Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Eğitim & Öğretim > Tarih / Coğrafya

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
büyükleri, dalda, türk

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #31
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




SULTAN ÜÇÜNCÜ MURAD (1574 - 1595)


Babasi : Sultan Ikinci Selim
Annesi : Afife Nur Banu Hatun
Dogumu : 4 Temmuz 1546
Ölümü : 15-16 Ocak 1595
Saltanati : 1574 - 1595
Devlet Sinirlari : 19902000 km2

HAYATI

Sultan Üçüncü Murad 4 Temmuz 1546 günü Manisa'nin Bozdag yaylasinda dünyaya geldi Babasi, Sultan Ikinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan'dur Annesi Venediklidir Sultan Üçüncü Murad orta boylu, degirmi yüzlü, kumral sakalli, ela gözlü ve beyaz tenli bir padisahti Çok cömertti ve insanlara yardim etmeyi çok severdi

Merhametli bir kisilige sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayi çok iyi konusurdu Babasinin 1558 yilinda, Manisa sancak beyliginden Karaman valiligine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafindan Alasehir sancakbeyligine tayin edildi Babasi Sultan Ikinci Selim padisah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyligine atandi

Sehzadeligi sirasinda bulundugu Manisa'da devrin en degerli ulemasindan dersler aldi Osmanli padisahlari içinde en alim padisahlardan birisidir Babasi Sultan Ikinci Selim'in vefati üzerine Manisa'dan Istanbul'a gelerek 22 Aralik 1574 tarihinde tahta geçti Ancak o da babasi Sultan Ikinci Selim gibi devlet islerine fazla müdahil olmadi Bürokrasi ve hükümet daha ziyade Sokullu Mehmed Pasa tarafindan idare edildi Bunda Sokullu'nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Ikinci Murad'in idare tarzi büyük rol oynamistir

Içkiye ve eglence meclislerine düskün olan Sultan Üçüncü Murad, saltanati boyunca Istanbul'dan hiç çikmadi ve saraydaki kadinlarin etkisinde kaldi Daha sonraki yillarda Osmanli Imparatorlugunun bir devrini etkileyecek olan kadinlar saltanati onun devrinde basladi 29 yasinda çiktigi tahtta 20 yil kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti Ayasofya Camii'nin avlusuna defnedildi

Sokullu Mehmed Pasa'nin agirligini hissettirdigi III Murad döneminde, Osmanli topraklari en genis sinirlarina ulasti Babasi Ikinci Selim'den devraldigi 15 162151 km kare ülke topragini, 19902000 km kareye çikardi

Ingilizlerle de dostane iliskiler gelistirildi Ilk Ingiliz Kapitülasyonunun verilmesiyle Istanbul'a daimi Ingiliz elçisi gönderildi Papa'nin Katolik Avrupa'da kurabilecegi haçli ittifakina karsi Protestan Ingiltere ile iliskiler gelistirildi Daha sonra bu ittifaka Hollanda da dahil edilecektir Devlet islerini Sokullu'ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamaninda, sarayda kadinlar devlet islerine çokça karismaya basladilar ve bu durum Sokullu'nun ölümünden sonra da artarak devam etti

Erkek Çocuklari: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemsah, Yusuf, Hüseryin , Korkud, Ali, Ishak, Ömer, Alaüddin, Davud

Kiz Çocuklari: Ayse Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan

LEHISTAN ILISKILERI

Lehistan'in Fransiz Krali Henry, Sultan Ikinci Selim'in istegiyle diger Avrupali rakiplerini geride birakarak tahta geçmisti Osmanli Devleti'nin Lehistan yönetiminde hakim olmaya çalismasinin nedeni, Avusturya'ya komsu olan iki müttefike sahip olmakti

Fransizlarla Kanuni Sultan Süleyman döneminde baslayan iyi iliskiler zaten mevcuttu Lehistan yönetimine de hakim olmak, Avusturya karsisinda Osmanli Devleti'ni güçlü kilacakti Fakat bir süre sonra Fransa tahtinin bosalmasi üzerine, Henry, Lehistan'dan ayrilarak kral olmak üzere Fransa'ya gitti Lehistan da olusan iktidar boslugu üzerine Sultan Üçüncü Murad duruma müdahale etti

Sultan Üçüncü Murad'in istegi üzerine Erdel Beyi Bathary Lehistan'a kral oldu Lehistan ile bir antlasma yapildi ve bu siyasi gelismeler sonunda Osmanli Devleti'nin kuzey siniri güvenli bir hal aldi

VENEDIKLE ILISKILER

Sultan Üçüncü Murad döneminde Osmanli-Venedik iliskileri baris içinde devam ediyordu 1584 yilinda bir yeniçeri isyaninda isyancilar tarafindan öldürülen Trablusgarp Valisi Ramazan Pasa'nin hanimini ve çocuklarini Istanbul'a getiren Osmanli gemisine Kefalonya açiklarinda saldiran Amiral Emmo komutasindaki Venedik gemileri, barisi bozdular

Gemideki 250 kadar Osmanli askeri öldürüldü, kadinlara tecavüz edildikten sonra denize atildi Bu olay Istanbul'da duyulunca Venedik Senatosu'na bir ültimatom gönderildi

Osmanli Devleti'nin gücünden çekinen Venedik Senatosu sartlara uymak zorunda kaldi ve Amiral Emmo derhal asilarak Istanbul'a gönderildi Ayrica Ramazan Pasa'nin hanimi, çocuklari ve mallari da eksiksiz olarak Preveze kadisina teslim edildi

Venedik Senatosu'na gönderilen ikinci bir ültimatomda söyle deniyordu:

"Venedik korsanlari, bir daha Osmanli ahalisinin bulundugu hiçbir gemiye dokunmayacaklardir Sayet böyle bir hadise meydana gelirse, Venedik üzerine donanma gönderilecektir"

Venedik Senatosu, Sultan Üçüncü Murad'in kararliligini karsisinda Istanbul'a arka arkaya üç elçi gönderdi ve meseleleri baris yoluyla halletmeye çalisti

INGILTERE ILE ILISKILER

Osmanli-Ingiliz iliskileri ilk olarak ticari alanda basladi Ingiltere Kraliçesi Elizabeth, Istanbul'a bir iki defa elçi göndermis ve Sultan Ikinci Murad'a: "Yüce Türk" diye hitap etmisti Sultan Üçüncü Murad'da kraliçeye "Vilayet-i Ingiltere kraliçesinin yalniz dostu degil, ayni zamanda hamisiyiz" diyordu

Ingiltere'nin gönderdigi ilk elçi William Harborne, 24 Nisan 1583'te huzura kabul edilmis ve padisaha hediyeler getirmisti O zamana kadar Ceneviz, Venedik, Dubrovnik tüccari yanisira, 1569 yilinda verilen Kapitülasyonla Fransiz tüccari da Osmanli limanlarinda ticaret yapma hakkina sahipti Kraliçe Elizabeth tarafindan gönderilen Ingiliz elçisi de Osmanli limanlarinda ticaret yapmak için gerekli olan kapitülasyonu alabilmek için Istanbul'a gelmisti

Venedik ve Ceneviz haricindeki Kapitülasyonu olmayan devletlerin tüccari, Fransiz bayragiyla Osmanli limanlarina geliyordu 1572 Bartalameos katliami ile birlikte Katoliklerden yüz çevirmeye baslayan Osmanli hükümeti, Papa'nin koydugu (barut, kalay, top güllesi gibi) stratejik harp malzemesi ambargosunu kirabilmek için, önce Protestan olan Ingiltere'ye yakinlasti Böylece Akdeniz'de Ingiliz-Fransiz rekabeti baslamis oldu Bu rekabetten Osmanli Devleti de birçok siyasi menfaat kazanmis oldu

FAS'IN FETHI

Osmanli Devleti Fas'a kadar olan tüm Kuzey Afrika'yi topraklarina katmisti Sultan Üçüncü Murad tahta geçtigi sirada Fas'ta iktidar mücadeleleri boy gösteriyordu Fas Osmanli'dan yana olanlar ve Portekiz'den yana olanlar diye ikiye bölünmüstü

1578 yilinda Fas sultaninin da ricasi ile Fas'a giden Ramazan Pasa komutasinda ki Osmanli kuvvetleri Vadi-üs Sebil'de yapilan savasta Portekiz kuvvetlerini yendiler ve böylece Fas Sultanligi Osmanli himayesine alindi


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #32
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




Yavuz Sultan Selim


Babası Ikinci Bayezid
Annesi Gülbahar Hatun
Dogumu : 10 Ekim 1470
Vefatı 22 Eylül 1520
Saltanati : 1512 - 1520 (8) sene



Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli ve omuzları arası geniş yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü ve çatık kaşlı,uzun bıyıklı yigit bir padişah idi Sert tabiatlı ve cesurdu Bu yüzden muharebeyi Cok severdi Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı Edebiyata merakı vardı Bir çok Farsça Şiirler yazmıştırŞiirleri en yüksek bir divan şâiri kadar kuvvetlidir Geniş bir kültür ve siyasete sahiptiHarpten hoşlanmakla beraber Cok ince bir ruha da sahiptiIran'a yaptığı seferde Şah İsmail'i 12 saatte perişan etti Şah İsmail'in iki karısı da esir oldu Ordugâhtaki hazine ve altın taht ele geçirildi İran'ın o zamanki başşehri Tebriz'e girdi 2500 kmlik bir yolu yürüyerek gelip böyle parlak bir zafer kazanmak tarihte eşine az rastlanır şeylerdendirAdana, Gaziantep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Sürt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli vilâyetlerini Osmanlı topraklarına kattı Dulkadir Beyliği'ni, Musul, Kerkük ve Erbil'i Osmanli hudutlarına dahil etti Eyyübi Melikliği'ni aldı1516'da Mısır seferine çıktı 27 Temmuz'da Ramazanoğulları Beyliği'ni ilhak etti 24 Ağustos'ta Mısır Memlükleri ile Mercidabık Ovasında karşılaştı Memlükleri kesin bir şekilde mağlub etti 28 Ağustos'ta Haleb'e girdi 29 Ağustos 1516'da bütün mukaddes emanetler İstanbul'a getirildi Suriye, Lübnan ve Filistin tamamen fethedildiKendi zamanına gelinceye kadar hiçbir hükümdarın göze alamadığı bir işi yaptı ki,koskoca Sina Çölü'nü 13 günde geçti Birinci Cihan Harbinde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bu çöl 11 günde geçilebilmiştir (Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, Hayat Yayınları) 22 Ocak 1517'de Memlükleri Ridaniye'de tekrar yendi ve Kahire fethedildi Yavuz, Memlük sultanının cenazesini bizzat omuzlarında taşıdıKahire'nin fethinden sonra İstanbul'a gelen Mısır ulemâsı ile, Türk ulemâsı Yavuz'un halife olmasını kararlaştırdı Daha sonra Halife Üçüncü Mütevekkil Ayasofya Camiinde minbere çıkarak Yavuz'un hilâfetini ilân etti Mütevazi hükümdar, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı 22 Eylül 1520'de Aslan Pençesi denilen bir çıban sebebi ile vefat etti Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu Oğlu Kanüni Süleyman, Fatih Cami'inde namazını kıldıktan sonra, Sultan Selim Cami avlusundaki türbeye defnettirdi (Allah rahmet eylesin)Tahtı devraldığında 2375000 km kare olan Osmanlı topraklarını 6557000 km kareye çıkarmıştır Bu büyük fütuhatı ise sadece 4 seneye sığdırmıştırMevahib sahibi Şeyh İmam Ahmed Kastalâni, Emir Buhâri ve Reisü'I Hattâtıyn Şeyh Hamdullah, Yavuz Sultan Selim zamanında vefat eden şahsiyetlerdir
Erkek çocuğu : Kanüni Sultan Süleyman
Kız çocugu : Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Şah Sultan


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #33
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




HASAN TAHSİN



Selanik'te doğan Hasan Tahsin'in asıl adı Osman Nevres'tir 1904'te Teşkilat-ı Mahsusa'ya girdi ve Bükreş'te Türkler'e karşı kışkırtıcı çalışmalar yapan iki İngiliz gazeteciye suikast düzenlediği için 10 yıl hapse mahkûm edildi 1916'da hapisten kaçarak İstanbul'a döndü Verem tedavisi için İsviçre'ye gitmek zorunda kalınca, tanınmamak için pasaportuna babasının adı olan Hasan Tahsin'i yazdırdı ve hep bu adı kullandı 1918'de İzmir'e yerleşerek gazeteciliğe başladı Hukuk-ı Beşer Gazetesinde çıkan başyazılarında İttihat ve Terakki Fırkası'nı şiddetle eleştirdi

15 Mayıs 1919'da İzmir'e giren Yunan askerlerine ilk kurşunu sıkarak işgallere karşı silahlı direnişi başlatan Hasan Tahsin, hemen oracıkta Yunanlılar tarafından şehit edildi 1973'te İzmir Konak Meydanı'nda Hasan Tahsin anısına İlk Kurşun Anıtı dikilmiştir


1919 Yılı 15 Mayıs'ında İzmir Limanını dolduran Yunan Donanmasının içinden karaya ayak basmak için sabırsızlanan Yunan Efzun alayını yaşlı gözlerle izleyen İzmirliler, tarihin en karagününü yaşıyordu Mavi - Beyaz bayraklarla donatılmış Kordonboyu o sabah hiç de ışıldamıyordu Rum kızları eteklerini savurarak şarkılar söyleyip dans ederken ,Yunan Efzun Alayı karaya ayakbastı Bando önde Başpapaz Hristamos önderliğindeki Efzun Alayı arkada Kordon boyunda gövdegösterisine başlamıştı Hemen orada bir kıraathanede saçları dağınık esmer tenı güneşten iyiceyanmış bir genç kendi kendine söyleniyordu 'Kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz Olamaz ki Sonunda ölüm var Kan var Bunu anlamalılar

