SOSYAL DEMOKRAT DENEYİMLER VE TÜRKİYE İÇİN ÇIKARILACAK DERSLER


1996


İncelenmiş olan altı ülkenin sosyal demokrat deneyimlerini, Türkiye'nin de bugüne kadar yaşadıkları açısından gözden geçirdiğimizde, şu noktaların, bir sosyal demokrat iktidar açısından önem kazandığını görüyoruz:

1) Uluslararası konjonktür çok önemlidir

2) İktidar yorgunluğu, ya da yıpranmışlık önemli bir ögedir

3) Emekçi örgütleriyle ve sosyal demokrasinin geleneksel müttefikleriyle organik bağ önemlidir

4) Çağımızda, salt emekçi kesim ağırlıklı politikalar kimi zaman iktidara gelmek için yeterli olmamaktadır

5) Gelecek seçimlerde, seçmene verilebilen umut, seçim şansını arttırmak açısından çok önemli bir ögedir

6) İktidarda yapılan yanlışlar ve yönetim beceriksizlikleri çok etkin ve çok hızlı bir siyasal cezalandırmayı gündeme getirmektedir

7) Muhalefet dönemindeki hazırlık ve seçmenle kurulan diyalog, iktidar şansını da, iktidara gelindiğinde, başarı olasılığını da çok arttırmaktadır

8) Seçmen açısından, bütün yukardaki ögelerin toplam etkisi, "güvenilirlik ve umut" kavramlarında somutlaşmaktadır

Şimdi bu ögeleri, ülkemiz açısından, daha yakından irdeleyebiliriz

ULUSLARARASI KONJONKTÜR

Bütün ülkelerdeki sosyal demokratlar zaman zaman, Türkiye'nin yaşadığı, trajik uluslararası konjonktürel baskılardan etkilenmiş görünmektedir

Örneğin, 1970'li yılların sonundaki petrol krizinin, Sosyal Demokrat iktidarların (İngiltere'de yaşandığı gibi) başarısızlığına büyük katkıları olmuş buna karşılık, mevcut iktidarları yıprattığı için, sosyal demokratların muhalefette olduğu ülkelerde, (İspanya ve İsveç gibi) onlara yeni bir şans tanınmasının kapılarını aralamıştır

Türkiye'de de bir "umut" olarak iktidara gelen Ecevit'in, çok kısa bir sürede yıpranmasının altında, yönetim beceriksizliği olduğu kadar, uluslararası konjonktürün büyük etkisinin bulunduğu da açıktır

Uluslararası konjonktür, sadece, petrol krizi biçiminde net olarak değil, kimi zaman, IMF kılığında çok daha örtülü ama aynı derecede etkili bir rol oynar ülkelerin kaderlerinde

Bu rolü öngöremeyen, ya da ciddiye almayan sosyal demokratların ise başarıya ulaşmaları çok zordur

Hiç kuşkusuz, bir başka konjonktürel öge, öteki ülkelerdeki sosyal demokrat iktidarların varlığıdır

Türkiye, tarihi boyunca bütün bu "konjonktürel" sorunları sosyal demokratlar açısından bütün ağırlığıyla yaşamıştır

Bu çerçevede hatırlanması gereken bir başka nokta, uluslararası konjonktür çerçevesinde Amerika Birleşik Devletlerinin askerlerle olan ilişkileri ve geneldeki demokrat ya da demokrat olmayan rejimlere karşı tavrıdır

Yine aynı biçimde, Kıbrıs bunalımı gibi olaylar, Ermeni saldırıları gibi süreçler, hep, "uluslararası konjonktürün" kaçınılmaz sonuçları olarak iktidarda ya da muhalafette, Sosyal Demokratların, siyasal kaderini önemli ölçüde etkilemiş ve hatta

kimi zaman belirlemiştir

İKTİDAR YORGUNLUĞU YA DA YIPRANMIŞLIK

Bu öge uluslararası konjonktürde olduğu gibi, Türkiyye'de de çok etkin çalışır

Sosyal Demokratların tek başına ya da ortak olarak iktidarda bulunduğu süreler bir dönemi aştığı zaman, yıpranma ortaya çıkmakta ve bunu telafi etmek olanaklı gözükmemektedir

Çünkü iktidardaki yıpranmanın en önemli nedeni, yönetimde etkin olamamak ve muhalefette iken savunulmuş olan ilkelerin yaşama geçirilememesi olarak göze çarpmaktadır

Buna karşılık, sosyal demokratlar uzun süre muhalefette kaldıklarında, hiç bir şey yapmasalar dahi, bir süre sonra iktidar alternatifi durumuna gelebiliyorlar

Tabii, bu günlerde, Türkiye'deki "bölünmüş" sosyal demokrat partiler açısından da aynı durumu görüyoruz: İktidar ortağı olan CHP, (başka önemli nedenlerle birlikte) iktidarda yıprandığı için oy kaybetmiş, muhalefette duran DSP ise oylarını arttırmıştır

Fakat her iki partinin de "Khiçbier şey yapmadan" artık, oy artırmaları pek söz konusu gözükmemektedir

Ecevit'i, 1977 seçimlerinde birinci parti yapan "umut" bugünlerde her iki sosyal demokrat parti açısından da pek söz konusu gözükmemektedir

Bu nedenle her iki partinin de toplam yüzde 25 dolayındaki bir potansiyeli, (ki bu rakam ülke potansiyelinin en az 5 puan altındadır) paylaşmaları gelecek seçimler açısından normal bir sonuç olarak düşünülebilir

EMEKÇİ ÖRGÜTLERİ VE GELENEKSEL MÜTTEFİKLERLE ORGANİK BAĞLAR

İngiltere ve İsveç modelleri bize sosyal demokrat partilerle emekçi örgütlerin organik ilişkilerinin ne denli hayat>î olduğunu öğreten deneyimlerdir

İtalyan ve Fransız modelleri de aynı dersin tekrarı

niteliğindedir

Türkiye'de ise, özellikle 1982 Anayasası'nın sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına siyaseti yasaklaması bu konuda, sosyal demokrat partilerle, emekçi örgütleri ve geleneksel müttefikleri arasında önemli bir boşluk yaratmıştır

Sonuç olarak Anayasa değişiklyikleri yapıldıktan sonra da, sosyal demokrat partilerle, emekçi örgütleri arasındaki boşluk doldurulamamış, ve bugünkü, "işçi örgütlerinden kopuk" sosyal demokrat partiler dönemine gelinmiştir

Gerek CHP, gerekse DSP, yalnız işçi örgütleriyle değil, mimarlar odası, tabibler odası, barolar gibi, önemli meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütlenmeleri ile de bağ kurmamışlardır

İşin ilginç tarafı, her iki partide de bu yönde bir eğilim ya da istek görülmemektedir

BAŞKA İTTİFAKLARIN ARANMASI

Avrupa'daki sosyal demokrat deneyimler, bize büyük ölçüde, çağımızda, yalnız emekçilere dayalı bir siyasal örgütlenmenin, iktidara gelmek için yeterli olmadığı konusunda önemli ipuçları vermektedir

Özellikle faşist yönetimler sonrası ortaya çıkan sosyal demokrat iktidarlar, demokrasi adına, çok daha geniş ittifaklar oluşturmak yolunu seçmişler ve geniş kitleleri ikna edebildikleri oranda, başarıya ulaşmışlardır

Oysa Türkiye'de, sosyal demokrat partiler, bırakınız, geniş kitlelerle ittifak edebilmeyi, diyelim ki, "esnaf örgütleri ile bile ("bile" diyoruz, çünkü bu örgütler sosyal demokratlara en yakın olan kesimlerden oluşmaktadır) ittifak gerçekleştirememişlerdir

Bu arada gerek CHP'nin gerekse DSP'nin, parti içi "hizipçi" görüntüsü, zaten geniş halk kitlelerinde oldukça derin kuşkular yaratmıştır

Geniş kitlelerdeki kuşkulların giderilmesi, bir yandan emekçi kitlelerle, bir yandan toplumun öteki güçleri ve katmanları ile ittifaklar kurulması, hiç kuşkusuz, herşeyden önce, Türkiye'deki sosyal demokrat partiler ile seçmen arasındaki "güven bunalımının" aşılmasına bağlıdır

Türkiye gittikçe, "örgütlü toplum" olmaya doğru bir gelişme gösteriyor

Bu çerçevede,pek çok sivil toplum örgütü, pek çok meslek kuruluşu, toplumsal ve siyasal olarak etkinliklerini arttırıyor

Sosyal demokrasi, bütün bu farklı istem ve kesimleri dikkate alarak programını yapmak zorunda görünmektedir

SONUÇ

Avrupa örneğine baktığımızda Türkiye'de sosyal demorasinin sorununun "bölünmüşlükten" daha derin temellere dayandığı derhal göze çarpmaktadır

Birinci planda "güvenilirlik" konusu vardır

Sosyal demokrat partilerin bu sorunu aşmaları, önce kendi partileri içindeki "hizipçi" görüntüden kurtulmalarına, sonra da birbirleri ile olan ilişkilerini düzeltmelerine bağlı görünmektedir

Bundan sonraki aşama, emekçilerin örgütleri ve daha sonra da geniş halk kesimlerini temsil eden meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri ile diyalog ve organik bağ kurmalarına bağlıdır

Bütün bu aşamalar hiç kuşkusuz, ciddi bir plan-program ve proje çalışması gerektirmektedir

Türkiye'nin bugün eriştiği aşama, sosyal demokrasinin gelişmesine ve yeniden bir umut haline gelmesine çok uygun bir ortamı üretmiştir

Bütün sorun, parti düzeyinde, belki, daha doğru bir teşhisle, lider düzeyinde bu gerekliliklerin bilincine varılması gibi görünmektedir



KÜLTÜR VE BİLİMİNSANININ SORUMLULUĞU

Prof Dr Emre Kongar




YILDIZ TEKNİK ÜNİVESİTESİ AÇILIŞ DERSİ

30 EYLÜL 1996








Kültür, en kısa tanımıyla, insanın doğaya eklediği tüm maddi ve manevi varlıkların toplamıdır

Bu anlamda, insanoğlunun yarattığı, ürettiği, her mal, her ahlak kuralı bir "kültür öğesi"dir

Bir başka deyişle, üzerimizdeki elbise de bir kültür öğesidir, kafamızın içindeki "insan öldürmek kötüdür" ilkesi de

Genellikle, fiziksel nitelik taşıyan öğelere, "maddi kültür", zihinsel ve ruhsal nitelik taşıyanlara da "manevi kültür" denir

"Kültür" terimi, bir de, sanat ve edebiyat dünyaları anlamına gelir Bu biçimiyle "kültür" sözcüğü daha çok edebiyat ve güzel sanat alanlarının toplamı için kullanılır

İşte bugün bu derste "biliminsanlarının", maddi ve manevi kültür alanlarındaki ve sanat-edebiyat dünyalarındaki sorumluluklarına çok kısaca bir göz gezdireceğiz

Kültür'ün iki Öğesi: Teknoloji ve İdeoloji

İnsanoğlu dünya üzerinde varolduğundan beri, iki savaşın, iki temel çelişkinin içinde bulur kendini: İnsanın doğa ile savaşı ve insanın insan ile savaşı

İnsanın doğa ile olan çelişkisi, sonuçta, araç, gereç ve bilgi olarak, teknolojiyi üretmiştir

İnsanın insanla olan çelişkisi ise, sonuçta, inançlar ilkeler kurallar bütünü olarak ideolojileri yaratmıştır

Gerek teknolojik gelişmeler, gerekse, ideolojik değişmeler, insanın hem doğayı daha iyi denetlemesine, hem de kendi cinsi ile daha düzenli ve uyumlu ilişki kurmasına yardımcı olmuştur

Tekerleğin, pusulanın, matbaanın icadı, insanoğlunun yazgısında üç farklı dönüm noktasını simgeler

Buhar makinasının, endüstri çağını simgelediğini hepimiz biliyoruz

Atomun parçalanması ise, insanoğlunun önünde yepyeni ufuklar açmıştır

Günümüzdeki karmaşık elektronik teknoloji, ve enerji devrimi, uzayın sonsuz kaynaklarını insanlığın emrine verecek gibi gözükmektedir

İdeoloji konusunda ise, insanlık, gerek doğayla gerekse öteki insanlarla mücadele etmek için "devlet"i üretmiştir Bu arada,

totemlerden çok tanrılı dinlere, çok tanrılı dinlerden, semavi inançlara yükselmiştir

Devlet, insanın yarattığı en önemli "kültürel" olgudur

Devletin ortaya çıkışından sonra, ırk, millet, vatan gibi kavramlar gelişmiştir

İnsanlık, en sonunda da, bütün "mukaddes" inanç ve ilkelerin "aynı saygınlık" düzeyinde bulunduğu kabul edilen ve her bireyin "temel hak ve özgürlüğünü" esas sayan bir demokratik ve laik aşamaya, düşünce düzeyinde bile olsa, erişmiştir

Bu düzeyde artık, bireyin, temel hak ve özgürlüklere "doğuştan" sahip olduğu kabul edildiği gibi yine kendisinin ürettiği "devlet" karşısındaki mutlak eşitliği de "vatandaşlık" çerçevesinde onaylanır

Böylece, ideolojik olarak, insanlık, kendi kurduğu devleti, "demokrasi" adı altında, kendi emrinde, "eşitlik" ve "adalet" ilkeleri çerçevesinde herkesin mutluluğu için kullanmaya başlar

Teknoloji-İdeoloji Etkileşimi ve Sorunlar

Yukarıda sanki biribirinden bağımsız gibi aktarılan bu teknolojik ve ideolojik değişme ve gelişmeler, aslında çok sarsıntılı ve ancak uzun dönemde uyumun sağlanabildiği bir etkileşim çerçevesinde gelişmiştir

Sadece son dönemden bir örnek vermek gerekirse, pusulanın icadı ve barutun yaygın kullanımı, ticareti geliştirerek ve merkezileştirerek endüstri devriminin temellerini atmış, buhar makinasının simgelediği bu devrimin tohumlarını filizlendiren öğeler arasında önemli bir rol oynamıştır Endüstri devrimi ise, millet ideolojisini güçlendirmiş ve "ulus-devlet" olgusunu pekiştirmiştir

Yine endüstri devriminin doğurduğu, "kentleşme" ve "sınıflaşma" süreçleri, "ulus-devlet" ideolojisinde "demokratik ve laik hukuk devleti" aşamasına ulaşılmasına yol açmıştır

Ayrı bir inceleme ve irdeleme konusu olan, günümüzdeki "küreselleşme" olgusu da, son yıllardaki teknolojik ve ideolojik gelişmelerin etkileşimi sonunda ortaya çıkan bir gerçektir

Çok kısa olarak özetlediğim bu süreç, aslında insanlığa pek çok kan ve gözyaşına mal olan sancılı bir tarihtir ve henüz burada belirttiğim "ideal sonuçlara" varmaktan da çok uzaktır

Yani, her bir bireyin öteki kadar saygın olduğu, temel hak ve özgürlüklerin bütünüyle güvence altında bulunduğu, herkesin üretime katılma fırsatının eşit olduğu, üretimden alacağı payın ise adil ölçülerde belirlendiği bir "demokratik ve laik hukuk düzeni" dünya üzerinde egemen olmaktan çok uzaktır

Teknoloji, içinde yaşadığımız ve kendisine egemen olmaya çalıştığımız doğayı tahrip eden bir niteliğe bürünmektedir

İdeoloji, insanın mutluğu için üretilmiş olan devleti, insanların birbirlerini öldürmelerinde kullandıkları bir silah ve bir gerekçe haline dönüştürmüştür

Teknoloji konusundaki klasik örnek, atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan büyük enerjinin, insanlığa ışık ve aydınlık olarak yarar getirmesinin yanında, atom bombası ve nükleer artıklar olarak zarar vermesidir

İdeoloji konusundaki klasik örnek, insanları daha mutlu ve birbirleriyle daha uyumlu yapmak için ortaya çıkmış olan inançların, mezheplerin, ve birlikte yaşamak için geliştirilmiş olan millet, devlet kavramlarının, tam tersine kitlesel katliamların gerekçesi haline dönüşmüş olmalarıdır

Biliminsanının Sorumluluğu

Biliminsanının kültürel sorumluluğu, genel olarak, insanın öteki insanlarla ve doğa ile olan çelişkilerini azaltmaktır

Bu çabaları sırasında ona yolunu gösterecek olan ışık, bilimin karşı konulmaz aydınlığıdır

