Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Genel Bilgiler

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
atatürk, ile, ilgili, kasım, makaleler, yazılar

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler

Eski 09-11-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler



Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler
Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler
ATATÜRKÇÜLÜK

Atatürk'ün dünya görüşünün temelinde "muasır medeniyet" dediği Batı Medeniyeti ana fikri yatmaktadır Atatürk de aslında Doğulu ve İslami bir toplum olan Türk Toplumu için, Tanzimattan beri yenilenme ve kurtuluş yolu olduğuna inanılan Batıya yönelme hareketine inanmıştır Fakat onun Batıcılığı Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinin Batıcılığı gibi tavizci değil mutak ve radikaldir Bu sebeple bütüncü ve samimidir

Atatürk 10 Ekim 1923 de Fransız yazarı Maurice Pernot ya verdiği bir demeçte şöyle söylemiştir: "Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti Biz daima şarktan Garba doğru yürüdük Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz Bütün mesaimiz Türkiye'de asri binaenaleyh garbi bir hükümet vücuda getirmektir Medeniyete girmek arzu edipte garba yönelmemiş olan millet hangisidir ?" diyordu
Atatürk'ün Batıcılığı radikaldi Gerçekten Atatürk Tanzimat'dan beri gelen Batıcılığın yarattığı ikiliği mesela okulun yanında medrese, adliye mahkemeleri yanında şeriye mahkemeleri, şalvarın yanında pantolon ikiliğini reddetmiştir Batı medeniyetini bölünmez bir bütün olarak almış, yalnız teknikte, bilim ve felsefede değil edebiyatta, güzel sanatlarda, hukukta duyuş, düşünüş ve yaşayışda da Batılı olmak gerektiğine inanmıştır

Atatürk'ün dünya görüşünün radikal olması ve bu sebeple kültürle medeniyeti birbirinden ayırmaya imkan vermez görünmesi onun gerçeğini tam yansıtmaz Atatürk'ün kültürle yapmak istediği batılılaşma yönündeki devrimi sadece Batının metodunu, kalıplarını, ve özellikle batılı düşünüş tarzını getirmektir Çünkü Türk toplumunun geri kalmasındaki en büyük sebebin kültür ikiliği olduğuna inanmakta, tanzimat batıcılığının ister istemez meydana getirdiği bu ikiliğe son vermek, Batılı zihniyette ve şekiller altında milli bir kültür yaratmak istiyor, aydınla halkın bu kültürle kaynaşmasını istiyordu Milletine "Ne mutlu Türküm diyene!" haykırısı ile seslenen bir insanın başka türlü düşünmesine imkan yoktur 1934 de şöyle söylüyordu: "Bir artık grabliyiz Eski dünyaya hakim eski medeniyetimizle sadece övünerek değil, bütün zincirleri kırarak, son asır medeniyetinin gittiği yollardan yürüyerek, bu seviyenin de üstüne çıkmağa çalışacağız" diyordu Cumhuriyetin 10 yıldönümü münasebetiyle söylediği tarihi nutuk onun Batı uygarcılığının en içten gelen, en azimli ifadesidir

Atatürk yeni devrimlerin korunması ve sürdürülmesi için aydınlara güvenmiştir "Millet iradesi ile milleti temsil edenler münevverler olacaktır Bunlar yaptığımız veya yapacağımız kanunlarla inkilaplarımızı gerçekleştirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaklardır" diyordu Böylece her zaman ve her toplumda geçerli olan bir gerçeği, yani toplumlarda aydınların daima yol gösterici rolünü oynamak durumunda bulundukları gerçeğini açıklıyordu

Yine 10 yıl nutkunda Cumhuriyeti gençliğe emanet ederken Türk gençliğine olan güvenini ortaya koyan Atatürk devrimlerin bekçiliğinde de Türk gençliğine güvenmiştir Bu nedenle her yurtsever ve gerçek aydın Türk Atatürkçülük önce kendini yetiştirirek batı medeniyeti seviyesine ulaşmaktır Bu ilk görev olan devrimlerin bekçiliği için vazgeçilmez şarttır
Bu itibarla Atatürk'ün dünya görüşü medeniyet değiştirme yönünden daha ziyade mutlak, kültür değişmesi yönünden ise daha ziyade nisbidir Çünkü medeniyet daha ziyade milletlerarası maddi ve manevi değerler manzumesi olduğu halde kültür, milletlerarası etkilere kapalı olmamakla birlikte, daha ziyade milli değerler bütünüdür

Milli dava, kişiliğinin devamıdır Atatürk'ün tarih tezi, dilde sadeleşme istemesi ve kültür alanındaki bilinen diğer devrimci reformları Batı potası içinde Batı etkisine açık bir milli kültür yaratmak içindir
Netice olarak, Atatürk'ün dünya görüşünün büyük niteliği bir doğma olmaması, realist ve prağmatik olmasıdır Bu sebeple Atatürkçülük, faşizm ve Komünizm gibi doğmatik ideolojileri red eder, onların maskesi ve kalkanı olarak kullanılamaz

Atatürk'ün dünya görüşünün realist ve pragmatik, yani faydaya ve eyleme dönük bir dünya görüşü olması onun esnek bir dünya görüşü olmasını, başka bir deyimle, yeni şartlara uymayı kabul etmesini gerektirir Fakat onun canlılığını ve devamlılığını sağlayan bu realist ve pragmatik olma niteliğinin, yani esnekliğinin bir sınırı vardır Bu sınır ise Batı medeniyetini meydana getiren duyuş, düşünüş ve yaşayış tarzını, onun hukuki, siyasi ve ahlaki temel ilkelerini kesinlikle ret eden komünist ve fasist ideolojilerdir Zira bu ideolojiler aslında Batının insanlığa kazandırdığı her çeşit vasıtadan faydalanmakla beraber, ona ters düşen, hatta onu spıtiralist ve hüriyetçi düsünce sistemi ve insan kavramı yönünden inkar eden ideolojilerdir

Gönderen: Adem AKYOL

//////////////////////////////////////////////////////ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ

Türk milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, aklın ve bilimin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyine çıkarılması amacı ile temel esasları Atatürk tarafından belirlenen gerçekçi fikirlere ve ilkelere, Atatürkçülük veya Atatürkçü Düşünce Sistemi denir

Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli, Türk milletinin engin tarihî geleneklerinden haz ve ilham alan Atatürkçü Düşünce Sistemi'ne dayanır Modern devletlerde devletin üç temel görevi vardır Bunlar; tam bağımsızlık, millî egemenlik ve millî birliği sağlamaktır Atatürk, tam bağımsız, millî egemenliğe dayanan, millî birlik ve beraberliğe büyük önem veren bir devlet anlayışını hayata geçirmiştir Atatürkçülük, devletin rejimi ve işleyişiyle ilgili gerçekçi düşünceleri ve uygulamaları kapsar

Türk milleti, binlerce yıllık tarihi içinde köklü bir devlet geleneğine sahiptir Diğer milletler karşısında varlığını bu sayede sürdürmüştür Devletin millet için önemi, kuvvetli bir gelenek olarak benimsenmiştir Bunun sonucu olarak devlete bağlılık, kanunlara saygı, devlet-millet kaynaşması oluşmuştur Atatürk, Türk milletinin sahip olduğu bu devlet geleneğini, çağın gereklerine göre daha da güçlendirmiştir Atatürk, bir milletin yükselişi ve gerilemesini ekonomiyle bağlantılı görmüştür "Yeni Türkiye'mizi lâyık olduğu seviyeye yükseltebilmek için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız" diyerek ekonominin önemini dile getirmiştir Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türk milletinin sosyal ihtiyaçlarını karşılamayı ve ekonomik alanda kalkınmasını sağlamayı hedef alan bir düşünce sistemidir

Atatürkçülük, aklın ve bilimin rehberliğinde Türk milletini çağdaşlaştırmayı amaçlar Türk milletine, millî kimliğini kaybetmeden dünya milletleri arasında hak ettiği yeri kazandırmayı hedef alır Bugün ve gelecekte millî onurumuzdan ve bağımsızlığımızdan en küçük bir taviz vermez Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türk milletinin çağdaşlaşmasında önemli bir yer tutar
Atatürkçülük, devlet yönetiminde millet egemenliğini esas alan bir sistemdir Atatürk, Türk milletinin devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmasına büyük önem vermiştir Bunun en güzel örneğini önce Erzurum ve Sivas kongrelerini toplayıp milletin fikrini alarak göstermiştir Daha sonra 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM'yi açarak milletin devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmasını sağlamıştır Tarih boyunca hür ve bağımsız yaşamayı amaç edinmiş Türk milleti de Atatürkçü Düşünce Sistemi'ni benimsemiş, bu sistemi yaşatmaya ve yüceltmeye karar vermiştir

Atatürkçülük, Türk milletinin güven ve huzur içinde yaşamasını hedef alan bir dünya görüşüdür Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarak hâkimiyetin millete ait olduğunu göstermiştir Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk milleti, kendi yöneticilerini seçerek demokratik yaşam biçimini günlük hayatında uygulayan medenî milletler arasında yerini almıştır