Bu genç Selanik'ten İzmir'e göç etmiş , Recep oğlu Osman Nevres beyden başkası değildiHasan Tahsin takma adını kullanıyordu Selanik'te 1888 'de dünyaya gelen Hasan Tahsin orada Fevziye Lisesi'ni bitirdi Devlet sınavını kazanıp Paris'te Sourbonne Üniversitesi Siyasi İlimlerAkademisi'ni bitirdi İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıranİngiliz Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirildi Buxton kardeşlere Bükreş'te birtünelde suikast düzenleyen Hasan Tahsin 10 yıla mahkum edildi Birinci Dünya Savaşında, Bükreş'in Osmanlı Devleti ve müttefik Almanya tarafından alınmasından sonra , 2 yıl hapis yattığıbu yerden 1916 yılında kurtuldu Mütarekenin karanlık günlerinde İzmir'e geldi Osmanlı Sulh veSelamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi'nin başyazarlığınıyapmaya başladı

Hukuk-u Beşer Gazetesi'nin başyazarı vatanperver Hasan Tahsin takma isimli Osman Nevres ogüne kadar kalemiyle , eylemleriyle bu istila akıbetini göstermeye çalışmış bir gazeteciydi İştekorktuğu başına gelmiş , Efzun Alayı Kordonboyunda zafer çığlıkları atıyorduBirden yerinden fırladı,aynı anda kendisini Yunan işgal askerlerinin karşısında buldu Az önce kalemini hırsla kıranparmakları arasındaki Rovelver silahı ile ilk kurşunu attı Kalabalığı yarıp tek başına fırlayan uzunboylu siyah elbiseli adamın attığıilk kurşun Efzun Alayının sancaktarını yere serdi Sancaktar boğukbir sesle yere yıkılırken, o elindeki Rovelverle peşi sıra kurşun sıkmaya başladı Hiç beklenmedik buateş karşısında, önce paniğe uğrayan Yunanlılar gerilediler , peşlerindeki Rum kalabalığıarasından denize düşenler görüldü Fakat karşılarında ateş edenin yalnızca bir kişi olduğunu farkedenYunan Efzun Alayı hemen karşı ateşe başladı Silahlardaki kurşunlar biten Hasan Tahsin, süngüdarbeleriyle şehit edildi Hırslarını Hasan Tahsin'in vücudunu paramparça etmekle de alamayanEfzunlar, bu defa sağa sola tüfekle, mitralyözle ateşe başladılar, hatta denizden Yunan torpidolarıda ateşe katıldı Bu sırada sivil halk arasından çok sayıda can veren oldu

Hasan Tahsin şehit edildiğinde 31 yaşındaydı Güler yüzlü, neşeli bir vatansever olaraktanımlanan Hasan Tahsin, işgal acısına dayanamayan yüreğinin sesini dinleyip tek başına da olsa bir alaya savaş açacak kadar cesurdu Atılan bu kurşun Türk Kurtuluş Savaşının meşalesiniyakarken, bütün dünyada Türk ulusunun bu işgali hazmedemeyeceğinin mesajını veriyordu

Bugün Konak Meydanı'nda bir elinde bayrağı diğer elinde Rovelveri ile anıtlaşan bu genç,TürkBasınının bir sembolü olarak tarihe gülümsüyor


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #34
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




AHMET YESEVÎ

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Kazakistan'ın YESİ şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadanî'ye intisap etmiştir

Yesevî, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen TÜRKÇE'yi seçmiştir

Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm'ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır

HİKMET adını verdiği dörtlüklerinde Yesevî;

Benim hikmetlerim hadîs hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim süphanın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

demektedir

Büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biridir

Ahmet Yesevî'nin Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu olması ve kendisinden sonraki büyük mutasavvıflar, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri üzerindeki etkisi, böylece Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesindeki manevi rolü, İslamiyet'i dosdoğru anlayan ve anlatan, sade ve temiz üslubu, güzel Türkçe'mizin mimarlarından oluşu, insanlığın ihtiyacı olan yüksek değerleri daha o zamanlar dile getirdiği kardeşliğe, dostluğa, sevgi ve hoşgörüye dayalı düşünceleri bilinmektedir

Türk'lerin İslâmiyeti anlama ve algılama noktasında YESEVÎ bir ekoldür Bu açıdan bakıldığında Yesevî, tüm Türk dünyası için çok önemli bir konuma sahiptir Kendini tanıma umdesi, kültürünü, dilini, tarihini ve dinini tanımak Yesevî düşüncesinin özüdür

Karahan'lı Hükümdarı Saltuk Buğra Kara Han'ın 950 yılında İslâmiyet'i resmî devlet dini olarak kabul etmesi, TÜRK dünyasının önemli bir dönüm noktasıdır İslâmiyet'i benimseyen Türk'ler, Türk - İslâm sentezine dayanan yeni bir kültür sahibi olmuşlar, sosyal nizamları ile devlet ve dünya görüşlerine bu kültür ile yeni bir şekil vermişlerdir

"Pir-i Türkistan" Ahmet Yesevî, Güney Kazakistan'da, Çimkent şehrine 7 km uzaklıktaki, bugün Türkistan adı ile tanınan YESİ şehrine 157 km uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur Doğum yılı bilinmemektedir Ancak 73 yaşında ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin edilmektedir Doğum yeri olarak YESİ şehri de belirtilmekte ise de anne ve babasının Türbe'lerinin SAYRAM'da olması, O'nun da Sayram'da doğduğunu düşündürmektedir Babası, Hazret-i Ali soyundan Şeyh İbrahim isimli bir zatdır Annesi ise Şeyh İbrahim'in halifesi Musa Şeyh'in kızı Ayşe Hatun'dur Rivayetlere göre önce annesini, sonra babasını kaybeden 7 yaşındaki Ahmet, ablasının himayesinde büyümüştür Yesi'ye gelen Arslan Baba adlı bir mürşit, O'nun tahsil, terbiyesini üstlenir Bir süre sonra Arslan Baba ölür, Yesevî de o zamanın önemli kültür ve ilim merkezlerinden olan Buhara'ya gider Burada Hâce Yusuf-i Hemedani'ye intisap eder ve onun irşadı altına girer

Yesevî, mürşidi Hemedanî'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturursa da, şeyhinin vaktiyle işaret ettiği şekilde YESÎ'ye döner Ölene kadar da orada aydınlatmaya devam eder

Menkıbeye göre tekkesinin bahçesinde bir çilehane kazdırır ve ömrünü burada tamamlar Daha önce de belirttiğim gibi 1166 yılında vefat ettiği sanılmaktadır

Ahmet Yesevî'nin türbesini Sultan Timur'un yaptırdığı bilinmektedir Rivayete göre, Hoca, Timur'un rüyasına girip zafer müjdeler Timur da Türkistan zaferinden sonra Yesi'ye gelir ve Hoca'nın kabrinin üstüne, bir şükran ifadesi olarak, türbe yaptırır Zamanla harap olan türbe, Şibanî Han tarafından onartılır Birçok defa tamir gören türbe, Sovyetler Birliği zamanında korumaya alınıp 1978 de ziyarete açılmış, 1989 yılında türbenin bulunduğu bölge "Tarihi Kültür Koruma Mıntıkası" olarak ilân edilmiştir

Kazakistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Türkistan şehrindeki bu türbenin restorasyon çalışmaları Türkiye tarafından 1992 yılında başlatılmış ve 2 senede bitirilmesi ön görülmüşse de çalışmalar Temmuz 2000 e kadar sürmüş ve türbenin açılışı Ekim 2000 de Türkistan şehrinin 1500 kuruluş yıldönümünde yapılmıştır

Ahmet Yesevî, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da tanınmış ve sevilmiştir Bektaşî'lik, Mevlevi 'lik, Yunus Emre ekolü Yesevi'den çok etkilenmiştir

Anadolu'ya gitmediği bilinmesine rağmen Pülümür'ün Kangallı Köyü'nde Ahmet Yesevî�ye atfedilen bir türbe vardır Pülümür'deki bu mezar, Yesevî�nin makamı olarak, halkın muhayyilesinde gelişmiş ve türbe O'na atfedilmiştir

Bundan başka, Baskil ilçesinin Tabanbükü Köyü'nde Ahmet Yesevî kolundan gelen Hasan Dede'nin mezarının bulunduğu biliniyor Bu köyün doğusundaki bir mezarın da Ahmet Yesevî'ye ait olduğu rivayet edilmektedir

Şimdi, Yesevî ve Türk diline etkisinden söz etmek istiyorum

Selçuklular, tarihimizin çok uzun bir dönemini doldurmuş, büyük bir devlettir Sınırları, Orta Asya ve Anadolu'nun büyük bölümünü kapsamıştır Devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekilerin Türkçe adlar taşımalarına rağmen, son hükümdarların isimleri Keykavus , Keykubat gibi Farsça adlardır En önemlisi, Devletin resmî dili Türkçe değil Farsça'dır Selçuklu'nun önemli bir şahsiyeti, Alpaslan'ın veziri, Nizam -ül Mülk bir Fars'dır Adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça vermekte idiler Bütün bu sebeplerle Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydın ve bilgin dili olmuştur Edebiyat ve yazı dili Türkçe değil Farsça alarak kullanılmıştır

Bütün bu olumsuzluklar arasında Yesi'de bilinçli bir Türk ortaya çıkmış, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen Türkçe'yi seçmiştir

Yesevî, İslâm tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve san'ata önem veren bir medrese kurdu Bu medresenin, konuşma dili, yazışma dili, şiir ve edebiyat dili, eğitim ve öğretim dili Türkçe idi Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyası'nın her tarafına dağıldılar Bu yetişenler, gittikleri her yerde Yesevî'nin Türkçe şiirlerini, yani HİKMET'lerini tekrar tekrar seslendirdiler Bu şekilde yeni bir Türk edebiyatı doğdu Bu arada, Farsça'yı kullananlar, Yesevî'yi, Türkçe yazdığı için eleştirmişlerdir Yesevî ise bir hikmetinde şöyle demektedir

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül dilini
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anl***** erenler başı eğip uyarlar
Miskin hafız Hoca Ahmet yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe'yi

Daha sonra, Cengiz'ler, Osmanlı'lar dönemlerinde Türkçe egemen olmuştur Bu konuda büyük şair Yahya Kemal "Ahmet Yesevî kim? bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız " demektedir

Burada, Ahmet Yesevî'nin ilme ve bilgiye verdiği önemi bir, iki Hikmet'i ile dile getirmek istiyorum:

Ey dostlar, cahil ile yakın olup
Bağrım yanıp, candan doyup öldüm ben işte

Bir başka hikmetinde ise:

Cahil ile geçen ömrüm nar sakar
Cahil olsan cehennem ondan çekinir
Cahil ile cehenneme doğru kılmayın sefer
Cahiller içinde yaprak gibi soldum ben işte

demektedir

Şimdi de Yesevî'nin din anlayışını irdelemek istiyorum

Tarih devirlerinde milletimiz bir çok dini kabul etmiştir Bunların içinde Şamanizm en önemli yeri kaplasa da Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık da Türkler arasında yaygınlık kazanmış dinlerdir Bin yıldan beri ise gittikçe gelişen boyutlarda İslâm dini Türk'lerin inanç birliğini oluşturan din haline gelmiştir

Şamanizm, sadece Türklerin değil, Asya'nın birçok halklarının ortak inanç sistemidir Dolayısı ile Şamanizm'i Türklerin ulusal dini olarak kabul etmek yanlıştır

Göktürk kitabelerinde, Atalarımızın, bir din anlayışı bulunduğu açıklaması vardır Bu din, yeri, göğü ve insanı yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" anlayışıdır Belki de çok daha eskilerden, derinlerden gelen Şamanizm inançları "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" dini ile birlikte yaşamaya devam etmiştir Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği" sözünü temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu görüşü de konuya daha açıklık kazandırır

Bilinen bir gerçektir ki, bir toplumun kabul ettiği yeni bir din, eski inançları tümüyle ortadan kaldıramaz Eski inançlar çok defa yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ederler Bu manada Şamanizm'in Türklere ait topluluklarda devam ettiğini görebiliyoruz Meselâ, ataların ruhlarına evliya kudreti, ağaçlara evliya adı verilerek Şamanizm, İslâmî bir kavramla yeniden ifade edilmiştir

Bugün, büyük çoğunluğu Müslüman olan Dünya Türklüğünün İslâmi anlayışında binlerce yıllık geçmişlerini görmekteyiz Bu hal, İslâm'ın ana ilkelerinden sapma anl***** gelmemektedir Söylemeliyiz ki, milletimiz, küçük bir kesim hariç, İslâm'ı doğru anlamış ve doğru uygulamıştır Bugün, Müslüman milletler içinde en samimi dinî hayatın milletimizce yaşandığı bir gerçektir

Ahmet Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan ve dolayısı ile kitaplı dinin, yani İslâmın emirlerini tam yerine getiremeyen yeni Müslüman olmuş insanlara, İslâmın sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı, gerçek yüzünü tanıttı

Ahmet Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun, bozkırlarda at koşturan yarı göçebe insanlar olduklarını, kadın - erkek, genç - ihtiyar, hareketli, kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadele ile geçen bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu Yesevî, bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine, samimi ve sarsılmaz bir iman anlayışını telkin eden dinî ve ahlâki kuralları, kendisi Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde, kendi dilleri ile ve daha da önemlisi, onların seviyesinde bir söylem tarzı ile sunmanın, başarının temeli olacağını, görmüş ve uygulamıştır Onun için de Türk Boyları'nın halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı öğretmiştir