Bilim, bize doğal ve toplumsal çevremizin işleyiş kurallarını öğretir

Biliminsanı önce bu kuralları öğrenmek, sonra da o yasaları, insanlığın yararına kullanmak zorundadır

Teknoloji, ideoloji ve sanat-edebiyat konuları olmak üzere, biliminsanının somut sorumlulukları, üç farklı alanda şöyle özetlenebilir:

1) Biliminsanı, teknolojik değişmenin hızlandırılmasına çalışmalı, ama, bu teknolojinin, içinde yaşadığımız doğayı ve öteki insanları tahrip edecek biçimde kullanılmasına karşı çıkmalıdır

2) Biliminsanı, her ideolojinin somut amacının insanın mutluluğu olduğunu her an akılda tutarak, soyut amaçlar uğruna, insanların birbirlerine baskı yapmasına ve birbirlerini yoketmesine karşı çıkmalıdır

3) Biliminsanı, insanın ve doğanın güzelliklerini yansıtan bütün sanat ve edebiyat etkinliklerinin geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına doğrudan destek vermelidir

Sonuç olarak, "toplumun korunma reflekslerini, barışçılıkla, teknolojik gelişmeleri, çevrecilikle, günlük yaşamın ve insanlığın evrensel çirkinliklerini, sanat ve edebiyat ile dengelemeye çalışmak" biliminsanının kültürel sorumluluğudur diyebilirim



GOP NEYİ AMAÇLIYOR, NEYİ GERÇEKLEŞTİREBİLİR


EMRE KONGAR




Kültür Girişimi

GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA
PROJESİ GOP SEMPOZYUMU



8 Kasım 2004



İSTANBUL TÜRKİYE



I KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDEKİ YENİ DÜNYA DÜZENİ VE GOP
1990'ların başında Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra dünya yeni bir döneme girdi

Buna pek çok kişi "küreselleşme" diyor

Küreselleşme döneminde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nin egemenliğindeki dünyanın yeniden biçimlendirilmesi için de "Yeni Dünya Düzeni" adı altında bir yapılanma modeli gündeme getirildi

Bu modelin oluşması biri uzun erimli bir değişimin öteki ise çok daha kısa dönemdeki bir olgunun sonucuydu

Uzun erimli oluşum, dünyanın Tarım ve Endüstri Devrimlerinden sonra "İletişim-Bilişim Devrimi" veya "Bilgi Toplumu" ya da "Uzay Çağı" gibi ifadelerle tanımlanan yeni bir devrime girmiş olmasıydı

Kısa dönemdeki olgu ise, 11 Eylül 2001'de Amerika'yı da vuran "Küresel Terörün" ortaya çıkışıydı

GOP'un nesnel bir değerlendirilmesi ancak hem uzun erimli hem de yakın zamanda meydana gelen bu iki nedenin dikkate alınmasıyla olanaklı olacaktır

Birinci olarak, "İletişim-Bilişim Devrimine" baktığımızda, dünyanın Tarım Devrimi ve Endüstri Devriminden sonra üçüncü büyük dönüşümün içine girdiğini görüyoruz

Tarım Devrimi, dünyaya ideoloji olarak tek tanrılı dinleri, devlet biçimi olarak mutlakıyetçi din-tarım imparatorluklarını ve din adamları ile toprak ağalarının yönetiminde, köle köylülerden oluşan bir sınıfsal yapıyı getiriyor

Mısır uygarlığı ile başlayan bu dönem, Roma ve Osmanlı gibi imparatorluklarla devam ediyor

Dönemin ekonomik değeri toprak; savaşlar ise dini ideoloji altında, toprak almaya ve alınan toprağı korumaya yönelik savaşlardır

Endüstri devrimi, insanlığa ideoloji olarak ulusçuluğu, devlet biçimi olarak laik ve demokratik ulus devletleri, üretim olarak fabrikalardaki imalatı, ekonomik değer olarak ham madde ve mamul madde pazarlarını, sınıfsal yapı olarak da sermaye ve işçi sınıflarını getiriyor

Savaşlar artık ulusçuluk ideolojisi altında ham madde ve mamul madde pazarı elde etme savaşları, dönemin egemeni ise sanayi devrimine öncülük ederek bir sömürge imparatorluğu kurmuş olan İngiltere'dir

Birinci Dünya Savaşı, din tarım imparatorluklarını tümüyle tasfiye ederek ulus devletlerin egemenliğini ortaya çıkarmış, İkinci Dünya Savaşı ise, bu çerçevede bir üst aşamaya geçme iddiasında olan Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bölünmüş bir dünya ve bir Soğuk Savaş üreterek, İngiltere'nin egemenliğine son vermiştir

Şimdi insanlık, Endüstri Devrimi'nden, adı ne olursa olsun yeni bir devrim aşamasına geçerken, Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra tek egemen olarak kaldığı dünyadaki liderliğini sürdürmek için, bu yeni biçimlenme döneminde, yeni bir düzen oluşturmak istemektedir

Endüstri devriminin ana kaynaklarından biri olan petrolün yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde tükenme sinyalleri vermesi, Çin'in gittikçe gücü artan yapısı, küresel terörün yaygınlaşması, Amerika Birleşik Devletlerini, bu yeni yapılanmanın kaçınılmazlığı konusunda ivedi kararlar almaya yönelten "yakın nedenler" arasındadır

Tam noktada, ikinci olarak Küresel Terör olgusuna bakmamız gerekmektedir

Gerek yaklaşan petrol krizi, gerekse Çin'in yakın gelecekte bir küresel güç olarak ortaya çıkmasının yaratacağı sorunlar Amerika Birleşik Devletleri'ni ivedi önlemler almaya iterken, Soğuk Savaş sırasında bizzat kendisinin Sovyetlerle mücadele için yarattığı Radikal Siyasal İslami örgütlerin, Soğuk Savaş sonrasında, hedefsiz kalarak Ortadoğu Savaşı'nı bahane edip New York'a ve Washington'a saldırması, küresel terörün, bu Yeni Dünya Düzeni'nin oluşturulmasında işlevsel bir neden olarak kullanılması olanağını sağlamıştır

Bir başka deyişle, insanlığın içine girdiği üçüncü büyük devrim çerçevesinde dünyadaki egemenliğini sürdürmek için yeni bir yapılanma arayan Amerika Birleşik Devletleri, Radikal Siyasal İslami örgütlerin bütün dünyaya ve kendisine yönelttiği tehdidi, bu yapılanmanın gerekçesi olarak kullanma olanağına kavuşmuştur

İslam coğrafyasının petrol kaynakları ile çakışan niteliği ve Orta Asya'nın Çin ile olan komşuluğu, küresel teröre karşı girişilen savaşta, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yeni Dünya Düzeni açısından yakın sorunlar olarak gördüğü tehlikelere karşı ivedi önlemler almasını kolaylaştırmıştır

Değişen dünya düzeni bağlamında, ortaya çıkacak olan petrol krizi ve Çin'in küresel gücü ile başa çıkabilecek önlemler, küresel teröre karşı alınacak önlemlerle uyum içinde görünmektedir

İşte GOP'un tam adına baktığımızda, bu stratejinin uygulanacağı coğrafyanın ve eylemin açıkça tanımlandığını görmekteyiz:

Projenin tam adı şöyle:

"Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık"

"Geniş Orta Doğu"dan kastedilen coğrafya, Orta Asya'dır Buna Kuzey Afrika da eklendiği anda, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyaya hangi alanlarda müdahale edeceği ortaya çıkmaktadır

"Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık" ifadesi ise, bu bölgedeki uzun erimli amacı yeterince açıklamaktadır:

Amerika Birleşik Devletleri, bizzat Başkan Bush'un ağzından açıklandığı biçimde bu yörelere, aynen İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya ve Japonya'ya götürdüğü gibi demokrasi götürmek istemektedir

Oysa unutmamak gerekir ki, Almanya ve Japonya yeterince endüstrileşmiş ülkeler olarak demokrasiyi kurmaya ve geliştirmeye elverişli bir ortama sahiptiler

Oysa Genişletilmiş Orta Doğu coğrafyası, özellikle Ortadoğu bölgesi, henüz Tarım Dönemi aşamasında, aşiret ve mezhep esasına göre örgütlenmiş bir toplumsal yapıya sahiptir

Yani bu bölgeye dışardan demokrasi ithal etmek, mevcut toplumsal ve ekonomik yapı açısından pek olanaklı görünmemektedir

Bu durumda, ilan edilen amaç ne denli yüce ve demokratik görünürse görünsün, fiilen meydana gelecek durum, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu bölgedeki askeri ve siyasal egemenliği olacaktır


II GOP'UN KURAMSAL BABASI HUNTİNGTON'UN TEZİ: GOP'DA NİÇİN ILIMLI İSLAM MODELİ KULLANILACAK
İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra başlayan Soğuk Savaş da sona erince, Amerikalı Siyaset Bilim Profesörü Samuel P Huntington, Batı uygarlığının rehavet kapılarak laçkalaşmaması için yeni düşmanlara gereksinme duyulduğu gerekçesi ile, önce İslam Alemi'nin ve sonra da Sind uygarlığı'nın yani Çin'in Batı'nın karşısına dikileceği hakkında bir takım tezler ileri sürdü

Bugün, Amerika Birleşik Devletleri'nin gerek Afganistan gerekse Irak savaşlarının ardında da, GOP'un arka planında da, Huntington'un kuramsal açıdan dile getirdiği bu düşmanlığın izlerini görmek olanaklıdır

Bu nedenle Huntington'un kuramına bu çerçevede yeniden çok kısaca bir göz atmak gereklidir:

Huntington'un genel yaklaşımı aşırı seçkinci yani faşist bir nitelik taşır:

Huntington'a göre "Batı" tek ve biricik nitelikli bir uygarlıktır

Batı'ya ulaşılamaz ve Batı Uygarlığı taklit edilemez
Huntington önyargılıdır ve kötü kötü niyetlidir:

Huntington'un Toynbee'den ödünç aldığı teze göre, her uygarlık ancak bir meydan okuma ile karşılaştığı ve bununla başa çıktığı zaman gelişir ve devam eder, yoksa gevşer ve yok olur gider

Soğuk Savaş bitmeden önce, Sovyetler Birliği'nin liderliğindeki Doğu Bloku, Batı için böyle bir tehdit oluşturuyor ve Batı'yı uyanık, dinamik ve gelişme çizgisinde tutuyordu

Sovyetler Birliği çöktükten sonra, Batı Uygarlığı'nın önündeki tehdit kalktığı için, bu uygarlık rehavete kapılma ve dinamizmini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır

Batı uygarlığını uyanık ve dinamik tutabilmek, gelişmeyi sürdürmesini sağlamak için karşısına yeni düşmanlar bulmak gerekir, bunlar da sırasıyla İslam ve Sind (Çin) uygarlıklarıdır
Türkiye'nin ve Atatürk'ün Anti-Emperyalist Tutumu, Huntington'u Korkutmakta, Batı Modelinin Batı Emperyalizmine Karşı Kullanılmasını Önlemek için Ilımlı İslam İleri Sürülmektedir

Geri kalmış bir İslam toplumunda bir ulus devlet modelini kuran Atatürk, bu modelini, Batı emperyalizmine karşı verdiği savaşla gerçekleştirdiği için, Batılıları korkutmaktadır

Türkiye, Huntington'un "olamaz" dediği Batılılaşmayı Atatürk'ün önderliğinde ve üstelik de Müslüman bir toplumda gerçekleştirmiştir

Bu niteliği ile Atatürk Türkiye'si , Huntington'un tezlerinin tümüyle yanlış olduğunun yaşayan bir kanıtıdır Bu nedenle de İslami yapıya geri döndürülmesi gerekir

Nitekim, Huntington, Atatürk'ün çok büyük bir devrimci olduğunu zorunlu olarak kabul ettiğinden bu "geri döndürme" işlemi için, ancak onun kalibresinde (terim aynen onundur) bir devlet adamına gereksinme duyulduğunu belirtir

Huntington, son derece ilginç bir biçimde ve "Sureta Haktan görünerek", "insan hakları kadın hakları gibi değerler Batı'nın değerleridir Yani emperyalist değerlerdir Siz İslam Alemi'nde kendi değerlerinize sahip çıkın bu emperyalist değerlere inanmayın" demektedir

Böylece Batı'nın, sömürgeleştirdiği yerlerde, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığını önlemeye, Batı değerlerinin bu sömürgeciliğe karşı kullanılmasını engellemeye çalışmaktadır

İşte Amerika'nın "ılımlı "İslam" projesinin altında yatan gerekçe budur: Amerikan nüfuzu altına alınacak bölgelerdeki halkların Batı değerlerini benimseyerek, Batı'nın sömürgeciliğine karşı çıkmalarını engellemek ve İslam'ın Tarım Dönemi değerlerini geçerli kılarak, bu değerler aracılığı yoluyla Amerika ile işbirliğine gitmelerini, yani ikinci sınıf müttefikler olmalarını sağlamak

III FRANCIS FUKUYAMA NE DİYOR
GOP'un ardındaki ardındaki beyinlerden birinin de Tarihin Sonu adlı kitabıyla ünlenen Francis Fukuyama olduğu anlaşılıyor

Fukuyama'nın son kitabı State Building adını taşıyor (Profile Boks Ltd, London, 2004)

Alt ismi ise, "Governance and World Order in the Twenty-First Century"

Türkçe'ye "Devlet Kurma", "Yirmibirinci Yüzyılda Yönetişim ve Dünya Düzeni" diye çevrilebilir

Fukuyama bu kitabında Yirmibirinci Yüzyıl dünyasını çözümlüyor ve bu dünyanın nasıl biçimlenmesi gerektiği konusunda önerilerini sıralıyor

Kitap, Amerika Birleşik Devletleri'nin başını çektiği GOP projesinin de anahatlarını oluşturuyor

Çeşitli yazar ve düşünürlerin "Ulus devlet bitmiştir; Yeni dünya düzeninde Ulus Devlet modelinin yeri yoktur" görüşüne karşılık, Fukuyama, Yirmibirinci Yüzyıl Dünyası'nın temel siyasal biriminin Ulus Devlet olmasını öngörüyor

Fukuyama'ya göre, hiçbir uluslar arası federal örgütlenme ya da bir uluslar arası örgüt, dünya üzerindeki yoksulluk, terör, uyuşturucu gibi sorunlarla, Ulus Devletler kadar etkili bir biçimde mücadele edemez

Yaklaşık bir kuşak boyunca, dünya politikasının, devletin küçültülmesi yönünde olduğuna işaret eden Fukuyama:

"11 Eylül'den sonraki dönemde, dünya politikasının temel sorunu devleti geri çekmek değil, tam tersine onu güçlendirmektir Gerek tek tek toplumlar, gerekse tüm dünya insanlığı için, devletin yok edilmesi, bir ütopyanın değil, bir felaketin başlangıcıdır"
diyor (s162)

Tabii Fukuyama'nın sözünü ettiği devlet, "küçük fakat etkin" bir devlet

Dünyadaki ülkeleri, "Devlet fonksiyonlarının yaygınlığı" ve "Devletin gücü" ölçütlerine göre sınıflayan Fukuyama, Türkiye ve Brezilya gibi ülkeleri, "fonksiyonları yaygın ama güçsüz" devletler arasında sayarken, Amerika'yı, "fonksiyonları az ama güçlü devlet" sınıflamasına sokuyor Fransa ile Japonya ise hem fonksiyonları yaygın hem de güçlü devlet kategorisinde yer alıyor (s15)

Tabii Fukuyama'nın tüm dünya için, "fonksiyonları dar ama güçlü devlet" modelinden yana olduğunu; bu modeli herkes için önerdiğini eklemeye gerek yok

GOP ile Fukuyama'nın son kitabı arasındaki ilişkiler son derece doğrudan ve çok açık

Amerika Birleşik Devletleri, terör, yoksulluk, uyuşturucu gibi dünya çapındaki sorunlarla savaşmak için, "Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile, Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık" öneriyor

Son G-8 toplantısının gündemini de bu proje oluşturuyor

Tabii, bu projenin nasıl hayata geçirileceği çok önemli bir konu

Amerika'nın Irak politikası bu açıdan büyük önem kazanıyor

GOP'ta, Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun oynayacağı rol ve Türkiye'ye biçilen görev de bu çerçevede tartışılıyor