Atatürkçülüğün temelinde, Türk kültürü ve insanlığın binlerce yıllık yüksek değerleri olan, bağımsızlık, özgürlük, insan ve vatan sevgisi vardır Atatürk, bu değerleri göz önünde bulundurarak, Osmanlı Devleti'nin yıkıntıları üzerinde millî bir devlet kurmuştur Türk devletinin güçlenmesini ve halkın mutluluğunu sağlamak, ülke gerçeklerinden ayrılmamak, halka saygılı olmak Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin başlıca gayeleridir Devletimizin gelişip güçlenmesi ve her türlü tehlikeye karşı korunması için Atatürkçülüğün yaygınlaştırılıp benimsenmesi gerekir
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

//////////////////////////////

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN NİTELİKLERİ

Atatürkçülük, Türk milletinin ihtiyaçlarından doğan, toplum hayatına yön veren gerçekçi ve millî bir sistemdir İlerlemeye ve yenileşmeye açıktır Atatürkçülük, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmadır Atatürkçülük, Türk toplumuna uygun sosyal ve siyasî kurumlar kurarak modern toplum olma demektir

Atatürkçülüğün temelinde millî kültür vardır Millî kültür, millî bir dünya görüşü olmasına rağmen evrensel özellikler de taşır Atatürk'ün yapmış olduğu kurtuluş mücadelesi mazlum milletlerin kurtuluş ümidi olmuştur Atatürkçülük, hiçbir milleti sömürmeyi ve bağımsızlığını ortadan kaldırmayı amaçlamamıştır Tüm insanlığın barış ve huzur içinde yaşamasını hedeflemiştir Atatürk'ün başlattığı bağımsızlık mücadelesi ile birlikte diğer sömürge milletler de Atatürk'ün önderliğinde verilen Türk bağımsızlık savaşını örnek almışlardır

Atatürkçülüğü oluşturan ilkeler, birbirini tamamlayan bütünün parçaları gibidir Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, ve halkçılık birbirinden ayrı düşünülemez Cumhuriyetçilik ilkesi, Atatürk'ün devlet anlayışının temellerinden birini oluşturan millî egemenlik ilkesinin doğal bir sonucudur Atatürk milliyetçiliği, hürriyet ve insan şahsiyetine değer veren eşitlik fikrine dayanır Halkçılık ise milliyetçilik fikrinin bir sonucu olarak bütün fertlerin eşit hak, yetki ve sorumluluklara sahip olmasını öngörür Ayrı ayrı ele alınırlarsa tam olarak anlaşılmazlar Lâiklik, modern toplum düzeninin oluşmasını sağlayan en önemli ilkedir İnkılâpçılık bunların toplumda yaygınlaştırılıp kökleşmesini sağlar

Çağdaş medeniyet düzeyine ulaşmayı amaçlayan Atatürkçü Düşünce Sistemi, akılcı ve bilimcidir Ülke bütünlüğünün korunması için millî birlik ve beraberliğe önem verir İnsan hak ve hürriyetlerine saygılıdır Atatürk'ün "her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir" sözü bunu çok güzel açıklar Dünyadaki milletlerin mutluluğu birbirlerinin haklarına saygılı olmaları ile mümkündür Dünya barışı ancak bu şekilde korunur
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

/////////////////////////////////////////////////////// ATATÜRK'ÜN DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ
OLUŞTURMASINA NEDEN OLAN ETKENLER

Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin oluşumunda Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki olaylar, Atatürk'ün yetiştiği ortam, bazı düşünürlerin fikirleri ve dünyadaki demokratikleşme hareketleri gibi faktörler rol oynamıştır
Türklerin tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti'nin çöküşü yapılan ıslahatlara rağmen durdurulamamıştı Fransız İhtilâli ile yayılmaya başlayan milliyetçilik fikri bu parçalanmayı hızlandırdı Türkleri, Avrupa'dan ve Anadolu'dan çıkarmak isteyen İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya milliyetçilik fikrini Osmanlı Devleti'ni yıkmak için kullandılar Önce, Balkanlar'da Yunanlılar ve Sırplar ayaklanıp Osmanlı Devleti'nden ayrıldılar Rusların kışkırtmalarıyla Ermeniler de Doğu Anadolu'da ayaklanmaya başladılar Diğer taraftan, İngilizler Doğu Akdeniz'de söz sahibi olabilmek için 1882'de Mısır'ı işgal ettiler

Devletin ekonomik durumu da perişan bir vaziyetteydi Kapitülâsyonların etkisiyle ülke, Avrupa devletlerinin açık pazarı hâline gelmiş, yerli sanayi kurulamamıştı Sık sık yapılan ve yenilgiyle sonuçlanan savaşlar, ekonomiyi çökerten bir başka sebepti Dışarıdan alınan borçlar ödenemediği için alacaklı devletler, Osmanlı Devleti'nin gelirlerine el koymuşlardı
Devletin hızla parçalanmaya doğru gittiğini gören aydınlar, padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı bir yönetim şekli kurulursa kurtulmanın mümkün olabileceğini ileri sürmeye başladılar Aydınların zorlamasıyla 1876 yılında Birinci Meşrutiyet ilân edildi Birinci Meşrutiyet Dönemi uzun sürmedi 1878'de meşrutiyet yönetimine son verildi 1908'de İkinci Meşrutiyet ilân edildi

Mustafa Kemal Atatürk, işte bu olayların yaşandığı bir ortamda doğup büyüdü Askerî okulda okuduğu sırada, pek çok kitap okuyup, dünyada meydana gelen siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel gelişmeleri izledi Ayrıca zamanın en önemli dili olan Fransızca'yı öğrendi Osmanlı Devleti'nin karşı karşıya bulunduğu siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve askerî sorunlarla yakından ilgilendi

Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yıkılırken, Türk milletinin kurtuluşu için mantıklı bir yol bulunması gerekiyordu Bu yol, Türk milletinin hür ve bağımsız bir şekilde yaşayabilmesi için, yeni bir devletin kurulması idi Çünkü milletlerin bağımsız yaşamaları devlet kurmakla mümkündü Başta, Ziya Gökalp olmak üzere, bazı aydınlar tarafından savunulan Türkçülük fikri, Mustafa Kemal'i büyük ölçüde etkiledi

Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra, başlatılan ölüm kalım savaşı Türkçülük fikrinin ürünüdür "Ya istiklâl ya ölüm" parolasıyla başlatılan Millî Mücadele, millî egemenliğe dayalı bir devlet kurmayı amaçlıyordu Tarih boyunca büyük devletler kuran Türk milletinin bağımsızlığına kavuşturulması onun en büyük ülküsü idi Atatürk, gücünü tarih boyunca bağımsız yaşamayı ilke edinmiş olan Türk milletinden aldı

Milletimizi benliğine ve egemenliğine kavuşturarak demokratik bir düzen içinde çağdaşlaşmasını sağlayan Atatürkçü Düşünce Sistemi; çeşitli olayların akıl yoluyla değerlendirilmesi ve tarih bilinciyle yorumlanmasıyla oluşmuştur
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

Alıntı Yaparak Cevapla

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler

Eski 09-11-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler



10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler 2

EYLEMSEL DÜŞÜNÜR OLARAK ATATÜRK

Atatürk'ün bir eylem adamı olduğu, onda bir düşünürde aranacak niteliklerin aranamayacağı biçimindeki sav yaygındır Ancak, baş kahramanı olduğu olaylara bir göz atmak bile aksi kanıyı uyandırmaya yeterlidir: Atatürk Samsun'a ayak basmadan önce yüklendiği tarihsel görevin ne olduğunu saptamış ve amaca varmak için uygulayacağı programı kesinlikle tasarlamıştı Kendisini olayların akışına hiç bir zaman kaptırmayıp, tam tersine onları kendi lehinde yönlendirmeyi, onlardan yararlanmayı başarmış olması da, esasen, ancak bu bilinçliliği ile açıklanabilir Fikirlerinin berraklığı, kurucusu olduğu kurumlarda yansıyan dahiliğinin parıltıları, ona çağdaş İslam evreninin en büyük düşünürlerinin eriştikleri noktanın çok ötesinde; çok üstünde ayrı bir yer sağlamaktadır: söylevlerinin incelenmesinden edinilen kanı budur