Nitekim, Yesevî

Benim hikmetlerim hadis hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim Süphan'ın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

demektedir

Hoca da öteki mutasavvuflar gibi, âlemi ve âlemde var olan herşeyi ilâhi aşkın eseri olarak gördüğü içindir ki, her şeyi gönülden sevmektedir Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini söylemektedir O'na göre Aşk'sız, Mevlâyı anlamak mümkün değildir

Üstelik Aşk'sız kişi gerçek insan değildir

Dertsiz insan insan değil, bunu anlayın
Aşk'sız insan hayvan cinsi, bunu dinleyin
Gönlünüzde Aşk olursa, bana ağlayın
Ağlayanlara gerçek Aşk'ımı hediye eğledim
Aşk'sızların hem canı yok, hem imânı,
Resûlullah sözün dedim mânâ hani

Diyen Yesevî 140 numaralı hikmetinde, ilâhi aşk hakkındaki görüşlerini,

insanın samimi inancı ile bağlantılıyarak anlatır

Aşk davasını bana kılma, sahte aşık,
Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok,
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok

Aşk bağı sıkıntı çekip yeşertmesen,
Hor görülse nefsini öldürmesen,
"Allah" diyerek içe nuru doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın eseri yok

Hak zikrini can içinden çıkarmasan,
Üçyüz altmış damarlarını kımıldatmasan,
Dörtyüzkırkdört kemiklerini kul eylemesen,
Yalancıdır Hakk'a aşık olduğu yok

Rahatı bırakıp can sıkıntısını hoşlayanlar
Seherlerde canını incitip çalışanlar,
Hay-u heves, ben-benliği terk edenler,
Gerçek aşıktır, asla onun yalanı yok

Kul Hoca Ahmet, candan geçip yola gir,
Ondan sonra erenlerin yolunu sor,
Allah diyerek, Hakk'ın yolunda canını ver,
Bu yollarda can vermesen, imkânı yok

"İlâhi Aşk" Allah'dır ve bu Aşk'a düşen kişi, bencillik, gösteriş, iki yüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünmemek gerekir " diyen Yesevî, bir hikmetinde:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol,
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol,
Mahşer günü dergâhına yakın ol,
Ben - benlik güden kişilerden kaçtım ben işte

Demektedir Bütün hikmetlerinde yer alan bir gerçek vardır ki o da insana verilen büyük değerdir İslâm tasavvufunda insan, kâinatın özü alarak kabul edilir Herşey insan içindir O halde insana düşen, "Kamil İnsan" olmaya çalışmaktır Ahlakın kemaline ulaşmıya gayret etmektir Bunun da bir yolu yaratılmışları sevmek, incitmemek ve incinmemektir Alçak gönüllü olan insanlar, her hususta samimi olan kişilerdir

Yesevî, asıl kavgasını, sahte şeyhler ve mollalara karşı yapar Bunlara karşı da

"Talibim" deyip söylerler vallah, billah insafsız
Namahreme bakarlar, gözlerinde yok insaf;
Kişi malını yiyerler, çünkü gönülleri değil saf
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük

Zâkirim deyip ağlar, Çıkmaz gözünden yaşı;
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı;
Oyun-hile kılarlar, malûm Hüda'ya işi,
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük

Gibi bir çok Hikmet söylemiştir

Yesevî, ilim üzerinde çok durmuş, inananların aydın kişiler olduğunu, bunların bilgisizlikten ve bilgisizlerden kısaca cahillikten uzak durduklarını anlatmıştır Ayrıca bir başka Hikmet'inde: " Bilgisizlik her kötülüğün kaynağıdır " demiştir Bir başka Hikmet'inde ise

İlim, iki inci, beden ve cana rehberdir
Can âlimi Hazret'ine yakındır
Muhabbetin şarabından içer
Öyle âlim, gerçek âlim olur dostlarım,

demiştir

Özetle, Yesevî okulunun ana ilkelerini:

Allahın varlığına ve tekliğine inanmak,

Kur'ana uymak,

İslâm'a dayalı yolda yürümek,

İnsanın kendisini disipline etmesi,

Belli zamanlarda benlik muhasebesi yapmak

olarak özetliyebiliriz

Ayrıca, Yesevî'liği kabul eden kişinin de :

Hakk'ı bilmek,

Kalbinde Allah ve İnsan sevgisi taşımak,

Cömert olmak,

Gerçekleri kabul etmek,

Geçer ve doğru bilgili olmak,

Kanaatkar olmak,

Nefsine hakim olmak,

Kendini bilmek,

Gönül gözü ile görmek,

Felsefeye yatkın olmak gibi hasletleri kendisinde toplaması gerekiyordu

Dikkat edilirse, 1000 yıl önce yaşamış bir Türk düşünür, kendini bilmeyi, hurafelerden uzak durmayı, Tanrı'ya inanmayı, kendini geliştirmeye çalışmayı, özellikle hoşgörülü olmayı büyük bir açıklıkla ifade etmiştir

Yazımı Ahmet Yesevî'nin büyük takipçisi YUNUS EMRE'nin Pirinden öğrendiğini veciz bir şekilde anlattığı dörtlükle bitirmek istiyorum

Çalış, kazan, ye, yedir,
Bir gönül ele getir
Bin kâbe'den iyrektir,
Bir gönül ziyareti


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #35
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda







ENVER PAŞA


İsmail Enver, 1881'de İstanbul'da Divanyolu'nda dünyaya geldi Sonraları
oğlunun etkisiyle Paşa ve Surre Emini olan Ahmet Bey'in oğludur Annesi Ayşe Hanım da, babası Ahmet Paşa da İstanbulludurlar

Soğuk çeşme Askeri Rüştiyesinde öğrenim gördü Harp Okulu'nu 1899 yılında piyade teğmeni olarak bitirdikten sonra, 1903'te kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisinden mezun oldu

Kurmay Yüzbaşı Enver, o zamanki Üçüncü Orduya tayin edildi Manastır, Selanik ve Üsküp'ün çeşitli bölgelerinde eşkıya çeteleriyle çarpışmalarda bulundu Merkezi Selanik'te bulunan İttihat ve Terakki Komitesi, ordunun genç subaylarının arasından onu da elde etmiştiEnver Bey, 1906'da binbaşı oldu İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasına yeraldıBu topluluk içinde tutunup, kendini sevdirdi

İttihat ve Terakki Cemiyetine katıldıktan sonra da, meşrutiyeti ilan ettirebilmek için girişilen harekette en önemli rollerden birini oynamıştı

1908 Meşrutiyetinin ilan edildiği günlerde Rumenlideki bazı subaylar Devlete karşı ayaklanan Bulgar ve Makedon çetelerine karşı kendi birlikleri ile dağlarda tıpkı çete nizamında dövüşüyorlardı Bunlardan biride Kurmay Binbaşı Enver'di Rumenlindeki Devlete karşı olan isyanları bastırmak için bu subayların adlarıyla birlikte hayatları da ortaya konmuş oluyordu Bu durum, Kurmay Binbaşı Enver Beyin memleketi uğruna neler yapabileceğini ve nelerini gözden çıkarabileceğini göstermesi bakımından önemlidir 1908 İnkılabından sonra Enver Beyin adının yıllarca Hürriyet Kahramanı diye dillerde dolaşması boşuna değildir

Enver Bey Makedonya Genel Müfettişliği, 1909 yılında da Berlin Ataşemiliteri olmuştu 1911'de İtalyanlar Trablusgarb'a asker çıkardıkları zaman memleketi seven bir çok genç Türk subayları gibi Enver Bey de oraya gitti ve onu hürriyet kahramanı olarak zaten alkışlayan halk Trablus'a koşmuş olmasından dolayı da ayrıca beğenmiş ve sevmişti

İşkodra Mutasarrıfı ve cephe komutanı olarak İtalyan saldırısına başarıyla karşı koyan Enver Paşa, 1912'de yarbay oldu

23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen Babıali baskınına katıldı Sadrazam Kamil Paşanın istifasını sağladı Böylece İttihat ve Terakki Cemiyetinin iktidarı ele geçirmesinden sonra, Edirne'nin kurtarılmasında önemli rol oynadı
Bu başarısından sonra Enver Bey'in hızlı yükselişi devam etti 1913'te yarbay iken yine aynı yılın sonlarında albaylığa, 19 gün sonra ise 1 Ocak 1914'te tuğgeneralliğe yükseldi
Genelkurmay Başkanlığı'ndan bir süre sonra da Başkumandan Vekilliği yetkilerini de elinde topladı

Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesiyle 1914'te de Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı oldu Orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, Fransız modeli yerine Alman stilini uyguladı
Naciye Sultanla evlenip saraya, padişaha damat oluşu da bu döneme rastlar Şehzade Süleyman Efendi'nin kızı Naciye Sultan ile evlenerek saraya damat olan Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın durumu bir kat daha güçlenmişti Enver Paşa, kendini zirveye ulaştıran basamakları yine kendi elleriyle döşemişti

Enver Paşa, 1914 yılında Osmanlı Devletini I Dünya Harbi'ne sokan kişi olarak haksız olarak itham edildiği gibi Sarıkamış mağlubiyetinin sorumluluğu da onun üzerine yıkılmıştır

Ciddi ve tarafsız tarihçiler Osmanlı İmparatorluğunun Birinci dünya savaşına girmemesinin söz konusu olmadığını; Düvel-i Muazzama denilen (İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya ) tarafından daha savaş başlamadan Osmanlı İmparatorluğunun mutlaka bu savaşa sokulacağının kararlaştırıldığını yazarlar Enver Paşa'nın Bu kararı tersine çevirmek için çok uğraştığı bilinmektedir Ama bunda muvaffak olamaz O zaman Enver Paşa bu seferde en karlı çıkacak tarafta yer almayı planlar Nitekim bu düşüncesini gerçekleştirir o dönem en kuvvetli gözüken Alman Pakt ında Osmanlı Devleti Yerini alır

Enver Paşa, Harbiye Nazırı olduktan sonra, ilk olarak mevcut üç orduya bir dördüncüsünü ekleyerek, uzun zamandır tasarladığı planın ilk bölümünü ortaya koymuştur Gerek harp okulu yılları, gerekse subaylık yıllarında olsun, kendi kadrosunu oluşturabilme mücadelesi veren Enver Paşa, elindeki adamlarla sistematik bir çalışma progr***** girdi Büyük Kafkasya İdeali için kolları sıvadı Kısa süre içinde kendi kurduğu orduya başkumandanlık etmeye başlayan Enver Paşa, arkadaşı Talat Paşa ile birlikte Türk ve İslam dünyasını kucaklayan, hatta Turani soydan bütün Milletleri kapsayan Pan Turanizim kampanyasını yürürlüğe koydu

Enver Paşa'nın burda yatan bir gayesi de, Türk olmayan ama Türklere akraba millet ve unsurlarıda kadrosuna katarak güçlü bir ordu kurmak ve Kafkasya'yı Türkleştirmekti
Şüphesiz ki, Enver Paşa'nın niyeti, Türkiye'nin bu savaş sonunda mağlup ve yıkılmış bir hale gelmesi değildi O dönemde Almanların askeri gücüne inanmış olan Enver Paşa, Almanların zaferine kesin gözüyle baktığı için, bu savaşta onlarla müttefik olmakla Türkiye'nin de büyük istifadesi olacağına inanıyordu Böylelikle son zamanlarda kaybedilen birçok toprakların yeniden Osmanlı imparatorluğu sınırları içine alınacağı düşüncesinde idi
Enver Paşa'nın bir emeli de Rusya'nın mağlup edilmesiyle Kafkasya ve Türkistan'daki Türkleri de Osmanlı toplumuna katmaktı
Belli bir süre ön hazırlıklar yapıldıktan sonra, Ahmet Cemal Paşa'nın da desteğiyle III Ordunun başına geçen Enver Paşa, ele aldığı orduda bazı önemli değişiklikler yaptı Eski komutanların yerini yeni ve yaratıcı subaylara devrettikten sonra Erzurum'a geçerek Kafkasya savaşını başlatan Paşa, Rusları Allahuekber Dağlarında durdurmuş Sarıkamışta onların Anadolu'yu istilasını önlemişti Tabi şartların çok ağır olması hesabiyle Türk ordusunundu kayıpları çok büyüktü Bu kayıplar daha sonraları Enver Paşanın aleyhine sıkça kullanılmıştır

Yirmi gün süren çatışmaların sonunda ortaya çıkan tablo Türkler için hiç de iç açıcı değildi Savaş boyunca genelde savunma yapılmış, hücum kanatlarında ise ağır darbeler yenmişti Ancak her iki ordu da sanki yüzyıllar süren bir hıncı kesin olarak bitirmeye niyetlenmişçesine savaşı sürdürmek istiyorlardı Savaş, soğuğa, hastalığa ve savaş araç-gereçlerindeki inanılmaz yetersizliğe rağmen on dört gün kadar devam etti
Enver Paşa'nın hayallerini süsleyen İran, Hindistan, Turan ve Kafkasya'ya hakim olma düşünceleri o günün şartlarında gerçekleşemedi

Almanlar safında Türkiye'yi harbe sokarken düşündüklerinin ilk kısmını, ağır yenilgi yüzünden gerçekleştirememişti Kaybedilen toprakların değil yeniden geri alınması, aksine elden pek çok vatan parçası kopup gitmişti