Fransa, Chirac'ın ağzından kuşkularını dile getiriyor

ABD, GOP'ta da, Irak'ta bugüne kadar izlediği politikaları uygularsa, dünyayı büyük bir felaketin beklediğine kuşku yok


IV GOP'UN MEŞRULAŞTIRILMASINDA TERÖRLE SAVAŞ: 11 EYLÜL KOMİSYONUNUN RAPORU
GOP'un, Amerika Birleşik Devletleri açısından hem genel çizgileri, hem de bir anlamda yasal dayanakları, Kongre ve Başkan tarafından oluşturulan 11 Eylül Komisyonu raporu ile dünya kamuoyuna açıklandı; bu rapor geçenlerde 567 sayfalık bir kitap olarak yayınlandı (The 9/11 Commission Report, Final Report of the National Commission on Terrorist Attacks Upan the United States, New York, WW Norton & Company,New York, 2004)

Komisyon "Amerika'ya yönelik terörist saldırıları" irdelediği raporu yazmak için 2,5 milyon sayfa belge incelemiş, on ülkeden, 1200'den fazla kişi ile konuşmuş

Raporun bir bölümü "Sürekli Büyüyen İslamcı Terörün Önlenmesi" adını taşıyor

Bu bölümde Komisyon dokuz öneri sıralamış (ss374-383)

Ayrıntılı biçimde ifade edilen öneriler uzun uzun açıklanmış

Raporun bu bölümü, Amerika Birleşik Devletleri'nin İslam Dünyası'nda yoğun ilişkiler kurmuş olduğunu ve bu ilişkilerin gelecekte de süreceğini vurgulayarak başlıyor

Amerika'nın, İslam Dünyası'na yaptığı büyük yardımlara karşın, bölgedeki ülkelerde yaşayanların gözünde hiç de olumlu bir yere sahip olmadığı saptamasına yer verilerek, Endonezya'dan Türkiye'ye kadar, araştırma yapılan bu ülkelerde yaşayanların üçte ikisinin Amerika'nın kendilerine saldırmasından korkmakta olduğu belirtiliyor

İslami cihad anlayışının, Amerika'yı İslam karşıtı olarak tanımladığını da kaydeden komisyonun önerileri kısaltılmış haliyle şöyle:

Amerika, dünyanın ahlaki liderliği konusunda iyi bir örnek oluşturduğu, halka insanca muamele edilmesine, hukukun üstünlüğüne inandığı ve komşularına açık elli ve koruyucu olarak davrandığı konusunda açık bir mesaj vermelidir Amerika ve dostları Müslüman anne-babalara, çocukları için Usame Bin Ladin'in önerdiğinden çok daha iyi bir gelecek verebilecekleri konusunda büyük bir avantaja sahiptir Arap ve İslam Dünyası'nın akıllı liderlerinin görüşleri dikkate alınırsa, bu konuda yumuşak bir fikir birliği sağlanabilir

Dost bile olsalar, Müslüman hükümetler bu ilkelere saygı göstermedikleri zaman Amerika daha iyi bir gelecek için buna karşı çıkmalıdır Soğuk Savaş döneminden alınan derslerden biri baskıcı ve zalim hükümetlerle yapılan kısa dönemli işbirliklerinin uzun vadede ters teptiğidir

Amerika, ilkelerini ve değerlerini yurt dışında ısrarla savunmalı, Somali, Bosna, Kosova, Afganistan ve Irak'taki Müslümanları diktatörlere ve suçlulara karşı korumalıdır Amerika kendini İslam Dünyası'nda tanıtmak üzere girişken olmazsa, aşırı uçlar, bu eksikliği Amerika'nın aleyhine yaratacakları imajlar açısından çok daha iyi kullanırlar

Arap ve İslam halklarının büyük ölçüde uydu televizyonu ve radyo izledikleri düşünülürse, televizyon ve radyo yayınları Arap Dünyası'na, İran'a ve Afganistan'a yönelik olarak bu amaçla kullanılmalı, bu alana daha büyük fonlar ayrılmalıdır

Amerika, burslar, değişim programları ve kütüphaneler konusunda gençlere yönelik yeni programlar oluşturmalı, onlara bilgi ve umut aşılamalıdır Bu programların Amerikan vatandaşlarından gelen yardımlar olduğu anlatılmalıdır

Amerikan Hükümeti öteki ülkeleri de, kurulacak olan yeni bir "Uluslararası Gençlik Olanakları Fonu"a katkıda bulunmaya çağırmalı, fonlar, kendi ilk ve ortaöğretim eğitimlerine yatırım yapan Müslüman ülkelerde doğrudan kullanılmalıdır

Terörizmle savaş için oluşturulacak kapsamlı bir Amerikan stratejisi, ekonomik kalkınmayı, açık toplumu ve insanların aileleri ve çocukları için daha iyi yaşam koşullarını sağlayacak ekonomik politikaları içermelidir

Amerika, İslamcı teröre karşı öteki ülkeleri de içine alacak kapsamlı bir koalisyon stratejisi oluşturmalıdır Her ne kadar terörizmle mücadelede çok taraflı bir çok kurum varsa da, en önemli politikalar, koalisyon hükümetleri ile tartışarak ve eşgüdüm sağlanarak oluşturulabilir Örneğin, teröristlerin sığındıkları alanlara yönelik ortak stratejilere dayalı önlemler, bu konuda iyi bir başlangıç noktası oluşturabilir

Amerika, dostlarını da, yakalanan teröristlerin göz altında tutulması ve bunlara insanca muamele edilmesi konusunda ortak bir stratejide birleştirmelidir Bu konuda Cenevre antlaşmasının üçüncü maddesinden yararlanılarak yeni ilkeler oluşturulabilir

Raporumuz en az on yıldan beri El Kaide'nin kitle imha silahları üretmeye veya elde etmeye çalıştığını göstermektedir Birleşik Amerika'nın bu konuda ilk hedef olduğuna hiç kuşku yoktur Kitle imha silahlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması uluslar arası örgütlenmeler aracılığıyla da engellenmelidir

Teröristlerin finansman kaynaklarının izlenmesi ve saptanması terörizme karşı olan mücadelenin en önemli ögesidir Teröristlerin para kaynakları hakkındaki bilgiler, terörist örgütlenmenin niteliği, bunların araştırılması ve etkinliklerinin önlenmesi konusunda çok yardımcı olmuştur İstihbarat ve güvenlik güçleri El Kaide gelir sisteminin çekirdeğinde yer alan az sayıda finansörü hedeflemiş ve bu önlemler işe yaramıştır Pek çok önemli finansörün yakalanması yada ölümü, El Kaide fonlarının kullanılabilir miktarını azaltmış ve hem para toplama hem de eldeki paranın hareket olanaklarını sınırlamıştır Ayrıca yakalananlardan elde edilen istihbarat terörizmin engellenmesinde de kullanılabilecektir"
Raporun bu bölümü, bazı terörist etkinliklerin artık dış kaynaklara gereksine duymadan ya meşru istihdam ya da düşük düzeydeki yasa dışı etkinliklerle kendi kendini finansa eder konuma geldiğini kaydederek son buluyor (s383)

Yukarda çok kısa olarak alıntıladığım önlemler, Amerika'nın İslam Dünyası'na karşı, ekonomik kalkınmayı, eğitimi ve iletişim olanaklarını da içeren "topyekun" bir yaklaşım sahibi olduğunu gösteriyor

İşte Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin belkemiğini bu yaklaşım oluşturmaktadır


V SONUÇ: TÜRKİYE AÇISINDAN SORUNLAR
1) Genel Değerlendirme

Öyle anlaşılıyor ki, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın içine girdiği yeni değişim döneminde de liderliğini sürdürmek için yeni bir yapılanma öngörmekte ve bu yapılanmanın alanı olarak da "Genişletilmiş Ortadoğu" dediği Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya kadar uzanan bir bölgeyi seçmiş bulunmaktadır

Her ne kadar bu yaklaşımın arkasında petrol kaynaklarının tükenmesi ve Çin'in gelişmesi yatıyorsa da, İslami Terör olgusu GOP'un ivedi biçimde yaşama geçirilmesinde önemli bir işleve sahiptir

Amerika, 11 Eylül 2001'deki İslam terörüne karşılık olarak yaptığı Afganistan harekatından sonra, "önleyici vuruş" veya "önleyici üstünlük" diye çevirebileceğimiz "preemptive preeminence" askeri stratejisi ile, yine İslam terörizmini gerekçe olarak kullanmış ve kitle imha silahlarıyla El Kaide ilişkilerini bahane ederek Irak'ı işgal etmiş ve böylece Ortadoğu'ya yerleşmiş görünmektedir

Amerika'nın Irak'a girmek için kullandığı bahanelerin gerçek olmadığı anlaşılmış ama kendisine hedef olarak belirlediği "Irak'a demokrasi götürmek" işlevi gündemden kalkmamıştır

Oysa toplumsal alt yapısı henüz Tarım Dönemi özellikleri taşıyan yani büyük ölçüde Endüstri Devrimi öncesi aşiret ve mezhep çizgilerinde örgütlenmiş bir topluma kısa zamanda, örneğin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya ve Almanya'ya yapıldığı gibi, dışardan demokrasi götürmek hiç de olanaklı değildir

Nitekim bu gerçeği yaşayarak öğrenen Amerikalılar, bir süre sonra Irak için, gerçek demokrasiden vaz geçerek "İslami Demokrasi" öngördükleri gibi, demokrasinin ruhuyla ve özüyle bağdaşmayan bir modeli gündeme getirmişlerdir

Hiç kuşkusuz, Irak deneyimi, GOP'ta neler yapılabileceğini ve neler yapılamayacağını belirleyen bir ön uygulama niteliği taşımaktadır

Amerika'nın ekonomik kalkınma ve gelişme üzerine oturttuğu, özellikle gençlere, ama esas olarak tüm halklara yönelik olarak planladığı, eğitim ve medya alanlarını da kapsayan büyük "teröre karşı demokrasi atılımı", zaten Endüstri öncesi toplum nitelikleri taşıyan yerlerde, "İslami bir çizgiye" dayandığı ölçüde başarısız kalmaya mahkumdur

Bugüne kadar, özellikle teröristleri üreten ideolojik yapının Amerika'yı "İslam düşmanı" olarak tanımlamasının, bu ülkede yol açtığı rahatsızlık anlaşılabilir bir duyarlılıktır

Ayrıca böyle bir "İslam düşmanlığı" etiketi, Amerika'nın öne sürdüğü her reform programını da daha baştan sakat hale getirebilir

Bu açıdan, ürettiği reform planını İslam Alemi'nde uygulamak isteyen Amerika'nın bütün projeyi bir "Ilımlı İslam" eksenine oturtmak istemesi oldukça anlaşılabilir bir yaklaşımdır

Ama "Ilımlı İslam" yaklaşımının zayıf tarafı, zaten toplumsal yapıları demokrasiye uygun olmayan ülkelerde uygulanması halinde, demokrasi yerine, kullandığı ideolojik çerçeveden dolayı teröre hizmet etme olasılığının çok daha yüksek olmasıdır:

Çünkü toplumun genel siyasal-ideolojik yapısı laik ve demokratik ilkelere göre biçimlenmediği sürece, gerçekleştirilen her atılım, ulaşılan her teknolojik ve eğitimsel aşama mevcut yapının "İslam" anlayışı çerçevesinde değerlendirilecek, böylece "İslam terörizmini" üreten ve besleyen ortam daha da güç kazanacaktır

Nitekim İslamcı teröristler üzerinde yapılan araştırmalar, bunların umutsuz ve yoksul insanlar kadar, eğitimli ve bilinçli orta sınıf bireylerinden de oluştuğunu göstermiştir

Dolayısıyla, GOP'un başarı şansı, ancak laik temeller üzerinde yükselen gerçek bir demokrasi modeline dayanması ile olanaklıdır

Yoksa, "Ilımlı İslam Demokrasisi" diye çarpıtılmış ve saptırılmış bir demokrasi modeli çerçevesinde yapılacak atılımlar, ters tepecek ve ilerde terörün de yaygınlaşması açısından hiç de istenmeyen sorunlar ortaya çıkacaktır

Tabii, gerçek bir demokratik modelin kullanılması, ağırlıklı olarak İslami ideolojiye dayalı siyasal yapıların egemen olduğu bölgede çok zor bir iştir

Mevcut siyasal iktidarlar böyle bir modeli kendi egemenliklerine bir meydan okuma biçiminde algılayabilecekleri için, bölge ülkelerinin hükümetlerinin desteğini almak çok zor olacaktır

Ama unutmamak gerekir ki, terörizmle mücadelenin en etkili aracı gerçek bir demokratik yapılanmadır

Türkiye'nin bölgede gerçek bir demokratik modele doğru örgütlenmiş olan tek İslam toplumu niteliği taşıması, bir yandan böyle bir modelin gerçekleşme şansına işaret ederken, öte yandan yalnızlığı ve biricikliği, böyle bir modelin uygulama zorluklarını gündeme getirmektedir

2) Türkiye'nin Durumu

Türkiye, gerek bölgedeki tek ve biricik demokratik Müslüman toplum kimliğiyle, gerek GOP'un hemen hemen tam ortasında yer alan coğrafi konumu dolayısıyla, gerekse Amerika Birleşik Devletleri'nin "stratejik ortağı" olarak doğrudan doğruya GOP'tan etkilenecek hatta projenin uygulanmasında kendisinden öncü katkı beklenecek ülkelerin başında gelmektedir

Amerika Birleşik Devletleri, hem Soğuk Savaş döneminden kalma alışkanlıklarla, hem de Türkiye'deki iç politika dinamikleriyle uyumlu götürmek istediği dış siyaseti açısından "Ilımlı İslam" modelini bugünkü Türkiye için de desteklediğini belirten sinyaller vermektedir

Irak'ın işgalinden sonra Türkiye ile komşu olan Amerika açısından Türkiye'nin "stratejik ortak" olarak önemi kuşkusuz daha da artmıştır

GOP, bu önemi bir kez daha vurgulayacak bir proje olarak görünmektedir

Bu durum, dış politikadaki stratejik tercihler açısından Türkiye üzerindeki Amerikan beklentilerini ve etkisini arttıracak niteliktedir

Oysa özellikle Kuzey Irak bölgesi ve Türkiye'deki bölücü etnik terör açısından Türkiye ile Amerika arasında görüş ve uygulama farklılıkları vardır

Öte yandan Türkiye Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinde yeni sorunlarla karşılaşacak, yeni ilişkilerin temellerini atacaktır

Burada aklıda tutulması gereken bir başka konu da Türkiye'nin bizzat GOP ülkeleriyle ikili ilişkilerinin varlığıdır

Bu ilişkiler de Türkiye'nin bölgedeki stratejik konumu açısından büyük önem taşıyan niteliktedir

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, GOP'un Türkiye açısından hem iç hem de dış sorunlar doğurması kaçınılmaz görünmektedir

Amerika'nın "Ilımlı İslam" yaklaşımı her şeyden önce Türkiye'nin toplumsal ve siyasal yapısı ve iç politikası açısından sakıncalar taşımaktadır

Bir İslami diktatörlükte, demokratik açılım sayılabilecek olan "Ilımlı İslam" yaklaşımı, laik ve demokratik bir rejime sahip Türkiye için hiç kuşkusuz, bir geriye gidiş, demokrasiden ödün veriş anlamını taşımaktadır

Öteki İslam diktatörlüklerine "Ilımlı bir İslam devleti modeli" olması için, Türkiye'nin rejiminden fedakarlık etmesi, tarihin, aklın, toplumun ve siyasetin kabul edebileceği bir husus değildir

Ayrıca böyle bir geriye gidişin Avrupa Birliği açısından da (aynen türban olayında olduğu gibi) çok ciddi sakıncalar taşıyacağı açıktır

GOP'un uygulama aşamasında ise ortaya çıkacak sorunlar daha da önemli görünmektedir

Türkiye'nin, Amerika'nın bölgedeki operasyonları için bir üs halini alması, bölgedeki konumunu önemli ölçüde sarsabilir

Ayrıca buradaki bir başka tehlike, GOP'un uygulanması sırasında barışçı yolların çabuk sonuç vermemesi ve bugünden öngörülmeyen başka gelişmeler üzerine üzerine, işlerin Irak-Amerikan ilişkilerine benzer bir yola dökülmesidir

Böyle bir durumda Türkiye tam bir çıkmazla karşı karşıya kalacaktır

Öte yandan Türkiye'nin GOP için yapabileceği pek çok şey vardır:

Ekonomik kalkınma, eğitim, medyanın gelişmesi, açık ve demokratik bir toplum için örgütlenme gibi alanlarda, Türkiye bölge ülkelerine pek çok katkıda bulunabilir

Ayrıca konumu itibarıyla Türkiye'nin böyle bir projenin dışında kalması da ne olanaklıdır, ne de arzu edilir

Bu nedenle, hiç zaman yitirmeden Türkiye'nin "laik ve demokratik bir bölgesel güç olarak" derhal GOP'un asli ögelerinden biri sıfatıyla masaya oturması ve planlama faaliyetlerine etkin bir "stratejik ortak" kimliğiyle katılması gerekmektedir



KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA TÜRKİYE



Emre KONGAR



EGE ÜNİVERSİTESİ


İZMİR

26 NİSAN 2001



Değerli meslektaşlarım, sevgili öğrenciler, değerli dinleyenlerim

Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum

Burada bu konuşmada güç bir görevi yerine getirmeye çalışacağım:

Üniversitede hoca olarak 96 saatte anlattığım konuları burada sizlere 45 dakikada özetlemek gibi güç bir görevle karşı karşıyayım

Üstelik de değineceğim kavramların her biri küreselleşme ve uluslararası yapı veya Türkiye gibi, tarihten günümüze kadar bir takım karmaşık süreçlerin oluşturduğu konular

Ayrıca ben bu konuları size aktarırken, günümüzde özellikle televizyonlarda politikacılar tarafından toplum ve Türkiye hakkında bilinçli olarak oluşturulan bazı yanlışları da düzeltmek niyetindeyim

Tarihsel ve toplumsal konularda politikacılar tarafından çarpıtılmış gerçekleri anlatırken bir hayli sarsılacaksınız

Sarsıldığınız zaman, bugüne kadarki bilgilerinizle benim söylediklerim arasında, kafanızda oluşan çelişkileri mutlaka okuyarak aşmanız lazım Tabi öncelikle benim yazdıklarımı okumanızı öneriyorum Sonra da kendi yetiştiğiniz yapı içindeki bilgileri tekrardan gözden geçirmek zorunda hissedeceksiniz kendinizi

Birkaç örnek verirsem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak

Günümüzde hem bir takım kavramların hem de tarihi olayların içleri boşaltılıyor ve bunlar halka ve özellikle de gençlerimize yanlış aktarılıyor



Demokrasi kavramından başlayayım:

Türkiye'de demokrasi sadece çoğunluğun yönetimi olarak anlatılıyor sürekli Oysa demokrasinin çoğunluk yönetimi olması şart ama yeterli şart değil Çoğunluk, demokrasinin mukaddes kavramı değildir Gereklidir ama yeterli değildir

Demokrasinin mukaddes kavramı bireysel temel hak ve özgürlüklerdir Öylesine mukaddes temel hak ve özgürlükler ki bunları çoğunluk da zedeleyemeyecek

Dolayısıyla siz demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak ele aldığınızda çoğunluğun verdiği her kararı mukaddes saydığınız zaman her türlü baskıya, faşizme, dini kurallarla yönetilen bir topluma yani şeriata açık hale geliyorsunuz

Bir başka deyişle demokrasiyi "çoğunluğun diktatörlüğü" haline çeviriyorsunuz

Bu mümkün tabii Şeriatla yönetilen toplumlar da var, faşizm ile yönetilen toplumlar da var Onların hepsinin arkasında çoğunluğun desteği de var Ama bunların hiçbiri demokrasi değil

Örneğin; Almanya'da Hitler seçim ile iktidara geldi ve Alman faşizmini seçim ile kurdu İşte bu demokrasi değildir

Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde bir sürü seçim yapılıyordu, yüzde 96 ile kazandığı söyleniyordu Belki bu kadar büyük bir destek doğru değil ama gerçek bir seçim yapsanız yüzde 51 alırdı herhalde Ama bu demokrasi değildi

Orta Çağda engizisyon döneminde de, hiç şüpheniz olmasın engizisyon mahkemeleri çoğunluğun gücüne sahipti ama engizisyon baskısı altında inleyen toplumların hiçbiri demokrasi değildi

Saptırma şöyle yapılıyor: "Demokrasi eşittir milli egemenlik eşittir çoğunluk"

Hayır, bu tanım, bu eşitlik yanlış Gerçekler çarptırılıyor

Bu tanımın demokrasi ile hiçbir ilgisi yok

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir

Bunu hiç unutmayın

Demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak tanımlamak ve savunmak çok ciddi bir saptırma Çünkü bu saptırmanın sonu ırkçı faşizme veya dinci şeriata gider

"Türkiye'nin % 99'u Müslüman olduğuna göre hukuk kuralları da şeriata göre düzenlensin" biçimindeki bir mantık demokrasi değildir



Şimdi de çarpıtılan bir başka kavram üzerinde, laiklik kavramı üzerinde biraz durayım:

Eksik olarak, eksik olduğu için de yanlış olarak deniyor ki; "Laiklik dinin devlete, devletin de dine karışmamasıdır"

Bu tanım da doğru gibi görünüyor ama aynı demokrasi kavramında olduğu gibi eksik Eksik olduğu için de yanlış

Laik devletin aktif bir görevi var:

"Laik devlet, herhangi bir inanç grubunun başka inanç gruplarına baskı yapmasını önleyen devlettir"

Bu görevi yapmayan bir devlette laiklik olamaz çünkü çoğunluktaki inanç grubu azınlıktaki inanç gruplarına baskı yapar, kafasını kırar, kendisine dönüştürür

Laiklik din devlete karışmasın, devlet dine karışmasın ile başlayacak ama laik devlet herhangi bir inanç grubunun, özellikle de çoğunlukta olan inanç grubunun azınlıkta bulunan inanç gruplarına veya inançsızlara baskı yapmasını da önleyecek

Laik devlet bu demek Laik devlette, nüfus kağıdında din hanesi olmaz çünkü laik devlet vatandaşının dinine imanına bakmaz, o devletin vatandaşı isen; Müslüman da olsan, Hıristiyan da olsan, Alevi de olsan, Sünni de olsan, Hanefi de olsan, Şafii de olsan, Katolik de olsan, Ortodoks da olsan, Süryani de olsan, Nasturi de olsan, Allahsız da olsan, sırf o devletin vatandaşı olduğun için herkesle eşit hakka sahipsin

Dolayısı ile senin inancını ya da inançsızlığını o devlet koruyacak, laik devlet bu demek



Demokrasi ve laiklik gibi iki kavram hakkında nasıl yanlış şeyler anlatılıyorsa, ne yazık ki ülkemizde tarih de o ölçüde saptırılıyor

Bir örnek vereyim Çok hafif bir örnek vereceğim, son günlerde Avrupa Birliği dolayısyla çok gündeme geldi 1856 Kırım savaşı örneği Krım Savaşı ve bunun sonuçları yanlış anlatılıyor tarih kitaplarında

Tarih kitaplarında, Kırım Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun katıldığı ve kazandığı son savaş olarak ele alınıyor ve savaşın sonunda da Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük bir başarıyla yeniden Avrupa'nın büyük devletleri arasına katıldığı söyleniyor

O dönemde "Avrupa Konseri" (Konseyi değil, Konseri) diye bir örgütlenme var Arupa'nın büyük devletleri arasında İşte savaş sonunda Osmanlının buraya katılması büyük bir başarı ve dolayısıyla da Kırım Savaşı büyük bir zafer olarak anlatılıyor

Bu tamamen yanlıştır, tam tersine 1856 Kırım Savaşı, Osmanlının yıkılış sürecinde son darbeyi vuran savaştır

Çünkü Osmanlı bu savaş dolayısıyla ilk kez Avrupa'dan borç alıyor ve sonunda da bu borcunu ödeyemediği için çöküyor

Osmanlı tarihi de yanlış anlatıldığı için bu gerçek, gençler ve tabii bütün halk tarafından bir türlü anlaşılmıyor

Osmanlı İmparatorluğu'nun asıl çöküş tarihi 1881'dir

Osmanlı 1881 yılında çöktü 1881 yılında Atatürk doğduğu için çökmedi 1881 yılında Düyun-u Umumiye ilan edildiği için çöktü

Düyun-u Umumiye, genel borçlar demek Osmanlının maliyesine, vergilerine yabancı devletlerce el konulduğu için çöktü imparatorluk Niçin maliyeye yani vergilere el konuluyor? Çünkü imparatorluk, Kırım Savaşı dolayısıyla aldığı borçları ödeyemiyor

Alacaklı Avrupa devletleri de alacaklarını tahsil etmek için, imparatorluk içinde kendilerine bağlı bir vergi toplama örgütü kuruyorlar ve en önemli vergileri, tekel gibi, tuz gibi vergileri doğrudan doğruya halktan zorla, zulümle alıp, kendi ülkelerine yolluyorlar

Bu yönetimin adı "Düyun-u Umumiye İdaresi"

Çöküş 1881 yılındadır Çünkü Düyun-u Umumiye İdaresi bu yıl kurulmuştur

Bir devlet düşünün ki, kendi maliyesine, kendi vergilerine egemen değil

Böyle bir devletin bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Zaten biliyorsunuz, İslam devletlerinde egemenliğin iki simgesi vardır:

Bir lider başa geçtiği zaman, adına hutbe okutur ve sikke bastırır

Yani siyasal egemenliğini ve mali iktidarını böylece ilan eder

İşte Osmanlı İmparatorluğu, Düyun-u Umumiye'nin kurulmasıyla, artık bağımsızığını yitiriyor

Peki sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda kendisini gerçekten siyasal olarak da ortadan kaldıran Sevr andlaşmasına kadar nasıl yaşıyor?

Çok basit, Avrupa'nın büyük güçleri, İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya, İmparatorluğu nasıl paylaşacakları, örneğin İstanbul'u kimin alacağı, ya da Bağdat ve petrol konularında anlaşamıyorlar da ondan

1881'e nasıl geldik?

1856 Kırım savaşı ile Çünkü ilk defa 1856 Kırım savaşı ile Osmanlı Avrupa'ya tahvil, bono çıkararak borçlandı

O savaşın başlaması da ilginç

Osmanlı üstünde Rusların nüfuzu artınca, İngiltere ve Fransa, Rusya'nın nüfuzunu kırmak için Osmanlı'yı gaza getiriyorlar

Savaşı böyle çıkarıyorlar ama Osmanlı diyor ki "Benim savaşacak param yok"

Avurpalılar da "Dostluk ne gün için, sen yeter ki iste" diyorlar

Osmanlı milyonlarca sterlin borçlanıyor, o savaşa girmek için

Sonunda "Kazandık Yaşasın Sen de artık Avrupa Konseri üyesisin Hadi borcunu artık öde" diyorlar

Osmanlı maliyesi çökmüş ödeyemiyor Borçlar faiziyle birlilkte erteleniyor

Faizi ile birlikte tekrar ödeme zamanı geliyor, Osmanlı yine ödeyemiyor bir kez daha erteleniyor

Sonunda iflas, ve imparatorluk bitiyor Fiilen ve simgesel olarak

Simgesel olarak da bitiyor, çünkü biliyorsunuz, yukarda söyledim, İslam Türk İmparatorluklarında egemenliğin simgesi ikidir İmparator hutbe okutur ve sikke bastırır Yeryüzünde Allah'ın temsilcisidir ve de paranın sahibidir

Para bitiyor Osmanlıda 1856 Kırım savaşı ile



Osmanlı niye çöktü diye şöyle bir düşünün "Din gelişmeyi engelledi" denilir Doğru ama temel neden o değil Dünyanın her yerinde değişime karşı gelenler "din maskesi" altında bunu yapıyorlar Hıristiyanlık da çok uzun yıllar gelişmeyi engellemiş Engizisyonu ve Galile'yi anımsayın

"Padişahlar çocuk yaşta veya deli olarak tahta çıkmaya başladı da ondan" denilir Bu da temel neden değil

Osmanlı'nın çöküşü, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u zaptettikten sonra, diyalektik olarak, yani bu olayın tepkilerinin gelişmesi ile başlayan bir süreç sonunda ortaya çıktı:

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesinden sonra, Müslüman Türklerin Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerindeki egemenliğinden bunalan Batılı ülkeler, yeni yollar bulmak üzere Atlantiğe açılarak Amerika'yı keşfettiler ve bilinen dünyanın sınırlarını genişlettiler Osmanlı bu süreç içinde aktif rol alamadı ve yeni oluşan dünya içinde, egemenliğini yitirdi

İstanbul'un fethi, bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmuştur Bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmak ne demek?

Doğu ile Batı arasındaki ticaret yollarını denetlemek Üç tane ticaret yolu var, biri Kırım'dan yukardan, biri Anadolu'dan ortadan, biri aşağıdan Akdeniz'den geçiyor Bu gelişme, ticaretin öbür ucunda yaşayanları yani batıda yaşayanları, doğuya gitmek üzere yollar bulmaya sevk ediyor ve gidip o yolların bir bölümünü Afrika'yı dolaşarak buluyorlar Bir bölümünü ararken de kafalarını Amerika'ya çarpıyorlar

Dünya değişiyor, yeni kıtalarla yepyeni bir dünya oluşuyor Osmanlı ona ayak uyduramıyor, onun için çöküyor

Yoksa Osmanlı 1453' te dünyanın en ileri teknoloji ve ideoloji ülkesi Teknolojide en ileri, Bizans surlarını yıkan topları döktürüyor, ideolojide en ileri, Hıristiyan Ortodoksları alıyor himayesine

Bu ideolojik ve teknolojik olarak devrinin en güçlü devleti nasıl çöküyor?

Endüstrileşmeyi kaçırıyor

Neden endüstrileşmeyi kaçırıyor?

Yeni dünya oluşumu içinde coğrafi yeri yeterli olmadığı için Oralara gidemiyor Osmanlı, başkaları gidiyor

Osmanlı sonuç olarak coğrafi keşifler ve yeni bir dünyanın oluşması sonucu çöküyor

Kapitülasyonlar bile bunla bağlantılıdır Çünkü güçlü ülke kapitülasyonlardan zarar görmez Tam tersine, güçlü ülkenin ekonomisi kapitülasyonlardan yarar bile sağlar

Osmanlı güçsüzleşmeye başlayınca ve özellikle de adli kapitülasyonlar verilince tümüyle yarı sömürge oluyor ve sonuda çöküyor

Sonuç olarak tarihimiz yanlış okutuluyor Kavramlar yanlış konuyor Genel süreçler gözden kaçırılıyor Küresel Türkiye'yi anlatırken soğuk savaşı söyleyeceğim Amerika'nın keşfi gibi tarihi değiştiren bir olaydır "Soğuk Savaş" dünyada

Bu genel süreçleri anlamazsak, tarihimizi hiç bir biçimde doğru olarak göremeyiz ve algılayamayız



Gençlerimize bir sürü yanlış şeyler öğretiliyor ideoloji adına

Örneğin, duyduğumda kulaklarıma inanamadım Öğrencilerden biri söyledi: Lisede öğretmeni "Osmanlı imparatorluğu emperyalist bir imparatorluk değildi" diye öğretmiş

Olabilir mi böyle bir şey Bütün Orta Çağ imparatorlukları emperyalisttir Üretim toprakta yapıldığı için, toprak zaptetme üzerine kuruludur

Zaptettiği topraktaki insanların ya kellesini keser kendi adamını yerleştirir veya onları haraca bağlar

Bu ayıp değil, günah değil; tüm Orta Çağ imparatorluklarında böyle Osmanlı'da da, İngiliz'de de, Fransız'da da böyle Hepsi emperyalist Kitaplarda okuyorsunuz, Osmanlı Macaristan'ı zaptediyor, bir Macarı kral yapıyor ama yılda bilmem kaç bin duka altını haraca bağlıyor Emperyalizmin bundan daha güzel bir tanımı olabilir mi?