Eseri insanın karşısında anıtsal bir gerçek olarak durduğu için, Atatürk'ün fikir yönü gözden kaçmaktadır Fikirlerini gerçekleştirmeyi başarmış olması adeta bir kusur gibi yüzüne vurulmak istenmektedir: oysa fikirler, gerçekleşmekle, ideal düzeydeki anlamlarını ve değerlerini yitirmezler
Dendiği gibi, onu eylemce iten, düşüncesidir Düşüncesi o kadar güçlü ve özgün bir düşüncedir ki, nedeni ve parçası olduğu eylemleri, yepyeni bir ışık altında görür', onlara yeni boyutlar kazandırır Gerçekten de yetenek sahibi her''hangi bir Türk generali direnme hareketinin başına geçip günün birinde Sakarya kıyılarında yurdu istila eden düşmanla muharebeye tutuşabilir ve onu yenebilirdi Ancak, "Kahraman Türk neferinin Anadolu muharebelerinin manasını anlaması, yeni bir mefkûre ile muharebe etmesi" yalnızca Atatürk tarafından sağlanabilirdi Muharebeyi izleyen günlerde, uyanan bu yeni bilinci ülkeyi coşturan bu yeni ideali gözleyen bizzat kendisidir: Atatürk yalnız geleneksel düşüncenin sınırlarını parçalayıp kolayca aşan bir devrimci değildir; o aynı zamanda olaylara olduğu kadar kendi düşünce dünyasına bilincinin ışığını tutan bir düşünürdür Devrimi sürdürerek, ilkeleri uyarınca saltanatı ve daha sonra hilafeti ortadan kaldırıp Cumhuriyeti ilan ettiği, bir takım cüretli atılımlarla ülkenin genel görünümünü değiştirdiği yıllar boyunca, Sakarya muharebesi yeni bir anlam ve önem kazandı Sakarya muharebesi "Doğunun, Batı uygarlığını, Batıya karşı savunduğu muharebe" olarak tarihe geçmeye hak kazandı

Öte yandan eylemini, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemleri olmak üzere, iki döneme ayırmak âdet olmuştur Kurtuluş savaşında asker olarak parlak zekâsını ortaya koyduğu, Cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet adamı ve reformcu olarak sivrildiği ileri sürülür Bu sav, eserini çok yanlış ya da maksatlı açıdan görenlerin savıdır Çünkü yazılı ve sözlü beyanları hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle tam tersini kanıtlamaktadır Devrimin özünü oluşturan esaslar 1919-1923 yılları arasında hem uygulamaya temel olmuş, hem de birer ilke olarak dile getirilmiştir Bu da göstermektedir ki Cumhuriyet dönemiınde başarılan işler ne kadar önemli ve çarpıcı olursa olsun, gene de bu öncüllerin doğal ve zorunlu birer sonucudurlar

Gerçekten, Wilson ilkelerine baş vurmak ve böylece impâratorluğun ve saltanatın temelini oluşturan Osmanlılık ilkesine ilk ciddi darbeyi indirmek suretiyle Türk ulusçuluğu esaslarına dayanan programı kaleme alması, Samsun'a ayak basmasını izleyen günlere rastlar Gene o günlerde ulusal egemenlik ilkesinin ilanını hazırlayan beyanlarda bulunur Milli Misak ve anayasa, savaşa girişilirken kaleme alınmıştır: bunu belirten bizzat kendisidir Ayrıca, ekonomik temelleri sağlam bir devlet yaratılmasını, akılcı ve ulusçu bir eğitim kurulmasını, Cumhuriyetin ilanından önce talep etmiştir Nihayet, savaş süresince çok büyük bir ihtilalin gerçekleştiğini idrak eden gene kendisidir Atatürk'ün çok yönlü kişiliğini daha iyi anlamak için bir özelliği göz önünde tutulmalıdır: Atatürk Türk ulusunun ortak bir duygusunu, din duygusunu sömürmekten - bunun tükenmez bir manevi güç kaynağı olacağını bildiği halde - kesinlikle ve sistemli olarak kaçınmıştır Hiç bir zaman müttefiklere ve Yunanlılara kutsal savaş ilan etmemiştir Ulusçuluk ilkesini bayrak edinmiş ve, yığınların anlayışsızlığını yenmek zorunda kalacağını, şiddetli bir direnme ile karşılaşacağını bildiği halde, ulusta bu yeni bilinci uyandırmaya çalışmıştır Bu yüzden Anadolu'da yer yer ayaklanmalar olmuştur; onun bu, temel ilkeler konusunda ödün vermeme kararı, Ankara hükümetinin direnişi örgütleme çabasını çok güçleştirmişse de, toplumu ileride başlatılacak olan yenilik hareketlerine hazırlama bakımından yararlı olmuştur

Bu kadar aydınlık ve berrak bir zekâya sahip olan bir insanın kendi eserinin anlam ve değerini kavrayamayacağı düşünülemez Hukuk okulunun açılması münasebeti ile, Ankara'da söylediği söylevde devrimin geçirdiği aşamaları ana hatları ile dile getirir: Atatürk'ün gözünde başarılan ihtilal o denli önemli ve geçmiş ihtilallerin hepsinden nitelik bakımından o kadar farklıdır ki ona bir başka ad vermek gerekir: Gerçekten de, bu ihtilal sayesinde Türk toplumu tümüyle dünyaya dönük - yani akılcı ve laik - yepyeni bir zihin yapısı edinmiştir
Prof Dr Suat SİNANOĞLU

///////////////////////////////////////// HALİFELİĞİN KALDIRILMASI

Kısa zamanda, içteki ve dıştaki bazı gelişmeler gösterdi ki, halifelik kaldırılmadığı takdirde, "millet egemenliği" ilkesi her an tehlikeye düşebilecek; zamanla halife egemenliğe ortak olmağa kalkışacaktı İslâm hukukuna göre, halifenin görev ve yetkilerinin sadece dinî konularla sınırlı olmayacağı, hilâfet makamında oturan kisinin mutlaka dünyevî siyasî iktidara da sahip olması gerektiği tezi, daha ilk günlerden itibaren, hilâfet yanlıları tarafından ileri sürülmeğe başlanmıştı Yurt dışında, İngilizlerin etkisi altındaki Ağa Han, halife ile Ankara Hükümeti arasındaki ilişkilere karışmağa kalkıştı Bazı din adanılan ve siyasetçiler "hilâfetin hak ve görevlerini hiçbir meclisin sınırlayamayacağım" ileri süren propagandalara giriştiler Şartlar halifeliğin kaldırılmasını zorunlu hâle getirmişti

1 Mart 1924'te, yeni seçilen II dönem TBMM'nin toplantı yılını açarken, Atatürk, önemli bir konuşma yaparak şu gerçeği belirtti: "Millet cumhuriyetin, bugün ve gelecekte, her türlü saldırıdan kesin ve ebedî olarak korunmasını istemektedir Çağdaş ve medenî yönetimin bütün gereklerini basit ve çabuk şekilde memlekette tatbik etmek icap eder"

3 Mart 1924'te halifeliğin de kaldırılmasıyla, 1919'da başlamış olan "millî egemenlik" hareketi tabiî sonucuna ulaştı; egemenliğin bütünüyle millete ait olduğu ilkesi, beş yıl süren bir gelişme sonunda, devlet yapımıza tam anlamıyla yansımış oldu
Prof Dr Turhan FEYZİOĞLU

///////////////////////////////////////

HARF İNKILÂBI

1 Kasım 1928'de, daha Önce Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Lâtin esasından alman harfler, Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere yer vererek Türk harfleri adı ile 1353 sayılı kanunla kabul edilmiştir Harf İnkılâbı yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine yeni Türk harflerinin alınmasını ifade eder

Arap harfleri, Arap diline çok iyi uymakla beraber, Türk dili için yetersiz ve elverişsizdi Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu Konuşulduğu hâlde yazılamıyor, yazıldığı gibi okunamayan bir yazı dili söz konusu olmakta idi Okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern eğitim ve öğretimin gerçekleşmesine çalışmak ancak Harf İnkılâbı ile sağlanabilirdi

Harf İnkılâbı, 1000 yıllık Arap harfleri ile yazı yazmak geleneğini yıkarak, batı kültürü ile yakınlaşma sağladığından, Atatürk'ün önderliğinde kültür inkılâbına yol açan, büyük bir inkılâptı Sosyal, kültürel ve siyasî alanda geniş yankılar yaratmıştı

Türk milletinin düşüncesine şekil veren yazı, Arap fonetiğine, Arapçanın özelliklerine uyan yazı olamazdı Türk milletinin düşüncesine uyan yazı, Lâtin alfabesinden alınan, Türk dilinin özelliklerine uyan Türk harfleri olabilirdi Harf İnkılâbı ile Türk düşüncesi bu kolay ve en akılcı bir yolla şekil almış, kültür hazinesinin zenginleşmesine imkân vermiştir

Atatürk, Harf İnkılâbını, sadece kolay okuyup yazma için bir yazı tekniği meselesi olarak ele almamıştır Lâtin alfabesinden alınan Türk harfleri, batı uygarlığına katılma işini de kolaylaştırmıştır Harf İnkılâbı aynı zamanda, dilde reform yolunu açacaklara bir dayanak olmuş ve onlara güç kazandırmıştır Dilde sadeleştirme, Türkçeleştirme akımına hız vermiştir

Harf İnkılâbı, kolay okuyup yazma yanında okuma alışkanlığını da artırmış ve yaymıştır Harf İnkılâbının en Önemli yönü, Kültür İnkılâbının temel yapısını teşkil etmesi, Türk kültürünün gelişmesine imkân vermiş olmasıdır
Prof Dr Hamza EROĞLU