Ancak Enver Paşa, İstanbul'a döndükten sonra gücünden bir şey kaybetmedi Tam tersine, bu olaylardan sonra ona güvenenlerin güvenleri hiç eksilmedi
Rusya'nın Kafkas savaşının hemen arkasından Tebriz'i işgal etmesiyle, bir süre için askıya alınan dar anlamda Pan-Türkizm esas anlamında Turan ideali yeniden canlandı Üstelik bu sefer halktan da büyük bir destek buldu Buna bağlı olarak Tebriz, Türk gönüllülerince savunulmaya çalışıldı

Artık Enver Paşa, Dış Türklerin manevi lideri ve yetkili kurtarıcısı konumundadır Dünya Türklüğü Paşaya mektuplar göndermekte ve kendisinden haklarının geri alınmasını istemektedirler

1917 yılında patlak veren Bolşevik İhtilali, Pan-Türkizm emellerine davetiye çıkartacak ve Enver Paşa'ya bir kez daha mücadelenin yolu görünecektir Kendisine, zamana göre en malik Türk cumhuriyeti olan Azerbaycan'ı üs olarak seçen Paşa, Turan Orduları Başkumandanı adı altında yardım toplamaya muktedir olmuştu Yeniden kurduğu 28000 kişilik Kurtuluş Ordusu'nun başına kardeşi Nuri Paşa'yı getirdi İlk olarak silahlanma tamamlanacak, daha sonra ise başkent Bakü kızılların zulümden kurtarılacaktı

Enver Paşa, bu kez planlarını iyi yapıyor zamanlama hatasınyapmamak ve hissi davranmamak için Kafkaslara gitmeyerek, planlarını İstanbul'da hazırlamaya özen göstermiştir
Enver Paşa, Bakü'yü dört, altı hafta içinde, Kafkasya'yı ise iki yıl zarfında ele geçirmeyi hesaplıyordu Ayrıca bütün Kafkas Hinterlandını ele geçirme planları kuruyordu Denebilir'ki Tarihin en cüretkar Turan çıkarmasını düşünüyordu

Ancak tam bütün hazırlıklar tamamlanıp iş Bakü'nün alınmasına geldiğinde, Enver Paşa büyük bir sürprizle karşılaştı Alman İmparatorluğu, Bakü petrol rezervlerinin İngiltere'nin eline geçmemesi için Rusya ile anlaşma yapmış ve Türklere ihanet etmişti

Mondros Antlaşması'nın imzalanmasının ardından Almanya'ya geçen Enver Paşa ve arkadaşları, içlerinde bir ukde olarak kalan Büyük Turan Düşüncesinden vazgeçmeyerek çalışmalarını Almanya topraklarında yürütme kararını aldılar

1918-1920 yıllarını, hazırlıklarını tamamlayabilmek için harcayan Enver Paşa, 1920 yılında harekatına kaldığı yerden devam etmek üzere Rusya'ya gitmek isterken yakalanıp bir süre hapis yatacak, ancak sonunda arkadaşı Ahmet Cemal Paşa'nın yanına gelmeye muvaffak olacaktır

İşte tam bu noktada Enver Paşa'nın düşünce yapısında bir değişiklik görülecek ve ünlü komutan, Rusya ile sıcak ilişkiler içine girecektir Pek tabii ki Enver Paşa'nın amacı komünist sisteme entegre olmak ve bu yeni düzen uğruna çalışmak değildir Onun amacı, Osmanlı Devleti'ni yok eden ve başkent İstanbul'u işgal eden İngilizlere hadlerini bildirmektir Uğruna bir ömür harcadığı devletini yıkmaya çalışan İngilizlere karşı Sovyet sınırları içinde mücadeleye girişmektir

1917 Bolşevik Devrimi ile devrim yılları içinde Enver Paşa'nın eylemleriyle ve fikirleriyle Ruslarla İngilizlere karşı mutabakata vararark Büyük turan devletini kurmak düşüncesi, şehit olduğu 1922 yılına kadar devam eden bir süreci kapsamaktadır
Enver Paşa'nın bu yola girişi pek çok insanın kaderine hükmeden tarihi şartların zorunluluğundandır Bu nedenledir ki, Enver Paşa için birinci derecede önemli olan husus, İngiliz emperyalizmine topyekün savaş açan Sovyetlerle bir Turan ittifakına girişerek, Büyük Turan hareketin tutunmasını sağlamaktı

Nitekim genç Sovyet Devrimi, doğunun siyasi ufkunda çok ciddi şekilde değişikliğe uğrayarak, Bolşeviklerle Türkleri yan yana getirmiştir Enver Paşa için bu durum Orta Doğu ve Türkistan'daki Müslüman topraklarda gerçekleştirmeyi düşündüğü hedeflere ulaşma yolunda yardımcı olabilecek bir konum demekti

Ancak Enver Paşa'nın düşünce formasyonundaki köklü değişiklik Bakü Doğu Halkları Kongresi'nden sonra olur 1920 Bakü Kongresinde dünya güç dengelerini, bu dengeler arasında Osmanlı İmparatorluğunun durumuyla, Osmanlı-Alman ittifakının ve İttihat ve Terakki'nin siyasal tavrının köklü bir tahlilini yapan Enver Paşa, kongre sonrası, Sovyetlerin üç hedefi geliştirmiş olduğuna dikkat çekecektir

Bunlardan birincisi, Müslüman ve doğu ülkelerindeki anti-İngiliz hareketin özerk karakterine itibar etmek ve desteklemek, ikincisi, ihtilalin Müslüman ve Doğu ülkelerine zorla ihracı ve oralardaki demokratik unsurlarla işbirliği, üçüncüsü ise, İslam dünyasında Müslümanlar dışında faaliyet gösteren herhangi bir hükümet modelinin kabul edilmemesidir
Kısa zamanda Sovyet Devriminin yapısıyla, dünya siyaseti içinde sömürülen halkların kimler olduğunu tespit eden Enver Paşa, Bakü Kurultayı'nda bu tespiti şöyle ortaya koyar:

"Arkadaşlar Bugün Bakü şehrinde Dünya emperyalizm ve kapitalizmine karşı harbeden Şarkın ihtilalci alemi vekilleri olan bizlerin burada toplanmasına vesile olan Üçüncü Enternasyonal'e ve bunun azimkar reislerine umum ve arkadaşlar adına teşekkür ederim Bugün bizi asırlardan beri ezen ve çırılçıplak soymakla kalmayarak kanımızı emen, öldüren dünya emperyalist ve kapitalistlerine karşı mücadelemizde elini tutacak ve Avrupa politikacılarının yalancılığının büyüklüğü nispetinde hak yolunda doğru ve sözüne inanılır ve milletlerin hukuk ve hürriyetini tanımayı progr***** yazmış olan Üçüncü Enternasyonal gibi bir müttefikin yanında mevki almakla mübağı olduğumuzdan birbirimizi tebrik edelim"

Kongre tebliğinin devamında Trablus ve Çanakkale savunmasıyla birlikte asıl savaşın Batılı emperyalist güçlerle, bu güçler karşısında yer alan Sovyetler ve Doğunun ezilen bütün halkları olduğunu belirten Enver Paşa'nın zihninde bir tek ideoloji ve ideal vardır oda Büyük Turan Devletini kurmaktır

Özellikle Bakü Kurultayı'nda dünya siyaseti ve bu siyaset içinde İttihat Terakki ile Doğu halklarının yerinin ne olduğuna dair yaptığı değerlendirme; Turancılığın ne olduğu, daha sonraki politik faaliyetlerindeki milliyetçiliğin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğine dair fevkalade bir dönüm noktasıdır

Enver Paşa, ülkenin en yüksek askeri mercii konumunda yer alması sıfatıyla ve kurduğu ilişkilerle İslam-Doğu dünyasının bu yolda yeniden yapılanmasını sağlayarak katıldığı kongrede yeni açılan mücadele safhasında, kendilerini kongrede temsil etme yetkisini veren Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilal Cemiyetleri İttihadı'nın ortak fikir birliği içinde olduğunu açıklayacaktır Enver Paşa bu tahlili mazlum milletlerin kurtuluş yolunun açılması ve dünya mazlumları için bir zafer yolu olarak görüyordu

Ancak genç Sovyet devletinin kısa zaman içinde Rus egemenliğine dayanan bir rejime dayanmasının ardından Moskova ile ittifak yolları ayrılan Enver Paşa için yeni bir strateji oluşmuştur ki bunun adı bilindiği gibi Büyük Turan Devletidir
Bu düşüncesini 1922 yılında Afganistan Kralı Emanullah Han'a yazdığı mektupta şöyle dile getirecektir:

"Rus idaresine son vererek, bizim gözetimimiz altında, Doğu Müslüman-Türk hükümetlerinin konfederasyonu gerçekleşecektir Majestelerinin yardımına çok teşekkür ederiz Bu bağlamda, dünyada tek başına ayakta duracak ve Alman federasyonuna benzeyecek bu devlet, kısa bir süre içinde ortaya çıkacaktır"

Bu projenin altındaki gerçek hedef ise, eski gücüne ulaşmış Türkiye sınırlarından Hindistan sınırlarına dayanan yeni Türk-Turan İmparatorluğu'nun çekirdeğini oluşturmaktı Buna bağlı olarak Enver Paşa, Doğu Türkistan ve dahası Afganistan'daki Müslümanları kapsayıp böylesi bir Pan-İslamist ve Pan-Türkist devlet içinde önemli bir rol oynamak istiyordu Böylece, Türkistan''n geniş topraklarında yaşayan Türklerin alsancak altında birleşmelerini ve kendi liderliği altında yeni doğmuş Sovyet devletinin yanı sıra İngiliz emperyalizmine karşı da cephe alabilecekti

Enver Paşa, bu projenin gerçekleşmesi yolunda Sovyet devletiyle ittifaka girdiği dönemden başlamak üzere, projenin politik zeminini oluşturmak amacıyla daha başlangıçta Mesai Halk Fırkası adıyla bir teşkilat kurmuştu
Programı olabildiğince radikal olan Mesai, o zamana kadar alışılmışın dışında idi Sosyalist birlikçi, İslam ve milliyetçilik fikirlerinden oluşan bu programı Enver Paşa daha sonra, Mesai'nin ruhunun toplumculuk olduğu şeklinde yorumlayacaktır


Ancak bu programda daha da ilginç olan taraf, Enver Paşa'nın Federe Milliyetçiliği'nin teorik zeminini oluşturmaya yönelik ilk ciddi çabaya da girmiş olmasıdır

Bu nedenle Enver Paşa, halkın Mustafa Kemal idaresinden daha radikal ve daha yenilikçi olduğunu unutmaması için devamlı olarak siyasi planının taslaklarını yaymaktaydı
Enver Paşa, milliyetçiliği ilk kez politik boyutun yanında sosyo-ekonomik boyutuyla ele alır Teorik zemininin de sosoyal temalara yer vermesi, toplumcu çizgilerini taşıması onu, Batıcı milliyetçilerin tek boyutluluğundan olduğu kadar, dayatmacı bir fikir yapısından da kurtarmaktadır

Ona göre, her şeyden önce savaşın özü, kapitalizm ve kapitalizmin ürünleri olan tekelci, tefeci ve çalışmadan kazananlardır ki, bunun dünya ölçeğindeki temsilcisi Doğu milletlerine topyekün taarruza geçen batı emperyalizmidir Batı emperyalizmi, bütün Doğuyu sömürebilmek için halkları birbirine düşürerek pek çok bahaneler uydurmaktadır
Bu nedenle Enver Paşa: "Müslüman milletlerin bağımsızlık davasının Pan-İslamizm şartlarından çok, Büyük Turan içinde yer alarak başarıya ulaşacağını düşünmektedir Düşüncelerindeki bu değişiklik, Komünist Enternasyonal'in Temmuz 1920'deki İkinci Kongresinden sonra oluşmuştur

Enver Paşa, 4 Ekim 1921 günü yanında bir kaç güvendiği arkadaşı olduğu halde Buhara'ya giden Enver Paşa, orada Bolşevik Rusya'ya karşı ayaklanan Türkistanlıların arasına katıldı Daha doğrusu başlarına geçti Yeni Turan yolunda Ruslar ile amansız bir mücadeleye giriştiler hep birlikte

Tam on ay sürdü bu yaman mücadele Bir bayram sabahı olan 4 Ağustos 1922 Cuma günü Tacikistan'da, Belcivan yakınlarındaki Abdere mevkiinde, Çegen Tepesi'nde, Ruslarla yapılan bir çete harbi sırasında Derviş isimli atının üzerinde yalın kılıç dövüşerek ve kalbinden vurularak şehit düştü

ENVER PAŞA'NIN ŞEHADETİ

Türk tarihinin zaman içindeki akış sürecinde yetişmiş ender kahramanlarımızdan biri olan Enver Paşa'nın şehadeti de hiç şüphesiz, nesillere örnek bir ulviyet ve yücelik taşır
Bunun detaylarını; Paşanın Türkistan Savaşı'nda, başından sonuna kadar yanında bulunan Türkistanlı mücahit Abdullah Receb Baysun'un Türkistan Millî Hareketleri adlı kitabında şu şekilde açıkça görüyoruz

Temmuz'un son günleri, karargâh Âbıdere köyünün şirin bağları arasında Henüz olmaya başlayan üzümleri güneş, sıcaklığıyla olgunlaştırmağa çalışıyor Günlerce devam eden muharebeli yolculuğun yorgunluğu burada geçirilecek Dinlenilecek HazırlanılacakYine ümit dolu göğüsler, düşmanın mermilerine açılacakKurban Bayramı da yaklaşıyor

Ağustosun 3 günü, Perşembe Paşa'nın en neşeli günlerinden biri Ailesinden aldığı ikinci mektup; iki gün sonra gelecek bayramdan, daha evvel neşe getirmişti Hayatının birer parçası olan yavrularından ve ailesinden bu ses, hiçbir sevince benzemiyordu