Niçin saptırılıyor tarih? İki nedenle Birinci nedeni cehalet:

Emperyalizm, bugün kötü ya, güya o zaman da emperyalist olmak bu cahillere göre kötü bir şey

İkinci olarak da dinci ya da milliyetçi ideolojiler:

Türkler ya da müslümanlar kötü bir şey yapmazlar

Böylece dinci görüş, milliyetçi görüş, ve cehalet birleşiyor, "biz Türkler en yüce ırkız İslam dini en yüce din biz tarihte hiç kötü birşey yapmadık" diye tarih saptırılıyor



Herkesin dini ve milliyeti kendisine göre iyidir Böyle milliyetçi ya da dinci ideolojilerle herşey saptırılıyor Nasıl yanlış bir şartlanma ile karşı karşıya olduğumuz bilinmiyor

Bir de, günlük siyasilerin ve medya egemenliği ile beyinlerimiz yıkanıyor Bütün kavramlar birbirine karıştı

Demokrasi diye çoğunluğun kafa kırmasına evet diyoruz Laiklik diye gene çoğunluğun baskısına ödün veriliyor Osmanlı'nın emperyalist olmadığı gibi saçma sapan şeyler söyleniyor Tarih böyle güncel anlayışla saptırılıyor Buna karşılık "soğuk savaş" nedir, ne sonuçlar vermiştir bilinmiyor Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcında ne oldu, bitişinde ne olduğu bilinmiyor



Evet genel kavramların çarpıtılması ve tarih hakkındaki saptırmalardan verdiğimiz örneklerden sonra, bu çarpıtma ve saptırmaları akılda tutarak, küreselleşme konusuna başlayabiliriz:



Küreselleşme de Türkiye'de körlerin fili tanımlamaları gibi tanımlanıyor Kimisi bacağını tutuyor, ağaç gövdesi gibi diyor; kimisi dişini tutuyor, mermer gibi bir kılıç diyor, kimisi kulağını tutuyor, büyük bir kepçe diyor

Küreselleşme, aslında bütün sosyolojik ve siyasi kavramlar gibi son derece karmaşık, kompleks bir kavram Öyle tek bir değişkene indirgenecek gibi değil

Bir defa önce nereden geliyor küreselleşme onu görelim:

Küreselleşmenin iki tane kaynağı var Küreselleşmenin kaynaklarından bir tanesi teknolojik

Bir teknoloji ihtilalinin sonucundan küreselleşme ortaya çıkıyor

Aslında bu teknoloji ihtilali de, iki ayrı devrim ama ikisi birlikte oluşuyor: Birisi iletişim teknolojisi devrimi, yani şu telefon denilen nesne, öbürü de bilişim teknolojisi devrimi, yani bilgisayar

Bu iki nesne, birlikte inanılmaz bir teknoloji devrimi yarattılar

Dünyanın her yerinden telefonla her an her yere erişmek mümkün Her bilgisayara her an erişebiliyorsunuz Her an inanılmaz bir süratte hesap yaparak karar vermek mümkün

İnanılmaz bir şey bu İkisi bir arada geliştiği için iletişim ve bilişim devrimi doğuyor

Küreselleşme sürecinin bir ayağı bu

Küreselleşmenin ikinci kaynağı bir siyasal olay SSCB'nin çökmesi

SSCB'nin çökmesi bütün dünyayı değiştiriyor Neden bütün dünyayı değiştiriyor Çünkü İkinci Dünya savaşından sonra 1945 yılından itibaren bütün dünyada olup biten herşey soğuk savaş mantığına uygun gelişiyor Tabii, Türkiye'de olup biten herşey de buna uygun Türkiye'deki 12 Mart 1971 darbesi de, 12 Eylül 1980 darbesi de makro düzeyde Soğuk Savaş'ın uzantısı; benim sakalımdan dolayı 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi'nden, baskıya karşı koymak için istifa etmem gibi mikro bir olay da aynı Soğuk Savaşın bir uzantısı Şaka ederek söylemiyorum, espri anlayışı ile söylüyorum ama gerçek olarak söylüyorum

Küreselleşmenin arkasında yatan Soğuk Savaş 1945 yılından beri dünyada ve Türkiye'de olup biten her şeyi belirliyor

Savaşın bitiminde Nagazaki'de ve Hiroşima'da atılan atom bombalarından tutun da, Rusların uzaya Sputnik adlı yapay uyduyu yollamalarına, Birleşik Amerika'nın aya adam yollamasından, benim sakalımdan dolayı YÖK'ü protesto etmek için üniversiteden istifa etmeme kadar herşey bu kadar makro ve bu kadar mikro her şey Soğuk Savaş'ın bir sonucu

Bu Soğuk Savaş 1945 yılından itibaren bütün dünyayı belirledi:

Birleşik Amerika devletlerinin liderliğinde bir batı dünyası ve Sovyetler Birliği'nin liderliğinde bir doğu dünyası arasındaki rekabet 1945 yılından 1989-1991 yılları arasındaki yıkılma sürecine kadar dünyadaki herşeyi belirledi

Yani batı dünyasında yer alan ülkeler (ki biz onlardan biriyiz) bütün yapılarını, ülkelerinde olup biten her şeyi, Sovyetler ile savaş bağlamında, anti komünist bir anlayış içerisinde oluşturuyor

Anti komünizm, yani dinciliği ve milliyetçiliği destekleyen, milliyetçiliği ve dinciliği ön plana çıkaran bir ideoloji Bu ideoloji, Batılı devletlerin Sovyetler Birliği'ni çökertmek için uygulamış olduğu bir stratejinin arkasındaki ideoloji

Çünkü Sovyetler Birliği dini de milliyetçiliği de inkar ediyor

İşte dünyaya bu yapı egemen oluyor Soğuk Savaşta 1945 yılından beri

1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla, 1991'de de Rusya Belarusya, Ukrayna ve Bağımsız Devletler Topluluğu arasında imzalanan bir anlaşma ile bu yapı çöküyor

Dünyanın birden bire yapısı, dengesi, herşeyi bozuluyor Çift kutuplu dünya, iki kamp arasındaki rekabete dayalı, kültürü, sanatı, edebiyatı, tabii ki teknolojisi, askeriyesi, siyaseti bu ikili rekabet üzerinde kurulmuş olan dünya, bu rekabet kalkınca bambaşka bir dünya oluyor 1991'den itibaren

Soğuk Savaşın bitmesi Sovyetler Birliği'nin çökmesidir

Demek ki küreselleşmenin iki kaynağı var Birincisi iletişim-bileşim devrimi, ikincisi Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Soğuk Savaşın bitişi



Çok kısaca ikisi arasındaki ilişkiye de işaret edeyim:

Sovyetler Birliği iki nedenle çöktü Birincisi batılı iletişim-bileşim devrimi Bu devrim, Sovyetler Birliği'nin kendisini Batı'dan soyutlamak için etrafını sardığı demir perdeyi uzaydan aştı geldi Klasik özgürlükleri, tüketim toplumu normlarını oraya aktardı

Ama bu tek başına yıkamazdı Sovyetler Birliği'ni Sovyetler Birliği ekonomisinin bir önemli özelliği var; üretim verimliliği düşük

Yani aynı malı Batı ekonomisine göre daha büyük maliyetle, daha uzun sürede ve daha pahalıya üretiyor Dolayısıyla yükselen bir tüketim beklentisi topluma egemen olunca, ekonminin üretim yapısı yükselen beklentiye uygun olarak uyarlanamadı, üretim verimliliği artamadı ve çöktü Bu iki ögeden herhangi biri olmasaydı çökmeyebilirdi ama yükselen beklentiler ve düşük verimlilik Sovyetler Birliği'ni çökertti



Şimdi elimizde iki kaynaklı, iletişim-bileşim devrimi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile birlikte ortaya çıkan küreselleşme diye bir olgumuz var Peki nedir bu? Tek faktörlü bir olgu değil küreselleşme Ortaya çıkan küreselleşmenin üç tane ayağı var Bu üç ayağı ayrı ayrı görmezseniz hiçbir şey anlamanız mümkün değil



Birinci ayak siyasi ayaktır Küreselleşmenin siyasi ayağı Amerika Birleşik Devletlerinin siyasi liderliği ve dünya jandarmalığıdır Yani küreselleşen dünyanın hem siyasal liderliğine soyunuyor, hem de bunun jandarmalığını yapıyor

Amerika zaten bunu kendi Başkanının ağzından bütün dünyaya ilan etti Clinton kongreye yaptığı bir konuşmada, tüm dünyayı bir apartmana, kendilerini de bunun en üst katında oturan insanlara benzetti "Bu nedenle apartmanda olup biten herşeyden etkileniyoruz Etkilendiğimize göre de sizden aldığım vergilerle ben bu dünyayı denetleyeceğim ki, burada bir karışıklık çıkmasın ve en üst katta oturanlar zarar görmesin" dedi Bu kadar net ve açık bu Beğenirsiniz beğenmezsiniz

Ben şimdi size kendi değer yargılarımı aktarmıyorum Herkesin değer yargılarına da saygılıyım, tasvip ettiklerim var, etmediklerim var Ben şeffaf bir insanım, benim için önce demokrasi sonra sosyal demokrasi gelir Önce insanların temel hak ve özgürlükleri, sonra da bunun sosyal olarak ve ekonomik olarak desteklenmesi esastır Benim için kahramanlar ve hainler yoktur Herkes inancında serbesttir Kimi dini devlete, kimi ırkçı devlete inanır

Büyük itirazım, Türkiye'de objektif olaylar ve bilimsel tanımlar saptırılıyor Tarih yanlış anlatılıyor, kavramlar yanlış söyleniyor Gözümüzün içine baka baka yalan söyleniyor, ona hiç tahammülüm yok Önce gerçekleri göreceğiz Kavramları ve tanımları doğru öğreneceğiz Tarihi doğru bileceğiz Ancak ondan sonra kendi değer yargılarımızı ve siyasi tercihlerimizi bunların üzerine oluşturacağız

Yani bu anlattığım küreselleşme bir vaka Tasvip edersin, etmezsin o başka Ama önce küreselleşme olayının ne olduğunu iyice anlaman gerekir

Amerika'nın liderliğini onaylayabilirsin, ya da onaylamayabilirsin Ama Amerika'nın bu rolde olduğunu bilmen ve anlaman gerek her şeyden önce



Küreselleşmenin ikinci ayağı ekonomik ayaktır

Ekonomik ayak siyasal ayaktan biraz daha değişik bir nitelik taşıyor:

Ekonomik ayak küreselleşmede uluslararası sermayenin egemenliği anlamına geliyor

Uluslararası sermaye ne demek? Her bir ülkenin bir başka ülkedeki yatırımları ve bunların ardındaki büyük şirketler demek Bir ülkeden para bir başka ülkeye gidince o uluslararası sermaye oluyor Bunun içinde Amerikan, Alman, Rus , Japon, Türk var

Bu sermayenin miktarı inanılmaz bir rakam: 1 trilyon dolar Türkiye'nin milli geliri yıllık 150 milyar dolar (Şubat 2001 krizinden önce 200 milyar dolardı Krizden sonra dörtte bir azaldı) Bu onun 75 katı 75 tane Türkiye eknomisi gibi bir güç ve uluslararasında dolaşan bir para var Dünyaya bu egemen Üretimi bu belirliyor, neyin nerede üretileceğini bu belirliyor İşçi ücretlerini, tüketim ve üretim mallarının fiyatlarını bu belirliyor Ayrıca borsaları da bu etkiliyor

Bunun 1 milyar doları günlük dolaşıyor, 100 milyar dolar aylık dolaşıyor Bir ülkeye girip çıkıyor, anlamıyorsun ne olduğunu Bir gece yatıyorsun dolar 700 bin lira, bir sabah kalkıyorsun 1 milyon 200 bin lira olmuş İşte uluslararası sermaye girip çıkmış o arada

Böyle etkileri de var Ama bunlar geçici etkiler Asıl etkiler, neler üretilecek, nerede üretilecek, kaça üretilecek, kaça satılacak gibi çok daha temel konularda belirleyici oluyor

Uluslararası sermaye ile Birleşik Amerika arasındaki ilişki de ilginç:

Bunlar birebir aynı değil ama birbirinden tam bağımsız da değil Çünkü bu sermayenin büyük bir bölümü Birleşik Amerika'nın Örneğin Alan Greenshpan diye bir bir adam var, Federal Reserve Bank'ın yani bizdeki Merkez Bankasının başkanı, doların faizi ile binde 2,5 oynuyor, bütün dünyadaki ekonomiler bu karardan etkileniyor Ama yine de uluslararası sermaye ile Amerikan sermayesi tamamen, birebir aynı da değil çünkü Amerikan sermayesi dışında Japonya var, AB var, Güneydoğu Asya var, EFTA, vs var

Evet ikincisi de bu Birincisi, Birleşik Amerika'nın siyasi liderliği ve askeri jandarmalığı siyasi ayak İkincisi, uluslararası sermayenin egemenliği, ekonomik ayak



Üçüncü ayak çok daha ilginç bir ayak; kültür ayağı

Küreselleşmenin kültür ayağının iki kolu var ve bu kültür ayağının iki kolu birbirini dengeliyor Birbirine karşı bunlar, yani etkileri aynı paralelde değil, birbirini dengeleyen yönde

Kültür ayağının birinci kolu tek düze tüketim kültürünün bütün dünyadaki egemenliği

Yani bütün dünyada insanlar aynı gazozu içiyor, aynı köfteyi yiyor, aynı ayakkabıyı ve pantolonu giyiyor Aynı gazozu içiyor kola, koka kola veya pepsi kola, aynı köfteyi yiyor burger, Macdonalds veya Burger King, aynı pantolonu giyiyor blue jean, Lewis veya Wrangler, aynı ayakkabıyı giyiyor Nike, Adidas vs

Bu tüketim kültürü her biçimde empoze ediliyor Sadece ilanlarda ve reklamlarda değil, hemen hemen medyanın her dalında, her sanat ve kültür etkinliğinde Televizyon dizilerine de bakıyorsun aynı tüketim kalıpları Bond filmlerine bakıyorsun, örneğin en sondan bir önceki filmde, BMW arabaları ile Ericsson telefonlarının doğrudan reklamı

Tek düze bir tüketim kültürü, firma ve marka bazında bütün dünyaya empoze ediliyor İstanbul'da, Tokyo'da, Moskova'da, New York'ta, Pekin'de, Nairobi'de Cape Town'da tek düze bir tüketim kültürü

Bu, kültür ayağının kollarından bir tanesi



Kültür ayağının ikinci kolu bunun tamamen zıddı; kaba ve sınırlı deyimiyle mikro milliyetçilik

Mikro milliyetçilik şu; kendisinin farklı kültürel öğeler taşıdığını iddia eden her gruba ayrı siyasi özerklik verilmesi eğilimi

Yani "ben çoğunluğun diniyle aynı dindenim ama ayrı mezheptenim", diyene "tamam o zaman sen siyaseten de özerk olmalısın" gibi

Milliyet, ırk, din, mezhep, dil, diyalekt, hatta coğrafya farklarına göre, içinde yaşadığı geniş toplumdan farklılık gösteren her gruba, siyasal olarak, çoğunluğun içinde bulunduğu siyasal birlikten özerk, ayrı, otonom bir yapı önerilmesi

Her bir ayrı alt kültür grubunun, ait olduğu siyasal birlikten koparılması ve ayrı bir özerk siyasal yapıya kavuşturulması

Biz buna çok kabaca "mikro milliyetçilik" diyoruz, ama gördüğünüz gibi, esas olarak milliyet bazında olması gerekmiyor farklılığa dayalı özerk siyasal yapılanmanın: Din, dil coğrafya, ve bütün bu ögelerin alt kültürleri, mezhep gibi, aşiret gibi, kabile gibi, diyalekt gibi her türlü farklı kültür ögesinin ayrı bir siyasal birim için gerekçe olarak kabul edilmesi, küresilleşmenin kültür ayağının ikinci kolunu oluşturuyor

Çok genel olarak bakıldığında, küreselleşmenin kültür ayağının iki farklı kolunun birlikteki etkisi, insanlığın, tek düze bir tüketim kültüründe marka ve firma imajlarıyla birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, buna karşılık siyasal bazda, kültür temeline dayalı olarak mikro parçalara bölünerek siyaseten iyice parçalanması olarak görülüyor



Küreselleşme çok kısa olarak bu İki kaynağı var: İletişim-bileşim devrimi ve Sovyetlerin çökmesi Üç ayaklı bir olay: Siyaseten Birleşik Amerika'nın liderliği ve jandarmalığı, ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği ve kültürel olarak iki kolu var, tek düze tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür farklılığı olan her gruba ayrı siyasal özerklik verilmesi



Şimdi Türkiye'ye bakalım

Küreselleşme bir süreç Dünyada olup biten bir süreç

Bir de Türkiye'de olup biten süreçlerle ilgili olarak, biz neredeyiz ve ne ile karşı karşıyayız, onu anlatmaya çalışacağım

Önce dünyadaki küreselleşme sürecini tanımladım, şimdi de Türkiye'yi anlatmaya çalışacağım