/////////////////////////////////////// ATATÜRK'Ü HUMANİST BİR PERSPEKTİFTE KAVRAMAK

Atatürk'ün kişiliğini ve eserini incelemiş olan tarihçileri yanıltan çeşitli etkenlerin var olduğu kabul edilmelidir Mussolini'nin ve Hitler'in çağdaşı olması, bir takım karşılaştırmalara ve benzetmelere yol açmıştır: günün geçerli yöntemi olan pragmatik ve pozitivist yöntem bu yoldaki çalışmalara hız kazandırmıştır Ancak pragmatik ve pozitivist yöntem her şeyin yüzeyinde kalan, derine işlemeyen bir yöntemdir: böyle olduğu için de, geçerli bir yöntem olabilmesi ya da, hiç olmazsa, büyük yanılgılara yol açmaması için, bizzat olayların akla ve mantığa uygun olmaları ve gene akla uygun ve mantıklı koşullardan kaynaklanmaları gerekir Ne var ki bu yöntem batı evreninden, yani içinde doğduğu evrenden farklı bir evrenin sorunlarını incelemek için kullanıldığı zaman tümüyle yetersiz olduğunu ortaya koymakta gecikmemektedir

Pragmatik yöntem Atatürk'ün, tıpkı Mussolini ve Hitler gibi, ülkede tek partili bir düzen kurmuş olduğunu saptamakla yetinir Gözlemleri bu olay üzerinde odaklanır; değişik ülkelerde aynı sonucu doğuran çok değişik ve özel koşulların bulunabileceğini hesaba katmaz ve böyle bir araştırma ile kendini görevli saymaz: olayların nedenlerini incelemeye yanaşmaz Güdülen amaçların ne olduğu ile de ilgilenmez Oysa Atatürk ile Avrupalı diktatörler arasındaki büyük fark, güdülen değişik amaçlardadır Mussolini ile Hitler Fransız ihtilalinin ilkelerine cephe alırlar ve, demokrasinin kokuşmuş bir yönetim biçimi olduğu savı ile, aslında diktatörlüğün övgüsü olan yeni bir devlet kuramı oluşturmaya uğraşırlarken, "diktatör" Atatürk kent kent dolaşıyor, cumhuriyet rejiminin yararlı yanlarını anlatmaya çalışıyordu; "Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir; sultanlık korkuya, tehdide müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir" diyordu Takriri sükûn yasasının yürürlükte olmasından yararlandıysa "yalnız ve ancak bir noktai nazardan istifade etmiştir
O noktai nazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda, lâyık olduğu mevkie ıs'at etmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek için" yararlanmıştır Bu ise, ancak bir koşulla, "istibdat fikrini öldürmek" koşulu ile olanaklıydı De facto diktatörce olmakla beraber, kurulan rejim demokrasi ilkelerine inancını ilan eden ve toplumu demokratik ideale göre eğitmeyi amaç edinen bir rejimdi Nesnelerin gözle görülür somutluğundan başka gerçek tanımayanlar için bu oldukça karışık bir durum gibi gözükebilir; ancak, ister çapraşık diye nitelensin, ister öngörüşlü olarak kabul edilsin, bu davranış Türk toplumuna 1945 'te çok partili rejime geçme ve, ülkeyi herhangi bir bunalıma sürüklemeksizin, 1950 seçimlerinde bir çeyrek yüzyıl süre ile ulusun yazgısını elinde tutmuş olan Cumhuriyet halk partisini iktidardan uzaklaştırma olanağını vermiştir

Eserinin yanlış anlaşılmasına yol açan ikinci bir etken, 1917'de Rusya'da patlak veren komünist ihtilalidir Atatürk'ün siyasal ve toplumsal kurumların laikleştirilmesi için gösterdiği çaba, kötü niyet ya da bilgisizlik yüzünden, marksizmin öğretisel ateizmi ile sık sık karıştırılmıştır

İşte bu çeşit yanılgıların önlenmesi ve Atatürk üzerine bugün hâlâ özlemi duyulan ciddi bir eserin yazılabilmesi için, onun Mecliste ve Meclis dışında söylediği söylevleri ve özellikle 1927 yılında okuduğu Büyük Nutuk'unu okumak ve iyi anlamak gerekir Bu o kadar kolay bir iş değildir; çünkü Atatürk'ün düşüncesini ve eserinin taşıdığı anlam ve değeri gerçekten anlayabilmek için iki ayrı evreni kapsayan geniş bir bilgiye gerek vardır: batının humanist değerlerini olduğu kadar, kuramsal eserlerden çok günlük hayatın gerçekliğinde beliren İslamlığın ruhunu tanımak zorunluluğu vardır Oysa, batılı bilginler genellikle devrimin, kendi evrenlerine hiç te yabancı olmayan amaçlarını çok iyi anlamakla beraber, devrimin fikirsel ve manevi alanlarda harcamak zorunda kaldığı çabayı ölçecek, devrimin taşıdığı evrensel nitelikteki değeri kavrayacak güce sahip değildirler; bunun nedeni; bir yandan batılı olmayan dünyayı tanımamaları, bir yandan da kullandıkları pragmatik yöntemdir Doğulu bilginlere gelince, bunlar batıyı çok yüzeysel bir biçimde tanımaktadırlar ve, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda harcadığı çabanın büyüklüğünü değerince anlamakla beraber, devrimin gerçek amaçlarının ne olduğunu saptamak ve dolayısıyla devrimi fikir düzeyinde değerlendirmek gücünden yoksundurlar

Ruhuna erişilmesi ne kadar zor olursa olsun, Nutuk, Atatürk'ün kişiliğini ortaya koymak isteyen için en önemli kaynaktır Böyle olduğu halde, bugüne kadar hiç bir ciddi incelemeye konu edilmemiş olması dikkat çekicidir
Onu gerçekten anlayanlar için, Nutuk edebi ve tarihsel değeri ilk bakışta göze çarpan önemli bir eserdir Bizim kanımıza göre, Nutuk biçim ve içerik bakımından Türk nesrinin en büyük eseridir

Tarih eseri olarak, değeri her ölçünün üstündedir: tarih eserinden olayların gerçeğe uygun bir anlatımı ve mantığa uygun bir yorumu anlaşılıyorsa, 1919-1927 yılları arasında yer alan olayların bu anlatımından ve bu yorumundan daha kusursuz bir şey düşünülemez; çünkü yazar o olayları tasarlayıp gerçekleştiren insandır Böylece Thukydides'in dilediği ideal durum oluşmuş olmaktadır Atatürk'ün söylevi, tıpkı Thukydides'in tarihi gibi, bir tarih ve sanat eseridir, ve nasıl Thukydides'in eserinde devlet adamlarına atfedilen söylevler çıplak olayları fikir yönünden aydınlatıyorsa, Atatürk'ün Nutuk'unda da gönderilip alınan telgrafların metinleri okuyucuyu Kurtuluş savaşının manevi ortamına sokuyor; bununla da kalmayıp, geçen olayların en derin nedenlerini ortaya koyuyor Nutuk'a geçirilen bu metinler birer gerçek belgedir; bu nitelikleri ile, Thukydides'in tarihine serpiştirdiği söylevlerden daha büyük bir değer taşırlar Bundan daha önemli olmak üzere, o metinler bize asıl savaşımın muharebe meydanlarında değil, telgraf makinelerinin başında sürdürüldüğünü göstermektedir

Değinilmesi gereken önemli bir konu daha var: Atatürk devriminin fikirsel değerini hiçe indirmekte çıkarı olanlar, onun eserinin geçmiş çağlarda girişilen reform hareketlerinin yalnızca bir devamı olduğu görüşünü ileri sürerler; kişisel bir yargıya varma gücünden yoksunluğu bilimsel nesnelliğe sıkı bir bağlılık biçiminde anlayanlar da bu sava katılırlar Devrimin önceki dönemlerin olaylarını izlediği, önceki dönemin tarihine bağlandığı kuşkusuz yadsınamaz Ancak Atatürk'ün düşüncesi ile Osmanlı yenilikçilerinin düşüncesi arasındaki farkın öz farkı olduğu da ancak körü körüne yan tutanlarca reddedilebilir Bu fark bir derece farkı değil, bir nitelik ve ruh farkıdır

Özellikle ticaretle ilgili bir çok maddelerinin şeriat esaslarını açıkça çiğnediğini bildiğimiz Mecelle'nin hazırlanması ile - İsviçre vatandaşlık yasasının hemen hemen eksiksiz bir çevirisi olan - Türk vatandaşlık yasasının, nisan 1926 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konması ve böylece yeni bir hukuk düzeninin kurulması arasındaki fark ne ise, bu iki düşünce arasındaki öz farkı odur Aynı zamanda Peygamberin temsilcisi olması dolayısıyla, uyruklarının dünyasal ve ruhsal efendisi durumunda olan bir hükümdarın, kurulmasına razı olup izin verdiği bir parlamentolu rejimle, ulusal egemenlik ilkesine dayanan cumhuriyetçi ve laik bir rejim arasındaki fark ne ise, o iki düşünce arasındaki fark ta öyle bir ruh farkıdır Nihayet, Sokrates'le davranışlarının bir örneğini Platon'un Phaidros'unda gördüğümüz sofistleri karşı karşıya getiren bakış açısındaki farklılık ne ise, bu da öyle bir farklılıktır