Devletmend Beyin; bayram namazını beraber kılmak için, Paşayı arkadaşlarıyla beraber Havâlin civarında olan karargâhına davetini, Paşa memnuniyetle kabul etti
1922 Ağustosunun 4 Perşembe günü kılınacak olan bayram namazına yetişmek için, 30 kişilik bir grup gün doğmadan yola çıktı

Enver Paşa ile beraber bayram namazını kılmak arzusuyla gelen kalabalık bir halkla birleşen bu grubu, askerleriyle Devletmend Bey karşıladıUlu ağaçların gölgeleri altında uyuyan suyun kenarında çaylar içildi Devletmend Beyin takdim ettiği Tartuk'u, Enver Paşa, büyük bir memnuniyetle kabul etti Türkistan'da, Emir ve Hanlara halk tarafından verilen hediyelere Tartuk denir Paşaya verilen bu Tartuk da altın ve gümüş işlemeli bir cübbe ve bir sarıktan ibaretti

Büyük bir cemaatla namaza duruldu Allahü Ekber sesleri; göklerin sonsuzluklarından, yerlerin esrarı arasına iniyordu Namaz bitti, tebrikler yapıldı Buz gibi köpüklü kımızlar içilerek yemekler yendi Çok neşeli bir gün geçti Akşam oldu Dönülüyor Paşanın yasaklamasına rağmen, kalabalık bir halk, yarı yola kadar uğurladıYolda Paşanın yüzünde, solan günün hüznünü andıran izler belirmeye başladı Gece saat 10 Paşanın yanında toplanmıştık Bir hayli konuşuldu Gelecek bayram namazı inşallah Buhara'da kılarız; temennisinde bulunan Paşaya teşekkürler ediyorduk

Çekilen bu yurt hasretinden kendine hiçbir pay ayırmadan, bunu hafifletecek hikâyeler anlatıyordu Fakat; halinde bir başkalık vardı Yüzünde, gözlerinde bambaşka bir yasın derin gölgeleri göze çarpıyordu Gece ilerlemişti Kalktık Paşa'nın, bir şey söylemek istediği anlaşılıyordu Soramıyorduk Nihayet gülerek:

"Size verecek bir bayram hediyesi bulamadım Arkadaşlığımızı belirten birkaç satır yazı yazsanız, mühürlesem Günün birinde, size, beni hatırlatacak olan bu yazıların, millî mücadele arkadaşlığımızın da birer hatırası olacağını düşündüm" dedi

Memnuniyetle kabul ederek yanından çıktık
Geleceği görmeyen insan aczi içinde; Paşanın bu bambaşka hâlini birbirimize de soruyor, iki ihtimal arasında dolaşıyorduk
1- Yurt ve aile hasretini kamçılayan bayramın gelişi
2- Millî Hareket'in son günlerdeki beklenmeyen olayları bütün bunlar Paşanın neşesini kırmış olabilirdi

Arkadaşlarımızdan Nafi Bey, Paşanın istediği kâğıtları hemen kâtiplerden Ömer Efendiye yazdırdı Mühürlemek için Paşaya götürdü Gelen kâğıtların altına, Paşanın resmî mühründen başka, İstanbul Harbiye Mektebinde talebe iken 1300 tarihinde yaptırdığı hususî mührünü de bastığını gördükŞehadet Günü: 5 Ağustos 1922 Cuma Sabahı
Karargâh derin bir sessizlik içinde Gecenin karanlığını, doğan güneşin, bahtımızı karartacağını bilmiyoruz

Alışkanlığı üzerine erken kalkan Paşa, askerlerin geniş bir yerde toplanmalarını emretti Askerin bayramını tebrik edecek, harçlıklar dağıtacaktı Saat altı İleri karakoldan bir silâh atıldı Bu, baskın hareketini bildiren bir parola idiAskerlerin yanına gitmek için atına binen Paşa; hemen dönerek bazı emirler verdi, yirmi kadar askeriyle, silâhın atıldığı tarafa koştu Rusların bu gibi taarruzları günlük işlerden olduğu için, pek ehemmiyet verilmemiştiRus askerleri gittikçe çoğalıyor Bu taarruz, günlük taarruza benzemiyor Harp büyüyor Bu ciddiyeti anlayan Paşa; derhal bütün kumandanların ve askerlerin harbe iştirakini emretti

Faruk, Danyal, Boribetaş ve sair kumandanlar hep vazife başında Harp şiddetlendi

Ruslar; bayram namazında baskın yaparak millî mücadele kumandanlarını, bilhassa Paşayı harpsiz esir etmeyi ve şu suretle gururlarına dokunan, tahammüllerini tüketen bu millî mücadele dâvasının ortadan kalkmasını tasarlamışlarPaşanın, bayram namazını yanlışlıkla bir gün evvel kılması, bu plânın tatbikini suya düşürmüş olduğundan; Ruslar, Moskova'nın aylardan beri büyük ehemmiyetle hazırladıkları bu hücuma geçmişlerdi Türkistan'ın her tarafında olan mücahitlerin üzerine, aynı günde hücum eden Ruslar emellerine yine kavuşamadılar
Ateş her tarafı sardı Paşa, yanında Hüseyin Nafiz, Eş Murad, Kerim Beylerle Müslümankul (Rayef) ve askerler olduğu halde ilerledi Karşı tepede düşman ile aralarında beş altı metre mesafe kalınca, Paşa kılıcını çekiyor Rusların üzerine atılıyor Askerlere de hücum diye bağıran Paşa; birkaç Rusu öldürüyor Harp, şiddetleniyor

Çok şiddetli olan bu ilerleyiş, düşmanı şaşırtıyor Mitralyöz başında olan Rus askerleri teslim diye bağırarak ellerini yukarıya kaldırıyorlar Fakat, arka saftaki Rus takviyeli mitralyözleri hemen çok şiddetli ateşe başlıyor

Atı ile ateş içinde koşan Paşanın; kalbine amansız bir kurşun giriyor
Paşa; ALLAH! diyerek atından düşüyor

Ateşin şiddetinden yanına gidilemiyor Ruslar, işledikleri cinayetin farkında bile değillerŞehadet haberi, her tarafı bir yıldırım süratiyle sarıyorRusların ikinci bir kolu ile harp etmekte olan Devletmend Bey, bu kara haberi duyunca bir an şuurunu kaybediyor
- Ne? Enver Paşa mı? Enver Paşa mı? Şehit mi oldu? Eyvah!

Artık Enver Paşa yok mu? diyerek kılıcını çekiyor Askerlerine: Haydi İntikam! İntikam! Bu intikamı almak, bize farz oldu; feryadıyla mahşeri andıran harbin içine atılıyor 10 dakika sonra Devletmend Bey de şehit oluyor

Harp yavaşlıyor Mücahitlerin susmasını bir zafer diye kabul eden Ruslar da susuyor
Enver Paşa; bu büyük kahramanın cesedi Rusların eline düştü diye, çok üzülüyoruz İki katlı felâketin altında eziliyoruz

Ümit güneşimiz sönmüş, karanlıklar içinde kalmıştık Yer gök ağlıyor
Kaybolan, sade bir insan değil; milyonlarca Türkün ümidi, istiklâli, zaferi, tarihi idi
Kendimizden geçmiş, şaşkın, bitkin bir hâldeyiz Ne olacak? Ne yapacağız?

Çegen Tepesi'ne geçmek için, suyu çekilmiş olan dereye doğru inmeye başladık İniyoruz, indik, çıkıyoruz Bir Rus kolu, dere kenarından ateş ettiyse de hiçbir zarar veremedi Yalnız, birkaç dakika evvel Paşayı sırtında taşıyan Derviş adındaki at gelen bir kurşunla öldü

Çegen Tepesi'nin ayağında, Devletmend Bey'in köyünde toplanıldı Başsız kalan bu mukaddes topluluğun kumandası geçici olarak Danyal Bey'e verildi

Sabahleyin ihtiyar bir köy imamı geldi Dereyipayân'da, Enver Paşa'nın cesedini gördüğünü haber verdiBu haberi, bir müjde saydık Hemen koştuk Baktık ki, Rusların götürdüğünü zannettiğimiz şehit Paşa, burada yatıyor Paşayı tanımayan Ruslar, üzerindeki elbise ve çizmelerini alıp gitmişler

Paşa'nın yerde yatan cesedini âdeta göz yaşlarımızla yıkadık Üzerine bayrak örterek, etrafına nöbetçiler konulduKumandanlar derhal toplandı Kabir yeri ve cenaze merasimi tespit edildi Şehadet haberi dalgalar hâlinde her tarafa yayılıverdi Bu kara haberi duyan kadın, erkek yollara dökülmüşler, inleye, ağlaya Çegen'e doğru geliyorlar Çok kısa bir zamanda Çegen'de 25000 den fazla insan toplandı Bu kara habere inanmayan birçok insanlar, hakikati gözleriyle gördükleri hâlde, acaba doğru mu diye birbirlerine soruyorlardı Halk, bir sel hâlinde

Ceset, tabuta kondu Hafızların tekbir sesleri, okunan mersiyeler, halkın feryatları, yeri göğü inletiyordu 30000 kişinin elleri üzerinde, gök kubbenin altında şerefle sallandığını görmek istediği sevgili bayrağına sarılı olan tabutu ağır ağır ebediyet yolunda
Paşa'nın ölüm acısına tahammül edemeyerek ateşin içine dalan Belcivan Kumandanı Devletmend Bey'in tabutu ile Paşa'nın tabutu yan yana

Pınarı gölgeleyen iri ceviz ağacına yaklaşıyoruz Acılar daha derinleşiyor Ahıret yolcularının âkıbetleri buradaYaklaştıkça kalplere çöken acı ölçüsüz, ifadesiz bir şekilde taşıyor Bayılanlar var Ellerimiz üstünde taşıdığımız bu kumandanı, toprağın karanlıklarına terk etmek istemiyoruz Namazları kılınıyor 30000 kişinin acı sükûtunu haykıran (ALLAHÜ EKBER) sesi, varlığın sırrına erişemeyen insan aczini feryat ediyor
İmam Efendi'nin yaptığı merasim esnasında birçok bayılanlar oldu Bunların arasında kumandan Faruk Bey'in de birdenbire yere düştüğünü gördük

Dinî merasim bitti Paşa'dan ebediyen ayrılacağımız an gelmişti Fanileri, ebediyete götüren mezarlara tabutlar yavaş yavaş iniyor Üzerlerine inen her toprak parçası Türkistan tarihine çöken bir matem, sonsuz bir elemdi

Cesedi toprağa, ruhu da kalplere gömülen Enver Paşa'nın mezarı Türkistan halkı için mukaddes bir ziyaretgâh oldu Günlerce bu kabir etrafında Kur'an okundu

Kumandanlardan Halil ve Paşa'nın özel hizmetlerinde bulunan Mirza Muhiddin Beyler de şehit Paşa'nın tabanca ve kanlı çamaşırlarını Afganistan'da bulunan Osman Hoca ve Sami Beylere gönderdiler Paşa'nın tabancası, o zaman Afgan Harbiye Nazırı olan Nadir Han'a Bedehşan'da takdim ediliyor Sultan adındaki atı da isteği üzerine Miralay Ali Rıza Beye veriliyor

Afganistan'da hususi murahhası olarak bulunan Bartınlı Muhiddin, Halil ve Mirza Muhiddin Beyler de, Paşanın çamaşırlarını ailesine vermek üzere İstanbul'a hareket ediyorlar

KİŞİLİĞİ

Enver Paşa hakkında yaşadığı dönemden bugüne kadar pek çok yorum yapılmış, her yönüyle inceden inceye işlenmiştir Enver Paşa adlı eseriyle bu konuda inceleme yapan Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa'yı 1908-1914 arası döneme bakarak "1908'in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey, işte bu kısa devrede Enver Paşa, daha doğrusu imparatorluğun tek söz sahibi olan, genç, inançlı, ve hırslı, daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak sahnededir" şeklinde tanımlar

Enver Paşa için söylenebileceklerin başında, onun duygusal ve aceleci bir kişiliğe sahip olduğudur Ama şu gerçeği de belirtmek gerekir: Enver Paşa yetkili olduğu andan itibaren kimilerini de küstürerek bir çok subayı emekliye ayırmış ve orduya genç ve dinamik bir ruh getirmiştir

Gerek siyasi hesaplaşmalar nedeniyle, gerekse yeniden yapılanma çalışmaları amacıyla yapılan bu işlemde yaklaşık 2000 asker ordudan ayrılmıştı Balkan savaşından yenik çıkmış olan Osmanlı Ordusu, tüm imkansızlıklara karşın başarı ve inançla mücadele etmiştir Osmanlı Ordusu bütün bu olumsuz şartlara rağmen tam 4 yıl boyunca 10 ayrı cephede aynı güçle savaşı sürdürmüştür

Zaten bunun içindir ki yorumcular Enver Paşa'yı Büyük Kumandan olmanın yanında, güçlü bir ordu teşkilatçısı olarak değerlendirirlerYaşadığı süre içinde ideallerini gerçekleştiremeyen Enver Paşa, amaçları uğruna verdiği mücadelelerde gözle görülür başarılar elde etmiştir

Ancak Enver Paşa'nın fonksiyonu Türk dünyasında tam olarak anlaşılamamıştır O, Türklerin yeterince iyi teşkilatlanması halinde bağımsızlıklarına kavuşabileceklerini tüm dünya önünde ispat etmiş ve baskı altında yılmaya yüz tutmuş bir ırkın, içine atmak mecburiyetinde kaldığı bağımsızlık ve özgürlük çığlıklarını gün yüzüne çıkarmıştır