Aslında Türkiye'de olup bitenleri anlatmak, küreselleşmeyi anlatmaktan daha zor Çünkü küreselleşme hakkında henüz kimse fazla bir şey bilmiyor Dolayısıyla siz sıfırdan birşeyler anlatıyorsunuz Oysa Türkiye hakkında, hem güncel açıdan, hem de tarih açısından bir sürü saptırma, yanlış bilgi topluma aktarılmış ve egemen kılınmış Önce bunları düzeltmeniz gerek

Türkiye ve Osmanlı diyeceğim daha işin başında, oysa Osmanlı yanlış anlatılıyor Bilerek yanlış anlatılıyor, saptırılıyor

Aptallık hiçbir ideolojinin tekelinde değil Sahtekarlık ta hiçbir ideolojinin tekelinde değil Sert ideoloji sahipleri kendilerini kahraman ve karşılarındaki öbürlerini hain görenler tarihi de saptırıyor Osmanlı-Türk tarihindeki yanlışlıkların haddi hesabı yok Kimileri Osmanlı'yı hiç gerek olmadığı kadar yüceltiyor Hiç gereği yok Osmanlı'yı gerçeklere aykırı bir biçimde yüceltmenin Osmanlı zaten çok büyük uygarlık Zaten dünyanın en büyük uygarlıklarından birisi Mimar Sinan'ı üretmiş, Dede Efendi'yi üretmiş, sanatıyla, askeriyesiyle, devşirme sistemi ile dünyanın uygarlık tarihinde inkar edilemeyecek derecede büyük ve önemli bir yere sahip bir uygarlık İnsan haklarına çok saygılıydı gibi gülünç laflar, insan hakları kavramı yok ki o dönemde, saygısı olsun Yok böyle bir kavram o dönemde İnsan hakları kavramı 19 yy kavramı Osmanlı'da Allah'ın hakkı vardır, kulun hakkı vardır, padişah ve sistem de onları korur Katolikler, İspanya'dan yahudileri, "ya din değiştirin, ya ölün ya defolun" dediği sırada, Osmanlı bunlara kucak açmış Çok da iyi etmiş Ben de Hırisi-tiyanların bu acımasız baskısına karşı Müslümanların Yahudilere kucak açmasını her yerde herkese iftiharla, övünerek anlatıyorum Ama Osmanlı Yahudileri almış da ne yapmış? Eşit vatandaş mı yapmış? Hayır hiç alakası yok Böyle bir kavram yok zaten Hiç bir tarım-din imparatorluğunda farklı dinden olanlara karşı eşit davranış yok Orta Çağ'da Ama Osmanlı sığınma hakkı tanıdığı Yahudileri almış, özel mahallede oturtmuş, özel elbise giydirmiş, özel muamele yapmış Sıkıysa da bir Müslüman ile bir ilişki kursun bakalım, taşlayarak öldürmüş Recmetmiş

Bu anlatttıklarım hepsi gerçek Bunlar Osmanlıyı ne yüceltmek ne de küçültmek Musevilere sığınma hakkı tanımak Osmanlı'nın yüce tarafı tabii, ama buna dayanarak, "Osmanlı insan haklarına saygılıydı" derseniz, tarihçiler size güler İnsan haklarına göre Orta Çağ'a bakılamaz Çünkü Orta Çağ'da insan hakkı diye bir kavram yok Neden yok? Çünkü bütün imparatorluklar din imparatorluğu Milliyet de yok o zaman Nesin? Müslümansın, Katoliksin, Protestansın, Musevisin



Burada bir an durup, din ve mezhep ayrımlarının kökenlerine de çok kısaca bir bakalım, çünkü Orta Çağ'da bütün imparatorlukları din ve mezhep ayrımaları biçimlendiriyor Yani bugünkü siyasal partiler gibi bir siyasal işlevi var dinlerin ve mezheplerin: Toplumların birbirilerinden ayrılmalarında ve o toplumdaki kuralların belirlenmelerinde etkin oluyorlar

İngilizler neden Protestan bilir misiniz? Kral 8 Henri bir kadına aşık oluyor Karısını boşayıp onunla evlenmek istiyor Katoliklikte boşanma yok Papa izin vermiyor "Ben mi büyüğüm papa mı büyük" diyor "Ben büyüğüm tabii" diyor çıkıyor işin içinden Ve Katolik diniden çıkıyor Protestan oluyor Yanında bir de baş danışman, baş yargıç bir adam var Thomas More Ütopya'nın yazarı Çok önemli bir adam O da "böyle saçma şey olmaz diyor" diye onu da krala ihanetten asıyor Yeni yeni Katolik kilisesi de uyandı da adamı aziz ilan etti

Hıristiyanlıktaki ilk ayrım, Ortodoks-Katolik ayrımıdır

Roma İmaratorluğu ikiye bölünüce, imparatorluğun dini de ikiye bölünüyor Çünkü İmparatorluğun başı aynı zamanda kiliseyi de denetlemek istiyor

Sonra Reform döneminde Protestanlık nasıl yayılıyor? Martin Luther adlı papaz kilisenin kapısına bir bildiri çiviledi diye değil Alman Prensleri, ve tabii daha başka güçlü yöneticiler Papa'nın denetimine ve Katolik yönetimine baş kaldırdıkları için

Yani Hıristiyanlıktaki bütün mezhep oluşumlarının altında siyaset var



Peki bizim mezhepler nasıl oluşmuş?

Müslümanlıkta kaç mezhep var diye sorulunuca hep 4 Sünni mezhep sayılıyor Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii mezhepleri

Oysa Müslümanlıkta esas olarak 3 büyük ve temel mezhep var; Sünnilik, Şiilik, ve Haricilik

Nereden çıkmış bunlar? 4 halife kim olacak kavgasından Hz Ali 4 Halife oluyor Muaviye bunu kabul etmiyor "Hayır" diyor "O olmayacak ben olacağım" Bir kavga çıkıyor

Bir başka grup da "Bunlar yanlış yapıyor, Allah'ın emirlerine karşı geliyorlar bunları öldürelim" diyor Ali'yi ve Muaviye'yi öldürmek üzere harekete geçiyorlar Ali cesur, tek başına dolaşıyor Namazdan çıkışta Ali'yi zehirli kılıçla kolayca öldürüyorlar Muaviye kurnaz, etrafında insanlar var, ona ulaşamıyorlar

Sonuç: Ali'nin taraftarları Şii, Muaviye'nin taraftarları Sünni, öldürenler de Harici oluyorlar Hariciler Kuzey Afrika'ya kaçıyorlar bundan sonra tekrar yavaş yavaş geri geliyorlar Bütün diğer mezhepler Sünni, Şii ve Harici mezheplerden, bu çizgilerde türüyorlar

"Kim halife olacak" siyasal kavgası yüzyıllar sonra, Cumhuriyet Türkiyesi'nde 1978-79'da Sivas ve Kahramanmaraş'ta insanların birbirlerini öldürmelerine neden oluyor Camiye bomba atıldı diye tahrik edilen Sünniler, Alevilere saldırdılar, bir çok insan öldü Durup dururken komşuyu komşuya nasıl öldürteceksin? "Allahsızlar camiye bomba attı" dediler, Ali mi halife olacak, Muaviye mi iktidar olacak kavgası, 1000 yıl sonra Türkiye'de 1978 yılında insanların birbirini gırtlaklamasına neden oldu 1994 yılında yine Sıvas'ta insanları diri diri yaktılar, aynı mezhep temelindeki kavgadan dolayı



Dinin günümüzde, siyasette kullanılması bütünüyle çağ dışı bir olay Eskiden din, siyaseti de her şeyi de belirlermiş Eskiden yani Orta Çağ'da Sonra Yeni Çağ gelmiş Din zayıflamış, yerini daha çok milliyetçilik almış Sanayileşmeyle birlikte orta çıkan ve güçlenen milliyetçilik, kendi çizgisinde faşizme, zıt görüşlere yol açarak sınıf diktarörlüğüne ve nihayet günümüzde demokrasiye doğru üç ayrı gelişme göstermiş Bugün insanlık siyaseti demokratik mekanizmalara, yani insan haklarına uygun olan, insanları dinlerine ve mezhelerine göre ayırmayan laik ilkelere göre yapıyor

İnsanlığın geçirdiği belli dönemlere bakarsak, bu gelişmeyi daha iyi anlarız

İnsanlık önce toplayıcılık dönemini yaşıyor Ağaçtan meyve topluyor Sonra araç gereç yapıyor, yani oku yayı icat ediyor Avcılık dönemi başlıyor Avcılıktan, sonra yerleşiyor

En büyük ihtilal toprağa yerleşme İnsan, toprağa yerleşince üretim yapmaya da başlıyor, toprak tarım aracı yani üretim aracı oluyor

Herkes kılıcını kuşanıyor, bir parça toprak almaya çalışıyor Başarılı olan imparatorluk kuruyor, aptal olanın imparatorluğu ölümünden sonra dağılıyor Dahi olanın imparatorluğu 450 yıl sürüyor

Osmanlı-Türk tarihinde iki dahi var Biri Fatih Sultan Mehmet'tir Biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür



Bu iki insan çok başarılıdır ama daha önemlisi bu iki insan çağlarını etkilemiştir Fatih Sultan Mehmet bütün Yeni Çağı etkilemiş, Mustafa Kemal Atatürk de bütün 20yy'ı etkilemiştir



Toplayıcılık, avcılık, tarım, Orta Çağ Din eşit siyaset İktidarın dininden olmadın mı mezhep kuruyorsunuz O mezhepte de canına okuyorlar

"Osmanlı, dini nedenlerle adam yakmamıştır" diye yalan söylüyorlar Osmanlı da dini nedenlerle adam yakmıştır Hem de Fatih Sultan Mehmet döneminde, hem de Edirne müftüsü Fahrettin Acemi'nin fetvasıyla Benim Hoca Efendi'nin Sandukası diye bir kitabım var Fatih döneminde geçiyor ama günümüzü eleştiriyor Orada anlatıyorum Osmanlı, Hurufileri cayır cayır yakmış Neden yakmış? Çünkü Hurufiler çok güçlenmişler, saraya nüfuz etmeye başlamışlar Fatih'in annesi ve karısı aracılığıyla saraya nüfuz etmeye başlayınca tehlike olmuşlar ve yakılmışlar Din, mezhep eşittir siyaset Bunlar tehlikeli olunca almışlar fetvayı Edirne Müftüsünden Orta Çağ'ın engizisyonunu yaktığı gibi yakmışlar

Asla ayıp günah değil Çünkü imparatorluğun bir arada tutuluş nedeni, kimliği din Bütün dünyada, bütün Orta Çağ imparatorluklarında böyle

Bu uygulamaları bugünkü insan hakları anlayışı ile elştiremezsiniz Gülünç olursunuz

Bugünkü siyasal islamcı anlayışla tarihi saptırarak Osmanlı'yı korumaya kalkışırsanız gülünç olursunuz



Ne yazık ki tarihimiz, bugünkü ırkçı-Türkçü, dinci-islamcı görüşlerle saptırılıyor Ya yanlış ya da eksik anlatılıyor Sizlere "küreselleşme"den sonra "bugünkü Türkiye"yi anlatabilmek için, önce tarihmizdeki bu yanlışlara ve eksikliklere dikkatinizi çekmem gerekli ki modelimi kurduğumda nerelere dikkat edeceğinizi vurgulayabileyim



Bakın, Osmanlı'nın kuruluşunda çok önemli bir olay var dünyada Türkiye'de hiçkimse bunu anlatmıyor, hiçkimse bunu söylemiyor Çünkü bu olay Osmanlı ile ilgisiz olay Haçlı seferlerini biliyorsunuz Filistin'e gidip Müslümanları öldürelim de ellerinden kutsal yerleri alalım diye planlanmış seferler İşte bu Haçlı seferlerinin 4üncüsü Filistin'e gitmek yerine Ortodoks Bizans'ı fethediyor Katolik Latinler, Ortodoks Bizans'ı yakıp yıkıyorlar, bütün kiliselerine giriyorlar Halkı kesiyorlar Ve İstanbul'da 50 yıl Latin imparatorluğu hüküm sürüyor Yıl 1200'lerin başı 1250'lere kadar sürüyor Bizans'taki bu Latin imparatorluğu Osmanlı'nın kuruluşu 1299, yani tam o dönem

Yani Hıristiyanlar birbirlerini yedikleri için, Katolikler Ortodoksları kestikleri için Anadolu'da Müslümanların gelişmesi o kadar hızlı oluyor Osman'ın oğlu Orhan, Bizans prensesiyle evleniyor Onun babası Kantakuzen'in imparator olmasına yardım ediyor O da onun Trakya'ya geçmesine yardım ediyor Çünkü orada halen Latinlerden kalan adamlar var

Ama bunlar bizde hiç okutulmaz Çünkü "Biz Anadolu'yu iman dolu göğsümüzle fethettik" demek daha hoşumuza gidiyor Tabii bu da var Yanlış değil, yanlış değil ama eksik "Allah Allah" diyerek girdik ve fethettik Doğru Ama öteki koşulları, dünyanın Anadolu'yu Müslüman Türklerin istilasına uygun kılan koşullarını unutmamak gerek

Alpaslan 1071'de Anadolu7nun kapısını Malazgirt savaşı ile açmış Müslüman Türkler, 1453'te yani 400 yıl sonra İstanbul'a ulaşmışlar 400 yılda Anadolu'da sadece kelle kesmekle olur mu bu Tabii ki Müslüman asker ve halk, Anadolu'da daha önce yaşayanlarla bir ölçüde de olsa, birleşmiş, bütünleşmiş, evlenmiş

Yeniçerilerin hepsi devşirme Yani Hıristiyan Ortodoks Hıristiyan kökenli Yeniçerilerin mezhebi de Bektaşi En yumuşak İslam mezhebi Bence yeniçerilerin genellikle Bektaşi olmaları Osmanlı'nın yönetim dehasını, yönetim ile din ve mezhep ilişkilerindeki dahice düzenlemeleri gösteren ip uçlarından biri

Bunları "Tarihe nasıl bakılmalı" konusundaki bir takım ip uçları olarak söyleyip geçiyorum

Sonuç olarak Osmanlı çöküyor Osmanlı niye çöküyor?