Sokrates, halkın çabucak kanıp inanma mizacı ile alay eden; Oreithyia adlı genç kızın Bora tarafından kaçırıldığına inanmayıp, rüzgârın kızı, kayaların üstünde arkadaşı Pharmakeia ile oynarken itip aşağıya yuvarlamış olacağını düşünen sofistlerin görüşüne uymayı reddeder Eski mythosların bu biçimde, akılcı bir zihniyetle, yorumlanmasında onun için çekici bir yan yoktur; yararını da görmemektedir Onun tutumu başkadır: bu halk öyküsündeki şiir havasını beğenir, ancak bu masalı mantığın ölçülerine vurarak incelemeyi reddeder Mythosun yeri mythos alanıdır; bu alanı felsefe araştırmaları alanından ayrı tutar Oreithyia ile Bora efsanesi onun gözünde halkın ince ruhunu dile getiren güzel bir masaldır, o kadar Sofistler ise akılcı yorumları ile efsanenin şiir havasını bozmakta, buna karşılık gerçeği bulgulama yolunda tek adım atamamaktadırlar Sokrates'in sofistleri eleştirmesinin nedeni budur

Aslına bakılırsa, Sokrates geleneklere sofistlerden daha saygılıdır Ancak yığınlar bunu kavramakta güçlük çekerler; onların kanılarında mantığın yeri pek yoktur Halk yığınları ciddi bir zihin çabası gösterme gücünden yoksun olduğu için daima ödünlü uyuşma yoluna sapanlarla beraberdir Sofistlerin davranışı böyle bir ödünlü uyuşmadan -eski değer yargıları ile yeni görüşleri birlikte koruma olanağını veren bir ödünlü uyuşmadan - öteye varmaz Sofistler mythosu bir yana itmiyorlar; kayaların üzerinde oynarken birdenbire yok olan Oreithyia'nın anısına bir bakıma bağlıdırlar Bambaşka bir biçimde yorumlamakla beraber onlar efsanenin verilerini kabul ediyorlar Hiç bir şeyi yıkmıyorlar, ortadan kaldırmıyorlar; eski bir öyküyü çağdaş anlayışa, günün görüşlerine ve duygularına uydurmakla, yani modernleştirmekle yetiniyorlar Oysa Sokrates yıkıyor, yok ediyor Tanıma kaynağı olarak mythoslar, tanıma kaynağı olarak ataların aktardığı bilgiler onun için geçersiz şeylerdir Hakikatin kaynağı, devletin manevi ve toplumsal düzenine temel oluşturan ilkelerin kaynağı onun için artık gelenekler değil, akıldır Bu durumda sofistler yenilikçidir, ama Sokrates ihtilalcidir Onun Atina mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmesinin gerçek nedeni bu ihtilalciliğidir

29 Ekim 1923'te Cumhuriyetin ilanını izleyen dönem, coşkulu bir etkinlik ve yaratma dönemidir Atatürk'ün burada çizilen manevi portresi göz önünde tutulursa, büyük devrimi meydana getiren - laik devletin kurulması, Arapça ve Farsça nın okullardan kaldırılması, öğretimde çağdaş bilimlere ağırlık verilmesi, ülke kapılarının batı tekniğine açılması, din esasına dayanan yasanın yerine İsviçre vatandaşlık yasasının ve İtalyan ceza yasasının konması, Arap harflerinin kaldırılıp Latin harflerinin kabul edilmesi, Avrupalı örneklerine uygun bir çok toplumsal ve kültürel kurumlarla bir çok eğitim ve sanat kurumlarının kurulması, giyim kuşamda batıya uyulması gibi - büyük atılımların bu kadar kısa bir zamana nasıl sığdırılmış olduğu daha iyi anlaşılır Birbirini süratle izleyen bu aşamaların son amacı ülkeyi, önceden ve özenle hazırlanan bir plan gereğince, özü ve görünümü ile baştan başa değiştirmektir

Radikal yenilenmeden Atatürk'ün anladığı, toplumun tümüyle de olsa sadece maddi yaşamının değişmesi değil, onun kültürel ve manevi yaşamının da özlü bir değişmeye uğramasıydı Yeni değerlerin kabul edilmesini yeterli bulmuyordu; istediği, bu değerlerin kişilerin zihnine işlemesi, onların zihin habitus'u haline gelmesiydi

Pratikte imparatorluğun bütün ticaretini Müslüman olmayan azınlıkların tekeline bırakan ve böylece - dinin koyduğu ticaret yapma yasağının da yardımı ile - Türk ulusunu etkin yaşamdan uzak tutup onu tam bir hareketsizliğe zorlayan kapitülasyonların kaldırılması, Türk toplumunun bundan sonraki atılımını olumlu yönde etkilemiştir
Prof Dr Suat SİNANOĞLU

//////////////////////////////////////////////////////////////// ATATÜRK İLKELERİ'NİN AMACI

Millî Mücadele'miz başarıyla sonuçlanıp bağımsızlık kazanılmıştı Fakat son yüzyıllarda milletimizin içinde bulunduğu geri kalmışlık devam ediyordu Bu durumu ortadan kaldırmak için Türk toplumunu aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak gerekiyordu

Atatürk'e göre çağdaş milletler, bu niteliklerini bilim ve teknolojiyi kendilerine rehber ederek kazanmışlardı O hâlde, Türk milletine de her alanda yol gösterecek tek rehber, bilim ve teknik olmalıydı Bu bakımdan ilim ve fennin dışında rehber aramak Atatürk'e göre gafletti, cahillikti ve doğru yoldan sapmaktı

Atatürk, Onuncu Yıl Nutku'nda "Türk milleti, millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir" diyerek millî birlik ve beraberlik açısından dayanışmanın önemini vurgulamıştır Atatürk ilkelerinin amacı, Türk milletinin birlik, beraberlik içinde onurlu ve mutlu bir hayat sürmesini sağlamaktır Bağımsız ve güçlü bir Türkiye, ulaşılmak istenen başlıca hedeftir Türkiye Cumhuriyeti'nin gelişmesi, güçlenmesi ve sonsuza kadar bağımsız yaşaması varılmak istenen nihaî sonuçtur Bunun için yeni Türk devleti, Atatürk ilkeleri ile çağdaş temeller üzerinde kuruldu

Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı Atatürk ilkeleri; "Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik ve İnkılâpçılık" tır Bu ilkeler 1937 yılında anayasaya girdi Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerini belirleyen bu ilkelerin öğrenilerek, davranış hâline getirilmesi gerekir
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

Alıntı Yaparak Cevapla

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler

Eski 09-11-2012   #3
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Atatürk Ve 10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler



10 Kasım İle İlgili Yazılar - Makaleler 3

ATATÜRK İLKE VE İNKILÂPLARI'NIN DAYANDIĞI ESASLAR

Atatürk ilke ve inkılâplarının dayandığı sosyal, siyasal, kültürel ve tarihî temeller vardır Değişik konularda değindiğimiz bu esasları, toplu olarak şöyle sıralaya
biliriz:
- Millî tarih bilinci,
- Vatan ve millet sevgisi,
- Millî dil,
- Bağımsızlık ve özgürlük,
- Egemenliğin millete ait olması,
- Millî kültürün geliştirilmesi,
- Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılması,
- Türk milletine inanmak ve güvenmek,
- Millî birlik ve beraberlik,
- Ülke bütünlüğü

Millî Tarih Bilinci
Millî tarih bilinci, fertlerin ve milletlerin tarihlerine ve geçmişlerine bağlılıkları, tarihlerindeki övünülecek olaylar ve şahsiyetler ile gurur duymaları, onlardan cesaret ve örnek almalarıdır Böylece geçmişteki kötü olaylardan ders alarak böyle durumlara bir daha düşmemeleridir Tarih bilincinin uyandırılmasında millî günlerimizin ve zaferlerimizin büyük bir yeri vardır Bundan dolayı, millî günlere milletçe gereken önem verilmelidir Millî değerlerine sahip çıkmayan, onları yeni nesillere aktarmayan milletler, yaşama güçlerini kaybederler

Vatan ve Millet Sevgisi
Vatan; atalarımızın kan dökerek, can vererek bizlere miras bıraktığı, üzerinde yaşadığımız kutsal topraklardır Bu uğurda her türlü fedakârlığı bizim de yaparak kendimizden sonra gelenlere bu emaneti teslim etmemiz lâzımdır Bu da ancak vatanını ve milletini sevmekle olur

Millî Dil
Türk milletini bir arada tutan, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi de millî dilidir Dil, millî birlik ve beraberliği korumada en etkili güçtür Dil millî duyguyu geliştirerek, bağımsızlığın korunmasını sağlar

Bağımsızlık ve Özgürlük
"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Atatürk, yeni
Türk devletini bu düşünceden ilham alarak kurmuştur
Hür ve bağımsız olmayan bir millet, istediği gibi hareket edemez Bunun için
Atatürk yeni Türk devletini hür ve bağımsız temeller üzerine kurmuştur

Egemenliğin Millete Ait Olması
Atatürk ilke ve inkılâpları millet egemenliğine dayanır Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesi ile kurulmuştur Atatürk, inkılâplarını bu ilkenin ışığında gerçekleştirmiştir