Sosyologların da dediği gibi, eğer Enver Paşa olmasaydı, belki de Türk topluluklar hiçbir zaman baş kaldırma ve isyan etmeyi akıllarına getirmeyecekler, ilelebet baskı altında yaşamaya mahkum kalacaklardı O büyük komutan, Türkî halkların yoluna ışık tutan bir lider, bir bağımsızlık ve hürriyet meşalesi olarak, tarihin tozlu yaprakları arasındaki yerini hak ederek almayı başarmıştır

ENVER PAŞA'NIN MUSTAFA KEMAL İLE GÖRÜŞMESİ

Sarıkamış felaketinden sonra orduya katılıp görev almak için Sofya'dan gelen M Kemal ile Enver Paşa arasında şu konuşma geçmişti :

"Biraz sonra Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk Enver Paşa, zayıf düşmüş, rengi solmuş bir haldeydi Söze ben başladım :
* Biraz yoruldunuz
* Yok, o kadar değil
* Ne oldu?
* Çarpıştık O kadar
* Şimdi vaziyet nedir?
* Çok iyidir!
Enver'i daha fazla üzmek istemedim Kendi işime sözü getirdim :
* Teşekkür ederim Numarası 19 olan bir tümene beni kumandan tayin buyurmuşsunuz Bu tümen nerededir Hangi kolordu ve ordunun emrinde bulunuyor?
* Ha, bunun için belki Genelkurmayla görüşürseniz daha kati malumat alabilirsiniz
* Pekiyi, o halde siz daha fazla rahatsız etmeyeyim Genelkurmayla görüşürüm"


ENVER PAŞA'NIN SARIKAMIŞ VASİYETİ

Enver Paşa Sarıkamış'ta, "Hükümete" başlıklı bir vasiyet bırakmıştı Vasiyeti şöyleydi:
Hükümete
"Planım, Ruslara, hemen iki misli faik iki Kolordu ile arkalarına düşerek ricata mecbur etmek ve bu suretle XI Kolordu ve Süvari Fırkasıyla takip olunan düşmanı karşılayıp, tamamıyla mahvetmekti IX Ve X Kolordu ve Süvari Fırkasını bekliyorum Gelir de yetişirse, düşmanı bozacağım Fakat gelmeden düşman zayıflamış kıtaatımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak olursa o vakit Ordu mahvolmuş demektir
Şimdiye kadar asker ve zabitler hiç kusursuz harp ettiler Her manevrayı yaptılar Eğer Allah da yardım ederse, muvaffakiyet katidir Eğer muvaffak olmazsam, son neferimle beraber öleceğim Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyorum ve öyle ölüyorum Yaşasın Dinim, Milletim,vatanım, Padişahım
Eğer geride kalanlarıma yardım etmek isterseniz, refikam Sultan Efendi hazretlerinin muhassısatı kafi değildir Kendisinin müreffehen yaşaması için hiç olmazsa, Başkumandanlık muhassısatımın kendi muhassısatına zammı ve ebeveynimin temini refahı ile, rahmeti ilahiyeye mazhariyetim için birkaç hayır yapılmasını rica eder ve tealisine çalışmaktan başka bir maksat beslemediğim din ve milletimin tealisine dua eder, tanıyanlara selam ederim"


ENVER PAŞA'DAN MUSTAFA KEMAL'E MEKTUP

"Anadolu Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: 16 Temmuz 1921 Moskova"

Muhterem Paşam!
Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beyler Moskova'da iken, Berlin'den avdetimde gerek bunlara ve gerekse Ali Fuat Paşa biraderimize hariçteki mesaimizi ve size yazdığım mektupta ve gönderdiğim nizamnamede ve programla da izah ettiğim veçhile hariçteki tarzı mesainin memlekette bir fırkaya istinat etmesi lüzumunu bildirmiştim

Bu sırada ise gerek Rus doktorları ve gerekse bizim doktorların muayenesi neticesinde veremin başlamış olduğu, Halil Paşa'nın memlekete gitmesi ve havası mutedil bir yerde oturması cümlece muvafık görülmüş, bu sebeple hareket etmişti Kendisinin hareketinden sonra gelen mektupla ailesinin Taşkent'e gitmek üzere Trabzon'a geldiği, mamafih kendisi oraya çağırıldığı, Fuat Paşa bir akşam Afgan Sefaretinde Halil Paşa'nın Anadolu'dan gelecek iznini beklemesini söylemiş olduğunu anlatması üzerine, anlayamadığım tuhaf bir vaziyet karşısında bulunduğumu hissettim

Halbuki size yazdığım telgrafa rağmen Avrupa'da İttihat ve Terakki manevrası başladı diye üzerimize yükleniyorlar Biz buradan ve sonra da siz Bolşeviklerle münasebette bulundunuz diye, memleketten çıkmasında ısrar edilmişO da ailesi geldikten sonra yola çıkmıştır Sonra bunu müteakip Küçük Talat Beyin tevkif ettirilerek çıkarılmış olduğunu buraya gelince anladım Biraderim Nuri Bey'in de Erzurum'da kalebent edildiğini öğrendim Her şeyi size açık bildirdiğim halde akraba ve arkadaşlarımın bu muameleye maruz olmalarını doğru bulmuyorum Binaenaleyh size bir kere daha vaziyeti ber vechi ati izah etmeyi muvafık buldum

1- Memleketten çıkınca, ben Kafkasya'da kalmalarını İzzet Paşa Kabinesi vasıtasıyla temin etmiş olduğum kuvvetler yanına gitmek ve diğer arkadaşları hariçte bularak siyaseten çalışmak ve dahildeki arkadaşlar üzerine düşmanlarımızın hücumunu kısmen tahfif etmek için meclisi umumi kararıyla çıktıklarını biliyorsunuz
2- Ben Kırım'da kalıp Kafkasya'ya geçmeye uğraştım Birçok tehlikelere rağmen muvaffak olamadım Sonra Berlin'de bulunan arkadaşlar ile görüşmek üzere Talat paşa merhumun arzusu üzerine oraya gittim Müzakereler neticesi o anda Anadolu'ya imdadın ancak Rusya'dan geleceğini anlayarak Bahattin Şakir bey ile Rusya'ya hareket etmiştim Halbuki bir sene zarfında iki defa tutulup beş ay hapsedilmiş ve altı defa tayyareden düşmek suretiyle nihayet Moskova'ya geldim
Halbuki son mahpusiyetim zamanında kararlaştırdığımız veçhile Moskova'ya başka tarikle gelen Cemal Paşa ve arkadaşları bu sırada Moskova'ya gelmiş olan Halil Paşa ile birlikte Anadolu'ya yapılacak yardımı temine çalışmışlardır Verilen karar bir taraftan bunu temin ile beraber İngiltere'ye karşı hareket etmek üzere Halil'in İran'a ve Cemal Paşa'nın Afganistan'a geçmesi kararlaştırılmış ve bu suretle hareket olunmuştur
Bu sırada Cemal paşa tarafından zatı alinize yazılan mektuba Mülazım İbrahim Efendi'nin vurudiyle gerek Halil'in ve gerekse Cemal Paşa'nın Anadolu hesabına bir şey yapmalarını emretmişsiniz Bunun üzerine tabii onlar belki vakitsiz olmakla beraber bu arzunuza tevkifi hareketi muvafık görmüşler ve Anadolu'ya resmen merbut olmayarak yardım ve maksada hizmet etmişlerdir

3 Ben geldiğim zaman Bekir Sami Bey rüfekasını buldum İki aydan beri Moskova'da bulunuyorlardı Ben arzunuzu haber alınca Çiçerin'in sualine karşı resmen bir vazifem olmadığını, yalnız her suretle Anadolu'ya yardım edilmesine taraftar olduğumu söyledim Bekir Sami Bey'in arzusu üzerine yalnız bir kere Çiçerin'e Anadolu Hükümeti taraftarı olduğunu göstermek için beraberce gittim Sonra da aynı arzu üzerine yalnız arkadaşların hususi müzakeresinde bulundum Ruslar henüz müzakereye bile başlamamışlardı Çünkü Yusuf Kemal Bey biraderimize, bunlar Anadolu'nun komünist olmasını isteyecekler dedim
Ben hususi olarak Berlin'de hapishanede çalıştığımız Radek ve diğer rüesa ile işin bir an evvel halline çalıştım Nihayet müzakere başladı Yusuf Kemal Bey biraderimizin zannı gibi Bolşeviklik de teklif edilmedi

Maddi yardıma gelince; Bunda ne verirlerse alınmasını prensibinin takip edilmesinin muvafık olacağı, böylece Anadolu'nun Rusya'dan bir şeyler geliyor diye, kuvveyi maneviyyesinin artacağı ve Avrupa'da, Anadolu Bolşeviklerle anlaştı diye bizi daha kuvvetli ve mehip göreceğini bildiğiniz ilk maddi anlaşmaya çalıştım Fakat ben hiçbir vakit resmen Anadolu n***** hareket etmedim Sonra Bakü'ye geldiğimde değil, yalnız ve Türkiye'de ve bütün İslam memleketlerinde derhal aksi tesiri görüleceğine ve böylece İngilizlere yardım edileceğine kani olduğumdan Türkiye ve şarkın Bolşevizm taraftarı olmadığını alenen kongrede söylediğim gibi, Anadolu halkının menfaatine daha muvafık ve cidden ezilen halkı düşünür bir idare esasına müstenit bir program ile Talat Bey ve diğer bir iki arkadaşın Anadolu'ya geçmesine karar verdik

Şimdi bugün bu açıklıklara rağmen, siz karşımızda bir hasmımız varmış gibi hareket ediyorsunuz Evvelce de dediğim gibi ben ve arkadaşlarım yalnız öteden beri takip ettiğimiz siyaset, memleketin ve Türk Milletinin salahı emelini güdüyoruz Bununla beraber memleketin halka müstenit ve cidden onun menfaati düşünülerek onlarla çalışmaya taraftarız

Beni eğer zatı alinize rakip telakki ediyorsanız, yanılıyorsunuz, bu aklımdan geçmemiştir Bizce memleketin kurtuluşu esastır Değil bunu sizin gibi uzun seneler beraber çalıştığımız bir arkadaş, belki Ferit paşa gibi ihtiyar bir herif yapabilseydi ona bile hürmet eder ve muvaffakiyetine yardım ederdim Cenabı Hakkın şimdiye kadar size yaver kıldığı talihinize biz de hürmet ederiz İktidarınızı bundan evvel takdir ettiğimden Harbiye Nezaretini ve ondan evvelki hareketlerimle de belli olduğundan, buna dair fazlaca bir şey söyleyemem Yalnız bir ricam var Tekebbüre kapılmayınız! Sizi cidden seven bir arkadaş gibi rica ediyorum Senin muvaffakiyetin Anadolu'nun muvaffakiyeti demektir Fakat eğer siz şimdiden şiddetli davranırsanız, korkarım hayırlı neticeler vermez Millet Sultan Hamit zamanındaki millet değildir Artık tahakküme dayanamaz

Bak! Seni bütün arkadaşlarım n***** temin ederim ki, bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yoktur Bana gelince, ben bir ideal takip edeceğim, o da İslam'ı ezen Avrupalılar ile pençeleşmek için bütün Müslüman ve Türkleri harekete geçirmektir Başta Türkiye olmak üzere kurtarmaya çalıştığımız İslam alemi için faydamız ve belki de tehlike olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz İşte bu kadar

Şimdi, ben kemali hürmetle gözlerinden öper, Cenabı Hak'tan senin için yücelikler, İslam'a ve vatana nâfii büyük, büyük muvaffakiyetlere dilerim

ENVER




Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #36
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda






Rauf Denktaş (1924 - )

Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti Babası hakim Raif Bey'dir Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi

Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi II Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingte Dr Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı

1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti Arkadaşlardıyla 181958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi

1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı

1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından �istenmeyen adam� ilan edildi Yeşilada'ya girmesi yasaklandı Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi 2821973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi

13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu

2241990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi

17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat'a devretti


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #37
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda






NENE HATUN


Erzurum'da doğdu 98 yıl Erzurum'da yaşadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından yılın annesi seçilmişti


Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalıştı Adını bu şekilde tarihe yazdırdı Mücâdeleye, küçük yaştaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı O sıralarda 20 yaşlarında genç bir gelindi


7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum'lulara ulaştırdı Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladı Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti Üç aylık bebeğini emzirmiş, "Seni bana Allah verdi Ben de O'na emânet ediyorum" Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı


Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı Ön sıradakiler o anda şehit oldular Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar Demir kapılar kırılıp içeri girildi Boğaz boğaza bir savaş başladı Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı - tırpanlı, taşlı - sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi


Hemen yaralıların tedâvisine başlandı Nene Hâtun da yaralılar arasındaydı Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu Nene Hâtun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevil di


O'nun, vatan için gece başlayan mücâdelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti Erzurum'un her karış toprağında cephâne taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hâtun'un ve O'nun vatan aşkını paylaşan sivil insanların da payı vardı


Savaştan sonra da Nene Hâtun, destan kahramanlarına yaraşır bir asâletle yaşadı Kendisini ziyâret eden NATO'da görevli Amerika'lı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım Bu gün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim" cevabını vermişti


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #38
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




Barbaros Hayreddin Paşa (1478 - 1546)

Barbaros Hayreddin Paşa, 1478 yılı civarlarında Midilli'de doğdu Aslen Vardar yenicesinden olan babası Yakup Ağa, bir Osmanlı sipahisiydi ve 1461 yılında Midilli'nin fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikteydi Asıl adı Hızır olduğu halde Barbaros ve Hayreddin lakaplarıyla tanınır Batılılar havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı, ağabeyi Oruç'a verdikleri "Barbarossa" adını daha sonra Hızır içinde kullandıklarından Barbaros diye tanınmış, Hayreddin lakabını ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmıştır


Barbaros Hayreddin Paşa, kardeşleri İlyas ve Oruç ile beraber birçok deniz savaşında bulundu Diğer kardeşi İshak ise Midilli'de kaldı Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayir seferine Oruç Reis ile birlikte çıktı Cezayir'in fethedilmesinden sonra Oruç Reis, Cezayir'e Bey oldu Barbaros Hayreedin Paşa, İshak ve Oruç Reis'ler şehit olunca Cezayir Beyliği'ne atandı Beylerbeyi ünvanını alan Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a gelip 1534 yılında Kaptan-ı Derya oldu


Bir çok zafer kazanan Barbaros, Avrupa'da nam saldı Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler 5 Temmuz 1546 tarihinde vefat eden Barbaros Hayreddin Paşa, sağlığında Beşiktaş'ta yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi Onun ölümü için "Mate reisü'l-bahr-Denizin reisi öldü" denildi Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir


Barbaros Hayreddin Paşa, alim ve cesur bir komutandı İri yapılı ve kumral tenliydi Saçı, sakalı, kaşları ve kirpikleri çok gürdü Ömrü denizlerde geçtiğinden Rumca, Arapça, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca gibi Akdeniz dillerini çok iyi bilirdi Çinili Hamam kendisine aittir Oğulları Mehmed Paşa, Hasan Paşa ve Vali Paşa'dır


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #39
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




ALPARSLAN

Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur 20 Ocak 1029�da doğdu İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063�te öldüğü zaman, vasiyeti üzerine, Selçuklu tahtına Alparslan�ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan�ı hükümdar tanıdılar

Alparslan 27 Nisan 1064�te büyük bir törenle tahta çıktı Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman�ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiri�yi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk�ü vezir tayin etti Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi

1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğu�nun üzerine yürüdü Gürcistan�ı zaptetti İsyan eden kardeşi Kavurd�u itaate zorladı 1065�te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı Alparslan�ın beyleri, Anadolu�da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğu�nu telaşlandırdı İmparator Romanos Diogenes ordusunu toplayıp sefere çıktı Palu�ya geldiğinde Malatya�da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı Geri dönmeye mecbur kaldı

1070 yılında Alparslan, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan�a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu Diyarbekir'den Elcezire�ye girdi, Urfa�yı kuşattı Mısır�da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan�ı Mısır�ı almaya teşvik ediyorlardı 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep�te toplandı

Alparslan�ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diogenes son bir hamle yapmayı düşündü Azerbaycan�a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu�dan atmaya karar verdi Rumeli�de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı 13 Mart 1071�de 200000 kişilik Bizans ordusu İstanbul�dan yola çıktı İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vaad etmişti Diogenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt�e ulaştı Halep�i teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis�e ulaştı Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat�a gönderdi Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat�ta oldu Bizanslılar bozuldu Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü Malazgirt�e doğru devamlı yol alan Alparslan, 24 Ağustos günü Malazgirt�in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı Ahlat�a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu Anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı

26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan, atından inerek secdeye vardı ve; �Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!� diye dua etti Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; �Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun O zaman ruhum göklere çıkacaktır Benden sonra Melikşah�ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir

Bu sözler orduyu coşturdu Büyük şevkle ileri atıldılar Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü 200000 kişilik koca ordu perişan oldu İmparator esir edildi (Bkz Malazgirt Meydan Muharebesi)

Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği şekilde affetti Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyaç halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış antlaşması yapıldı Fakat Diogenes, İstanbul�a geri dönerken, Bizans tahtının el değiştirmesi, antlaşmayı geçersiz kıldı Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu�yu fetihle görevlendirdi Türkler, kısa zamanda Anadolu�ya hakim oldular

Sultan Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehir�e doğru sefere çıktı Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu Ordunun başında Buhara�ya yaklaştı Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti Kale komutanı, Batınî sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi Hain Yusuf, Alparslan�ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan�a hücum edip, hançer ile yaraladı Yusuf�u derhal öldürdüler Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; �Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, O�ndan yardım isterdim Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden, bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi �Ben, dünyanın hükümdarıyım Bana kim galip gelebilir?� diye bir düşünce kalbime geldi İşte bunun neticesi olarak, Cenâb-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü tealadan af diliyor, tövbe ediyorum Lâ ilâhe illallah Muhammedün resulullah!� diyerek şehid oldu Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi Yerine oğlu Melikşah geçti

Sultan Alparslan, saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti İslamiyet�i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve Batınî, Şiî hareketlerine karşı çok hassastı Hatta bir defasında; �Kaç defa söyledim Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık Temiz Müslümanlarız, bid�at nedir bilmeyiz Bu sebepledir ki, Allahü teala, halis Türkleri aziz kıldı� demişti

Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı İmam-ı Âzam�ın türbesi, Harezm Camii ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi Zamanında; İmam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #40
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




PİRİ REİS


Türk gemilerinin Karadeniz, Ege ve Akdeniz'den baska Kizildeniz'i de bir Türk gölü haline getirdiklerini, Bati Hindistan kiyilarinda sancak dalgalandirdiklarini görmüstük
Hint seferine çikan ünlü deniz kumandanlarindan biri de Piri Reistir Pirî Reis Hint seferine 30 kadar gemi ile çikmisti Herhangi bir fetih gerçeklestiremedi ama Türk gemilerinin Hint Okyanusu'nda büyük bir güç oldugunu gösterdi

Fakat, Hürmüz'ü kusatan Pirî Reis'in burasini ele geçirmeden kusatmayi kaldirmasi hos karsilanmadi ve azline sebep oldu

Pirî Röis'in en önemli yani bir cografya ve kartografya bilgini olmasidir Pirî Reis'ten sonra Süveys Kaptan-i Derya-ligi'na Murad Reis tayin edildi Murad Reis de kisa süre sonra görevden alindi ve yerine Seydi Ali Reis getirildi Seydi Ali Reis, Gucerat'a kadar üç yil süren bir sefer düzenledi Portekiz donanmasiyla savasarak, Hint Okyanusu'nun azgin dalgalariyla mücadele ederek geçen bu macerali seferde de herhangi bir fetih olmadi Fakat bu sefer Türk gemilerinin dünyanin bütün denizlerine açildigini gösteren baska bir olaydir

Kanunî Sultan Süleyman zamaninda Habesistan (Etyopya)'da Türk hâkimiyetine alinmistir Süleyman Pasa'nin Hindistan seferine katilan kumandanlardan biri olan Özdemir Bey (sonra pasa oldu) daha sonra Nilden güneye inerek Nübya'ya (Sudan'a) ulasmis, buradan doguya yönelmis, Eritre, Somali ve Habesistan'in önemli bölgelerini'ele geçirmistir Bu bölgeler önce Misir beylerbeyligine baglandi, fakat daha sonra Habesistan beylerbeyligi haline getirilerek, Özdemir Bey, pasa rütbesiyle Habes beylerbeyi oldu

Habesistan'in Hristiyan krali bir yil kadar sonra Portekizlilerin yardimi ile Türk hâkimiyetinden kurtulmak isteyince, özdemir Pasa 30 bin kisilik bir kuvvetle Habesistan fetihlerine basladi Bu harekât sirasinda Nil'in kaynagina dogru ilerleyerek nehrin iki yaninda kaleler yaptirdi Böylece beyazlarin ilk defa ayak bastigi bu yerlerde Türk hâkimiyetini kurdu Bu putperestler diyarina saray, mescid, cami ve çesitli yapilarla medeniyet getirmeye çalisti

Habesistan beylerbeyligi 7 yil süren Özdemir Pasa, bir tropikal hastaliga yakalanarak öldü (1560) Cenazesi, Habesistan'in (Etyopya'nin) Kizildeniz kiyisindaki Massava sehrine gömüldü ve yerine oglu Osman Pasa tayin edildi


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #41
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




2 ABDUL HAMİD






Ikinci Abdülhamid Ìstanbul'da dogmustur Uzun boylu, bugday benizli, siyah ve sik sakalliydi Kaslarinin üzeri hafifçe çikintili ve gözleri de siyahti

Devrinin en kiymetli alimlerinde, çok iyi bir tahsil yapti Kuvvetli bir hafiza ve basirete sahipti Gayet güzel ve düzgün konusurdu Dehâ derecesinde bir siyasete sahipti Ayni zamanda çok cesur bir padisahti Spor yapmaktan hoslanirdi Gayet güzel silah ve kiliç kullanirdi Son derece takva idi Tasavvufa ait genis bilgisi vardi

Padisahligi zamaninda yikilmak üzere olan devleti ayakta tutacak en iyi tedbir ne ise onlari hiç tereddüt etmeden yerine getirdi ve devletin yikilmasini tam 33 sene geciktirdi Devrinde yapmis oldugu isleri, bazi aydin gecinen tabaka hariç, herkes takdirle karsiliyordu Aleyhine her türlü iftiralar en kötü isnatlar uyduruluyor ve Avrupa devletlerinin himayesinde yasayan çeyrek aydin bile olamiyanlar gazetelerinde, durmadan bu iftira ve isnatlari yaziyorlardi Hiç yilmadan ve bikmadan, Devlet-i Aliyyeyi 33 sene idare etti Dünya savasinin çikacagina inaniyor, ciktiginda ise Osmanli Devletini kurtaracak seyin, ancak denizlerde kuvvetli bir devletin yaninda savasa katilmak oldugunu düsünüyordu Tahttan indirildiginden hemen sonra bu görüsünün tam ziddi yapilmis koca devlet de tamamen yikilmisti

Prens Bismark'a göre 100 gram aklin 90 grami Abdülhamid Han'da, 5 grami kendisinde, 5 grami da diger siyasîlerdedir

En büyük talíhsizligi devleti en kötü sartlar altinda eline almis olmasidir Tahttan indirildikten sonra zaman ilerledikçe, aleyhinde olup da pisman olmayan hemen hemen kalmamis gïbiydiSon derece dindar ve namuslu idi Zevk ve sefaya düskün degildi Abdestsiz olarak hiç bir devlet isine imza atmadigi meshurdur 1908 senesinde düzmece bir irtica olayini bahane ederek tahttan indirdiklerinde yüksek bir velî derecesinde olan Büyük Hakan : "Bu Cenabi Hakkin takdiridir" diyerek elinde muazzam kuvvetler oldugu halde müdahale bile etmeden tahtini terketmistir Tahttan indirilmesinde birinci derecede Yahudilerin rolü vardi Çünki daha o zamanlar Yahudiler Filistin'den toprak istemisler, Sultan Abdülhamidde reddetmisti

Siyasî ve diplomatik hadiselerin en cok oldugu devir süphesiz Abdülhamid Han devridir Bu büyük padisaha, bütün tarihî hakikatler ortaya çikmis olmasina ragmen, hala iftira edenlere rastlamak mümkündür

Tahta çiktiginda, amcasi Sultan Abdülaziz' in intihar edip etmedigini tesbit etmek icin bir mahkeme kurdurmus ve kurulan bu mahkemede; Hüseyin Avni, Mithat Pasa ve daha bazilarinin oldurttuklerini tesbit etmis, bunun uzerine Mithat Pasanin idam edilmesini, Gazi Osman Pasa ve Ahmed Cevdet Pasa gibi buyuk dahiler bile istemis olmalarina ragmen idam cezzasini muebbet hapse cevirmistir

Yeryüzünün son bagimsiz Müslüman Türk Devletinin Hükümdari Íkinci Abdülhamid'e Cuma selâmliginda camiden çikarken atilan bombanin fitilini bir sahis degil, koca bir ehlisalip cephesi ateslemisti O gün gaflet içinde bulunan bazi aydinlarimiz, bu arada sâir Tevfik Fikret suikastçinin Sahsinda ehlisalip cephesine kasîde yaziyorlardi Çocugu Halûk'a verdigi terbiye ile onu ancak papaz yapabilen bir sâirin bu açik ihanet vesikasi çok acidir

Abdülhamid neler yapmistir:

Polis teskilâtini gelistirdi Komiserlik ve baskomiserlik makamlarini ihdas etti Savcilik müessesesini kurdu Ceza ve Ticaret usulü kanunlarini çikartti Askerï dikimevleri, tersaneler, feshaneler kurdurdu Ístanbul, Ízmir limanlarini tesis etti Taht'a çiktigi zaman 252 milyon altin borcumuzu taht'i biraktiginda 30 milyon altina indirdi Hereke Hali ve Dokuma, Beykoz Deri, Yildiz Çini, Cibali Tütün, Yedikule Íplik ve Havagazi, Kireçburnu Tugla, Cubuklu Carn, Istinye Buz Fabrikalarini isletmeye açti Ziraî alanda haralar, örnek çiftlikleri tesis etti; Ziraat, Baytar, Ipek böcekçilik, Halkali Ziraat, Orman ve Maden, Ticareti Bahriye, Mülkiye, Hukuk, Sanayiî Nefise, Tibbiye, Ticaret ve Hendesei Mülkiye, Dârü'I-muallim, Därülfünûn gibi her dereceden okullari açtirdi ki bugün hepsi kullanilmaktadir Köylerdeki ilkokullarin disinda 300 tane ortaokul açtirdi ki bu okullarda yabanci dillere kadar birçok yeni dersler okutuluyordu Arkeoioji, Askerî Müze, Yildiz Müzesi, Yildiz ve Beyazit Kütüphaneleri yine o devirde acildi Gureba Hastanesi, Hamidiye Etfal Hastanesi, Yildiz Askerî Hastanesi o devirde hizmete girdi Kuduz Müessesesi o devirde açildi, bugünkü Darülâceze vine o devirde hizmete girdi o Hamidiye çesmeleri ve Terkos Su Sirketini yine Abdülhamit kurdurdu ve Kirkçesme ile Halkali Sularl'nin Islahi yine Abdülhamid'e nasip oldu