Toplayıcılık, avcılık, tarım Tarımda yönetici toprak ağası, Allah'ın da yeryüzündeki temsilcisi Yani bizim halife-sultan padişahımız Güneydoğu Anadolu'da , Doğu Anadolu'da çok güzel bir deyimimiz var Şıh denilir Şıh, şeyh ile ağanın toplamıdır Şıh, hem şeyh hem ağadır Dedeleri o toprağı kılıçları ile fethetmiştir ve o toprağın üzerindeki her şeyin sahibidır Ağacın, hayvanın, toprağın, kadının, kadının bekaretinin, erkeğin hayatının sahibi Erkeğin hayatına barışta çiftçi olarak, savaşta asker olarak sahiptir Erkek de onundur, çoluk çocuk ta Şıh, hem de Allah'ın yeryüzündeki temsilcisidir Karşı çıktığın zaman da hem kazığa oturturlar, hem de öbür dünyada yanarsın Orta Çağ düzeni bu Yukarıda din adamı, toprak ağası var Aşağıda da köle köylü var Köylü toprağa bağımlıdır

Bunu da okutmuyorlar tarih derslerinde Osmanlı'da da köylü bir yerden bir yere gitmek için izin tezkeresine muhtaç İzin tezkeresi olmadan bir yerden bir yere gidemezsin Özgür değil Dünyanın her yerinde de bu böyle Nedeni, yani bu köleleğin mantığı çok basit Üretim toprağa bağlı, önce orada üretim yapmak için toprağın olacak, sonra da toprağın üstünde çalışan adamın olacak Herkes bırakıp giderse kim üretim yapacak Onun için kimse bırakıp gidemiyor Osmanlı'da, sipahi de ilediği toprağı bırakmak için "çift bozan resmi" denilen vergiyi ödemek zorunda Yani toprakta çalışan kimse özgür değil



İşte Fatih İstanbul'u fethedince Doğuya gitmek için yeni yollar arayan Batılılar, yeni yolları keşfedip yeni bir kıtayı yani Amerika'yı da ortaya çıkardıktan sonra bu düzen değişmeye başlıyor

Yukarıda din adamı, toprak ağası yöneticinin, aşağıda da köle köylünün olduğu düzen bozulmaya başlıyor Bu düzeni bozan şey endüstrileşme süreci Toplayıcılık, avcılık, tarım ve sonunda endüstri

Ondan sonra herşey değişiyor Köle köylü o fabrikadan giriyor, vatandaş işçi çıkıyor Vatandaş işçinin yöneticisi, tanrının temsilcisi ve toprak ağası falan değil, vatandaş işçinin temsilcisi hizmetkar

Bugünkü Başbakanım gibi benim Niye bugünkü başbakan yerinde oturuyor? Bize hizmet ettiği için oturuyor

Aslında hepsi aldatıyor bizi "Hizmetkarınım" diyor, geliyor, kafama sopa ile vuruyor, cebimden de paramı alıyor Yani yoz politikanın hortumcu politikacının uygulama mantığı o

Ama olsun, işin temeli, aslı, teorik olarak, ben onu hizmetkarım olarak görüyorum Beğenmezsem, "Bir dahaki seçimde de inşallah onu indirip yerine başkasını getireceğim" diyorum

Fark şurada: Erişilmez tanrının temsilcisi toprak ağası, benim hizmetkârım olmuş Sanayileşmenin getirdiği en önemli şey bu

Başka neleri getirmiş? Din üzerine milliyet Artık insanlar kendisine İngiliz, Fransız, Alman demeye başlıyorlar Din de kaybolmuyor ama Milliyetçilik ideolojileri dinin üzerine geliyor Din de laik düzende devam ediyor

İşte bu endüstrileşme sürecini Osmanlı kaçırıyor

Bugünkü Türkiye'yi anlamak için Osmanlı'nın yarı-sömürge oluşunu bilmek lazım Osmanlı'nın yarı sömürge oluşu ise bizde öğretildiği gibi değil Ne Müslüman olduğu için, ne padişahları aptal ve çocuk olduğu için

Fatih'in İstanbul'u fethetmesinden sonra dünyanın lojistiği değiştiği için Osmanlı çöküyor Coğrafi yeri eski ticaret yolları üzerinde Yeni ticaret yollarından uzak kalıyor Keşfedilen yeni dünyadan yani Amerika'dan da uzak Amerika'dan gelen altın ve gümüş Avrupa'yı hem zenginleştiriyor, hem de enflasyona yol açıyor Osmanlı hem zenginleşmeden nasibini alamıyor, hem de enflasyondan büyük zarar görüyor

Yani Osmanlı değişen dünyaya ayak uyduramadığı için çöküyor Batı endüstrileşiyor Osmanlı endüstrileşemiyor Dolayısı ile bir zamanlar dünyanın en ileri ülkesi olan Osmanlı'yı, Batı endüstrileştiği için, yavaş yavaş geçiyor

Bir süre sonra Batının endüstrileşmesi öyle hale geliyor ki Osmanlı ekonomisini de sömürmeye balıyor Osmanlı'yı sömürerek daha da gelişiyor Bu sefer Osmanlı aşağıya düşüyor

İmparatorluğun çöktüğünü ilk kim fark eder? Padişah fark ediyor tabii O zaman televizyon, üniversite yok ki Medrese bu ilerle uğraşmıyor

Nereden fark ediyor? "Hadi sefere" diyor, "Çıkamayız" diyorlar "Neden" diyor? "Para yok" "Neden para yok?" "Vergi yok" "Neden vergi yok?" "Son savaşı kaybettik", diyorlar "Son savaşı kaybettik, toprak kaybettik" "Neden kaybettik?" "Gavur bizi yendi"

O zaman padişah şu soruyu soruyor? "Benim iman dolu göğsüm var Bu gavurda ne var ki ben de yok, beni yendi?" "Silah, cephane, örgütlenme" "Getirin" diyor "Silahı, cephaneyi" Gavur kötüsünü veriyor "Kurun fabrikayı" diyor "Bilgi lazım" "Getirin bileni" diyor Tarhuncu Ahmet Paşa'lar filan böylece getirilip Müslüman olmuş uzmanlardır Tabii bilgi de yetmiyor, çünkü para yok

Para da bulunsa, yine toplumun alt yapısı uygun değil, mevzuat müsait değil vs

İşte imparatorluğun batmakta olduğu, askeri alanda algılanınca, bu batışı durdurmak için önce askeri alanda alınmaya başlanan önlemler, yeniçeriliğin kaldırılması, Harbiye'nin kurulması ve benzeri önlemler, Osmanlı'nın "Batılılaşma" serüvenini başlatıyor

Yani "Batılılaşma", Osmanlı'daki bir iki aydının, yazarın, şairin romantik düşüncelerinden kaynaklanmıyor

Batılılaşma, doğrudan doğruya Saray'dan, imparatorluğu kurtarmak isteyen Padişah'tan ve onun çevresinden kaynaklanıyor Yoksa bizim politikacıların söyledikleri gibi "Batı taklitçisi aydınlar" tarafından değil Bir zorunlulukltan kaynaklanıyor Batılılaşma: İmparatorluğu kurtarma zorunluluğundan

İşte Osmanlı-Türk çizgisindeki "Batılılaşma" böyle ele alınmak zorunda Amerika'ya kadar gidiyor bu olay Değişen dünyada yerini kaybeden imparatorluk çökmeye başlayınca yukardan aşağı değişim başlıyorYeniçeriler kaldırılıyor, yeni ordu kuruluyor

Mustafa Kemal'in Harbiye mezunu olması tesadüf değildir Çünkü Harbiye'nin kuruluşu imparatorluğu kurtarmak içindir Öğrenciler orada, iyi yetişip ülkeyi kurtarma görevi yüklenmek için hazırlanmaktadırlar Sadece Mustafa Kemal değil, hepsi Bu, eğitimlerinin bir parçasıdır

Her değişen toplumda, ister Hıristiyan, ister Budist olsun, değişmeye karşı olanlar din şemsiyesi altına toplanırlar Din adına, Allah adına direnmeye çalışırlar Size bir örnek Galile Dünya dönüyor demiş, hayır dönmüyor demiş kilise, bitmiş Tek tanrılı dinlerin hepsi aynıdır

Bu açıdan müslümanlığı "çöküşün nedeni" olarak tek başına suçlamak doğru değildir

Çöküşün ardında daha temel, daha başka ögeler var

Din, ancak gerileyiş algılandıktan ve değişim başladıktan sonra engelleyici oluyor



Şimdi özetleyelim: Osmanlı endüstrileşemediği için yenildi Batılılaşmaya çalışıyor, gecikmiş Yenildikçe zayıflıyor, zayıfladıkça yeniliyor, yenildikçe zayıflıyor Sonunda I Dünya savaşının sonuna kadar geliyor Toplayıcılık, avcılık, tarım ve endüstrileşme milliyetçiliği getiriyor Milliyetçilik tepki olarak sosyalizmi getiriyor Aşırılık olarak ırkçılığı getiriyor Osmanlı endüstrileşemediği için milliyetçilik akımları da Türkler arasında gelişmemiş Ermeni soykırımı diyorlar Bir soykırım olması için bir ırkın başka bir ırkı öldürmesi lazım Dolayısı ile öldürenin soy bilinci olması lazım Osmanlı'da ırk, soy, milliyet kavramı yok ki Osmanlı, "elhamdülillah Osmanlıyız" diyor, Türklük, Kürtlük yok zaten Milliyetçilik kavramı yok ki Evet katliam var ama iki taraf için de var Evet bütün kanlı cinayetler doğru I Dünya Savaşı sırasında Rusya ile ittifak eden Ermeniler de Osmanlıları, yani Türkleri, Kürtleri kesmiş Osmanlılar da Ermenileri kesmiş Ama Hitler'in "soykırımı" gibi değil Karşılıklı bir katliam Bir savaş durumu Bir "mukatele" yani karşılıklı katliam



I Dünya savaşı bütün tarım imparatorluklarını yok eden bir savaştır Endüstrileşmeyi dünya üzerinde egemen kılıyor Endüstrileşmenin ürettiği ulus-devletler tarım imparatorluklarını yok ediyorlar Ya içinden büyüyerek, kendi imparatorluklarını ulus-devlete dönüştürüyorlar, Almanya, İtalya, İngiltere gibi Veya ulus-devlet haline gelip güçlendikten sonra, eskimiş tarım imparatorluklarını yıkıyorlar

İşte Osmanlı, endüstrileşemediği için, endüstrileşmiş Batı tarafından işgal edilerek yıkılıyor, gidiyor

Türkiye'de Bağımsızlık Savaşı ile Cumhuriyet birbirine bire bir bağımlı olarak öğretilir Yanlış Hayır hiç ilgisi yok Kurtuluş Savaşı'nı yapanlar Mustafa Kemal hariç, bütün komutanlar halifeci Bir tek Mustafa Kemal Cumhuriyetçi

Bütün İstiklal Savaşı kahramanı komutanlar halifeci olduğu için, Mustafa Kemal savaşı kazandıktan sonra, bir de Cumuhuriyeti kurmak için kendi arkadaşlarıyla bir savaş veriyor Oldukça kansız ve beyaz bir savaş bu, öteki devrimlerle, örneğin Sovyet devrimiyle karşılaştırıldığı zaman

Savaş kazanıldıktan sonra 1 TBMM'sini dağıtıyor, ikincisini topluyor Cumhuriyeti ilan etmek için

Cumhuriyet'e karşı olanların iddiaları tamamen safsata:

Diktatörmüş de zorla yapmış da, halka sorsaymış ne olurmuş?

Cumhuriyet olmazdı tabii Çünkü, toprağa bağımlı, özgürleşmemiş, köle köylü ile demokrasi olmaz Köle köylü ile ya faşizm olur, ya şeriat olur (Tabii bu günkü endüstrileşmiş toplumların köylülerinden değil, din-tarım aşamasında kalmış imparatorlukların köle köylülerinden söz ediyorum) Çünkü köylü bir örneklikten yana Köyde bir örnekliği aştınız mı ya homoseksüelsiniz ya komünistsiniz veya delisiniz Köyde çoğunluk eşit demokrasi değil

Bakın çoğunluk kararı her zaman neden demokrasi değil:

Türkiye'de de, bu salonda da kahverengi gözlüler çoğunluktadır Bu aralarda bir de ekonomik kriz yaşadık Birey başına milli gelir 3000 dolardan 2500 dolara düştü Biz kahverengi gözlüler çoğunluk olarak, çok demokratik! bir karar alalım ve şu açık renk gözlüleri keselim (Zaten nazarları da değer!?) Keselim bunları, hepimizin milli geliri 5000 dolara çıksın

Çok saçma geldi değil mi? Böyle şey olmaz diyorsunuz değil mi? Bu demokrasi değildir diyorsunuz değil mi? Ama çok kısa süre önce bir Avrupa ülkesi bunu yaptı Hem de en gelişmiş Avrupa ülkesi yaptı 50 yıl önce Almanya'da Naziler yaptılar Tersini yaptılar, açık renk gözlüler koyu renk gözlüleri kesti

Görüyorsunuz ki, "demokrasi eşit çoğunluk iradesidir" anlayışı aslında bireysel planda temel insan haklarını ve özgürlükerini korumadığı zaman doğrudan doğruya faşizme ve şeriata gider

Evet, Atatürk devrimlerinin hepsi tepeden inmedir Hepsi savaşı kazanmış bir komutanın askeri ve siyasi gücüne dayanarak yapılmıştır

Ama hepsinin amacı da demokratik laik hukuk devletini, bugünkü Anayasada yazan ve henüz gerçekleştiremediğimiz devleti kurmak

Anayasada diyor ki Türkiye laik ve demokratik sosyal hukuk devletidir Ben ilan ediyorum sosyoloji profesörü olarak, Türkiye bu günkü uygulamalar açısından ne laik, ne demokratik, ne sosyal ne de hukuk devletidir Hiçbiri değil Olmasına çalışılıyor Olmasına çalışırken de gerçekleri anlattım Hanefi, Sünni, Müslüman kimliğinin devlete egemen olduğu bir laik devlet olmaz Laiklik zedeleniyor Türkiye'de ama "Elhamdülillah Müslüman'ım" deme özgürlüğü olmadığı için değil tam tersine egemen olan din ve mezhep öteki inançları ve inançsızları bastırdığı için Nüfus kağıtlarımızda hâlâ din hanesi var ve kimseye sormadan nüfus memuru tarafından dolduruluyor Hâlâ her ramazanda üniversite kampüslerinde oruç tutmayanlar bıçakla öldürülüyor Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Sünni Hanefi anlayışı temsil ediyor Hukuk devleti olmaya gelince fazla birşey söylemeye gerek yok: Bireysel ve kamusal hukuk ihlâlleri herkesin gözü önünde cereyan ediyor Sosyal devletten ise iyice uzaklaştık 1982 Anayasası ile 1961 Anayasası çok daha sosyal devlet yanlısı idi Demokrasiye gelince, bugün politikacıların ceplerini doldurmaktan başka hiç bir işe yaramaya bu rejimi gerçek bir demokrasi olarak nitelemeye herhalde hiç kimsenin insafı yetmez

Ama ben bugün burada bu sözleri söyleyebiliyorsam, bu, Anayasamızda, Türkiye Cumuhriyeti'nin "Laik ve demokratik bir sosyal hukuk devleti" olduğunun yazılmış olması sayesindedir Bunu da Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz Yani onun koyduğu hedefe hâlâ ulaşabilmiş değiliz ama, hedefimiz bu Bunu da İstiklal Savaşına ve Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz Yani bugünkü Türkiye Cumuhuriyeti devleti, Batı Avrupa ülkeleri gibi, endüstrleşme sonunda kurulmadı: Bağımsızlık Savaşı ile kuruldu Endüstrileşmesini sonradan sağlamaya çalışıyor Bütün sıkıntılarımız da buradan kaynaklanıyor



Osmanlı endüstrileşememiş, endüstrileşemediği için zayıflamış, zayıfladığı için çökmüş İnanılmaz bir Bağımsızlık Savaşı yapılmış, bu Bağımsızlık Savaşı kazanılmış Sonunda bu Bağımsızlık Savaşını kazanan komutan, "Bu devletin adı Cumhuriyettir", demiş

Aslında başka şeyler de söyleyebilirdi "Bunun adı İslam devletidir ve ben halifeyim" diyebilirdi Osmanlı'nın son temsilcisi Abdülmecit'e "Sen halifesin, ben de sadrazamım" diyebilirdi Osmanlı İmparatorluğu din devleti geleneğinden geldiği için, yeni devletin din temeline oturması siyasal ve toplumsal koşullarımıza son derece uygundu Üstelik öteki komutanlar da böyle istiyorlardı Ama demedi

Bu arada Sovyetler çok başarılı bir devrim yapmışlar ve Rusya'da Sovyetler Birliği'ni kurmuşlardı Sovyetler Birliği bağımsızlık savaşımıza da çok yardım etmişti "Bu Türk Sovyetidir, ben de yoldaş Kemal'im" diyebilirdi Onu da demedi

Bu arada Almanya'da Hitler gelişiyor ve büyüyor Atatürk'te de milliyetçilik duygularını yaratma hedefi var "Burası Türk diktatörlüğüdür, ben de Führer Kemal'im" diyebilirdi Onu da demedi

"Bunun adı cumhuriyettir", dedi En zor olanı ama ileriye yönelik olarak en doğru olanı yapıyordu II Dünya savaşı sonrası bütün faşist devletler yıkılıyor, faşizm yıkılıyor Sovyetler Birliği, 1989'da Berlin duvarının yıkılması ile birlikte 1991 yılında dağılıyor Bizim ülkemizde ise bütün yozlaşmalara, soygunculara, üçkağıtçılara rağmen ben burada bu konferansı verebiliyorum

Yoksa şu anda burada Yunanlı Profesör barbar Türklerin elinden İzmir'i nasıl kurtardıklarını ve 1000 yıllık Bizans uygarlığını nasıl ihya edildiğini anlatıyor olacaktı Ya da bir İngiliz Profesör, Osmanlı'nın nasıl tarih sahnesinden yok olup gittiğinin ve küçük Asya'nın yeniden nasıl bin yıl önceki sahiplerinin eline geçtiğinin çözümlemesini yapıyor olacaktı



Mustafa Kemal 1923 senesinde yeni devletin adına Cumhuriyet diyor Diyor ama sene 1923, Anadolu'da 10 milyondan biraz fazla insan var İstanbul'un bugünkü nüfusu kadar Bunun da yarısı verem ve sıtma Okuma yazma bilme oranı ise % 10, yani 1 milyon kişi Bunun da yarısı ancak adını soyadını yazabiliyor Bu 10 milyon kişi de ya yaşlı, ya sakat, ya kadın, ya çocuk Çünkü hepsi savaş artığı Ülke yıllardır savaşa savaşa küçülmüş, topraklarını kaybetmiş, insanları ölmüş