Millî Kültürün Geliştirilmesi
Millî kültür, millî benliğin gelişmesinde, güçlenmesinde önemli rol oynar Bundan dolayı Türk milleti için millî kültür hayatî önem taşır Millî kültür dinamik ve gelişmeye açık olmalıdır Aksi takdirde çağdaş kültürlerin gerisinde kalır

Türk Toplumunun Çağdaş Uygarlık Düzeyinin Üstüne Çıkarılması
Atatürk'ün en büyük amacı, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktır Atatürk Türk milletinin çağdaşlaşmasını her şeyden önce bir hayat davası ve var olma mücadelesi olarak kabul etmiştir
Türk Milletine İnanmak ve Güvenmek
Atatürk'ün Türk milletine inancı ve güveni sonsuzdur Millî Mücadele'ye Türk milletine güvenerek başlamıştır Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurarken, Türk milletine olan sonsuz inanç ve güvenini hiç yitirmemiş, ilke ve inkılâplarının en güzel şekilde uygulanacağına inanmıştır

Millî Birlik ve Beraberlik
Atatürk'ün en büyük amaçlarından biri de ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasıdır Atatürk ilke ve inkılaplarının dayandığı temel esaslar, Türk milleti için büyük önem taşır Çünkü Türk milleti bu temel esaslara sahip olduğu sürece hür ve bağımsız yaşayabilir

Ülke Bütünlüğü
Ülke bütünlüğü, devletin fizikî unsurunu meydana getiren ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğini ifade eder Ülke bütünlüğü, ilk defa Erzurum Kongresi'nde "millî sınırlar içindeki vatan bir bütündür Ayrılık kabul etmez" kararı ile belirlenmiştir Sivas Kongresi'nde de aynen kabul edilerek, Misak-ı Millî ile milletçe uygulanan bir politika hâline gelmiştir

Atatürkçülük, dinamik bir düşünce sistemidir Çünkü daima geleceğe yöneliktir Dinamik ideal, üç bölümden oluşmaktadır Birinci bölümde millî birlik ve millî duyguyu meydana getiren Türk milletine ilişkin nitelikleri geliştirmeyi sağlayan hedefler ile Türk milletinin maddî hedefleri vardır İkinci bölümde kişisel amaçlar bulunmaktadır Fertlerin kültürlü olmaları, kişisel, sosyal ve millî güvenlik ideali birlikte ele alınmaktadır Üçüncü bölümde ise manevî ve maddî hedeflere ulaşmamız için nasıl bir millî kültüre sahip olmamız gerektiği açıklanmaktadır
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

///////////////////////////////////////////

ATATÜRK İLKELERİ'NİN ORTAK ÖZELLİKLERİ

Atatürk ilkelerinin çeşitli ortak özellikleri vardır Bu özellikler şunlardır:
- Atatürk ilkeleri Türk toplumunun ihtiyaçlarından doğmuştur Bunların kabul edilmelerinde ve benimsenmelerinde, herhangi bir dış baskı ve taklitçilik yoktur
- Her ilkenin anlam, kavram ve yapısını, Türk milletinin ruhuna, karakterine ve geleneklerine uygun düşen yönüyle değerlendirmek gerekir
- İlkeleri birbirinden ayırıp tek tek değerlendirmek yanlış olur Bunlar bir bütünün parçalarıdır Milliyetçilik ilkesi halkçılıkla, halkçılık ilkesi cumhuriyetçilikle yakından alâkalıdır
- İlkeler akla ve mantığa uygundur
- Atatürk ilkeleri gerçeklere dayanan, geleceğe yönelik, birbirleriyle uyumlu ve tutarlı olması özelliği ile bir bütündür Atatürk ilkeleri, Atatürkçü Düşünce Sistemi'ni meydana getirir
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

////////////////////////////////

ATATÜRK'ÜN DEHÂSI, DAVRANIŞLARI VE ÇALIŞMA BİÇİMLERİ

Dehâ ve dâhi kavramı türlü biçimlerde ele alınmış ve tarif edilmiştr Bunların başlıcalarını anıyoruz
a) Doğuştan olağanüstü işler görmek ve eserler yaratmak kabiliyetinde olmak, yani olağanüstü yaratıcı bir dimağ taşımak
b) Herkesten çok önce anlamak görmek, sezmek, kavramak, duymak ve duygulanmak
c) Anlaşılması ve anlatılması imkânsız olan doğuştan büyüklük ve ululuk
d) İnsanlığın gelişmesi sırasında ulaşabileceği en yüksek zirveleri görüp göstermek ve topluluğu oraya götürecek olağanüstü yaradılışta olmak
e) Bazıları dehâyı uzun bir sabır diye tarif etmişlerdir
f) Bir akşam sofrada (1926 yazı) dâhinin tarifi yapılır ve herkes bir görüş ortaya atarken, Atatürk şunu demiştir: "Dâhi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğunda herkes onlara delilik der"
Atatürk'ün taşıdığı vasıflar, bu tariflerin hepsine ayrı ayrı uyar Onun dehâsının belirtilerini incelersek şunları görürüz O, olağanüstü seziş, kavrayış ve duyuş hassalarına şu yönleri de eklerdi:
Ortaya çıkması muhtemel konu, sorun ve olayları çok önceden tahmin edip, onlar üzerinde derinden derine dimağını işletir, en kötü ihtimallere kadar her şeyi gözönünde bulundurarak gereken tedbirleri kararlaştırır ve durumun ilerdeki gelişme derecelerine göre bunları kafasında sıralardı Amaçlarını iyice tesbit ederdi; kafasında hiç dağınıklığa yer vermezdi ve hiç bir olay onu boş bulmazdı

Yukarıda Çanakkale vuruşmaları sırasında onun bu gibi davranıp ve görüşlerine rastladık 6 Ağustos 1915 de başlayan İngiliz saldırıları dolayısiyle iki ay önce uyarılmaya çalışmış olduğu Liman von Sanders ve Esat Paşalar için: " fikren hazırlanmamış oldukları harekât-ı hasmane karşısında pek nakıs tedbirlerle vaziyet-i umumiyeyi ve vatana pek büyük tehlikeye maruz bıraktıklarına vakayı şahit oldu" diye yazmıştır İmlediğimiz üç kelime Mustafa Kemal'in büyük önem verdiği bir yönü aydınlatmaktadır
Conkbayırı'nın geri alınması sorunu dolayısiyle O, şunu yazmıştır: "Muharebede kuvvetten ziyade, kuvveti maksada muvafık sevk ve idare etmek mühim olduğu düşünülmüyordu"

Yine bu Conkbayırı işinde kendisi üst ve alt makamlardakilerin inançlarına aykırı davranmaya karar vermesini izahı için şunları yazmıştır: "Bazı kanaatler vardır ki onların hesap ve mantıkla izahı pek güçtür Bahusus muhar****** kanlı ve ateşli safhasında duyguların tevlit ettiği kanaatler Bittabi her kanaat ve karar, içinde bulunulan ahval ve şerait tetkik ve bu tetkikat netayicini teferrüs (sezmek) ve takdir sayesinde tevellüt ener"

Başarı onun dehâsının verdği "sezme" gücünün sonucudur Ancak O, bunun da, durumu tetkike ve ona göre karar vermeye bağlı olduğunu açıklamaktadır Yani doğuştan olan "seziş" kabiliyetine ek olarak dimağı çalıştırmanın esas olduğunu belirtmektedir

Atatürk'ün pek çok karar ve davranışları uzun inceleme ve düşüncelerin sonucu olmakla birilikte ani olaylar karşısında çarçabuk en uygun yolu seçmekte büyük kabiliyeti vardı Arıburnu'nda ve Conkbayır'ındaki davranışları buna örnektir Atatürk önem verdiği güç ve sıkıcı bir durumu çözdükten sonra rahatlardı ve bu yüzünden belli olurdu Bu gibi durumlarda "beynime saplanmış bir çiviyi söküp attım" dediği olmuştur

Atatürk'ün çalışma tarzının bir önemli yönü de kendine öz bir danışma yolu seçmiş olmasıdır O, böyle davranmakla hiç geriye doğru adım atmak zorunda kalmadan en şaşılacak devrimleri ve ileriye atılışları gerçekleştirmiştir Pek çokları sanarlar ki Atatürk gerçekleştireceği devrimlere ve daha genel olarak göreceği önemli işlere birden bire ve kendi başına karar verip onları yürütürdü Gerçektense onun demin dediğimiz gibi kendine öz bir danışma yolu vardır Yapmak istediğini önce, bazen işin esasını pek belli etmeden ve nazari bir şey üzerinde konuşuyormuş gibi, sofrada söz konusu ederdi, içki ağızları daha kolay açtığı için leh veya aleyhte söyleyenler olurdu, konuşanların özel düşünce ve inançlarını bildiğinden söylediklerini ona göre değerlendirirdi Bazı arkadaşlariyle ve halkla temaslarında, köylü ve kentli her türlü iş güç sahipleriyle konuşurken yine pek belli etmeden tasarısının uyandıracağı tepkiler üzerinde bilgi ve duygu edinirdi Yalnız aldığı karşılıklardan değil, konuştuğu adamın yüzünden ve kımıltılarından da sonuçlar çıkarırdı Böylelikle tasarladığı devrimin veya herhangi önemli işin nasıl bir tepki göreceğini ne ölçüde kolaylık veya güçlükle karşılaşacağını anlamış olur ve ona göre davranırdı