Tahttan indirildikten sonra Selãnik'e sürülmüs, bir çok iskenceler yapilmis ve Selânik'in düsman isgali altinda kalma ihtimali çikinca Ístanbul'a Beylerbeyi Sarayi'nda oturmaya mecbur ediÌmistir Büyük Hakan 1918 senesinin 10 Subat'inda bu sarayda hayata gözlerini yummus, Divanyolu'ndaki Sultan Mahmud türbesine, amcasi Sultan Abdülaziz ile dedesi Ikinci Mahmud'un yanina defnedilmistir Vefatinda 75 yasini 4 ay geçiyordu Cenazesinde en hareketli aleyhtarlari bile aglamislardir (Allah rahmet eylesin)

Erkek çocuklari : Mehmed, Selim, Abdülkadir, Ahmed Nuri, Mehmed Burhaneddin, Abdürrahim, Ahmed Nureddin, Mehmed Ãbid, Ahmed

Kiz çocuklari : Ulviye Sultan, Zekiye Sultan, Naime Sultan, Naile Sultan, Ayse Sultan, Refia Sultan, Sadiye Sultan


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #42
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




MEHMET AKİF ERSOY

Türk, şair İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur

İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi
Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı 1908'de II Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı

1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı Dönüşte Medine'ye uğradı Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti

I Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı

İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur

Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur

Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır

Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır

YAPITLAR (başlıca): Safahat, 1911; Süleymaniye Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912; Fatih Kürsüsünde, 1913; Hatıralar, 1917; Âsım, 1919; Gölgeler, 1933


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #43
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




KARAMANOĞLU MEHMED BEY


Karamanoğulları'nın ikinci beyi Kerimüddin Karaman'ın oğludur Doğum tarihi belli olmayıp, ölümü 1280'dir Mehmet Bey, askerî ve İdarî yönden bilgili bir devlet adamı idi Bilim adamlarını etrafına toplayıp, onlara büyük önem vermiştir 13yüzyıl ortalarında, Selçuklular, edebî dil olarak Farsça'yı, ilim dili olarak Arapça'yı kullanırlardı Halk ise öz dilimiz olan Türkçe'yi kullanıyordu Mehmet Bey, halk olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin gerekliliğine inanıyordu Bu birliği gerçekleştirmek için, Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını, çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu

Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini, büyük bir yenilgiye uğratarak Konya'ya girdi Burada yaşayan Selçuklu Türkleri, Karamanoğulları ile birlik oldular Kısa zamanda, Konya vilayeti ve bazı çevre iller, Karamanoğulları�nın hakimiyeti altına girdi Daha sonra, Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus'un oğlu Gıyaseddin Siyavuş'u başa geçiren Mehmet Bey'in kendisi de vezir oldu İlk önceleri, Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına ve bir çok kere galip gelmesine rağmen; daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür

İdareciliği sırasında, Türkçe'yi resmi dil olarak ilan eden fermanını yayınlamıştır 13 Mayıs 1277�de yayınladığı bu fermanda;

"Bu günden sonra divanda, dergahta ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır"

diyerek, Türk diline büyük bir hizmette bulunmuştur


Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #44
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




MAREŞAL MUSTAFA FEVZİ ÇAKMAK




1876'da İstanbul'da doğdu 28 Ocak 1896'da Harp Okulundan Piyade Teğmen rütbesiyle mezun olarak kurmay sınıfına ayrıldı 25 Aralık 1898'de Harp Akademisini bitirerek Genelkurmay 4'üncü Şubesine atandı

11 Nisan 1899'da 3'üncü Ordunun Metroviçe'deki 18'inci Tümen Kurmayında görevlendirildi 6 Şubat 1901'de Kıdemli Yüzbaşı, 18 Nisan 1902'de Binbaşı, 19 Temmuz 1906'da Yarbay ve 17 Aralık 1907'de Albay oldu 29 Aralık 1908'de Taşlıca Mutasarrıflığı ve 35'inci Tugay Komutanlığına getirildi 27 Temmuz 1910'da Kosova Kolordu Kurmay Başkanlığına atandı

15 Ocak 1911'de Genelkurmay 5'inci Şube Müdürü oldu 18 Nisanda İşkodra Kolordusu Kurmay Başkanlığına atandı 2 Ekim 1911'de Batı Ordusu Kurmay Başkanı olarak görevlendirildi 3 Temmuz 1912'de Yakova Tümen Komutan Vekilliğine, 6 Ağustosta Kosova Genel Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanlığına, 29 Eylülde Vardar Ordusu Komutanlığı 1'inci Şube Müdürlüğüne tayin edilerek Balkan Savaşı'na katıldı 2 Ağustos 1913'te Ankara Redif Tümeni, 6 Kasım 1913'te 2'nci Tümen Komutanı oldu 24 Kasımda Albaylığa ve 2 Mart 1914'te de Tümgeneralliğe yükseltildi

Birinci Dünya Savaşında; 2'nci Kafkas Kolordusu Komutanı, Diyarbakır 2'nci Ordu Komutanı, Filistin Cephesinde 7'nci Ordu Komutanı olarak görev yaptı 28 Temmuz 1918'de Korgeneralliğe terfi ettirildi 24 Aralık 1918'de Genelkurmay Başkanlığına getirildi 14 Mayıs 1919'da 1'inci Ordu Müfettişliğine atandı 3 Şubat 1920'de Ali Rıza Paşa Kabinesinde Harbiye Nazırlığına getirildi 8 Nisanda İstanbul'un işgal edilmesi üzerine Anadolu'ya geçmek üzere 17 Nisanda İstanbul'dan gizlice ayrıldı 27 Nisanda Ankara'ya geldi TBMM Genel Kuruluna Kozan Milletvekili olarak takdim edildi 3 Mayısta Milli Müdafaa Vekili oldu 24 Ocak 1921'de İcra Vekilliği Heyeti Reisliğine ve tekrar Milli Müdafaa Vekilliğine seçildi 2 Nisan 1921'de Orgeneralliğe yükseltildi 16 Mayısta İcra Vekilliği Heyeti Reisliği ve Milli Müdafaa Vekilliğinden istifa etti ise de 19 Mayısta aynı görevlere yeniden seçildi 5 Ağustosta Genelkurmay Vekilliğine seçildi Büyük Taarruz için 25 Ağustosta Kocatepe'deki Çadırlı Ordugâha intikal etti 3 Eylül 1922'de Mareşalliğe yükseltildi 27 Ekim 1922'de Genelkurmay Vekilliğini koruyarak Batı Cephesi Komutanlığına atandı

II Dönemde (11081923 - 26061927) İstanbul'dan Milletvekili seçildi 14 Ağustos 1923'te bir kez daha Genelkurmay Vekilliğine getirildi 30 Ekim 1924'te milletvekilliğinden çekildi 23 yıl Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunduktan sonra 12 Ocak 1944'te emekliye ayrıldı 1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Bağımsız İstanbul Milletvekili seçilerek Meclise girdi 1948'de Millet Partisini kurdu

10 Nisan 1950'de vefat etti



Alıntı Yaparak Cevapla

Türk Büyükleri - Her Dalda

Eski 06-27-2012   #45
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Büyükleri - Her Dalda




Oğuz Kağan


Binlerce yıllık tarihinde Yüce Türk Milletinin feyz kaynağı olan Türk (Oğuz) Töresine ad veren, büyük Türk Hakanı Oğuz Kağan'ın babası Kara Kağandı Kara Kağanın bir oğlu dünyaya geldi Bu çok güzel bir çocuktu Doğduğunda annesinin sütünü emmedi, daha sonra annesi rüyasında, çocuğun kendisine "Tanrıya imam etmedikçe sütünü emmeyeceğini" söylediğini gördü Annesi bu rüyayı üç gece üst üste görünce, Tanrıya imam etti ve çocuk annesinden birkere süt emdi ve bir daha emmedi Bir yıl sonra büyük bir adam gibi konuşmaya başladı "Ben bir çadırda doğduğum için adımı Oğuz koymak gerekir" dedi Adını Oğuz koydular Harikulade halleri görülen Oğuz, çocukluğundan ergenlik çağına kadar, her fırsatta Tanrıyı anardı Ona Tanrının nurlu feyzi erişti Her türlü bilim ve hünerde, ok atmada, kargı kullanmada, kılıç çalmada ve bilgi hususunda, aleme ün salacak gelişme gösterdi Babası onu amca kızıyla everdi Fakat evlendiği kız imam eetmediği için ona yanaşmadı En sonunda kendine imam eden bir kızla evlendi Oğuz'un bir tek Tanrıya inandığını duyan babası, onu bir av dönüşü öldürmeyi planladı Bu haberi alan Oğuz, putperes babasıyla yaptığı savaşı kazandı Ok yarası alan Kara Kağan öldü Bunun üzerine Oğuz, Kağan oldu ve puta tapanlara hiç bir merhamet göstermedi

Oğuz Kağan destanında anlatılan Oğuz Han, aynı zamanda Büyük Hun Türk İmparatorluğunun kurucusudur Türk devlet geleneğinin temel taşlarını koyan, Türk Hakanının vazettiği kanunlar, Oğuz (Türk) Töresi olarak ün yapmış ve 16 Büyük Türk İmparatorluğunun da güç kaynağı olmuştur 24 Oğuz Boyunun atası olan Oğuz Han, Türk Töresini; Disiplin , Adalet, Ahlak ve Millete hizmet esası üzerine inşa etmiştir

İlk teşkilatı orduyu kuran Oğuz Han, Onlar-Yüzler-Binler-Onbinler diye tasnif yapıp, kumandanlarınada, Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı, Tümenbaşı diye de ünvanlar vermiştir, Orduda itaatı esas kılmış, itaat etmeyenlerin boynunu vurdurmuştur

Daha sonra Oğuz Kağanın üç oğlu olmuş Onlara Gün, Ay, Yıldız adını verir Bir daha evlenir ve ondanda üç oğlu olur Bu oğullarına da Gök, Dağ, Deniz adlarını verir Gün gelir büyük bir toy (şölen) verir Halkı çağırır, yenilir içilir sonra Beylerine ve Halka buyruk verir

"Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran"

Dedi ve Dünyanın dört bir yanına yarlığı yazdı, Elçilere verip gönderdi Bu fermanlarda şöyle yazıyordu: "Ben Türklerin Kağan'ıyım Dünyanın dört bucağına hakim olmam gerekir Sizlerden itaatinizi istiyorum Kim benim buyruğuma baş eğerse, hediyelerini kabul eder dost sayarım Her kimde baş eğmez ise, ona gazab eder, üzerine Ordu çekip, baskın yapar yok ederim "Çin Kağan'ı itaatini ve dostluğunu bildirdi Urum Kağan'ı itaatini bildirmedi Bunun üzerine Oğuz Kağan ordusuyla onun üzerine yürüdü ve onların yenip kendine bağladı Daha sonra Oğuz Kağan devletin sınırlarını güneyde Hindistan, kuzeyde Sibiryaya, doğuda Çindenizi, batıda Akdeniz ve Mısır'a kadar genişletti Buralarda yaşayan Milletleri ve Devletleri kendine bağladı Daha sonra büyük ganimetlerle ülkesine döndü

Büyük bir toy verir Oğuz Kağan ve Devleti oğulları arasında pay eder Boz Oklar denen, Ayhan Yıldızhan ve Gökhan arasında devleti payeder Üç Oklar denen Denizhan, Dağhan ve Günhan oğullarına da "Sizlerde Boz Oklar altında Beylik yapın" der 75 yılı savaşlarla geçiren Oğuz Kağan 116 yıllık hükümdarlığının sonunda hayata gözlerini yumar

Oğuz Kağan Milletine hizmeti daima ön planda tutardı Eşsiz bir devlet adamı ve bilge kişiydi Türk Milletinin ona atfettiği kutsallıktan ötürü onun bir Veli veya Nebi olabileceği tarihe geçmiştir Onun buyruk ve vazettikleri Töre olmuş, bugünkü manada dini kurallardı Oğuz Kağanın hayatı boyunca iki öğe çok önemli bir şekilde göze çarpar Birincisi; Tanrıyı bir bilip ve daima ibadet etmesi İkincisi; Millete hizmeti Milletini daima ön planda tuttuğunu şu olay en iyi şekilde bize örnektir: Devletin zayıf olduğu bir zamanda, düşmanları ondan en sevdiği atını isterler, verir Sonra eşini isterler onuda verir Daha sonra çorak bir toprak parçası isterler, Oğuz Kağan "Atım ve eşim kendi malımdı verdim, fakat toprak çorakta olsa milletimindir veremem" der ve birliklerini toplar, kendinden emin olan düşmana ani baskın yaparak onları mağlup eder Bu olayda Devlet malının Millete ait olduğunu ve Devlet malının üzerinde tasarruf edilemeyeceğini göstermiştir Yani önce Devlet ve Millet manfaati gelir daha sonra diğer menfaatler gelir Önce Devletim ve Milletim bir Oğuz Türk Töresidir

Bugünde Oğuz Türk Töresini yaşayan ve yaşatan büyük devlet adamlarımız şükürler olsunki vardır Önce Ülkem ve Milletim sonra Partim diyen devlet adamlarımıza Allah uzun ömürler versin "İl gider Töre kalır" ata sözü daima haklı olarak kalıcıdır


Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.