Geldiğimiz yer olarak bugün geriye bakıldığında bu bir mucizedir Ama kapısını çaldığımız yere ulaşabilmek yani Avrupa Birliği'ne yetişebilmek için ileriye baktığımızda ikinci bir mucizeye daha ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor

Hemen belirtmeliyim ki, Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki temel fark, Batı Avrupa ülkelerinin endüstrileşme süreci sonunda bu günkü gelişmiş durumlarına gelmiş olmalarına karşılık Türkiye'nin endüstrileşmeyi kaçırmış olan bir Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak, sadece bir Bağımsızlık Savaşı kazanmış ama endüstrileşmemiş bir toplum olarak hâlâ endüstrileşmeye çalışıyor olmasıdır

Bugün gelinen yer gerçekten bir mucizedir Ama Batı Avrupa'yı yakalamak için ikinci bir mucize daha gerekmektedir

Yirminci Yüzyılda, Batı değerleri ile Batıya karşı çıkan ve Batıyı dize getiren başka bir ülke olmamıştır Genellikle Batı ile savaşılan değerler sosyalist değerler olmuş Marksist değerler, sosyalist değerler veya Stalinci değerler olmuş Kazandıkları zaman da demokrasiler değil, diktatörlükler kurulmuş

Türk devriminin Atatürk'ün önemi burada: Emperyalist Batı'yı, bağımsızlık, insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kendi değerlerini kullanarak dize getirmiş

Batıya batı değerleri ile karşı çıkan başka bir siyasal ve toplumsal deney yok Yani "Batı'ya başkaldırışın tohumları yine Batı kültüründen alınmış Nitekim Batı da sonunda ayılmış, bu durumu farketmiş ve buna karşı önlemler almaya başlamış

Bir profesör var, Samuel Huntington Ona bir kitap yazdırdılar, "Medeniyetlerin (uygarlıkların) Çatışması" diye Diyor ki "Ey yoksul halklar, Ey Müslümanlar, siz bu kadın hakları, insan hakları gibi şeylere inanmayın Bunlar emperyalist değerlerdir Siz iki kadının ifadesinin bir erkeğe eşit olduğu şeriatın hukuk düzenine, kendi yerel değerlerinize sadık kalın"

Çünkü fark etmiş ki Batı emperyalizmi, misyoner okulları ve diğer araçlarla kendi değerlerini, yani "insan haklarını", "demokrasiyi" ihraç ederken sömürdüğü insanlarda da bu değerler yükseliyor Ve bir gün Mustafa Kemal gibi bir lider çıkıyor, "Batı gibi olmak için bu emperyalist batının boyunduruğundan kurtulalım, onun egemenliğini kıralım" diyor, ve işgal edilmiş vatanını kurtaran bir İstiklal Savaşı'nı kazanıyor

Yani Batı'nın kendi silahı kendisine dönüyor Dolayısı ile batı değerleri Türkiye'ye geldiğinde kültür emperyalizmi olmuyor Tam tersine anti-emperyalizm batının kendi değerlerinden kaynaklanıyor

Huntington'un "Siz bu insan haklarına, kadın haklarına bakmayın" deyip, Batıya boyun eğmeyi veya Batı'dan farklı olmayı haklı çıkaran yerel değerleri empoze etmesi işte Batı değerlerinin, azgelişmiş ülkelerde anti-emperyalizmi ateşlemesinden kaynaklanıyor

Bunu kitabımda uzun uzun anlattım "21 Yüzyılda Türkiye" adlı kitabımı okuyun Özellikle de Huntington bölümüne dikkat edin

Sonuç olarak biz endüstrileşmemizi İstiklal Savaşı'ndan sonra, bağımsızlığımızı kazandıktan sonra geliştirmeye başlıyoruz Bugünlerde de tamamlamaya çalışıyoruz Bizden çok önce endüstrileşmiş ve ülkemizi istila etmiş Batı'ının işgalinden kurtulduktan sonra ve Batı ülkelerinin çok çok gerisinden

Unutmayalım, "demokrasi" de sınıfsal bir olaydır: Sermaye sınıfının, güçlenerek, asilzadelerin yani toprak ağalarının ve onların ittifak içinde oldukları din adamlarının yanına çıkıp iktidarı paylaştıkları ve önce meşrutiyetlerin kurulması aşamasını yaşayan, sonra da sermaye sınıfının daha da gelişmesiyle birlikte, işçi sınıfının gittikçe büyümesine yol açan ve en sonunda bu işçi sınıfının baskısıyla kurulan bir rejim

"Burjuva demokrasisi" lafı, demokratik rejimleri küçümsemek ve diktatörlükleri yüceltmek için kullanılan bir Soğuk Savaş yutturmacasıdır: Dünyanın hiç bir yerinde burjuva sınıfı demokrasiyi kurmamıştır Ancak meşruti rejimler oluşturmuştur, asilzadelerin ve din adamlarının yanında Demokrasi, ancak endüstrileşmenin gelişmesiyle güçlenen işçilerin ve kentli nüfusun baskısıyla kurulmuştur

İşte Türkiye'deki demokrasinin sorunları da buradan kaynaklanmaktadır: Endüstrileşmesini tamamlamadığı için, demokrasisine sahip çıkacak "çağdaş sınıfları" da yani bilinçli bir sermaye sınıfını ve bilinçli bir işçi sınıfını üretememiştir henüz

Zaten Türkiye'de demokrasi de gelişmekte olan bir endüstrileşmenin sonunda değil, Bağımsızlık Savaşı'nın kazanılması sonunda, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki askerler tarafından kurulmuştur

Bu nedenle gerek laiklik, gerekse demokrasi, henüz ülkemizde tam anlamıyla hazmedilememiştir

Bu açıdan da Avrupa Birliği ile aramızda önemli bir mesafe vardır



İşte henüz demokrasimizi bile tam geliştirememişken, Soğuk Savaş, bütün kurumlarımızı etkilemiş Zaten 1945'den sonra bütün dünya soğuk savaşa koşullanmış, bütün yatırımlar anti-komünizm diye yapılmış Sadece ekonomik yatırımlardan söz etmiyorum: Eğitim, kültür, sanat , edebiyat, yasalar, yani adalet, her şey anti-komünizme göre biçimlendirilmiş

Ülkemizde nifak tohumları atılmış, milliyetçilik ve din-iman siyasete egemen kılınmış "Bu bayrak inmeyecek, bu ezan susmayacak" edebiyatıyla herşeye hakim olunmuş Hortum, soygun var diyene, "Sus, komünist, alçak, vatan haini" denmiş Zaman anti-komünist zamanlar haline çevrilmiş

1968'den sonra son aşamada, dinciler, şeriatçılar eğitime, ülkücü katiller devletin güvenliğine hakim olmuşlar



Derken 1989'da Berlin duvarı çöküyor 1991'de de Sovyetler Birlilği dağıtılıyor Fakat biz anti-komünizme o kadar büyük bir yatırım yapmışız ki üç maymunları oynuyoruz Görmedim, duymadım falan

1997'deki 28 Şubat'ın anlamını iyi bilmek lazım 28 Şubat'ta bu olaylara, dünyaya bakanlar, (biraz da askerlerimiz) diyorlar ki, "Artık komünizm çöktü kardeşim, birinci tehlike komünizm değildir Birinci tehlike şeriatçılıktır" diyorlar Çünkü anti-komünist dönemde eğitim ve güvenlik tamamen şeriatçıların ve ırkçı ülkücülerin eline geçmiş

28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu bildirisini iyi okuyun: "Komünizm çökmüştür Birinci derecedeki ulusal tehlike olmaktan çıkmıştır" diyor "1 numaralı tehlike olmaktan çıkmıştır" diyor Ne zaman, Sovyetler'in hukuken ve fiilen dağılmasından 6 yıl sonra, 1991'e göre 1989'a göre 8 yıl sonra komünizm çökmüştür diyor

Peki o sırada ne tehlike var? Şimdi Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri davaları dolayısıyla açık açık söyleyip yazdıkları, dışardan, İran'dan gelen ve içerdeki şeiartçılarla desteklenen tehlike var

Bütün bu çelişkiler 1968'de doruk noktasına ulaşan anti-komünist uygulamalarla başlıyor O dönemde eski Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel de Başbakan Milliyetçi-Şeriatçı gelişmeler Sunay-Demirel ikilisinin aldığı kararların ve yaptıkları uygulamaların sonucudur

Necmettin Erbakan "Ben mi açtım imam hatip liselerini" diyor Doğru o açmadı Kim açtı, Demirel açtı Yani laik olduğunu iddia eden politikacı açtı Cevdet Sunay 1968'de beyanat veriyor Diyor ki; "Biz ülkeyi bu solcu gençlere, bu komünistlere mi emanet edeceğiz Hayır Biz ülkeyi milliyetçi mukaddesatçı, İmam Hatip mezunu gençlere emanet edeceğiz" diyor

Sevgili gençler, değerli meslektaşlarım, biz türban olayını Osmanlıdan devir almadık Cumhuriyet Türkiye'sinde 1968'den sonra politikacılar eliyle ürettik 1982'de Evren Paşa döneminde Bülent Ulusu Başbakanken, doğrudan üniversiteye girme şansını onlara verdik



68 kuşağının bir tek fonksiyonu oldu Faşizmi getirdi Endüstrileşme iki tane sınıf doğuruyor Sermaye sınıfı ve işçi sınıfı Demokrasi işçi sınıfının zoruyla kuruluyor Burjuva dünyanın hiçbir yerinde demokrasi kurmaz Burjuva meşrutiyeti kurar



Bu küreselleşen dünyada bu Türkiye ne yapacak? Küreselleşme acaba endüstri devriminden sonra ortaya çıkan ulus devlet modelinin bir türevi olan, (öteki türevler, faşizm, ve proleterya diktatörlüğü idi) "Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti" kavramını da çağ dışı mı bırakıyor?

Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti, bağımsız bir ulus devlet olarak ömrünü bütün dünyada doldurdu mu? Ortadan yok mu olacak?

İlk bakışta, küreselleşmenin yukardan, egemenlik haklarını uluslararası kuruluşlara, örneğin Avurpa Birliği'ne devrederek, aşağıdan ise, mikro-milliyetçilik aracılığıyla, yerel farklı kültürlerin bağımsızlaşması ve özerkleşmesi aracılığı ile ulus devlet modelini erezyona uğrattığını görüyoruz

Bu eğilim evrensel ve sürekli olarak bu çizgide devam ederse, küreselleşme, gerçekten laik ve demokratik sosyal hukuk devletine dayalı ulus-devlet modelini zayıflatacak ve tabii sonunda ortadan kaldıracak gibi görünüyor

Ama olaya biraz daha yakından bakarsak, ulus-devletin daha uzun süre varlığını, bazı gereksinmelerden dolayı sürdüreceği anlaşılıyor

Küreselleşme, insanların hangi sorunlarını çözüyor, hangi sorunlarını çözemiyor diye bakmak gerekli soruna

Küreselleşme hiç kuşkusuz, dünya üretimine el koymuş durumda Ne üretilecek, nerede üretilecek, ne kadar üretilecek, kaça üretilecek kimin için üretilecek gibi sorunlara yanıt veriyor

Tabii bu işin sadece üretim ayağı Bu üretim ne kadar adil olarak dağıtılacak, yani refah dünya üzerinde ne kadar dengeli olacak, bu sorunun yanıtı küreselleşmede yok Hatta, tam tersine küreselleşmenin gerek sermayenin gerekse zenginliğin belli alanlarda yoğunlaşmasına ve dünya insanları arasındaki gelir adaletsizliğinin artmasına yol açtığı bir gerçek

Demek ki, küreselleşme, üretim sorununu çözmüş gibi görünüyor ama bu üretimin nasıl dağıtılacağı konusunda bir çözümü yok

Peki insanların sosyal güvenliği ne olacak? Yani çocuklar, özürlüler, yaşlılar ve çalışamayanlar nasıl yaşayacak?

Küreselleşme bu soruna yanıt veremiyor: Çünkü küresel ekonomide ancak üretim içinde varsan insansın Üretimde yoksan, insan değilsin, ancak sürünme ve ölme özgürlüğün var

Peki ülke halklarının sosyal güvenlikleri, refahları kimin sorumluluğunda? Bırakalım Türkiye'yi, duygusal tepkiler verebiliriz, Fransa'ya bakalım: Örneğin Fransızların, çalışmayan, üretimde yer almayan Fransızların sosyal güvenlikleri ve refahları kimin sorumluluğunda?

Tabii ki Frasa devletinin, Fransa ulus-devletinin

Yani birinci olarak küreselleşme sosyol güvenlik ve refah sorununu çözemediği için ulus-devlete ihtiyaç var

İkinci olarak vatandaş yetiştirme kimin sorumluluğunda?

Yine Fransa'ya bakalım, Fransız olarak doğan çocukları kim eğitecek? Onlara ülkelerinin dilini ve değerlerini, tarihini, kültürünü kim öğretecek?

Küreselleşme böyle bir işlev de yüklenmiyor

Küreselleşme dil olarak Amerikanca'yı ya da İngilizce'yi kullanıyor

Peki farklı kültürlerde, farklı devletlerde bulunan insanların eğitimini kim yüklenecek? Yine bu farklı devletlerin kendileri tabii Yani Fransızları yine Fransa eğitecek

Bu açıdan da, yani eğitim açısından da ulus-devletin varlığını devam ettireceği anlaşılıyor

Ayrıca siyaset, askerlik ve strateji gibi alanlara girmek istemiyorum Sadece sosyal güvenlik, sosyal refah ve eğitim gibi iki alana baksak bile, küreselleşmenin insan gereksinmelerini karşılayamadığını, ulus-devletlerin vatandaşlarının refahı ve eğitilmeleri için varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini açıkça görüyoruz

Şimdi Türkiye'de neler olacak?

Tabii bütün bu evrensel eğilimler Türkiye'yi de etkiliyor

Türkiye henüz, yukarıda anlattığım biçimde endüstrileşmesini bile henüz tamalayamamışken, yani henüz "laik ve demokratik sosyal hukuk devleti" açısından sorunları varken, dünya üçüncü bir aşamaya geçiyor: Tarım ve endüstri aşamasından sonraki üçüncü aşamaya

Buna isterseniz bilgi toplumu deyin, isterseniz uzay çağı, isterseniz atom çağı, yeni bir çağın başladığı açık

Yani biz Batı'yı daha endüstrileşmede yakalamaya çalışırken, Batı almış başını ileriye doğru gidiyor

Bu açıdan ülkenin önünde yakalanacak hedef gayet açık:

Süratle laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin temellerini oluşturan endüstrileşme hamlesi, yani kalkınma atılımı gerçekleştirilecek, bunun alt yapı ve üst yapı gerekleri, yani gerçek demokrasi ve fiziksel yatırımlar vs yerine getirilecek, bu arada yeni çağa ayak uydurmak için gerekli önlemler alınacak

Hiç kuşkusuz bunların arasında Avrupa Birliği'ne girmek de olabilir, bilgisayar yatırımlarını ve eğitimlerini desteklemek, ve Milli Eğitim düzenini, müfredat programını yeni çağa uygun hale getirmek de

Ama bunları yapmak için de, şimdilik elimizdeki ulus-devleti kullanmak, hem de etkin bir biçimde kullanmak zorunda olduğumuz açıktır

Yolumuz bilimin ve insanlığın yolu olmalıdır

Hepinizi saygı ile selamlıyorum

Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 10-08-2006   #2
[KAPLAN]
Varsayılan


Harikasın mate Çok güzel paylaşım teşekkürler
Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 10-09-2006   #3
bessraa
Varsayılan


paylaşım için saol
__________________








TaPaRsAn TePiLiRsİn , TePeRsEn TaPıLıRsIn
Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 10-09-2006   #4
sawman
Varsayılan


saol mate ellerıne saglık tabı kopmamıslarsa
__________________


Yaşamla ölümü ayıran çizgi
Siyahla beyazı ayıramaz ki
Her yolun sonunda ölüm olsa da
Sevenleri kimse ayırmaz ki


ÇARŞI
Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 10-10-2006   #5
Şengül Şirin
Varsayılan


zevkle okudum anlatılanlara hem üzüldüm hem sevindim karışık bir ruh hali
Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.