Özet olarak; dehâsı onu olağanüstü ve başka kimsenin yüreklenmeyeceği işleri görmeğe iterken O, çok esaslı psikolojik ve sosyal yoklama ve incelemelere girişmeden önemli hiç bir adım atmazdı Bazen onun en yakınları arasında bile kendi gözleri önünde yapılmış olan bu yoklama ve çalışmaların anlamını sezmediklerinden atılan adımların delice ve tek başına alınmış kararların sonucu olduğunu sananlar bulunurdu Bunun aksine olarak da onun bu yoklama usullerini bilmeyenler veya anlayacak kabiliyette olmayalar yapılan tartışmalar sırasında kendi savundukları görüşe uygun bir karar uygulanırsa kerameti kendilerinde sanmış ve Atatürk öldükten sonra söz veya yazı ile övüntülerde bulunmuşlardır Bazen de bu gibi övünmeler büsbütün uydurma olaylar üzerine yapılmıştır

Atatürk göreceği işin eski deyişle "eşref saatte" yapılmasına da çok önem verirdi Ancak onun eşref saatini falcı veya müneccim değil, durumun derinden derine incelenmesinden doğan inanç tesbit ederdi Yukarda anılan yoklama ve danışmalar da bu anın tesbitinde rolü büyüktü Elde edilen bir başarıdan azami verimi elde etmesini bildiği gibi nerede durulması gerektiğini de iyice tesbit etmesini bilirdi

Bu yazdıklarımız bazılarınca Atatürk üzerinde beslenen bir sanıyı da düzeltmeye yarar Sanılır ki; O, hiç itiraz kabul etmez ve kimse onula tartışmaya yüreklenemez Bu sanı baştan başa yanlıştır O, tartışmaların kızışmasını, hele o işten anlayanların ne olursa olsun konuşmalarını, isterdi ve bunu yapmayanlara kızardı, "bilir, ancak bildiğini ortaya koymaz, ne yapayım böyle adamı" dediği olurdu Şu kadar var ki tartışmalarda içtenlik şarttı; içten olmayarak ayrıca gizli düşünceler besleyerek, fesat ve tezvir için konuşanlara ise kızardı Atatürk türlü yoklama ve tartışmalardan sonra bir karara vardı mıydı onu her ne olursa olsun yürütürdü Uzun tartışmaların bir faydası da görülecek işin uygulanmasiyle görevlendirilecek olanların onun bütün yönlerine nüfuz etmelerini sağlamaktı Atatürk buna çok önem verirdi Tartışmalar ayna zamanda kararlaştırılan işe bir çok yanıt sağlamaya da yarardı Ondaki azim ve irade de olağanüstü idi Yenemeyeceği hiç bir güçlük, deviremiyeceği hiç bir engel yoktu Her engeli sabır, tedbir veya zor ile yenerdi Sakarya vuruşmasiyle Ağustos 1922 deki son büyük saldırı arasındaki süre içinde Mecliste pek çok ve acı tenkitlere uğramış, parasızlık ve türlü imkânsızlıklar yüzünden ordunun artık ayakta tutulamayacağı söyleniledurmuştu O sıralarda Meclisin bir kapalı oturumunda, şunları söylemiş olduğu dışarda duyulmuştu: "Para var ordu var, para yok ordu yok Ben böyle şey bilmen para olsa da olmasa da ordu olacaktır"
1919'daki yıkımlı durumdan 1922 parlak zaferini çıkaran etkenlerin başında Türk azim ve iradesini temsil eden Atatürk'ün bu azmi ve iradesi bulunmaktadır

Atatürk'ün çalışma ve yorgunluğa dayanıma kabiliyeti de olağanüstü idi Sakarya vuruşmasında üç kaburga kemiği kırık olarak bir koltuğa mıhlanmış ve hemen hiç uyumadan yirmi iki gün yirmi iki gece vuruşmayı yöneltmiştir 1927 de okuduğu büyük Nutuk'u hazırlarken de dosyalar içinde aylarca sabahladığı olmuştur

Yukarda yazdıklarımız O'nun çok hesaplı oluğunu gösterir Boş gösterişden ve övünmelerden , cafcadatan hiç hoşlanmazdı, ancak kesin lüzum görürse lüzumsuz sanılabilecek kahramanlıklarda bulunurdu
Bu gibi duyguları dolayısiyledir ki yukarda anılan "Vatan ve Hürriyet" Cemiyeti kurulurken ölmekten bahsedenlere, amacın ölmek değil yaşamak ve yaşatmak olduğunu söylemişti

Ankara'da daha çok, ilk devirlerde, henüz nüfuzu pek kökleşmemiş iken tasarladığı bazı işleri bir takım tartışmalar sonucunda başka birine, o kimseyi tasarının kendi öz düşüncesi olduğuna içten inandırarak ileri sürdürürdü ve kendisi gerekirse onu desteklemekle yetinirdi Bazen de tasarladıklarını onlara karşın olan birine önertmeği şaşılacak biçimde becerirdi Bir takım devlet adamları vardır ki karar verirken yurttan önce o işte kendi çıkarlarını düşünür ve ona göre bir yol tutarlar Bu yüzden çok kere isabetsiz bir yola girilir ve bunun sonucunda, kendini zeki sanan açık göz devlet adamı da, yurt işlerinin kötü gidişinden manen ve maddeten zarar görür Atatürk kesin olarak bu gibi küçüklüklerin üstünde kalmış ve daima yurt için ve güdülen dâva için en gerekli yolu tutmuştur Bunun sonucunda da kendi mevkii yurdunki gibi daima ve adeta otomatik biçimde yüksele durmuştur Bu yön başka bir biçimde ifade edilmek istenilirse denilebilir ki: Atatürk daima kendi çıkarını yurt ve ulusun çıkariyle birleştirmeyi ve birlikte yürütmeyi bilmiştir

Gerçek dâhi eğer dâvasını içtenlikle benimsemişse diktatör olmaya muhtaç değildir, çünkü bir dâhi doğru yolu göstermek ve onun doğruluğuna inandırmak gücünü kendinde görmeli ve bulmalıdır Atatürk'ün yanında bulunmuş ve çalışmış olanlar aylar ve yıllar boyunca onunla tartıştıktan sonra sonuçta onun düşüncelerinin daima yerinde ve yararlı olduğunu göre göre onun en isabetli yolu seçeceğine o derece inanmışlardır ki her şeyde ona uymayı gerekli bilmişlerdir Dolaysiyle eğer Atatürk'e diktatör denilecekse bu, onun üstün görüş ve anlayışına olan inançtan doğan uysallığın doğurduğu diktatörlük sayılmalıdır Olayların daima kendisini haklı çıkarmasından ona karşı doğmuş olan güvene, onun pek büyük olan inandırma kuvvet ve kabiliyetinin de yanındakiler üzerindeki etkisini eklemek gerekir Ancak şu yönü de belirtmeliyiz: Atatürk yalnız bir konuda genel serbest tartışmaya izin vermemiştir O da dinin riyakarane sömürülmesi konusudur Bir tedbirin yurt ve ulusun yarar veya zararına olduğu konusu üzerinde tartışılırken herhangi bir kimse veya parti bunu bilim, siyasal, hukuk ve saire bakımından inceleyeceğime o yönleri bırakıp halka açıkça veya el altından "bu yapılırsa cehennemde cayır cayır yanarsın" cinsinden telkinlerde bulunursa bu gibileriyle akıl ve mantık yolundan giderek tartışarak hak kazanmak doğal olarak ka'bil olamazdı Buna göz yumulunca da Türkiye devletini Osmanlı'nın uğradığı yıkımdan kurtarmanın imkânı kalmazdı Bir zamanlar basımevleri, modern bilimler, yeniçerilere yeni silâhların gerektirdiği talimler şeriate aykırı gösterilmiş ve baştakilerle halk cehennem azabiyle korkutularak bu yenilikler yüzyıllar boyunca Osmanlı ülkesine sokulmamıştı Bu yüzden de XVI ncı yüzyılın en güçlü devleti her bakımdan geri bırakılıp git gide sönmüş ve bir hiç olmuştu
Atatürk'ün diktatörlüğü ancak ve ancak bu yönde kendini göstermiş ve tek parti usûlü, filî bakımdan, ancak ve ancak bu yüzden kurulup yaşamıştır
İlerde göreceğimiz gibi Kâzım Karabekir'in ve daha sonra Fethi Okyar'ın başkanlık ettikleri partiler, baştakiler istemeseler bile, hep bu gibi dini dünya işlerinde gericilik uğrunda kullananların desteğine mazhar oldukları için kapanmışlardır

Birinci Büyülk Millet Meclisi'nde O'nun ne kadar çetin saldırılarla karşılaştığı ve en "parlamanter" bir başbakan gibi uğraşmak zorunda kaldığı düşünülürse dünya ve devlet işleri "ahiret" tehdidi altında görülmeye kalkışılmadıkça O'nun hiç bir muhalefetten çekinmeyeceğini anlarlar

Atatürk hem doğuştan, hem de çok akıllı ve hesaplı olduğundan doğru ve vefalı olmaya, kimseyi aldatmamaya, özet olarak güven sağlamaya büyük önen verirdi Aksini ileri sürenler ve ondan vefasızlık gördüklerini söyleyenler, bunu ya düşmanlıklarından yaparlar veya Atatürk'ün görerek edindiği uyarılarını anlayamamış, yahut da onlara önem verip aldırmamış olduklarından böyle bir sonuçla karşılaşmışlardır Buna karşılık Atatürk kendisini bile bile aldatmış olanları mimler ve bir daha onlara güvenmezdi Ancak taşıdığı yüksek duyguları, meselâ ölümünden az önce, yüzellilikleri affettirmekle göstermiştir Biliyordu ki kendisinden sonra kimse bu işe yüreklenemezdi ve onbeş yıllık sürgünü yeter bulmuştu

Atatürk mahiyetindekilerin sorumlu oldukları işlere karışmaktan ve ayrıntılarla uğraşmaktan sakınır, bazen bunu yapsa da dostçasına yapardı, "işi mesulüne bırakalım" sözünü kendisinden çok işittim Keza bir bakan onunla danışırsa düşüncesini söylemekle birlikte "ben böyle düşünüyorum amma işin sorumlusu sensin, ona göre düşün, taşın ve karar ver" derdi
Ancak çok önemli işlerde ve anlarda bütün ayrıntılara bile el koyduğu ve hemen her şeyi kendisi yaptığı görülmüştür Conkbayır'ı geri alırken veya 1922 Ağustos'unda başlayan büyük saldırıyı yöneltirken böyle yapmıştır Bunu yaparken de başarının şerefini yine mahiyetine bırakacak biçimde davranmak büyüklüğünü göstermiştir Bu gibi durumlar dışında genel bakımdan işlere karışmayı sevmez ve herhangi bir (kolda işler iyi gitmezse bazen dediği gibi "baştakini değiştirmekle" yetinirdi Hemen bütün yeni çığırlara onun "inisiyatif"i ile girilmiş olmakla birlikte o yeni bir işi yoluna koyduktan sonra onun devam ettirilmesini bir ehline bırakmayı görenek edinmişti ve bunu yapınca içi rahat ederdi

Genel olarak O, başka birinin görebileceği bir işi kendi üzerine almaz veya üzerinde tutmazdı Pek çok iktidar sahibinde görülen ve onları yanlış yollara iten bir zaaf Atatürk'de yoktu Birisi aleyhinde bir söz söylenildi miydi
onu söyleyen ne kadar yakını ve güvendiği biri olursa olsun ona inanmadan önce işi yansız bildiği bir veya bir kaç kişiye inceletir, ondan sonra bir karara varırdı Eğer söyleyen ve aleyhinde söylenilen kimselerin ikisi de yakını ise onları yüzleştirir ve edindiği duygulara göre bir inanca varırdı Bu yüzden Atatürk'ün yanında iftira ve tevzir makinesi işleyemezdi

Atatürk sevmek, sevilmek, gönül almak konularında çok duygulu idi; neşeli olmak ve yanındakilerde neşeli kılmak ve görmek onun için adeta bir ihtiyaçtı Şahsi cazibesi de bu işte kendisine çok yardım ederdi Eğlence âlemlerini çok sevdiği bilinen bir yöndür, ancak yukarda yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi sofrası yalnız eğlenceye ayrılmış olmayıp orada çağırılmış olanların seviyesine göre siyasal, yönetimsel ve bilimsel pek çok konular ele alınır Onun en önem verdiği yönlerden biri de her bir başarıyı, her bir büyük işi kendine değil Türk ulusuna mal etmekti Her ne yapmışsa "Türk ulusundan, aldığı ilhamla" yaptığını söylemekten zevk alırdı ve yukarda anlattığımız yoklama ve danışımı usulleri bu sözünü doğrulayacak özdeydi "Atatürk İnkılâpları" denilmesini de istemezdi ve bu gibi sözleri hep "Türk İnkılâpları" biçiminde düzeltirdi

Atatürk'ün önemli bir özelliği de yaşayışının hiç bir kısmının gizli kalmasını istememesidir Açıkça içer ve açıkça her türlü eğlencelere dalardı Doğuştan açıklığı sevmekte olmasından (başka bu yolu tutmasının iki etkeni vardı:
1) gizlilik onun eğlencelerine katılanlardan veya onları bilenlerden bu konular üzerinde kimseye bir şey söylememelerini istemeye varırdı ki bu Atatürk'ün bir nevi minnet altına girmesi demekti O ise hiç bir minneti kabul edecek huyda değildi
2) O, şu inançta idi ki, açıklık aleyhteki propagandaları etkisiz bırakmak için en iyi çaredir Eğer halk kendisini içerken görürse ondan sonra düşman propagandacılar ona ayyaş deseler halk "onu biliyoruz gördük başka yeni bir şey söyle" karşılığında bulunur ve propaganda suya düşer Devlet sırlarını saklama bakımından da kendine öz bir yolu vardı Sofrasında her şey kondurduğundan yabancı casuslar sofra da bulunmuş konuklarının, meselâ dönüşte şoförler duyacak biçim de aralarında konuşmaları veya sofracı ve türlü hizmetçilerin gevezeliği sayesinde her şeyden hiç olmazsa dolayısiyle, yarım yamalak da olsa az çok haber aldıklarını sanar ve edindikleri türlü ip uçlarına derinleştirmekle yetinirlerdi Halbuki gerçek sırrın pek az olduğuna inanan Atatürk onlar üzerinde en yakın ilgililer dışında hiç kimse ile konuşmaz, bazen aksini sandıracak konuşmalar yapar ve haberler yayarak casusları gafil avlardı 1922 Ağustos'undaki büyük saldırı, 1926'daki Bozkurt vapurunun batması dolayısiyle La Hay'de görülen dâva için Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt)'a verilen yönergelerden kimsenin bir şey sezememesi bunun örneklerindendir

Özet olarak diyeceğiz ki; Atatürk Samsun'a çıktığı andan itibaren Türk ulusunun gerçek önderi olmuştur Artık dilediği gibi çalışmak ve Türklüğün kurtuluş işini bir baş olarak ele almak imkânına sahiptir Artık uzun tartışmalar sonucunda kile olsa her önemli işte son söz onun olacaktır Gerçi bir çok birbirine zıt unsurlarla anlaşmak, onları gidilmesi gereken doğru yolun hangisi olduğuna inandırmak için epey uğraşmak gerekecektir Ancak O'nun bu yoldaki uğraşları önderliği esas bakımdan kabul edilmiş bir kimsenin çabalarıdır; dolayısiyle de, daha önce olduğu gibi anlayışsız, kavrayışsız veya ürkek üstlere gerçek kurtuluş yollunu tutturmak için yapılması gereken uğraşlardan daha kolay ve daha az üzücüdür
O'nun hem askerlik hem de siyasal bakımından isabetli bir görüşe sahip olduğu genel savaş sırasındaki başarı ve zaferlerinden, yine o sırada ve daha önce İttihat ve Terakki ile Hükümete gerçek durumu ve doğru yolu göstermek için yaptığı uğraşlardan anlaşılmıştır; aydınların pek çoğu ve hatta kısmen de halk kütleleri bunu bilmektedirler
O, elinde bu kozlar olarak işe koyulacaktır
Yusuf Hikmet BAYUR

//////////////////////////////

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE MİLLİ GÜÇ UNSURLARI

Atatürkçü Düşünce Sistemi'nde millî güç unsurları olan siyasî güç, ekonomik güç, askerî güç ve sosyo - kültürel güçlerin önemi çok büyüktür
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında devletlerarası ilişkileri yakından takip edip devletin siyasî gücünü çok iyi kullanmıştır Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyet Rusya ve Fransa ile yapılan Moskova ve Ankara antlaşmaları ile bunu ispatlamıştır Kurtuluş Savaşı'ndan sonra imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Antlaşması ile bu başarılar devam ettirilmiştir

Bir devletin millî sınırlarını koruması ancak iç ve dış düşmanlarına karşı kuvvetli bir askerî güce sahip olmasıyla sağlanabilir Başka devletler askerî yönden güçlü olan bir devleti istilâ etmeye cesaret edemez İçeride de güvenlik sayesinde, halk huzurlu bir şekilde yaşar

Bütün bunların yanında ekonomik ve kültürel kalkınmayı gerçekleştiremeyen milletler başka milletlerin tehdidi altındadır Kültürel çöküşle birlikte o toplumda çözülmeler başlar, millî birlik ve beraberlik ülküsü tehlikeye düşer
Yrd Doç Dr Muhammed ŞAHİN

kaynak : TC Milli Eğitim Bakanlığı

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.